Kalkınma Kavramı

Belgede Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınma yönetimi politikası (sayfa 56-66)

4. KALKINMA, MODERNLEġME, KALKINMA

4.1. Kalkınma Kavramı

Kalkınma isteği ve sorunu aslında uzun dönemli bir sorundur. Bir anlamda kalkınma, az geliĢmiĢlik sorunudur. Ġnsanlık tarihinin baĢından beri varolan ilerleme isteği modernleĢme, sanayileĢme, batılılaĢma, asrileĢme gibi kavramlarla ifade edilirken, ilerleme düĢüncesi II. Dünya SavaĢı‟nın sonrasındaki dönemde yerini daha çok kalkınma kavramına bırakmıĢ ve kalkınma kavramı ile ifade edilmeye baĢlamıĢtır (Türkay, 2000: 10). BaĢkaya (2005: 17-18)‟ya göre, kalkınma kavramı yeni olmakla birlikte, evrim teorisinin, modernleşme kuramlarının, etnosantrist ilerleme ideolojisinin yeni koĢullarda aldığı biçimdi. Bu bağlamda kalkınma, Batı ideolojisinin, Batı burjuva düĢünce geleneğinin dünyanın geri kalan bölümüne sunduğu, doğrusal ilerleme, sınırsız büyüme paradigmasının yeni bir versiyonu olarak ortaya çıkmıĢtı. Bu bakımdan “uygarlaĢtırma”, “modernleĢtirme” misyonunun yeni koĢullarda aldığı biçimdi.

Kalkınma kavramının ortaya çıkıĢı, 1945 sonrası dönemde üçüncü dünya ülkelerinin siyasi açıdan ortaya çıkıĢının doğrudan bir sonucuydu. Ulusal kurtuluĢ savaĢları ile desteklenen bu dönem kalkınma iktisadının da yükselmesine olanak sağlamıĢtır. Dolayısıyla, kalkınma kavramı, kapitalizmin küresel geniĢlemesinin, bir ara birikim rejimine olanak verecek Ģekilde tökezlemesinin bir sonucu olarak, ortaya çıkmıĢ ve bir yandan sosyalizm deneyiminin, bir yandan da bağımsızlıklarına yeni kavuĢan genç ulus devletlerin var olduğu bir dünyanın özgün koĢullarının bir unsuru olarak doğmuĢtur (Yeldan, 2002: 22). Gerçekten bu dönemde dünya sisteminin çevre bölgelerindeki halklar iki baĢat hedefe ulaĢmak üzere etkin biçimde örgütlenmekteydiler: Dünya sisteminde daha fazla siyasi özerklik ve daha fazla zenginlik (Wallerstein, 2009: 156). II. Dünya SavaĢı sonrasında Avrupa‟nın bir güç merkezi olarak dünya siyasetinden çekilmesinden sonra, dünyada Soğuk SavaĢ

dönemi olarak adlandırılan iki kutuplu bir dünya düzeni çerçevesinde yeni bir yapı oluĢmuĢtur. 1945‟lerden baĢlayarak 1970‟lere kadar olan dönem, iki kutuplu bir sistem içerisinde iki karĢıt ideolojinin, ABD‟nin ve Sovyetler Birliği‟nin dünyada egemen olmak için yoğun bir mücadelesi yaĢanmıĢtır. SavaĢtan her bakımdan yıkık çıkan Avrupa devletleri bu iki süper gücün çevresinde kümeleneceklerdir17

(Sander, 2005: 201). Her iki kutup da Soğuk SavaĢın nüfuz mücadelesi döneminde azgeliĢmiĢ ülkelere siyasi ve ekonomik sistemlerini ihraç etmeye çalıĢmıĢlardır. Bu dönemde Sovyetler Birliği‟ndeki sosyalizm uygulaması merkezi planlama ve sanayileĢme yoluyla kalkınma ile özdeĢleĢirken, Batı bloğu ve ABD‟de ise kapitalist planlama ve refah devletine dayalı Keynesyen politikalar revaçta idi (Keyder, 2004: 10-13; ġaylan, 2003: 246). Gülalp (1993: 130)‟e göre, bu yüzyılın refah devletine dayalı kapitalizmi ile merkezi planlamaya dayalı sosyalizm aynı Ģeyin iki değiĢik varyantıdır. Batı bloğunun lideri ABD, hegemonik gücünü, baĢta BM ve çevresindeki örgütler olmak üzere, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla yeni bağımsızlığına kavuĢan ülkelerin “Hür Dünyanın” bir parçası olarak kalması için çaba sarf etmiĢtir. Bunun yanında Doğu ve Batı blokları arasında bir devletler topluluğu oluĢturmaya yönelik çabalar da vardı. Bu bağlamda ilk giriĢim 1954‟te Seylan (Sri Lanka)‟nın baĢkenti Colombo‟da yapılan ve Brimanya, Seylan, Hindistan, Endonezya ve Pakistan‟ın katıldığı “Colombo Konferansı”dır. Bu konferanstan bir yıl sonra Endonezya‟nın Bandung kentinde, Asya, Afrika devletlerinin çağrılacağı bir konferansın toplanması kararlaĢtırılmıĢtı. Altı yıl sonra 1961‟de de Doğu ve Batı çekiĢmesi dıĢında kalmayı tercih eden ve liderliğini Nasır, Nehru ve Tito‟nun yaptığı Bağlantısızlar hareketi baĢlatılacaktı (BaĢkaya, 2005: 152).

Bu dönemde kalkınma iktisadı bir disiplin olarak doğmuĢ ve geliĢmiĢtir. 1939-1945 arasındaki uluslararası ekonomik sistemin çöküĢünün meydana getirdiği sarsıntı da kalkınma iktisadına asıl ivmeyi kazandırmıĢtır. Kalkınma iktisadının Ġkinci Dünya SavaĢından sonra bir disiplin olarak ortaya çıkıĢından günümüze kadar kavram, ekonomik yönü itibariyle değerlendirilmiĢtir (Yavilioğlu, 2002: 63).

17 Bununla birlikte Sovyetler Birliği dünyanın tek sosyalist devleti de değildi. Çin ve bazı Doğu

Kalkınma sosyolojisi, siyasal geliĢme (political development), kalkınma yönetimi (development administration) gibi disiplinlerin yanı sıra bu dönemde ABD‟de karĢılaĢtırmalı siyasal bilim (comparative politics) araĢtırmaları da yoğun ilgi görmüĢtür. Ġktisadi kalkınma kavramına koĢut olarak, siyasal geliĢme kavramının ilk kullanılıĢ biçimine yansıyan pratik siyasal hedef “iktisadi ilerleme ile siyasal istikrar”ın hem Avrupa‟da, hem de Batılı olmayan toplumlarda ABD tarafından desteklenmesi biçiminde özetlenebilir (Köker, 2007: 27-28). Siyaset sosyolojisi alanında değiĢme olgusunu belirtmek için genel olarak “modernleĢme” ya da özel olarak “siyasal geliĢme/değiĢme-siyasal modernleĢme” gibi kavramlar bazen birbirlerine iliĢkilendirilerek, hatta eĢ anlamlı olarak, bazen de değiĢik anlamlarda kullanılmıĢtır (Sarıbay, 1985: 11).

Batı dıĢı toplumlar açısından, üretimin simgesi olan sanayileĢme, yalnızca bir tutku olarak değil, aynı zamanda örnek aldıkları öncü Batı toplumlarının sosyal, kültürel ve siyasal hayat tarzlarını sağlayıcı bir araç olarak da benimsenmiĢtir. Bu bağlamda “modern” olmak “kalkınmıĢ”, yani üretim kapasitesi geniĢ bir toplum olmak demekti (Sarıbay, 2005: 1030-1031). Bu bağlamda Ġkinci Dünya SavaĢı sonrası dönemde siyasi, ekonomik ve toplumsal yapıları birbirlerinden oldukça farklı olan hem batı, hem doğu blokunda hem de azgeliĢmiĢ ülkelerde planlı kalkınma geniĢ bir uygulama olanağı bulmuĢtur. Bununla birlikte sosyalist ve kapitalist blokta hazırlanan planlar nitelik olarak birbirlerinden oldukça farklıdır. Sosyalist blokta, piyasa ekonomisi Ģartları çok sınırlı bir Ģekilde uygulanmıĢtır. Sosyalist planlamada üretim, tüketim malları ve yatırım malları arasındaki dağılıĢı ve yatırımın bütünüyle çeĢitli üretim alanları arasında dağılıĢı, piyasa ekonomisi Ģartlarına bağlı değildir. Batı bloğunda ise özel teĢebbüse yol gösteren bir planlama anlayıĢı egemendir (Kazgan, 2002: 370).

Ġkinci Dünya SavaĢı sonrasından 1970‟lerin ortalarına kadar geçen süre, kalkınma ve ilerleme kavramlarının da dünyaya egemen olduğu bir dönemdir. Bu dönemde azgeliĢmiĢlik ve kalkınma sorunları gerek ulusal düzeyde gerekse dünya ölçeğinde en çok tartıĢılan konulardan olmuĢtur. Ġkinci Dünya SavaĢı sonrası dönemde pek çok yeni bağımsız ulus-devlet kurulmuĢtur. Çoğunlukla azgeliĢmiĢ bir ekonomik yapıya sahip bu devletler için öncelikli amaç kalkınmak, modernleĢmek ve

sanayileĢmektir. Bu dönem, bu ülkelerin durumunu anlatmak için ulusal kalkınmacılık dönemi olarak da ifade edilmiĢtir. Tüm ülkelerde kalkınmanın olanaklılığı, muhafazakârlar, liberaller ve Marksistler tarafından aynı Ģekilde paylaĢılan bir inanç haline gelmiĢti (Wallerstein, 2009: 157). Bandung Konferansıyla baĢlayıp yaklaĢık 1975 yılına kadar devam eden iki on yıl, kalkınmayla ilgili iyimser beklentilerin egemen olduğu bir dönemdi. Öyle ki 1961‟de BirleĢmiĢ Milletler Genel Kurulu, 1960‟lı yılları “Birinci Kalkınma On Yılı” olarak ilan ediyordu (BaĢkaya, 2005:152-156).

Bu tarihsel girizgâhtan sonra kalkınma kavramının ne anlama geldiğini ve kalkınma kavramı ile karıĢtırılabilecek diğer kavramların aralarındaki farklılık ve benzerliklerini ortaya koymak olanaklı görülebilir18. Amerikalı iktisatçı H.W. Singer‟in deyimiyle azgeliĢmiĢlik, “görüldüğü zaman tanınması kolay, fakat

tanımlanması zor olan bir zürafaya benzemektedir (Ildırar, 2004: 5-6). Bu açıdan

kalkınma görüntüleri ile tanımlanan bir kavramdır (Türk, 1999: 228). Kalkınma yarım yüzyıldan bu yana tartıĢılan bir kavram olmakla birlikte, hâlâ kuramsal bir bütünlüğe kavuĢturulamamıĢtır. Bunda kalkınmanın çok yönlü bir nitelik taĢıması yatmaktadır. Bir iktisatçı olan Black‟in belirttiği gibi “Son yıllarda, pek az konu,

ekonomik kalkınma konusundan fazla tetkik konusu olmuştur. Bütün sosyal bilimler, bu amaçla bir araya getirilmiş ve yepyeni bir literatür doğmuştur. Bu yeni literatürü bir sıraya koyabilmek ve kavrayabilmek için insanın bir filozof olması, geniş bir iktisat bilgisine sahip olması, iyi tarih bilmesi, matematik bilimlerden anlaması, coğrafya ve antropolojiyi yan dal olarak öğrenmesi ve sosyal psikoloji konusunda ileri dersler takip etmiş olması gerekir” (SavaĢ, 1986: 5-6).

Kalkınma kavramının kuramsal bir bütünlük ve netliğe ulaĢamamasının yanında kalkınma kavramı kimi zaman baĢka kavramlarla da karıĢtırılmaktadır.

“Büyüme” ve “kalkınma” genellikle birbirini tamamlayan kavramlar olmakla

birlikte, aralarında önemli anlam farklılıkları da bulunmaktadır. Genel olarak büyüme, daha fazla ürün anlamına gelirken, kalkınma yalnızca daha fazla ürün değil, üretim ve dağıtım kanalları da dâhil ürün çeĢitliliğini de içermektedir. BaĢka bir ifade

18

Kalkınma kavramanın ayrıntılı bir incelemesi için bkz. Fikret BaĢkaya (2005), Kalkınma İktisadının

ile büyüme, daha fazla girdi ile daha fazla ürün elde ediliĢi anlamına gelirken, kalkınma, üretim sürecinde girdi çeĢitliliği ve ürün yelpazesinin çeĢitlendirilmesi anlamına gelmektedir. Büyüme, yatırım çıktı, tüketim ve gelir cinsinden ekonominin ölçeğindeki “niceliksel” değiĢimi ifade ederken, kalkınma; kurumlarda, davranıĢlarda ve teknolojide yeniliği de içeren ekonominin ve toplumsal yaĢamın yapısındaki “niteliksel” değiĢimi ifade etmektedir (Ildırar, 2004: 6).

Yani kalkınma, yalnızca üretimin ve kiĢi baĢına düĢen gelirin artırılmasından ibaret olmayıp, ekonomik ve sosyo-kültürel yapının da değiĢtirilmesi, yenileĢtirilmesi anlamına gelir. Büyüme ise, yalnızca üretimin özellikle de aynı Ģeydeki basit artıĢ sürecini ve kiĢi baĢına düĢen gelirin artırılmasını kapsar (SavaĢ, 1986: 5).

Bu çerçevede Yeldan (2002: 20) kalkınmayı, hızlı büyümenin bir uzantısı olarak, “uluslararası iĢ bölümünde daha yüksek bir konuma ulaĢma ve yaĢam kalitesinin yükselmesi” Ģeklinde tanımlamaktadır. Bu genel yaklaĢım altında, Adelman ve Yeldan (2000: 143) kalkınmanın gerçekleĢmesi için Ģu beĢ olgunun altını çizmektedirler:

1. Sürdürülebilir büyüme,

2. Üretim ve tüketim kalıplarının yapısal değiĢime uğraması, 3. Teknolojik ilerleme,

4. Sosyal, siyasi ve kurumsal modernleĢme, 5. YaĢam standartlarında geniĢ çaplı iyileĢme,

Görüldüğü gibi kalkınmanın ardında, insana yapılan yatırımlar ve genel olarak yaĢam standartlarının yükselmesi yatmaktadır (Ildırar, 2004: 6). O halde kalkınma ekonomik, siyasi, kültürel, psikolojik ve teknolojik faktörlerden etkilenen topyekûn karmaĢık bir süreçtir (Yavilioğlu, 2002: 65).

Kalkınma kavramını tanımlanın zorluğu yanında, kavramın anlamı ve kalkınma anlayıĢının içeriği de zaman içerisinde değiĢime uğramıĢ ve uğramaya devam etmektedir. Kavram, daima aynı anlamda kullanılmamıĢtır. Özellikle Ġkinci Dünya SavaĢı sonrasında ortaya çıkan modernleĢme kuramlarına dayanan kalkınma yaklaĢımında, kalkınmanın temel amacı, üretim ve istihdam yapısını, tarımdan çok,

sanayi ve hizmet sektörleri doğrultusunda dönüĢtürmek olduğundan, kiĢi baĢına düĢen milli gelir, ülke refahındaki değiĢimlerin temel göstergesi olarak değerlendirilmiĢtir. Dolayısıyla bu yaklaĢımda, ekonomi alanının iyi yönetilmesi ve büyümenin devamlılığının sağlanması esas olmuĢtur (Yavilioğlu, 2002: 65). Ancak, daha çok üretim kapasitesinin ve üretimin artmasıyla sağlanan ekonomik kalkınma endeksli klasik kalkınma kavramı, 1960‟lardan sonra siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda yaĢanan geliĢmeleri ve ekonomik olmayan unsurları ifade etmekte yetersiz kalmıĢtır. Bunda 1960‟lardan itibaren bağımlılık kuramlarının yönelttiği, II. Dünya SavaĢı sonrası dönemde, modernleĢme kuramları tarafından tasarlanan kalkınma kavramını, yeni dönemin eĢitiz iliĢkilerini ve hiyerarĢiyi meĢrulaĢtıran bir kavram olarak ortaya çıktığı yönündeki eleĢtiri etkili olmuĢtur (Mıhçı, 1997: 140).

Bu yaklaĢımın da yetersiz kalması ve ekonomik açıdan kalkınmıĢ birçok ülkede bile sosyal sorunların çözülemediğinin görülmesi, kalkınma kavramının 1970‟lerde bağımlılık kuramlarına yöneltilen eleĢtirilerde kalkınma kavramının yeniden tanımlanmasını ve ekonomik büyüme ile insani geliĢme arasındaki iliĢkinin daha iyi kurulmasını gerektirmiĢtir. Kalkınmaya insani, sosyal, kültürel, çevresel ve mekânsal boyutları da katma amacı taĢıyan yeni kalkınma anlayıĢı, büyüme kavramı yanında, yoksulluk, iĢsizlik, gelir dağılımı ve bölgesel dengesizlikler gibi unsurların da kalkınma tanımları içinde yer almasını öngörmektedir (Demir, 2006: 1). Kalkınma kavramının, büyüme, teknolojik ilerlemeden çok insanın özgürleĢmesi anlamındaki kullanımına daha fazla vurgu yapıldığı dikkat çekmektedir. 1970-1980 arası dönemde ise temel paradigma anlamında bağımlılık kuramlarına yakın olmakla birlikte onun eleĢtirilmesi çerçevesinde geliĢen hareketle neo-marksist tartıĢmaların yoğun olduğu bir ara dönem yaĢanmıĢtır (ErbaĢ, 1999: 11-12).

1970‟li yıllarda baĢlayan ve 1980‟li yıllarda da çeĢitli boyutlarda süren ve dıĢ Ģoklarla simgelenen ve zaman zaman kriz boyutlarına varan olumsuzluklara koĢut olarak kalkınma iktisadı da bu yıllardan sonra sürekli bir gerileme dönemine girmiĢtir. 1980‟li yıllara doğru pek çok az geliĢmiĢ ülke kronik boyutlara ulaĢan dıĢ ödemeler dengesi sorunları ve yüksek enflasyonla karĢı karĢıya kalmaya baĢlamıĢtı. AzgeliĢmiĢ ülkeler bu dönemde mali destek sağlayabilmek amacıyla Dünya Bankası ve IMF ile anlaĢmaya gitmiĢler ve bu kuruluĢların sıkı Ģartlılık ölçütlerini kabul

etmiĢlerdir. IMF ve Dünya Bankası, istikrar ve yapısal uyarlama programlarıyla finans piyasalarında liberasyon, özelleĢtirme ve devletin rolünün küçültülmesine çalıĢmıĢlardır (ġenses, 2003: 107-113). 1980‟ler baĢında gözden düĢen kalkınma kavramı, 1990‟lardan sonra19

yeni bir içerikle yeniden gündeme oturmuĢtur. Bununla birlikte bu yeni kalkınma söylemi, 1960 ve 1970‟li yılların kalkınma söyleminden çok büyük farklılık taĢımaktadır. “Tarihin sonu” çözümlemelerinin çekiciliğine rağmen, hâlâ kalkınma söyleminden vazgeçilememiĢ olması, dünya ölçeğinde eĢitsizliğin ve adaletsizliğin artık göz ardı edilemeyecek düzeye varmıĢ olmasından ileri gelmektedir (ġaylan, 2003: 263).

1980 sonrasında neo-liberalizm çerçevesinde Ģekillenen, farklı isimler altında dile getirilen ve farklı bir paradigma gibi görünmekle beraber, özünde

modernleşme kuramları ile aynı paradigmayı benimseyen görüĢler egemen

paradigma haline gelmiĢtir (ErbaĢ, 1999: 11). Özellikle 1990‟lardan sonraki kalkınma tartıĢmaları BirleĢmiĢ Milletler ve Dünya Bankası‟nın çalıĢmalarında yeniden baĢlamıĢ, ancak, kalkınmanın sosyal, kültürel ve siyasal yönlerinin geçmiĢte ihmal edildiği belirtilerek, makroekonomik istikrar, yönetiĢim, kurumların güçlendirilmesi ve katılım gibi konulara odaklanılmıĢtır. 1990‟lardan itibaren uluslararası sistemde meydana gelen geliĢmeler kalkınma anlayıĢındaki değiĢiklikleri daha çok pekiĢtirmiĢtir. Bu geliĢmelerin baĢında, Sovyetler Birliği‟nin yıkılıĢı, Doğu Avrupa‟nın çözülmesi, ulusal bağımsızlık mücadelelerinin artması ve etnik ve dini çatıĢmaların alevlenmesi gibi siyasi geliĢmelerin yanı sıra, çevre kirliliğinin artması ve buna bağlı olarak ekolojik dengenin bozulmaya baĢlaması, kalkınmanın sürdürülebilirliğine vurgu yapılması, AIDS gibi bulaĢıcı hastalıklar ve uyuĢturucu ile mücadele gereği gibi ekonomik ve toplumsal sorunların artması gelmektedir (Genç- Uçkun, 2010: 21). Kapitalizmin içinde yaĢanılan yeni aĢamasında kalkınma, ulus devlete ve milli iradeye bağlı bir süreç olmaktan çıkmıĢtır. Dolayısıyla yaĢanan, bir gerçekliktir (ġaylan, 2003: 263-264). Ulusal ve uluslararası alanda meydana gelen bu değiĢim süreci ve kalkınma anlayıĢının dünyanın karĢı karĢıya kaldığı açlık, etnik

19

Cambridge Üniversitesi‟nde düzenlenen “Rethinking Development” seminerleri ile baĢlayan ve Uluslararası Kalkınma Ġktisatçıları Birliği (IDEA‟s) çevresinde yürütülen tartıĢmalarla beslenen tartıĢmalar, Chang ve Grabel tarafından 2004 yılında birçok ülkede yayınlanan “Kalkınma Yeniden” kitabıyla özellikle muhalif çevrelerde etkinliğini arttırmıĢtır (Akçay-Türkay, 2006: 58).

ayrılıklar ve ekolojik felaketlerden kurtaramaması, hatta bazı görüĢlere göre bu duruma katkıda dahi bulunması, insanı, kalkınmanın bir metası olarak gören klasik kalkınma anlayıĢının ve genel anlamda ortodoks iktisat politikalarının sorgulanmasına ve kalkınma sorunsalında büyüme merkezli anlayıĢtan “insani kalkınma” anlayıĢına geçilmesine neden olmuĢtur (Altan, 2008: 18).

Kalkınmaya baĢka bir yaĢam alanı kazandıran, bu anlamda “Ġnsan merkezli” olan yeni kalkınma anlayıĢı, BirleĢmiĢ Milletler Kalkınma Programı‟nın (UNDP), ilk Ġnsani Kalkınma Raporu‟nu yayınlaması ile baĢlamıĢtır. Bu rapordan sonra “insani kalkınma” bir süreç ve bir baĢarı düzeyine yükselmiĢtir (Esteva, 2008: 593). “Kalkınma artık, ekonomik büyümenin ötesinde insanın yaĢam kalitesi ve koĢullarının iyileĢtirilmesiyle ilgili bir hale gelmiĢ oluyordu. Kalkınma, uzun vadeli çıkarları, kültürel farklılıkları, ekolojik dengeleri ve ekonomik büyümenin sürdürülebilirlik boyutunu dikkate almalıdır. Kalkınma, bir ekonomik terim olmaktan çıkarılıp, sosyal, siyasal, kültürel ve ekolojik boyutları da içeren disiplinler arası bir yaklaĢım olarak anlaĢılmalıdır. Kalkınma, küreselleĢen dünyada ortak çıkarların sürdürülebilir Ģekilde sağlanması için, dünyayı bir bütün olarak algılayan ve geliĢmiĢ olsun az geliĢmiĢ olsun tüm ülkelerin ortak sorumluluklar yüklendiği ve iĢbirliği halinde hareket ettiği bir anlayıĢ olarak anlaĢılmalıdır. Bunların yanında, yeni kalkınma yaklaĢımında, beĢeri ve doğal kaynakların doğru yönetimi, eĢitlik, sosyal adalet, demokratikleĢme, sivil toplumun yaygınlaĢtırılması, yerelleĢme, kaynakların yönetiminde yerel sivil topluma hükümetin yanında söz hakkı tanınması gibi unsurlar ön plana çıkmaktadır. Geleneksel kalkınma anlayıĢı ya da ulusal kalkınmacılık anlayıĢında, kiĢi baĢına düĢen milli gelir kalkınma açısından en önemli ölçüt olarak kabul edilirken; yeni kalkınma anlayıĢında, bir ülkede milli gelirdeki artıĢın yüksek olması, tek baĢına o ülkeyi geliĢmiĢ bir ülke yapmak için yeterli görülmemektedir. GeliĢmiĢ bir ülkede, ekonomik büyümenin yanında, milli gelirin vatandaĢlar arasında dengeli dağılımı, bölgelerin dengeli geliĢimi, sağlık ve eğitim gibi hizmetlerin herkese iyi derecede sunulması, sosyal ve kültürel alt yapının iyileĢtirilmesi, Bilgi ve ĠletiĢim Teknolojisi (BĠT)‟nin yaygınlaĢtırılması, çevre bilincinin geliĢtirilmesi, kadınların sosyal, siyasal ve ekonomik hayata katılımının arttırılması ve insan haklarının geliĢtirilmesi gibi siyasal, toplumsal ve kültürel geliĢmelerin de

sağlanması gerekmektedir. Dolayısıyla, her ne kadar ekonomik büyüme, kalkınmanın diğer boyutlarının da sağlanması için gerekli bir ön Ģart niteliğinde ise de, bu anlamda bir garanti değildir” (Altan, 2008: 20; Genç-Uçkun, 2010)

Kalkınmanın sürdürülebilir olmasına da kalkınma anlayıĢı içerisinde daha fazla vurgu yapılmakta ve “sürdürülebilir kalkınma” kavramı kalkınma tartıĢmalarının merkezinde yer almaktadır. Bu çerçevede “sürdürülebilir kalkınma” (sustainable development), günümüz kuĢaklarının gereksinimlerinin gelecek kuĢakların gereksinimlerinin karĢılanmasından taviz vermeden karĢılanması olarak tanımlanmaktadır20

. Diğer bir deyimle, sürdürülebilir kalkınma, doğal kaynakları tüketmeden doğa ile uyum içerisinde ve kalkınmanın gelecekte de devam etmesine olanak sağlayacak Ģekilde kullanarak, sadece bugünün nesillerinin değil, gelecek nesillerin de ihtiyaçlarının karĢılanmasını sağlayacak ve sosyal, ekolojik, ekonomik, mekânsal ve kültürel boyutları da içeren bir kalkınma modelidir.

Son yıllarda kalkınma tartıĢmalarında ön plana çıkan bir diğer kavram ise “insani geliĢme/insani kalkınma” kavramıdır. BirleĢmiĢ Milletler Kalkınma Programı (UNDP), 1990 yılından itibaren her yıl Ġnsani GeliĢme Raporlarını (ĠGR) yayımlayarak, Ġnsani GeliĢme Endeksi (ĠGE) ve diğer endekslerle insani geliĢmeyi ve ülkelerarası sosyo-ekonomik geliĢmiĢlik düzeylerini ölçmektedir. Endeksin mucidi Pakistanlı iktisatçı Mahbub ul Haq‟dır ve ul Haq endeksi kurgularken Amartya Sen‟in fikirlerinden oldukça etkilendiğini belirtmiĢtir (Bahçe-Bahçe, 2008: 546). BM Kalkınma Programı‟nın Ġnsani GeliĢme Raporlarında benimsenen “insani geliĢme” kavramı, geliĢmeyi kiĢi baĢına düĢen gelirin yanı sıra, insanı insan yapan özgürlük, saygınlık ve kiĢilik gibi unsurları ve insanın eğitim ve sağlık gibi temel gereksinimlerine ulaĢma düzeyini bir arada değerlendirmekte ve kalkınma içindeki insan rolünü vurgulamaktadır. Ġnsani geliĢme, öncellikle insanların, insan olarak potansiyellerini gerçekleĢtirmelerine olanak sağlayan ihtiyaç ve ilgilerine uygun olarak tatmin oldukları verimli bir yaĢam sürmeleri anlamında kullanılmaktadır (Altan, 2008: 25; Demir, 2006: 1).

20 Sürdürülebilir kalkınma, 1987 yılında Brundtland Komisyonu olarak bilinen Dünya Çevre ve

Bu açıdan bakınca BM Kalkınma Programı (UNDP) Ġnsani GeliĢme

Belgede Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınma yönetimi politikası (sayfa 56-66)