• Sonuç bulunamadı

Demokrasi, Kamuoyu ve Siyasal İletişime Dair Ferhat Kentel Birikim, No. 30, Ekim 1991.

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "Demokrasi, Kamuoyu ve Siyasal İletişime Dair Ferhat Kentel Birikim, No. 30, Ekim 1991."

Copied!
8
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Demokrasi, Kamuoyu ve Siyasal İletişime Dair Ferhat Kentel

Birikim, No. 30, Ekim 1991.

1980’li yıllarla birlikte başlayıp, 1990’lı yıllarda hızlanan bir değişim süreci Türkiye’de kendini giderek daha fazla göstermeye başladı. İnsanların beklentileri, ilişkileri, kendilerini ifade ve mücadele biçimleri pek alışık olmadığımız bir görünüm kazandı. Önümüzde artık yeni tüketim kalıpları, yeni yaşam tarzları var. Türkiye artık çok kendi halinde bir ülke değil. Avrupa Topluluğu’ndan Karadeniz’de bölgesel işbirliğine, Sovyetler Birliği’nin parçalanma sürecine girmesi ile birlikte gündeme gelen Türk cumhuriyetleri ile ilişkilere kadar, “insan haklarımıza” sahip çıkan “dış güçler”den, “olmayan bir dilin” meğerse Kürtçe olduğunu, Müslümanların da aslında politika ile ilgilenebileceklerini farketmemize kadar içte ve dışta sonsuz denilebilecek ölçüde bilgi, haber ve etki altındayız. Bir başka açıdan bakıldığında, hem uluslararası süreçlerden (moda tabirle “küreselleşme”den) doğrudan etkileniyoruz, hem de bu uluslararası süreci yerel -ulusal- ölçekte etkiliyoruz, bu ülkeye dair özgül bir süreç yaratıyoruz.

Hep beraber “demokrat” olurken, bu yeni oluşumlar karşısında siyasal partiler de - bazı istisnai kalıplar dışında- seçmenleri etkilemek ve oy potansiyellerini genişletmek için değişik yollar denemeye soyundular. Çok kabaca vurgulamak gerekirse ve eğer bütün yukarıda sıralananlar bir değişime işaret ediyorsa, toplumun tepeden tırnağa, en aşağıdan en yukarıya kadar bu dalga altında çalkalandığını söylemek yanlış olmaz.

Ancak değişimin boyutlarını tüm cepheleri ile bir solukta anlayabilmek, yaşanan değişimin sürati ve sıcaklığı karşısında, bunların ne kadarının “olumlu”, ne kadarının

“olumsuz” olduğunu tam olarak kavrayabilmek ise hemen hemen imkansız. Öyle ki, büyük bir inançla sahip olduğumuz değerlere bir süre sonra artık sahip olmadığımızı gördüğümüz zaman şaşırmaya bile vakit bulamıyoruz. Bu türden bize güvence veren kıstaslarımız olmadığı zaman ise, iki sonuçla karşı karşıya kalıyoruz. Birincisi olumlu; toptancı yaklaşımlardan çıkıyor, hazır reçeteleri bir kenara bırakıyoruz.

İkincisi göreli olarak olumsuz; kendimize ait yeni küçük köşelerimizden gerçeğin ancak küçük bir cephesini kavrayabiliyor, yeni zamanlara uygun biçimde olumlu ya da olumsuz olarakdeğerlendirdiğimiz bir değişim işaretini alıp sarılıyoruz. Ya da değişmeyene takılıp kalıyoruz. Bu durumda her şeyi “çok kötü”, ya da “çok iyi”

olarak değerlendiriyoruz. Her iki halde de ideolojilerden kurtulalım derken, farkında olmadan bu küçük parçalar içinde egemen ideolojilerin yeniden üreticisi konumuna giriyoruz.

Türkiye’de olup bitenleri anlama çabası içinde olan insanların -aydınların- daha sonra tüm toplumsal kesimlerin ve siyasal temsil sisteminin önündeki ilginç ve ilginç olduğu kadar heyecanlı sorun da galiba burada ortaya çıkıyor. Artık gündelik dile geçmiş haliyle tercümesini yaparsak aslında bu sorun, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve toplumu arasındaki ilişkiden başka bir sorun değil. Türk toplumu ne kadar reşit ve kendi geleceğini ne ölçüde elinde tutuyor? Devlet ne kadar baskın ve bireyleri ne ölçüde kontol altında tutuyor. Dolayısıyla buradan çıkarak, devlet ne kadar güçlü olmalı, toplumu ne ölçüde yönlendirmeli? Bu toplum artık kendi başına bir şeyleri becerebilir mi? Eğer yukarıda sözü edilen değişim çerçevesinde ele alırsak, değişim Türk toplumunun kendi dinamiklerinde mi, yoksa birtakım güçler -uluslararası süreçlerin yörüngesindeki devlet, uluslararası kurum ve kuruluşlar- bu toplumu biçimlendirip yeni egemenlik sistemleri mi oluşturuyor?

(2)

Bu temel soruların sayısı arttırılabilir. Biz bu yazıda bu sorulara cevap vermekten çok, cevapların aranabileceği alanlardan birini sorgulayacağız. Bugüne kadar toplum hakkında bilgi üreten aydınlar ile toplumun bizzat kendi içinden çıkardığı anlatım araçları nerelerde yanyana geliyor ve iki tarafta üretilenler ne ölçüde çakışıyor? Bu sorunun cevabını üç aşamalı bir çerçevede incelemek mümkün. Birincisi, toplumsal yaşam içinde varolan aktörlerin -sınıfların- kendi aralarında girdikleri ilişkiler ve hakim kılmaya çalıştıkları toplumsal projeler. İkincisi bu aktörlerin ve projelerin siyasal olarak temsilini üstlenen siyasal partiler ve kurumlar, üçüncüsü ise toplumsal yaşam ve siyasal sistem arasında aracılık yapan iletişim kurumları.

İşte, içinde yaşadığımız bol “anketli” seçim günlerinde, Türk toplumunun

yaşadıklarına en iyi tercüman olma ve ona en iyiyi verme iddiasındaki siyasal partiler ile toplumun “aşağısı” ve “yukarısı” arasındaki ilişkiyi daha da bariz bir şekilde ortaya çıkaran “kamuoyu” ve onunla içiçe olan aracı kurumların varlıkları, güçleri ve oynadıkları roller bu yazının konusu.

SİYASAL ŞİDDETTEN SİYASAL İLETİŞİME

Her şeyden önce bir ara alan olmasından ötürü, kamuoyu ile birlikte ele alınması gereken ilk kavram iletişim. Yazının başında değindiğimiz değişimin iletişim boyutunda nasıl gerçekleştiğini anlamak için toplumsal yaşam içinde 1975-1980 arasında yaşanan siyasal şiddet dönemini ve tam bir kopuşa neden olan

kutuplaşmaları hatırlamak önemli ipuçları verecektir. Çünkü bu kopma ve kutuplaşmalar, bir yandan çeşitli toplumsal kesimler arasında gerçekleşip,

dolayısıyla “görünen” yatay şiddeti yansıtırken, daha da önemlisi değişmekte olan ve yeni taleplerle gelen toplumsal aktörlerin seslerini siyasal sisteme dönük olarak duyuramamaları nedeniyle tüm yapı içinde dikey şiddete ve iletişimsizliğe neden oldu.

Bu süreç iktidara dönük olarak büyüyen jakoben-Kemalist-devrimci dönüşümünden geçen “yukarıdan müdahaleci” Türk aydınının da güçsüzlüğünü ortaya koydu, rolünün değişmesinin temellerini hazırladı1. Paradoksal bir biçimde 12 Eylül darbesi bir yandan toplumu yeniden biçimlendirmek üzere güçlü devlet yapısını kurmaya çalışırken, siyasal temsil sisteminin önünün tıkanması ve getirilen yeni ekonomik önlemler ile kendi adlarına konuşacak devlet ve devletçi aydınların yokluğunda toplumsal aktörlerin önü açıldı. Kamuoyunun temeli olarak adlandırılabilecek iletişim sürecinin işlemesi de ancak bu şekilde gerçekleşti.

Ancak bu şekilde ortaya çıkan iletişim ortamı demokrasinin kurumsallaşması ile paralel gitmediği takdirde kısa sürede kaosa dönüşebilecek bir özelliğe sahip. Çünkü demokrasi ideal biçiminde, her şeyden önce toplumsal aktörlerin taleplerinin siyaset düzeyinde kabul edildiği veya reddedildiği, fakat her halükârda tartışıldığı bir sistem.

Çoğunluk değil, çoğulculuğun hakim olduğu bir sistem. İşte bu çoğulluk hali siyasete yönlendirilemediği takdirde, ortaya çıkan yapının sonuçsuz bir “salt iletişim” (piyasa), bir süre sonra da ekonomik, ideolojik ya da sadece fiziksel olarak güçlü olanın hakim olacağı bir görüntü sunması kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla siyasetten “uzaklaşıldığı”, itibarının kalmadığı tartışmalarının sürdüğü bir dönemde aslında siyasetin önemi çok daha güçlü bir şekilde anlaşılıyor. Ancak gündemdeki siyasetin yeniden tanımlanması ve bu tanımın siyaset sahnesindeki

(3)

aktörler ile toplumsal aktörler arasında gerçekleşecek yeni bir iletişim mekanizması ve biçimi içermesi gerekiyor.

Yukarıda vurguladığımız ve toplumsal aktörlerin taleplerinin siyaset sahnesine iletilmesinde düğümlenen kamuoyunu iki düzeyde incelemek gerekiyor: Birincisi analiz düzeyinde ve bir ara alan / iletişim alanı olarak kamuoyu. İkincisi ise kamunun oyu / fikri olarak parçalayabileceğimiz ve İngilizcede Amerika kökenli siyaset

sosyolojisinde ifadesini bulan public opinion.

Ancak karışıklığa meydan vermemek için hemen belirtmekte yarar var: Her iki halde incelediğimiz ve aşağıda siyasal iletişim bağlamında ele aldığımız kamuoyunu

“kamusal alandan” ayrı tutuyoruz. İlk olarak kamuoyu, kamusal alandan daha dar bir kavram ve içinde hareket eden aktörlerin siyaset sahnesiyle doğrudan ilişkisini ve belli bir “meşru güç” sahibi olmasını gerektiriyor.

Oysa demokrasinin diğer bir temel iletişim alanı olan kamusal alan düşünce ve konuşma özgürlüğünü, entellektüel ve sanatsal üretimi içeren, reklamlardan kendine konuşma hakkı tanıyan herkese kadar her türlü söylemin ifade edilebildiği, kısaca özel yaşamın dışına çıkan, “kamusal olmuş her şeyi” içeren geniş bir alan. Öte yandan kamuoyu bir ulusal devletin sınırları içnde yer alan ve o ülkeye özgü toplumsal

projelerin mücadelesini taşırken, kamusal alan -giderek daha çok- sınırlar ötesi bir özellik taşıyor2.

SİYASAL İLETİŞİM VE KAMUOYU

Siyasetle iletişim içinde olan ve analitik bir alan olarak kamuoyu dendiğinde, bu alanın hem içinde yer alarak bir parçası, hem de dışında yer alarak farklı bir aktör (gerektiğinde rakip) biçiminde tezahür eden medya organlarını (kitle iletişim araçları), aydınları ve bu alana son zamanlarda giren araştırma kuruluşlarını gözönünde tutmak gerekiyor3. Siyasal aktörler ile birlikte siyasal iletişim alanını oluşturan bu organların arasındaki güç dengesinin dönemlere göre değişebilmesi, bazılarının geçici olarak devreden çıkabilmesi de sözkonusu4.

Dolayısıyla siyasal iletişimi, başlangıçta belirttiğimiz, temsil sistemi ile toplumsal yaşam arasında özerk bir alan olarak varolan kamuoyunun siyaset ile ilişkiye geçtiği ve siyasal partilerin siyaset adamlarının devreye girdiği bir süreç olarak yeniden tanımlayabiliriz. Bir başka açıdan bakıldığında ise, kamuoyunu toplumsal yaşama ses alma özelliği ile siyasal iletişimin bir parçası ve aktörü olarak görebiliriz.

Siyasal iletişim sürecinin özellikle Batı toplumlarında kazandığı önemi bu sürecin her unsurunun ayrı ayrı sahip olduğu/kazandığı meşruiyete bağlamak mümkün. Parçaların tüme kazandırdığı meşruiyet, “önü tıkanan” demokrasinin de yeniden düşünülmesine olanak hazırlıyor.

Tek tek ele alırsak, siyasilerin meşruiyeti yaptıkları işler, seçmen kitlesini uyguladıkları politikalarla tatmin etme düzeyleri ve bu işlerin değerlendirildiği seçimle gerçekleşiyor. Seçmen -teorik olarak- beğenmediği siyasal partiyi bir sonraki seçimde gayri meşru ilan edebiliyor.

Basının/medyanın meşruiyeti ise bilgi akışına/enformasyona bağlı ve değerlerden hareket ettiği için hassas bir meşruiyet. Bu haliyle “en az” meşru olarak

adlandırılabilecek bir aktör. Ancak medya, haber üretme ve görünmeyeni kamuya

(4)

aktarma ve eleştiri özelliği ve yaratıcı, durağanlığa izin vermeyen yapısıyla ilk aşamada de facto karşı meşruiyet oluşturuyor.

Kamuoyu yoklamalarının meşruiyeti ise bilimsellik ve kullandığı tekniklere

dayanıyor. Ancak bu meşruiyet, kendiliğinden bir meşruiyet olmasına rağmen, her an manipülasyona açık olması ve piyasa kuralları ile işlemesi nedeniyle kendini

yokedebilecek potansiyele de sahip.

Tarihsel olarak bakıldığında, önceleri siyasal partilerin, siyaset adamlarının “kamuya”

doğrudan hitabettiklerini görüyoruz. Çok uzaklara gitmeye gerek yok; yakın siyasi tarihimizde, hatta şimdilerde, çeşitli yerel birimlerde, bir siyaset adamının bağlı olduğu bölgede siyaseti “doğrudan” yapması, kitlesine doğrudan hitabetmesi olağan, hatta gerekli bir süreçti. Ancak sınıf, bölge, kültür kavramlarının içeriklerinin

değişmesi ve içiçe geçmeleri bir siyasi partinin tek bir hedefe yönelmesini giderek imkansız kılmaya başladı. Artık siyasal söylemler geneli düşünmek zorunda. Bu demek değil ki, yerel özgüllükler ortadan kayboluyor; tersine yerel özgüllüğü genele bağlamak, sözkonusu siyasal aktörlerin önemli bir çabası haline dönüşüyor. İşte böyle bir ortamda, ilk olarak medya organlarının oynadığı rol ön plana çıkıyor.

“Kitle toplumundan”, “medya/iletişim toplumuna” geçen coğrafyalarda, basın, radyo ve televizyon, siyaset ile doğrudan bir ilişki alanı yaratıyor. Bu organların ideolojik süzgeçlerinden geçen “bilgi” bir tarafta siyasilere, diğer tarafta siyasilerin kitlesine ulaşıyor. Medyanın 4. güç haline gelmesi ve giderek meşruiyet kazanması da

karmaşıklaşan yeni toplumsal yapı içinde oynadığı özerk rol (burada TRT ve benzeri kuruluşlara atıfta bulunmuyoruz) ve bizzat sahip olduğu süzgeç işlevi sayesinde gerçekleşiyor. Bu süzme işlevi medyanın iki yönüne doğru çalışıyor. Bir yanda, kamusal alanda “olayları” ele alması ve bunları bir yandan gene kamuya, diğer yandan siyaset sahnesine sunmasıyla sürekli veya çoğunlukla geçici resimler çiziyor.

Süzme işlevi diğer yandan yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşiyor. Siyaset adamının basına en çok ihtiyaç duyduğu nokta da tam bu aşamada anlaşılabilir. Çünkü basının

“sansürlediği” bir siyasinin mesajını iletmesi yeni zamanlarda artık imkansız.

Öte yandan siyasal iletişim alanına en son katılan kamuoyu araştırma şirketleri ve bunların yaptıkları yoklamalar, seçim zamanlarında adeta bu alanın en önemli unsuru haline geliyor. Seçimler gibi yasal bir meşruiyete sahip olmasalar da, bu yoklamalar, giderek, siyasal iletişim sürecinde bulunan diğer aktörlerin meşruiyetinin

sorgulanmasına neden olabiliyor. Hatta öyle ki siyasiler, sadece basında yer alan yoklamalara bağlı kalmayıp, kendi araştırmalarını yaptırıyorlar. İşte bu aşamada önceden istenen sonuçların bulunması halinde, kamuoyu araştırma şirketlerinin bilimselliğe dayalı meşruiyetleri sık sık gündeme geliyor. Çünkü bu araştırma- yoklamalar iki sonuç birden yaratıyorlar. Bir yandan parmak bastığı bir gerçek ya da gerçeğin bir parçası; örneğin belli bir tarihte şu veya bu partinin genel içindeki oy oranının, diyelim yüzde 30 ile en yüksek oy oranı olması, o zaman dilimine dair bir gerçek. Bu gerçek kamuya çıktığı zaman yarattığı etki yeni bir meşruiyet zemini oluşturuyor. Artık sözkonusu parti yüzde 30 gibi küçük bir orana sahip olmasına rağmen en yüksek oy oranı sayesinde kamu nezdinde “en meşru” parti konumuna geçebilecektir.5

Kamu nezdinde sahip olunan bu meşruiyetin etkilerine yeniden dönmek üzere, şimdi kamuoyu araştırmalarının diğer bir cephesine bakalım. Siyasal eğilimlerin ölçülmesini içeren yoklamaların dışında araştırma şirketlerinin yaptıkları ve toplumsal

(5)

duyarlılıkları “ölçme” amacı güden çalışmalar, seçim yoklamaları gibi doğrudan siyasetin meşruiyetini ilgilendirmiyor gibi gözükse de, siyasetin oluşturulmasına doğrudan katkıda bulunan bir özelliğe sahip. Yukarıda kamuoyunun ara alan olma özelliğini ve siyasal iletişim içindeki yerini tartışırken vurguladığımız aşağıdan yukarıya akışın sahip olduğu önem, burada anlaşılabiliyor. Kullanılan tekniklere bağlı olarak farklı yorumlanabilir olmalarına rağmen, bu araştırmalar belli bir zaman diliminde, kamunun belli bir konu üzerinde ne düşündüğünün öğrenilmesini sağladığı için siyasilerin cephesine yönelik bilgi akışını sağlayabiliyor. Öte yandan, bu

sonuçların kamu tarafından bilinmesi kamuya dönük bir ayna görevi de görüyor.

Siyasiler bu sonuçlara göre politikalarını yeniden biçimlendirebiliyorlar. Bu durum karşısında, görünen, toplumun aşağısı ile yukarısı arasında sağlam bir iletişim mekanizmasının kurulmuş olması. Ancak bir yandan değişmeyi görmeyen, diğer yandan nedenlerden çok tezahürlerle ilgilenen ve en yüzeysel ölçümü yapan bu teknikler ile örneğin son aylarda Fransa’da olduğu gibi “göçmenlerin sayısının az mı, çok mu olduğunu” sorar, “çok” cevabını alınca seçmen avına çıkmak üzere

göçmenlere karşı adeta ırkçı politikalar sunabilirsiniz. Bu yüzden bu araştırmaların ancak temel meşruiyet (bilimsellik) ilkelerinin gözönünde tutulması halinde aşağıdan yukarıya ses olma işlevi gerçekleşebilir; yani başlangıçta, doğruluğu sınanacak bir varsayım, incelenen konuya uygun teknikler (anket, grup tartışmaları, derinlemesine görüşmeler vb.), temsil edici bir örneklem ve bütün bunların üzerinde sosyolog, siyaset bilimci veya ekonomistlerin getireceği kavrayıcı bakış. Bu biçimde

göçmenlere karşı oluşun altındaki nedenlerin hiç olmazsa bir kısmı yakalanabilir ve ayrımcılık yerine bütünleşme politikaları önerilebilir. Ayrıca yapılacak araştırmaların tekniklerine uygun olarak (özellikle anket benzeri teknikler yerine nitelik ölçen grup tartışması gibi teknikler) belli bir dinamizm hakkında bilgi elde edilse de, yapılacak araştırmaların belli aralıklarla tekrarlanması halinde geniş bir zaman dilimi içindeki evrilmeyi görmek mümkün olabilir. Ancak bu genel perspektif içinde yapılacak bir değerlendirmede, belli bir konudaki yüzde 20’lik -diyelim- olumsuz görüşün yüzde 50’lik olumlu görüşten daha önemli olduğu ve yüzde 30’luk fikri olmayan kesimin olumluluk/olumsuzluk kriterleriyle ele alınamayacağı anlaşılabilir. Dolayısıyla bir yandan medya organlarının geçici olarak kamuya sunduğu olayların, mesajların etkileri veya etkisizliği ölçülebilirken, diğer yandan toplumun genel değişim

dinamiklerini (toplumsal hareketi) ve değişmeyeni (kavrayıcı düzen-sistem) anlama sürecine girilebilir.

Bilimselliğin gereklerine uyup uymadıkları ayrı bir tartışma noktası olarak bir kenara bırakılırsa, sözkonusu araştırmaları yapan şirketlerinin Türkiye’deki son zamanlarda, özellikle 1987 seçimlerinden sonra artan önemine dikkati çekmek gerekir. Günlük basında çıkan “alışkanlıklarımız”, “ayın en çok konuşulan konusu”, “en başarılı olanlar” ve giderek manşetlere yükselen seçim tahminleri kamuda bu tür “haberin” ne kadar talep edildiği hakkında önemli ipuçları veriyor. Araştırmaların sonuçlarının

“ayna” işlevi görmesi yanısıra, çok daha önemli ölçüde bilinmeyen ve tartışılmamış konulara “ağırlık” kazandırması ve sonuç olarak yazının başında belirttiğimiz değişimi kavramak için gerekli malzemeyi sağlaması, önemli kazanımlar hanesine eklenebilir. Gene bu çalışmalardan biliyoruz ki, artık Türkiye’de yeni bir politikacı tipine ihtiyaç var, siyasal partileri tercih nedenleri sadece partilerin vaadettikleri ile değil, sundukları imajlarla da belirleniyor, her partinin hitabettiği özlemler farklı, Türkiye’de en çok meşruiyet kazanan toplumsal hareketler 1989 işçi hareketleri ve Zonguldak maden işçilerinin yaptıkları grev. Elde edilen malzemelerin listesini uzatmak mümkün. Zonguldak grevi ile ilgili şu sonuçları eklemekle yetinelim;

(6)

madencilerin yapmış oldukları grevin haklılığına paralel olarak, grev sonunda yaptıkları yürüyüşü askerî barikatlar karşısında sona erdirmeleri bir yandan haklı mücadelenin ve diğer yandan kopmaya meydan vermeyecek bir konsensus arayışının çok önemli ipuçlarını verdi.6 Ayrıca vurgulamak gerekir ki, kamuoyu araştırmaları bu tür toplu eylemlerin yerine ikame edilebilecek özelliğe sahip değil. Tersine bu

hareketlerin meşruiyet zeminlerinin sorgulanmasını, dolayısıyla hareketin toplumla çok daha geniş bir ilişkiye geçmesini sağladığı için tamamlayıcı bir özelliğe sahip.

Aydınların özel durumu da bu aşamada anlaşılabilir. yeni iletişim alanında, aydına ancak, tarihsel, siyasal misyon yüklenmekten çıkıp, toplumsal yaşamdaki ilişkileri ve aktörleri analiz etmeye çalıştığı ölçüde yer var. Hatta öyle ki bu yeni bir “militanlık”

barındıran bir konum. Karanlıkta kalan aktörü ortaya çıkarma çabasını yoğun olarak gerektiren yeni bir rol. Dolayısıyla oynadığı bu rol ile sözkonusu kamuoyu ve oradan siyasal iletişim süreci içinde aydını aktör olarak yeniden tanımlamak mümkün olabiliyor. Bir başka deyişle aydın “ses” olma işlevini üstleniyor. Doğal olarak

aydının kamuoyu dışında, kamusal alan içinde oynadığı bir başka rolü daha var. Bu da kültürel birikime katkı sağlama, bilgi üretme işlevini içeriyor. Bir ara sonuç

çıkarırsak, siyasetin öneminin azalmadığı, ancak bu önemin siyasal iletişim

mekanizmasının kurulmasına bağlı olması gibi, aydınların da önemi azalmıyor, ancak bu da aydının kamuoyuna ve kamusal alana dönük olarak sahip olduğu ikili işleve bağlı olarak dönüşüyor. Buradan doğal olarak aydına bir tür mozaik çalışması görevi yüklendiği anlaşılmamalı. Bütün bu parçaların hangi merkezî anlamlarda

bütünleştiğini anlamak da aydının görevi.

SİVİLLEŞME VE “KAMUNUN OYU”

Şimdi, yukarıda kamuoyu yoklamaları konusunda değindiğimiz ve kamuoyunun sahip olduğu genel düşüncelerin ölçülmesi ve bu ölçüm sonucunda gerçekleşen kamunun fikrinin değişme sürecini bir başka açıdan yeniden inceleyelim. Kamuda hakim olan, yani çoğunluğun sahip olduğu bir görüş (opinion) kamusal olarak girişilecek bir eylemin meşru zeminini oluşturabiliyor. Çünkü çoğunluğu temsil ettiği için bu görüşün kamuya açılması herhangi bir zorlukla karşılaşmayacaktır. Toplum içindeki bireyler de çevreleri ile uyum sağlamak sorunu ile karşı karşıya bulundukları için, genele uyma eğilimi içine gireceklerdir. Bir başka deyişle bu uyumu sağlayabilmek için başkalarının görüşlerini öğrenmesi önem kazanacaktır. Hakim olan kamu-oyu direneni yalnızlığa itecektir. Yalnızlık durumunda konuşma, ifade etme olanaklarını kaybedecektir. Noelle-Neumann’ın “sessizlik spirali” olarak adlandırdığı7 bu süreç karşısında ve işte tam bu noktada hakim olan “kamunun oyuna” karşı varolan görüşlerin dile getirilmesi önce siyasal iletişimin, sonra da demokrasinin önemli bir parçası olarak ortaya çıkıyor. Bunların önce kendilerini koruması, gerektiğinde totaliter, sahte gerçeklere karşı özne olabilmeleri, sonra kendilerini ifade edebilmeleri sürecinde kamuoyu araştırmalarının ve medya organlarının önemi açık. Azınlığın varolabilmesi ve temsil edilebilmesi de dolayısıyla temel olarak adı geçen diğer aktörlerin özerkliğine ve sivil bir kurum olarak varolabilmelerine bağlı. Ancak, kamunun hakim olan oyu bir yandan diğer kesimleri sessizliğe itip totaliter baskılara zemin hazırlayabilirken, diğer yandan yukarıdan müdahaleci politikalar, bu

çoğunluğu gözönüne almayarak demokrasinin bir başka temel ilkesini

çiğneyebiliyorlar. Bu tür totaliter veya otoriter egemenlik yapılarına karşı azınlık veya çoğunluk mücadelesinin önemi açık. Direnen ve aktör olabilenin kendine önce

toplumsal yaşam içinde ve dolayısıyla kamuoyunda yer açması medyaya ve kamuya

(7)

dönük olarak çıkarılacak sesin gücüne bağlı. Bu ses güçlü çıktığı takdirde kamunun hakim olan oyuna karşı bir güç oluşturabilecek ve uyum sağlama mekanizmasındaki denge bozulacaktır.

Dolayısıyla siyasal iletişim süreci içinde yer alan kamuoyunu ve kamunun oyunu bir arada ele alırsak iki yönlü, yaratıcı bir dinamizmle karşı karşıya bulunduğumuzu anlayabiliriz. Bir tarafta gerek siyasal aktörlerin siyasal iddiaları, gerek medyanın öznel değerleri, gerekse kamuoyunu yansıtma işlevine sahip olan araştırmaların ve aydınların ideolojik ya da piyasa kuralları ile kapanma eğilimi gösteren bir süreç işlerken, diğer tarafta en kötü ihtimalle seçim kazanmak için aşağıdan gelecek bilgiye açık olan siyasal aktörlerin, izlenmek ve satış arttırmak için daha geniş bir alana ses olmak isteyen medyanın ve son olarak bilimselliğini koruyarak pazarda yerini kaybetmek istemeyen kamuoyu araştırma kuruluşlarının açılma eğilimi gösteren bir süreç işliyor.

Bu teorik modeli iki örnekle somutlayalım. Birincisi 20 Ekim seçimleri öncesi siyasal partilerin medyaya ve kamuoyuna dönük olarak yaptıkları girişimler. Bu girişimlerin temel noktası partilerin imaj tazeleme çabasında yatıyor. Hemen hemen bütün partiler araştırma şirketleri aracılığı ile topladıkları verilere dayanarak ve reklam şirketleri aracılığı ile yeni “elbiseler” giydiler. Türk toplumunun temel ekonomik sorunları yanında, artık insan hakları, demokrasi gibi konularla da uğraştığının bu verilerde ortaya çıkması, siyasal söylemlere de yansıdı. Bu aşamada siyasal partiler bir çeşit kamudan beslenme rollerini yerine getirdiler. Ancak öte yandan sunulan ekonomik programların daha çok vurucu özellikler ve vaatler taşıyan programlar olması, sık sık kamuya malolmuş sanatçıların propaganda amacıyla kullanılmış olması ile seçim öncesinde nasıl siyaset yapma özerkliklerinden vazgeçebileceklerini gösterdiler,

“kitleyi izlediler”, “tişörtler giydiler”. Reklam aracılığıyla medyanın gönlünü hoş tuttular, “açılma”, rollerini yerine getirdiler. Şimdilik kamuoyunun talepleri yukarılara ulaşmış görünüyor. Seçimlerden sonra iktidara gelecek partinin yeniden dizginleri ele alıp almayacağı, “kendi bildiğini okuyup okumayacağı” diğer aktörlerin gücüne bağlı olacak. Diğer bir örnek Körfez krizi ve savaşı sırasında yaşandı. Turgut Özal’ın iletmeye çalıştığı bütün mesajlara, ikna çabalarına, halkın kendi politikasını

desteklediğini iddia etmesine rağmen Türk toplumu savaşa katılmak istemedi. Bunu da kamuoyu araştırmalarından öğrendik. Ve Türkiye savaşa aktif olarak katılmadı.

Ancak, Özal sahip olduğu özerk alanı kullandı; uluslararası yeni güç dengeleri içinde Türkiye’ye bir yer kapmak için İncirlik üssünün kullanımına izin verdi. Paradoksal bir biçimde kamuoyunun gücü sansür konusunda ortaya çıktı. Tepkisinin ne olacağı bilinmeyen, dolayısıyla risk taşıyan kamuoyuna üslerin kullanıldığı “resmen”

savaştan sonra söylenebildi.

SONUÇ

Oluşan yeni siyasal iletişim alanı sürekli bir kavga ve iktidar mücadelesine sahne olmak gibi bir işlev taşımıyor. Tersine her bir aktörün yüklendiği işlev ile birlikte diğer aktörleri tanıması esasına dayanan sivil, özerk bir alan haline dönüşüyor.

Açılmaya tekabül eden karşılıklı tanıma demokratik konsesusu sağlarken, kapanmaya tekabül eden özerklik, sürüye uyulmasını engelliyor. Ve bu ilişki dinamiği kopmaya izin vermeyen mücadeleci diyaloga zemin hazırlıyor.

Dolayısıyla, böyle bir model altında işleyen bir siyasal iletişim sürecinde sözkonusu

(8)

aktörler sahip oldukları özerklik sayesinde tekdüze, salt uyum arayan, bu yüzden sadece “düzen” olan bir mekanizmanın yerleşmesini engelliyorlar. Herbirinin sahip olduğu yaratıcılık sayesinde ortaya bir mücadele alanı çıkıyor. Mücadele dendiği zamansa arkadan gelen ilk önemli sonuç, siyasetin siyasetçilerin tekelinden çıkması.

Bu biçimde tanımlanan siyasal iletişim alanının getirdiği yeni perspektiflerle demokrasinin de yeniden tanımını yapmak ve yukarıda belirttiğimiz “çoğulculuk”

ilkesini sağlam bir temele oturtmak mümkün görünüyor. Ancak karşılıklı tanımayı, fakat aynı zamanda mücadeleyi içeren böyle bir ilke ile demokrasinin içi boş bir kavram olmasının önüne geçilebilir.

Sonuç olarak, demokrasinin yeniden düşünülebilmesi, aydınların, medya organlarının, siyasal partilerin ve kamuoyu araştırma şirketlerinin rollerinin yeniden

tanımlanabilmesi için kamuoyu ve siyasal iletişim kavramlarının önemli ve zengin bir tartışma ekseni oluşturduğunu düşünüyoruz. Bu eksenden hareket ederek Türkiye toplumunun dönüşüm çizgisini, iç bütünselliğini ve dış dinamiklere olan bağının yakalamaya çalışmak anlamlı bir sivil tartışma platformu yaratılabilecektir. Doğal olarak bu tartışmayı yaparken en önemli kıstas, ideolojik önyargılardan kurtulmak ve bakış perspektiflerini genişletmek.

1 Aydının geçirdiği dönüşüm ve rolünün değişmesi konusunda bkz. Kentel, La société turque entre totalitarisme et démocratie: Etude de la transformation des intellectuels révolutionnaires et islamistes, yayınlanmamış doktora tezi, EHESS, Paris, 1989 ve “1990’lara girerken merhaba toplum!”, Varlık, no.994, Temmuz 1990.

2 Ferry, Jean-Marc, “Les transformations de la Publicité politique”, Hermès, no.4, 1989, s.15-26, Wolton, Dominique, “La communication politique: construction d’un modèle”, bkz, Birikim’in bu sayısı.

3 Siyasal iletişim tanımını Dominique Wolton’a dayandırarak yapıyoruz, a.g.m.

4 Siyasal iletişim alanını oluşturan bu unsurların aralarındaki sözkonusu güç dengeleri ve dönemlere göre değişen önemleri konusunda bkz., D.Wolton, a.g.m.

5 Seçimlerden aylar önce başlayan kamuoyu yoklamalarının ciddi denilebilecek farklı sonuçlar vermesi, bu farklı sonuçların partiler tarafından finanse edilen yoklamalarda daha çok göze çarpması, yoklamaları kullanan basın organlarının yorumlarındaki farklılıklar, örneklem seçiminde yapılan hatalar, çok basit istatistiki kurallara riayet edilmemesi, örneğin istatistiki olarak hiçbir anlamı olmayan yüzde 1’lik farklara rağmen şu veya bu partinin birinci parti ilan edilmesi gibi uygulamalar bilimsel meşruiyetin sorgulanabilmesi için yeterli nedenler.

6 Burada sunduğumuz bulgular, bir araştırma kuruluşu bünyesinde 1989-1990 yılları boyunca aylık olarak yürüttüğümüz araştırmalara dayanıyor. (Strateji, Polimetre ve Dialogue ve Consensus araştırmaları.)

7 Noelle-Neumann, Elisabeth “La spirale du silence/une théorie de l’opinion publique”, a.g.m., s.181-190.

 

Referanslar

Benzer Belgeler

169).Bir federe devlet olmasına rağmen merkezi hükümetten oldukça farklı ve özgün kimlik özellikleri taşıyan, hukuki statüsü kendisine denk diğer federe

Çalışmanın diğer bir amacı ise, siyaset bilimi, siyaset psikolojisi ve sosyoloji gibi farklı disiplinlerde gerçekleştirilmiş olan çalışmalardan yararlanılarak,

luklu bir parti olamayan Türkiye Özürlüsü ile Mutludur Partisi, Türkiye Bü- yük Millet Meclisi kayıtlarına göre sponsor bulamadığı ve maddi sıkıntılar yaşadığı

A report in Turkish (dated 2 June 1525) attributed to Selmar Reis, Ottoman admiral in the Red Sea is as much response to Portuguese activities as a warning to the Turkish

Do~um rd~~ dolay~szyle; Tertib Edenler: Tâhir Ça~atay, Ali Alk~~, Saadet Ça~atay ~shaki, Hasan Agay. Eserin, Tertib Hey'eti ad~na, Prof. Saadet Ça~atay-~shaki taraf~ndan

Siyasal kamu veya kamuoyu denildiğinde de siyasal konularla ilgili kamunun oluşturulabilmesi yani şeffaflığın, müzakerenin, kanaatlerin ve düşüncelerin sağlanabilmesi

In 2015, SheKnows Media, a digital lifestylecompany introduced the term Femvertising Awards to feature brands who break down the gender stereotypes by empowering women in

Araştırmanın bağımlı değişkenleri çatışma giderim biçimleri (zorlama, kaçınma, uyma, uzlaşma, işbirliği) ve bağımsız değişkenleri bağımlı-bağımsız