• Sonuç bulunamadı

ÜÇÜNCÜ  BÖLÜM  

KÜME  KURAMI  VE  ONTOLOJİ  

 

1. Küme  kuramından  ontolojiye  geçiş:  Bir  ve  çok      

Badiou,   Being   and   Event   adlı   eserine   Platon’un   Parmenides   adlı   diyalogu   üzerinden   varlık   ile   oluş   ve   dolayısıyla   bir   ile   çok   üzerine   yürüttüğü   bir   tartışmayla   başlar.   Çünkü   Badiou’ya   göre   Parmenides’in   geliştirdiği   “tamamlanmış   bir   bütün   olan   varlık”   savından   beri,   ontoloji   kavramı   kendisini   “çokluk”   olarak   sunan   şeyin   etrafında   değil,   “bir”   olarak   sunan   şeyin   etrafında   oluşmaktadır.59  Bunun   ne   anlama   geldiğini   anlamak   için   ise,   söz   konusu   tartışmanın   zemininde   Parmenides’in,   Peri   Physeos   adlı   şiirinde   varlık   ile   düşünce   arasında   kurduğu   bağıntıyı   ele   almak   gerekir.   Çünkü   bu   bağıntıyla   Parmenides,  hem  konuya  kavramlarla  ilişkili  bir  temellendirme  getirmiş,  hem  de   ardından   gelişecek   olan   Batı   fikriyatını   yüzyıllarca   etkileyecek   düşüncelerini   ortaya  koymuştur.  

Parmenides,  Peri   Physeos   adlı   şiirine   peri   benzeri   varlıkların   ona   eşlik   ettiği   ve   sıradışı   atlarla   gizemli   yollar   aştığı,   mistik   olarak   ifade   edebileceğimiz   bir   yolculuğa   çıkarılışını   anlatarak   başlar.   Bu   sıradışı   yolculuğa   dair   bir   kaç   betimleme  yaptıktan  sonra  ise  yolun  sonunda  Tanrıça  ile  karşılaştığını  söyler.  Bu   Tanrıça,   Parmenides’e   öncelikle,   ölümlülerin   bilmediği   ve   bir   türlü   temas   edemediği  gerçek  varlık  alanına  dair  gizlilikleri  ona  açacağını  söyler.  

     

 

Bu   yol,   Tanrıçanın   ifadesiyle;   Tanrı   kanunu   ile   hak   ve   insanların   dolaştıklarının   çok   dışında   bir   yoldur. 60  Bu   cümleyle   anlamaktayız   ki,   Parmenides,  insanların  hakikatin  bilgisinden  çok  uzakta  yol  almakta  olduğunu  ve   basit   varsayımlar   düzeyinde   kaldıklarını   düşünmektedir.   Çünkü   onlar,   aslında   düşünülemez  ve  dolayısıyla  hiç  olan,  yani  var  olmayan  hakkında  bir  takım  savlar   geliştirerek,  yanlış  yollarda  oyalanıp  durmaktalardır.  

Bu   başlangıçtan   sonra   şiirde   belli   kanıtlamalarla   öne   sürülen   görüşlerin   ilki,   düşünmekle   var   olmanın   aynı   şey   olduğu   üzerinden   var   olmayanın   varlığı   gibi   bir   düşüncenin   imkansız   olduğu   fikridir.61  Çünkü   herhangi   bir   düşünce   pratiği  içinde  var  olmayanın  düşünülebilmesi  imkansızdır;  bu  da  her  şeyin  bir  ve   aynı   anda   doldurduğu   bir   bütünü   gerektirir   ki,   bu   yüzden   çokluk   imkansız   olandır.   “Çünkü   gerçekte   olan   durum   var   olmanın   olduğu   var   olmamanın   ise   olmadığıdır.”62  Ne  kadar  uğraşılsa  da  Parmenides’e  göre  var  olmayanın  olduğunu   ispatlamak   hiç   bir   zaman   mümkün   olamayacaktır,   çünkü   o   sadece   bir   hiçlik   halidir.  Buna  karşılık  Bir  olan  varlığın  yapısı  ise  bütün  ve  sarsılmazdır,  herhangi   bir   zamanda   meydana   gelmesi   söz   konusu   olmadığı   gibi   yok   oluşta   onun   için   geçerli   bir   durum   değildir.63  Yani   var   olan   için   herhangi   bir   oluş   ya   da   bozuluş   söz   konusu   değildir.   Onun   her   türlü   oluşum   ve   değişimden   uzak,   sarsılmaz   bir   yapısı  vardır.  Eğer  bunların  aksi  söz  konusu  olsa  idi  bu  var  olmanın  yani  hiçlik   halinden  uzak  olmanın  yapısına  ters  olurdu.    

     

60 Walther Kranz, Antik Felsefe, çev. Suad Y. Baydur, (İstanbul: Sosyal Yayınları, 1994), s. 80. 61 Kranz, Antik Felsefe, s. 81.  

62 Kranz, Antik Felsefe, s. 81. 63 Kranz, Antik Felsefe, s. 82.

 

Var  olana  dair  bu  özellikler  bağlamında  ise  Parmenides’e  göre  düşünme   fiili   ile   var   olma   düşüncesinin   aynı   şey   olduğu   ortaya   çıkmaktadır.   Çünkü   daha   önce  de  ifade  ettiğimiz  gibi  içinde  var  olan  barındırmayan  herhangi  bir  düşünce   olamaz,64  eğer   öyle   olsa   çelişik   olanın   varlığından   bahsetmek   zorunda   kalırdık.   Ancak  çelişik  olan  olmadığı  için,  düşünceler  arası  bölünmez  bir  bütünlük  vardır   ve  düşünülebilen  her  şey  içinde  boşluk  barındırmadan  vardır.65  Ayrıca  düşünsel   olan   içerik   hiç   bir   şekilde   zamana   tâbi   değildir.   Onda   zamanda   var   olan   yahut   zamana   tâbi   şeylerde   olduğu   gibi   farklılıklar   olması   söz   konusu   değildir.   Bu   yüzden   onda   herhangi   bozulma,   değişme,   yok   olma   vb.   durumlar   olmaz.   Dolayısıyla   Parmenides’e   göre   var   olan   olarak   görülen,   var   sayılan   olarak   addedilen   her   şeyin   düşünsel   içeriği   bu   yönüyle   ondan   çok   daha   fazlası   olmak   zorundadır.   Çünkü   bir   şeyin   zaman   ve   mekana   bağlı   yanı   her   zaman   oluş   ve   bozuluşa  tabi  olmak  zorundadır.  Ancak  söz  konusu  düşünsel  içerik  olduğunda  o,   her   türlü   etkiden   bağımsız,   her   daim   olduğu   gibi   kalan   bir   yapıdır.   Örneğin;   “Ahmet   zekidir”   cümlesi   düşünsel   bir   içerik   olarak   “Ahmet”ten   de,   “zekidir”   yükleminden   de   ve   bu   cümleyi   söyleyenden   de   bağımsız   olarak   varlığını   her   türlü   değişimden   uzak   olarak   sonsuza   kadar   sürdürecektir.   İşte   bu   yüzden   düşünsel   içerik   asıl   kalıcı   ve   gerçek   olandır.   Ve   bu   kalıcı   düşünsel   içeriğin   özelliği,   içinde   herhangi   bir   yokluğa   yer   bırakmadan   tamamlanmış   bir   bütün   oluşturmasıdır.   İşte   bu   şekilde   düşünülebilir   olanların   tamamı   bir   bütün   yani   Bir’i  (Yun.  Hen)  oluşturur.    

     

64 Kranz, Antik Felsefe, s. 84. 65 Kranz, Antik Felsefe, s. 83.  

 

Tüm  bunlara  rağmen  insanlar,  Parmenides’e  göre  yokluk  barındırmayan   bu   tamamlanmış   bütün   fikrinin   zıttına,   var   olanın   ikilik   yani   çokluk   olduğuna   inanıp,  şeyler  arasında  karşıtlık  iddiasında  bulundu  ve  öyle  kabul  ettiler.  Ancak   bu  tamamen  yanlış  bir  yönelimdi.  Çünkü  Parmenides’e  göre  iki  var  olan  arasında   herhangi   bir   farklılıktan   bahsedebilmek   ancak   var   olmayanı   kabul   etmekle   mümkündür.   Yani   bir   varlık   ile   bir   başka   varlığı   ayıran   tek   şey   ancak   bir   var   olmayandır.66  Ama  daha  önce  de  ifade  ettiğimiz  gibi  var  olmayan  yoktur,  o  ancak   bir   hiçlik   halidir.   Ve   dolayısıyla   da   ikilik   yani   çokluk   var   olamaz.   Bu   anlamda   böyle  bir  çokluğun  kabulü  var  olanın  doğasına  aykırı  olmaktadır.    

Parmenides’in   bu   şekilde   düşünülür   olanların   tamamına   Bir   diyerek   varlık   hakkında   düşünme   üzerine   geliştirdiği   savı,   ardından   gelen   öğrencisi   Zenon   ve   Gorgias   gibi   isimlerle   devam   ettirilmiş   ve   farklı   kanıtlamalarla   geliştirilmiştir.   Sonrasında   ise   bu   savla   ilgili   bir   şeyler   söylemeden,   yani   bir   anlamda   onu   çürütmeden   Varlık   hakkında   yeni   düşünme   imkanları   sunulamayacağı   düşüncesiyle   Platon   Sofist,   Phaidon   ve   Parmenides   gibi   diyaloglarında  konuyu  detaylıca  ele  almıştır.  Çünkü  Parmenides’in  bu  şekilde  var   olmayanın   olmadığını   yani   var   olmama   durumunun   bir   hiçlik   hali   olduğunu   söylemesi,  Platon’a  göre  öncelikli  olarak  doğru  ve  yanlış  vardır  deme  imkânını  ve   dolayısıyla   epistemoloji   alanındaki   tüm   tartışma   zeminini   ortadan   kaldırmaktadır.67  Bu   görüşünü   daha   ziyade   Sofist   diyalogunda   dile   getiren   Platon,   doğru   bilginin   anlamsızlaşması   hatta   yok   olması   endişeleriyle   Parmenides’in   düşüncelerine   bir   takım   eleştiriler   getirir.   Çünkü   düşünülebilir        

66 Kranz, Antik Felsefe, s. 85.

 

olan   her   şeyin   uzay   ve   zamandan   bağımsız   olarak,   bir   ve   aynı   anda,   aynı   doğruluk   değeriyle   var   olduğunu   iddia   etmek,   Platon’a   göre   tüm   tartışma   imkanlarını   yok   etmektedir.   Bu   bağlamda   Parmenides,   çelişik   olanın   düşünülemeyeceğini  savunurken,  Platon  ise  çelişmezlik  ilkesi  olmadan  herhangi   bir   anlaşma   ya   da   diyalog   yolu   bulunmadığını   iddia   eder.   Çünkü   herhangi   bir   düşünülene   vardır   diyebilmek,   ancak   söz   konusu   düşünüleni   çelişmezlik   ilkesi   (A,   A’dır   ve   A   olmayan   değildir)   ile   diğerlerinden,   yani   o   olmayan   her   şeyden   ayırt   etmekle   mümkündür.   Bu   yüzden   var   olmayanın   olmadığı   ve   düşünülemeyeceği   gibi   bir   kabul,   bizi   her   açıdan   muğlak   ve   herhangi   bir   tartışmanın   mümkün   olamayacağı   bir   istikamete   götürür.   Çünkü   bu   kabulle   birlikte   yani   düşünce   ile   düşünülenin   bir   ve   aynı   anda   olması   görüşüyle;   herhangi  bir  şeye  yanlış  deme  imkanını  ve  dolayısıyla  bir  görüşü  diğerine  tercih   etme   fırsatını   kaybederiz.   Bu   ise,   sadece   söz   sanatı   ile   ilgilenip,   içeriğin   doğruluğunu   önemsiz   olarak   addeden   sofisti   haklı   çıkarmak   demektir.   Bu   sebeple   Platon   için   bize   doğru   ya   da   yanlış   deme   imkanını   veren   çelişmezlik   ilkesi  hakikat  bilgisinin  savunulabilmesi  için  temel  ilkedir.  

Parmenides’e   özellikle   bu   bağlamda   eleştiriler   getiren   Platon,   Parmenides’le   varlığın   düşünürlerle   özdeş   olduğu   fikrini   paylaşmaktadır.   Bu   konuya  özellikle  sevgi  üzerinde  yoğunlaşan  diyalogu  Şölen’de  detaylıca  yer  veren   Platon,   her   şeye   rağmen   varlığın   özüne   ulaşmak   için   diyalektik   yöntemin   nasıl   yetersiz   kaldığını   çarpıcı   bir   şekilde   göstermektedir.   Çünkü   tam   da   Parmenides’in   söylediği   gibi,   düşünülür   olanlara   (bu   Platon’da   duyumsamadan   bağımsız   olarak   şeylerin   özüne   inmek   demektir)   dair   herhangi   bir   değişikliğin   olması,   onlara   bir   ekleme   ya   da   çıkarma   yapmak   varlığın   özüne   aykırıdır.   Yani   bilgelik  sevgisi  olan  herhangi  biri  hakikatin  bilgisine  ulaşmak  için  çabalayabilir,  

 

bu   çabaları   ona   Platon’un   ifadesiyle   anımsama   (Yun.   Anamnesis)   imkanı   da   sağlayabilir.   Ancak   hiç   kimsenin,   bu   filozof   bile   olsa,   varlığın   mükemmel   ve   eksiksiz   yapısına   bir   şey   dahil   etme   ya   da   onda   herhangi   bir   şeyi   değiştirme   imkanı   yoktur.   Bu   bağlamda   kişinin   yapabileceği   ancak   belli   sınıflandırmaları   genişletmek  ve  değiştirmek  olacaktır.  Ancak  bu  sınıflandırmalar  düşünsel  olanda   zaten  mevcut  olan  kavramların  anımsanmasından  ibaret  olduğu  için  söz  konusu   düşünülürler   katmanına   kişinin   herhangi   bir   etkisi   söz   konusu   değildir.   Bu   itibarla  da  Varlık  Platon’da  da  Parmenides’te  olduğu  gibi  tamamlanmış ̧  bir  bütün   oluşturur  diyebiliriz.  

Platon’un  Devlet   diyaloğunda   ortaya   koyduğu   bölünmüş   çizgi   diyagramı   söz  konusu  bütünlüğü  tüm  kapsamıyla  ortaya  koymaktadır.  Söz  konusu  çizginin   alt   katmanı  (Yun.   Horaton)   duyumlama   yoluyla   bilinen   varlıklara,   üst   katmanı   ise   (Yun.   Noeton)   düşünme   yoluyla   bilinen   varlıklara   ayrılmıştır.   Her   iki   katmanda   kendi   içerisinde   iki   ayrı   alt   katmana   ayrılmıştır.   Duyumlama   yoluyla   bilinen   unsurların   en   altında   duyusal   temsiller   olarak   adlandırabileceğimiz   varlıklar   yer   alır.   Bu   katmanın   hemen   üzerinde   ise   algı   tecrübemizde   ortaya   çıkan   ve   bir   bütünlüğe   sahip   nesneler   bulunur.   Düşünme   yoluyla   farkına   vardığımız  var  olanların  alt  katmanında  ise  muhakemeye  konu  olan  varlıklar,  en   tepede  ise  dolaysız  bir  akletme  ile  bilebildiğimiz  idealar  yer  alırlar.  Bu  sırayla  ele   alındığın   her   bir   katman   varlığını   bir   üst   katmana   borçludur   ve   varlık   olmak   bakımından   gerçek   varlıklar   düşünürler   veya   tümeller   olarak   idealardır.   Söz   konusu  ideaların  en  tepesinde  ise  İyi  (Yun.  Agathon)  bulunmaktadır.    

Öte   yandan   kişinin   bu   tamamlanmış   bütün   ile,   ve   en   nihayetinde   Platon’un   tabiri   ile   İyi   ideasıyla   (Yun.   Agathon)   ilişkisi   ise   diğer   idealar   üzerinden   anlamlanmaktadır.   İdealar   duyumsamanın   konusu   değillerdir.   Yani  

 

güzel,   iyi,   eşit   gibi   kavramları   yüklenen,   nesneler   değil   güzelin,   iyinin,   eşitin   kendisidirler.68  Örneğin;  “güzel  bir  ağaç”,  “eşit  sandalyeler”,  diyerek  duyumsama   sonrası   anlamlandırılan   güzel   ve   eşit   ideasının   duyumsamanın   konusu   olan   o   ağaç   ve   sandalyeden   bağımsız   bir   kendinde   hali   vardır.   Ve   buna   dair   bilgi,   duyumsama  kaynaklı  bilgi  gibi  yanıltıcı  olmayıp,  asıl  kalıcı  ve  değişmez  olandır.   Ve  kişinin  bu  kalıcı  olan  idealara  dair  bilgisinin  olduğu  açıktır,  çünkü  onları  inkar   etmenin  herhangi  bir  yolu  yoktur.  

Duyumsamaya   konu   olmadıkları   halde   bunlara,   yani   tümellerin   kendindeki   haline   dair   bu   kadar   kesin   bilgimizin   olması   ise   Platon   için   ruhumuzla   ilgilidir,   çünkü   ruh   ölümü   kabul   etmeyendir,   ölümsüzdür. 69   Dolayısıyla  ruhun  önceden  bildiklerini  anımsamasından  ibaret  olan  bilmek  ya  da   bilgelik,   duyumsamanın   konusu   olmayan   tümellerle   ilişkilidir.   Eğer   öyle   olmasaydı  duyumsamaya  konu  olmayan  bu  tümellerin  varlığına  dair  bilgiden  söz   etmek  mümkün  olamazdı.  Ancak  Platon’a  göre  biz  hem  onları  hem  de  onların  en   üstünde,   tamamlanmış   bütüne   bütünlüğünü   veren   idea   olarak   “İyi”nin   yer   aldığını  biliriz.  Var  olan  her  şey    işte  bu    İyi  ideası  ile  olan  zorunlu  ilişkisinden   dolayı  başka  türlü  olamayacağı  için  tam  da  olduğu  gibi  vardır.  Yani  olup  biten  her   şeyin  zemininde  bir  düşünülür  olarak  İyi  vardır  ve  tüm  bilgilerin  kesinliği  de  ona   bağlıdır.     Bu   yüzden   insanın,   ölümsüz   olan   ruhunun   önceden   bildiği   ve   duyumsama  yoluyla  hatırladığı  bilgilerin  saf  ve  bütün  haline  varması  ancak,  bir   şeyin  İyi  olan  ilişkisini  bilmesi  ve  İyi’nin  bilgisine  ulaşmasıyla  mümkündür.70          

68 Platon, Phaidon, (Ankara: Milli Eğitim Basımevi, 1945) s. 92 69 Platon, Phaidon, s. 105.

 

Platon  için  düşünülürlerin  çokluğundan  söz  edilebilir.  Ancak  söz  konusu   bu  çokluk  İyi  ile  bağıntısı  itibarıyla  bir  zorunluluk  içermektedir.  Bu  itibarla  söz   konusu   varlığa   bir   şey   eklemek   ya   da   çıkarmaktan   söz   edilemez;   varlık   tıpkı   Parmenides’de  olduğu  gibi  tamamlanmıştır.    Bu  bağlamda  Platon’a  göre  aslolan   değişmez  ve  kalıcı  olan  İyi’nin  varlığı  ve  dolayısıyla  bilgisidir.      

Öte   yandan   söz   konusu   bu   bilginin   mahiyeti   ve   muhakeme   faaliyeti   üzerinden   ne   ölçüde   elde   edilebileceği   tartışmalıdır.   Platon’un   olgunluk   döneminde   kaleme   aldığı   düşünülen   Parmenides   adlı   diyalogda   bu   tartışmanın   farklı   bir   boyut   kazandığını   görmekteyiz.   Çünkü   bu   diyalogda   Platon,   varlık   hakkında   düşünme   üzerine   geliştirdiği   tüm   yolları   tek   tek   sorgulayarak,   kendi   görüşlerinin  eleştirisini  yine  kendisi  yapmaktadır.    

Bu  noktada  daha  ziyade  düşünülenlerle  duyumlananlar  arasında  ontolojik   bir   bağıntının   olup   olmadığı,   eğer   varsa   bunun   nasıl   olabileceği   ya   da   yoksa   bunun  ne  gibi  sonuçlara  sebebiyet  verebileceği  özellikle  cevap  aranan  noktadır.   Bu   sebeple   diyalogda   Platon,   öncelikle   idealar   kuramının   pay   alma   ve   ilk   örnekler   üzerinden   ne   şekilde   açıklanabileceği   ya   da   daha   doğru   ifadeyle   açıklanmakta   nasıl   yetersiz   kalacağını   göstermiştir.71  Platon   bununla   da   kalmayıp   varlığı   tüm   düşünülenlerin   toplamı   olan   Bir   olarak   ele   almanın   ne   şekilde  mümkün  olabileceği  üzerine  farklı  savlar  geliştirmiştir.  Bir’in  var  olması   ya  da  olmaması,  varsa  ne  şekilde  var  olabileceği,  yoksa  eğer  bu  durumda  nasıl  bir   bilgi  ve  ontoloji  anlayışının  savunulabileceğini  farklı  açılardan  tartışmıştır  

Platon  Parmenides   diyaloğunda   öncelikli   olarak,   Bir’in   ne   şekilde   var   olabileceğini   bilinen   tüm   varlık   durumlarıyla   ilişkili   olarak   parça-­‐bütün,   biçim,        

 

devinim-­‐hareketsizlik,   yer   kaplama   vb.   üzerinden   ele   alarak   Bir’in   bilinen   herhangi  bir  şekilde  olabilmesi  durumumun  imkansızlığını  gösterir.72  Sonrasında   Bir’in   özdeşlik   ve   değişiklik   açısından   Bir   olarak   var   kabul   edilmesinin   ne   gibi   çelişkilere   yol   açtığını   açıklar.73  Öte   yandan   Bir’in   öncesiz   ve   sonrasız   olması   gereksinimiyle   ilişkili   olarak   zamanın   dışında   kalması   gerekliliğiyle   ona   zamansal   bir   fiil   yüklenmesinin   de   imkansızlığını   ortaya   koyar.74  İdealar   kuramının   açıklanma   şekli   olarak   var   olan   varlıktan   pay   almaya   da   dahil   edilemeyen   Bir’in,   herhangi   bir   biçiminin   olamayacağını   da   ispatlar.   Ve   tüm   bu   açıklamalarla   var   kabul   edeceğimiz   Bir’e   bildiğimiz   herhangi   bir   varlık   şeklini   veya   var   olma   biçimini   yüklediğimizde,   Bir’in   kendi   kendini   yokluk   haline   indirgediğini  gösterir.  Çünkü  bildiğimiz  halleri  Bir  için  uygulamak  demek,  onun   Bir  olmasına  engel  olan  şeyleri  ona  yüklemeye  çalışmak  demektir.    

Öte  yandan  Platon’a  göre  Bir  varsa  bu  ikinin  ve  dolayısıyla  üçün,  dördün   ve   ardından   tüm   sayıların   olmasını   gerektirir.75  Ayrıca   Bir   vardır   demek   ona   bildiğimiz   parça-­‐bütün,   devinim-­‐hareketsizlik,   sınırlılık-­‐sonsuzluk   vb.   gibi   var   olma  statülerini  yüklememiz  demektir.  Çünkü  daha  önce  de  ifade  ettiğimiz  gibi   bizim   herhangi   bir   varlığı   bunlardan   bağımsız,   başka   türlü   kurmaya   dair   bir   bilgimiz   yoktur.   Bu   ise   Bir’i   kabul   etmenin,   bu   kabullenmeyle   birlikte   çokluk   ortamını  da  gerektirdiğinin  göstergesidir.  Yani  Bir’in  varlığını  bu  şekilde  kurmak   demek,   Bir’i   bildiğimiz   varlıkların   alanına   indirmek   demektir.   Bu   şekilde   Bir’in   olduğu  durumda  ve  diğer  nesnelerin  ondan  pay  alması  halinde,  onların  da  Bir’e        

72 Platon, Parmenides, s. 47-61 73 Platon, Parmenides, s. 61-82 74 Platon, Parmenides, s. 82-92   75 Platon, Parmenides, s. 63-64.

 

yüklenen  tüm  hallere  sahip  olmaları,  ancak  eğer  Bir’den  pay  almıyorlarsa  onların   da  tüm  bu  hallerden  yoksun  kalmalarının  gerekeceği  ortaya  konur.    Devamında   bu   düşünce   pratiğinin   tam   tersi   yönde,   yani   öteki   nesnelerin   var   olmayan   bir   Bir’den  pay  almaları  halinde  ortaya  çıkabilecek  sonuçlar  da  tartışılır.      

Tüm  bu  tartışmalar  içerisinde  bizim  için  asıl  önemli  olan  nokta;  Platon’un   eğer   Bir   yoksa   (ki   bu   ifadeyle   tamamlanmış,   kapalı   bir   varlık   anlayışının   reddedilmesi   kastedilmektedir)   ne   gibi   sonuçlarla   yüzleşilmesi   gerektiğini   ortaya  koyduğu  savıdır.  Zira  Badiou,  Platon’un  kastettiği  gibi  bir  Bir’in  olmadığı   durumda,  Varlık  hakkında  düşünme  imkanı  olduğu  fikrini  savunmakta  ve  bunu   küme  kuramı  ile  temellendirmektedir.  

Platon   ise   Bir’in   olmadığı   durumda   ne   olacağını   açıklamaya   dil,   düşünce   ve   varlık   ilişkisi   üzerinden   başlamaktadır.   Çünkü   “Eğer   Bir   yoksa,   …”   gibi   bir   cümle   kurabilmek   için   Bir’in   ne   olduğu   bilgisine   sahip   olmamız   gerektiğini   söyler.76  Ayrıca   yine   “Bir   yoktur”   demek,   onu   diğer   nesnelerden   ayırmak   ve   başkalaştırmak   demektir.77  Öte   yandan   var   olmasa   bile   Bir’den   bahsedebilmek   için,   onun   pay   alma   üzerinden   benzerlik-­‐benzeşmezlik,   eşitlik-­‐eşitsizlik,   büyüklük-­‐küçüklük  gibi  bağıntılarla  ilişkisi  olmak  zorundadır.78  Bu  durumda  var   olmayan   Bir’den   bahsettiğimizde   bile   onun   varlığını   kabul   etmemiz   gibi   bir   sonuç   ortaya   çıkar.   Ayrıca   Bir’in   olmadığı   durumda   öteki   nesnelerde   de   olmaması   gerekecek,   eğer   yoksa   Bir’in   olmadığı   yerde   öteki   nesneler   ne   bir  

     

76 Platon, Parmenides, s. 100.   77 Platon, Parmenides, s. 101. 78 Platon, Parmenides, s. 101-103.

 

olabilir   ne   de   onlar   için   herhangi   bir   çokluktan   bahsedilebilir.79  Görüldüğü   gibi   Platon  için  Bir’in  olmaması  hali  zorunlu  olarak  hiç  bir  şeyin  olmadığı  bir  durumu   gerektirir.80  Ancak   diyalogun   daha   önceki   savlarında   da   meselelerin   nihayetsiz   bırakılması   gibi   bu   diyalektik   tartışmada   başladığından   daha   karmaşık   şekilde   sonlanmaktadır  diyebiliriz.    

 

...   Bir   ister   olsun   ister   olmasın;   Bir’in   kendisi   ve   öteki   nesneler   açısından   kendi   ilişkilerine   göre   ve   karşılıklı   ilişkilerine   göre;   hepsi   her   şekilde   olur   ve   öyle   olmazlar,   öyle   görünürler   ve   öyle   görünmezler.81  

 

Platon,   bu   şekilde   varlığı   ve   onun   diğer   nesnelerle   ilişkisini   bir   sistemle   ifade   edebilme   çabasını   her   ne   kadar   nihayetsiz   bırakmış   olsa   da,   ardından   gelişen   Batı   fikriyatı   Parmenides’in   mirası   olan   tamamlanmış   bir   bütün   ve   Bir   olan   varlık   inancı   üzerinde   gelişim   göstermiştir.   Bu   Bir,   kimi   zaman   sadece   hareket   ettirici   bir   misyonla   anlamlandırılmış,   kimi   zaman   ise   semavi   dinlerin   tanrısına   çevrilerek   yorumlanmıştır.   Tarihin   bu   seyrini   bir   anda   farklı   bir   yöne   taşıyan   ve   ciddi   bir   kırılımın   habercisi   olan   çıkış   ise   18.   yy   da   Immanuel   Kant   tarafından   gerçekleştirilen,   aklın   sınırlarını   çizme   projesi   olarak   adlandırılacak   olan   girişimdir.   Kant,   bu   çıkışında   özellikle   insan   aklının   hangi   sınırlar   çerçevesinde  neyi,  ne  kadar  bilip  tartışabileceği  üzerine  bir  takım  tezler  ortaya  

     

79 Platon, Parmenides, s. 113. 80 Platon, Parmenides, s. 114. 81 Platon, Parmenides, s. 114.  

 

koymuştur.   Bu   bağlamda   Antik   Yunan’dan   bu   yana   Batı   fikriyatını   ele   geçiren,   tamamlanmış   bir   bütün   olduğu   inancıyla   metafizik,   fizik   ve   tüm   diğer   bilimleri   yapma   şeklini   eleştirmiş   ve   bunun   temelde   nasıl   sadece   varsayımlar   üzerine   kurulu   bir   yönelim   olduğunu   ispatlamaya   çalışmıştır.   Bu   geleneğin   tutumu   olarak,   aklın   mutlak   olana   dair   ısrarlı   yönelişini   ve   onunla   ilgili   bilgi   edinebileceğine   olan   inancını   “aşkınsal   yanılsama”   olarak   yorumlamıştır.82   Kant’a   göre   Tanrı,   ölümsüzlük   ve   ruh   gibi   bir   takım   konular,   insanın   hakkında   bilim   yapıp,   aklının   sınırları   dahilinde   yorum   getirebileceği   alanlar   değildir.83   Eğer   buna   çabalarsa   bu   yanılsamadan   mantıksal   yanılsamada   olduğu   gibi   daha   dikkatli   inceleyerek   düzeltmesi   ve   kurtulması   da   mümkün   değildir.84  Bu   çaba,   “Dünyanın   zamanda   bir   başlangıcı   olmalıdır”85  önermesinde   olduğu   gibi   hakkında   ne   kadar   çalışılıp   çabalansa   da   düzeltilmesi   mümkün   olmayan   bir   yanılsama   doğurur.   Çünkü   Kant’a   göre   “Tüm   bilgiler   duyularda   başlar,   oradan   anlama  yetisine  geçer  ve  en  son  akılda  sonlanır.”86  Anlama  yetisi  görülerle  ilgili   ve   onlara   açıktır,   ancak   akıl   için   böyle   bir   şey   söz   konusu   değildir.87     O   tüm   bilgileri  sezgilerden  ayırarak  kesin  yargılar  oluşturmak  üzere  kuruludur.  Ancak   aklın   bu   işlev   ve   sınırına   rağmen   yine   de   insan   mutlak   ve   tamamlanmış   olana   dair   talebinden   vazgeçmemiştir.   Onun   bu   talebi   ise,   aklın   birliğinden   ziyade  

Benzer Belgeler