• Sonuç bulunamadı

TÜRKİYE’DE KONUT SORUNUNUN EKONOMİK BOYUTLARI

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "TÜRKİYE’DE KONUT SORUNUNUN EKONOMİK BOYUTLARI"

Copied!
257
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ KAMU YÖNETİMİ VE SİYASET BİLİMİ

(KENT VE ÇEVRE BİLİMLERİ) ANABİLİM DALI

TÜRKİYE’DE

KONUT SORUNUNUN EKONOMİK BOYUTLARI

Doktora Tezi

Saadet AYDIN

Ankara 2003

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ KAMU YÖNETİMİ VE SİYASET BİLİMİ

(KENT VE ÇEVRE BİLİMLERİ) ANABİLİM DALI

TÜRKİYE’DE

KONUT SORUNUNUN EKONOMİK BOYUTLARI

Doktora Tezi

Saadet AYDIN

Tez Danışmanı Prof.Dr. Arslan SONAT

Ankara 2003

(3)

iii T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ KAMU YÖNETİMİ VE SİYASET BİLİMİ

(KENT VE ÇEVRE BİLİMLERİ) ANABİLİM DALI

TÜRKİYE’DE

KONUT SORUNUNUN EKONOMİK BOYUTLARI

Doktora Tezi

Tez Danışmanı :

Tez Jürisi Üyeleri

Adı ve Soyadı İmzası

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

Tez Sınavı Tarihi ...

(4)

TEŞEKKÜR

Eldeki bu tezin yazım süreci, 1999 yılının iki büyük depremi ile başladı.

Korku, panik, güvensizlik ve küçük bir çocuğun sorumluluğu karşısında, daha ilk satırları yazamadan, bir yıllık uzatma isteminde bulundum. Kabul edildi ve yasal sürem 2001 başında başlamış oldu. Bu nedenle bu tezle birlikte doktora sürecim hayatımda uzun sayılabilecek bir dönemi kapsadı. Doğal olarak yalnızca benim değil, oğlumun, eşimin, çalışma arkadaşlarımın ve dostlarımın yaşamında da etkili oldu. İşte sırf bu yüzden bile, tüm bu insanların göstermiş olduğu sabır ve tolerans için onlara teşekkür; onlardan çaldığım zaman için özür borçluyum.

Benden umudunu ve bana olan güvenini hiç yitirmeden, bu tezin bu aşamaya gelmesine yoğun emek harcayarak danışmanlığımı üstlenen sevgili hocam Prof.Dr.

Arslan SONAT’a, şükran duygularımı ifade edebilecek yeterlikte sözcük bulamıyorum. Ama iki makale, bir tebliğ sözümü unutmadım.

Çalıştığım bölümde, tez süresince beni her tür angaryadan bağışlayan ve sınırsız destek vererek yaşamımı kolaylaştıran sevgili hocalarım ve bölüm başkanlarım Prof.Dr. Halil ÜLKER’e ve Doç.Dr. Gönül ÜLKER’e; hem komşum hem de meslektaşım olarak yanımda olan, filoloji ve iktisat bilgisi ile büyük yardımlarını gördüğüm sevgili hocam Doç.Dr. Sabri ÇAKLI’ya; beni sürekli cesaretlendiren, dostluğunu ve sevgisini her fırsatta göstererek bana destek olan sevgili dostum Dr. Ruziye COP’a; ve tezimin her aşamasında yanımda olan eşim Dr.

Bahadır AYDIN’a sonsuz teşekkür borçluyum. Ama, başta da söylediğim gibi, bu tezin yazım aşamasında dolaylı ya da dolaysız pek çok insanın katkısı olmuştur, her birine isimleriyle teşekkür edemediğim için üzgünüm.

(5)

v

(6)

İÇİNDEKİLER

ÇİZİM LİSTESİ... ix

ÇİZELGE LİSTESİ ...x

I. BÖLÜM ...1

1. SORUNUN TANIMLANMASI VE KURAMSAL ÇERÇEVE...1

1.1. Giriş ...1

1.2. Konut Sorununun Tanımlanması...6

1.3. Konut Sorununa İlişkin Tanımlar...14

1.4. Kent Topraklarında Mülkiyet ve Rant Olgusu...17

1.5. İktisat ve Konut Sorunu ...21

1.5.1. Niçin İktisat? ... 21

1.5.2. Kaynak Dağılımı Sorunu: Planlama Ve Konut... 24

II. BÖLÜM: TÜRKİYE’DE KONUT PİYASASI ...37

1. KONUT YIĞINI ...37

2. KONUT SUNUMU ...45

2.1. Özel Kesim Konut Üretimi...56

2.2. Konut Kooperatifleri ...62

2.3. Kamunun Konut Üretimi ...68

3. KONUT İSTEMİ...69

3.1. Gereksinme ...69

3.2. Talep- Efektif Talep ...73

3.2.1. Efektif Talebin Determinantları ... 74

4. KONUT FİNANSMANI ...78

4.1. Finansman Türleri ...81

(7)

vii

4.2. Türkiye’de Konut Finansmanı Ve TOKİ ...84

III. BÖLÜM KONUT SORUNUNUN GELİŞİMİ...96

1. EVRENSEL ANLAMDA KONUT SORUNU...96

2. TÜRKİYE’DE KONUT SORUNU VE EKONOMİK ARKA PLAN ...100

2.1. 1923-1945 Dönemi ...101

2.2. 1946-1952 Dönemi ...103

2.3. 1953-1960 Demokrat Parti Dönemi ...107

2.4. 1961-1980 Planlı Kalkınma Dönemi...109

2.5. 1980 Sonrası : Yeni Dünya Düzeni Ve Yapısal Uyum Proğramları...113

2.6. 1980 Sonrası Ekonomi Politikalarının Yorumlanması...122

3. KONUT SORUNUNA DEVLET MÜDAHALESİ ...127

IV.BÖLÜM: TÜRKİYE’DE KONUT ALANINA DEVLET MÜDAHALESİ VE EMLAK BANKASI ...132

1. BİR KONUT DENEYİMİ: EMLAK BANKASI ...135

1.1. Emlak Bankası’nın Tarihsel Gelişim Çizgisi: İlk Yıllar...135

1.2. Türkiye Emlak Kredi Bankası (TEK Bank) Kuruluyor ...140

1.3. 1980 Sonrasında Yeniden Yapılanma ...153

2. YÜKSELİŞ VE DÜŞÜŞ...174

V. BÖLÜM: NEDEN OLMADI? NASIL OLMALI?...181

1. BULGULAR ...182

2. ÖNERİLER ...189

3. SONUÇ...204

EKLER...211

ÖZET...224

(8)

SUMMARY ...225 KAYNAKÇA ...226

(9)

ix

ÇİZİM LİSTESİ

Çizim 1. İnşaat Maliyet Endeksi – Kira Endeksi - Üretilen Daire Sayısı İlişkisi ... 55

Çizim 2: Kira Endeksi, Döviz Kurları, Reel Faiz İlişkisi ... 55

Çizim 3: Toplam konut yatırımlarında kamu-özel dağılımı ... 87

Çizim 4: Sabit sermaye yatırımları ve toplu konut fonu kredileri ... 87

Çizim 5: Toplam Sabit Sermaye Yatırımları İçinde Konut Kesiminin Payı... 125

Çizim 6. Konut Politikasının Süreçleri ve Kurumları Matrisi ... 181

Çizim 7. Konut Müsteşarlığı Örgütsel Yapı ... 184

(10)

ÇİZELGE LİSTESİ

Çizelge 1. Planlı Dönemde Konut Gereksinimi ve Konut Açığı ... 37

Çizelge 1: 1970 Yılı Bina Sayım Sonuçlarına Göre Bina ve konut Sayıları ... 39

Çizelge 2: 1984 Yılı Bina Sayım Sonuçlarına Göre Bina ve Konut Sayıları... 39

Çizelge 3: 2000 Yılı Bina Sayım Sonuçlarına Göre Bina ve Konut Sayıları... 40

Çizelge 4 : Türkiye’de barınma koşullarının seçilmiş ülkelerle karşılaştırılması... 44

Çizelge 5: Konut sunumunu etkileyen faktörlerin yıllara göre karşılaştırılması ... 52

Çizelge 6: Yıllara Göre Konut Üretimi... 53

Çizelge 7: Yapı Kullanım İzinlerine Göre Daire Sayıları ve Kooperatiflerin Payı .. 65

Çizelge 8: 2003 yılı Ocak ayı verilerine göre kooperatif örgütlenme... 67

Çizelge 9: Türkiye’de Nüfusun %’lik Dilimlerine Göre Gelirin %’lik Dağılımı ... 76

Çizelge 10: Konut Finansmanı Sağlayan Kurumların Konut Üretimi ... 85

Çizelge 11 : Sabit Sermaye Yatırımları, Toplu Konut Fonu Kredileri ... 86 Çizelge 12: Toplam Sabit Sermaye Yatırımları içinde Konut Sektörünün Payları 125

(11)

I. BÖLÜM

1. SORUNUN TANIMLANMASI VE KURAMSAL ÇERÇEVE

1.1. Giriş

Konut Sorununun Ekonomik Boyutları başlıklı tez çalışması, ekonomi, siyaset ve kentleşme alanlarında ağırlık kazanan, disiplinler arası bir çalışma olarak planlanmıştır. Toplumsal yaşamın ayrılmaz ögeleri olan ekonomi ve siyaset, aynı zamanda karşılıklı bağımlılık örüntüleri ile kent yaşamına yön vermekte ve çeşitli kentsel sorunlara etkide bulunmaktadırlar. Bunların başında da konut sorunu gelmektedir.

Kentlerin fiziksel yapıları içinde en büyük pay konut alanlarına aittir1. Kentleri biçimlendiren ise, diğer pek çok etkenin yanısıra ağırlıkla bir ülkede geçerli olan ekonomi politikasıdır. Ekonomi politikası, resmi siyasal ideolojinin ekonomik yaşama ve kurallara yansımasıdır. Bunun en somut örneği de 1980 öncesi ile sonrası arasında Türkiye kentlerinde gözlemlenen büyük farklılıklardır. 1980 sonrasında hızla yabancı sermayeye açılarak küresel anamalcı ekonomiye tutunmaya çalışan siyasal erk, kenti değiştirmenin yaşamı değiştirmeye giden yolda önemli bir adım olduğunu düşünmüştür. Bu doğrultuda ilk uygulamalar, liberal sağın eline geçen kent yönetimlerine geniş imar yetkileri tanıyarak yeni rantiye sınıfları yaratmak, rant ekonomisini ve işini bilen vatandaş tipini egemen kılmak olmuştur. Gecekondu bağışlamaları, tarım ve orman arazilerinin hızla imara açılmaları, çok katlı ya da villa

1 DİE’nin 2000 bina sayımı sonucuna göre ülkedeki mevcut binaların %85,9’u ya tamamen konut ya da çoğunlukla konut içeren binalardır.

(12)

tipi konut kompleksleri girişimleri, otoyollar, altyapı çalışmaları ve kent özeklerinde mantar gibi çoğalan döviz büfeleri, dev alış veriş mekanları ile kentler büyük bir dönüşüm yaşarken, toplumsal yaşam da bu dönüşümden payını almıştır.

Siyasal erk, serbest piyasa, küreselleşme, özelleştirme, küçülme, kuralsızlaştırma (deregülasyon) söylemleri ile gittikçe daha çok yasa çıkaran, yasa hükmünde kararnamelerle her şeyi düzen altına almaya çalışan bir erk haline gelmiştir. Bu süreçte baskı düzenekleri daha çok alt ve orta gelir kümelerinin üretim alanındaki örgütlülükleri üzerinde, yani sendika ve dernekler üzerinde yoğunlaşmıştır. Sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma ile emekçi kitleler örgütsüz topluluklara dönüştürülürken, anamalcı işveren kesim örgütlülüğünü güçlenerek sürdürmüştür. Toplumsal hoşnutsuzluğu ve bunun radikal hareketlere dönüşmesini engellemek içinse, bu kesimlerin ağırlıkta olduğu gecekondu alanlarına toplumsal donatı ve altyapı ile, tapu ya da tapu tahsis belgeleri ile yaklaşmaya çalışmıştır.

1980’lerin ortalarında yayın yaşamına katılan özel tv kanalları ve renkli televizyon ile, kentte yaşayanlara yönelik yeni tüketim kalıpları üretilmeye başlandığı da görülmektedir. Bir anlamda insanlara gereksinimleri öğretilmektedir.

Yaşam kalitesi ve kentsel yaşam kalitesi kavramları üzerinde durarak, konutun yalnızca içinin değil çevresinin de konforlu olması gereksinimi öğretilmiştir. Her tür yakıtın ısınmada kullanılmasına göz yumarak kentlerin havasını kirleten belediyeler, kirlilikten uzak, çevreye duyarlı, alışveriş, eğlence, kültür ve spor kompleksleriyle bir bütün oluşturan, dışarıya karşı yalıtılmış lüks konut sitelerine yeni imar alanları açarak ve altyapı hizmetleri sunarak öncülük etmişlerdir. Reklamlar ve tv bu yeni

(13)

3

yaşam biçimlerini insanların odalarına kadar sokarak, onların gereksinimler listesine bu tip konutları yerleştirmişlerdir. Tüketici kredileri ile özel oto sahipliği ve kredi kartları ile sınırsız alış veriş yapma isteği özendirilmiş, yüksek enflasyon ortamında döviz biriktirimi ve dövizle alışveriş, döviz kredisi gibi seçenekler yoğun ilgi görmeye başlamışlardır.

Enflasyonun denetlenemediği, gelir dağılımının gittikçe adaletsizleştiği, kentlerin taşıma sınırlarının zorlandığı ve siyasete daha çok sağın egemen olduğu son yirmi yıl içinde ekonomi, kayıtdışı sektöre, ranta ve vurgunculuğa doğru kaymıştır.

Kentsel topraklar talan edilmiş ya da büyük holdinglere resmi ellerden paylaştırılmış;

taşınmaz fiyatları ve kiralar enflasyon rakamlarının üzerinde artışlar göstermişlerdir.

Yoksul halk kitleleri kent özeklerinden, istenmeyen ve spekülatif kazanç vadetmeyen alanlara, gecekondulara, adı toplumsal konut olan düşük ölçünlü, niteliksiz konutlara doğru itilmişlerdir. Kentler, toplumsal sınıflar arasındaki derin uçurumları keskinleştiren ve neredeyse her bir toplumsal sınıfı kendi içinde hapseden yalıtılmış mekanlara bölünmüşlerdir. İşte tam da bu noktada konut sorununun ekonomik boyutları önem kazanmıştır.

Devletin bölüşüm alanına kliantelist müdahalesinin sonucunda ortaya çıkıp gittikçe keskinleşen mekansal eşitsizlikler, kentleşme ilkelerini siyasal yeğlemelerle göz ardı eden yerel ve özeksel yönetimler; konut sorununu bireysel bir tüketim sorunu olarak kabul edip bireysel tüketici kredileri ve ipotek kredileri ile kamuya ek yük getirmeden aşmayı hedefleyen yöneltiler yüzünden, konut sorunu, bu gün Türkiye kentlerinin ama özelde büyük kentlerin temel sorunsalı görünümündedir.

(14)

Ancak sorunu kentsel sorun olarak betimlemek, onun aslında bir toplumsal ve ekonomik sorun olduğu gerçeğini gizlememektedir. Bu nedenle bu tez çalışmasında iktisadi analizlerin ağırlık kazanması kaçınılmaz bir durumdur. Yalnız, iktisat ağırlıklı bu çalışma, sorunu, piyasa ekonomisi düzeneğinde iktisadi bir varlık olarak hazcı bireyi merkeze alarak, onun bütçe kısıtları, zevk ve tercihleri ve spekülasyon güdüleri ile konuta yaklaşımı ekseninde incelemeyi bir fenomen olarak kabullense de, çalışmanın temel kaygısını oluşturmaz. Burada amaçlanan, toplumsal bir sorun olan barınma sorununun kaynağına inerek, konut aracılığıyla mekanda keskinleşen toplumsal eşitsizliğin verili iktisadi düzlemde incelenmesi ve konutun bu eşitsizlikleri yeniden üretme aracı olarak siyasal erkin elinde nasıl biçimlendiğinin izlenmesidir. Bunun için de, konutu hem iktisadi bir mal, hem karlı ve spekülatif bir sermaye yatırımı hem de sosyo-kültürel ve siyasal bir ürün olarak kabullenmek gerekmektedir. Genellikle dile getirilen ve artık doğal karşılanan kentsel rantların da bu analiz içerisinde yer alması kaçınılmazdır. Fakat burada önemli olan, rantı kimin ürettiği ya da ranta kimlerin el koyduğundan çok bu sürecin nasıl işlediğidir. Çünkü bu tez çalışmasının temel iddiası şudur: Kapitalizmde konut sorunu, ekonomik kaygılarla ve bilinçli bir biçimde devlet eliyle yaşatılmaktadır. Özel kesimin en önemli, dahası ana yatırım kalemi olarak konut yatırımı, ekonominin sürükleyici sektörüdür ve kliantelizmle popülizmin uygun zeminidir. Aynı zamanda en güçlü rant alanıdır. Bu nedenlerle devletler konut alanına tam ve mutlak bir müdahaleyi uygun bulmazken, sorununun çözümsüzlüğünü iktisadi sistem için daha anlamlı ve gerekli görürler. Kapitalizmde mülkiyet hakkı sadece efektif talep sahiplerinindir. Bir meta olarak kabul edilen konutun hakkı da parası olana tanınır. Sorun devam ettikçe bu sorunu denetim altına almak adına, anamalcı dizgeyi güçlendirecek önlemler

(15)

5

demeti ile müdahaleye girişilir. Bu müdahaleler; bankacılık ve finans kesimini canlandıracak, iyeliği tabana yayacak, patron-adamı ilişkilerini güçlendirecek, özel girişimi kollayıp özendirecek türden sonuçlar doğurduğu sürece uygulanacaktır.

Konut sorununun ekonomik boyutlarının tartışıldığı bu çalışmada amaç, Cumhuriyet tarihi boyunca, ancak ağırlıklı olarak 1980 sonrasında, konut sorununun ekonomik yapı ile olan bağlantılarını ortaya koyarak, neoliberal iktisadi düzenek içinde biçimlenişini sergilemektir. Bu bağlamda, sorunu iktisadi terminolojide tanımlayıp, iktisat politikası değişmelerinden nasıl etkilendiğini göstermek ve bu düzlemde konut politikalarının ekonomik yapı ile karşılıklı ilişkilerini göz önüne alarak devlet müdahalesini tartışmaktır. Böylece, devletin konut alanındaki sorumlulukları ve nasıl bir konut politikası izlemesi gerektiği üzerine model oluşturmaktır.

Bu amaç doğrultusunda çalışmanın I. Bölüm’ü kuramsal iktisat ile konutun ilişkisine ayrılmış, “niçin iktisat?” ve “niçin neoklasik iktisat?” soruları yanıtlanmaya çalışılmıştır. Bu bölümde konut sorunu kaynak dağılımı sorununun bir parçası olarak, ekonomide kapsadığı alan üzerinde durulmuş, toprak rantı ile bağlantısı tartışılmıştır.

II. Bölüm’de, Türkiye’de konut piyasası üzerine bilgiler derlenmiştir. Bunun için DİE’nin yapmış olduğu bina sayımları ile bina inşaatı istatistikleri yorumlanmış, konut yığını hakkında bilgiler verilmiştir. Konut sunumu ve isteminin yanısıra, konut finansmanı üzerine de bilgilerin yer aldığı bu bölümde, konut piyasasına ilişkin

(16)

bilgiler, çizelge ve çizimler yardımıyla sunulmuş ve özellikle efektif talep kavramı üzerinde durulmuştur.

III. Bölüm, konut sorununun gelişimi üzerine tarihsel bir bakış içermektedir.

Evrensel anlamda konut sorununun gelişiminin ardından, Türkiye’de konut sorununun gelişimi, Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye ekonomisinin gelişimine koşut olarak verilmeye çalışılmıştır. Bunun için Türkiye ekonomisi alt dönemlere ayrılmış ve her dönemin altında soruna baskı yapan konular aktarılmıştır.

IV. Bölüm, konut sorununa devlet müdahalesinin, Emlak Bankası ekseninde incelenmesini içermektedir. Bu bölüm tarihsel bir gelişim çizgisine koşut olarak, devletin konut alanındaki sorumluluklarının tartışıldığı bir içeriğe sahiptir. Emlak Bankası’nın yanısıra, Toplu Konut İdaresi ve diğer kamusal aktörlere de yer verilmiştir.

V. Bölüm çalışmanın bireşimi (sentezi) olarak kurgulanmış ve çalışmadan elde edilen bulgularla bu bulgulara karşılık olacak öneriler sunulmuştur. Sonuçta, çalışmanın bir özeti verilerek alana yapılan katkı ve alanda doldurulamayan boşluklarla yeni çalışma konuları önerisi belirtilmiştir.

1.2. Konut Sorununun Tanımlanması

Yaşanılan mekan olarak konut, birey için pek çok işleve sahiptir. Bunlar, barınak, üretilen bir meta, bir tüketim malı, spekülasyona konu bir yatırım malı,

(17)

7

gelecek güvencesi, toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde bir araç, kentsel çevreyi üreten kültürel bir yapı, emeğin ve bireyin yeniden üretiminde rol sahibi ve kişiyi dış etkilerden koruyan, ona hem toplumdan ayrı hem de toplum içinde yaşaması için olanaklar sunan özel bir mekan olması (Tekeli, 1996: 2) biçiminde sıralanmaktadır.

Bu çok işlevlilik konutun tek bir biçimde tanımlanmasını güçleştirirken, konuta ilişkin sorunları da çeşitlendirmektedir. Bu nedenle öncelikle şu soruların yanıtlanması gerekmektedir:

1. Konut sorunu nedir?

2. Bireysel bir barınma sorunu mudur yoksa toplumsal bir yoksulluk/az gelişmişlik sorunu mudur?

3. Konut sorunu sistemden mi bireylerden mi kaynaklanır?

4. Konut hangi koşullarda sorun halini alır?

5. Yoksulluk yuvalarıyla gösterişci ve/ veya ikinci konutların başabaş gittiği bir ülkede konut sorunu nasıl tanımlanabilir?

Ancak bu sorular yanıtlandığında sorun tanılanmış olabilir ve bundan sonra çözüm arayışlarına girilebilir.

Gereksinimler doyurulmadıkları zaman sorun olarak algılanmaya başlanırlar.

Doyuma ulaşma ise var olan kaynaklar ölçüsünde gerçekleşir. Kişilerin temel gereksinimlerinden barınma gereksiniminin aracı olan konutta da durum böyledir.

Konuta olan gereksinim demografik, konut talebi ise ekonomik temelli kavramlardır. Konut sorunu ise hem ekonomik hem de demografik nedenlerden kaynaklanmaktadır. Öyle ki nüfus artışı ve hareketliliği devam ettiği sürece konut

(18)

gereksinimi bitmeyecektir. Ancak, yeterli kaynak ve çaba harcandığında konut sorunu hafifletilebilir. Bunun için de kapsamlı bir planlama ve uygulama kararlılığı şarttır.

Türkiye’de konut sorununu ortaya çıkaran etmenlere bakıldığında, şu beş temel faktör ortaya çıkmaktadır. Bunlar:

-Hızlı ve plan dışı kentleşme: Daha çok ülke içi ve özellikle de kırdan kente veya büyük kentlere doğru olan ve sanayileşmenin önünde giden nüfus hareketliliğinden kaynaklanan konut gereksinimi, sorunun kaynağına oturmaktadır.

Mevcut konut yığınından talep etme gücü olmayan ama kente tutunma çabasında olan ailelerin ilk durağı gecekondu olmaktadır. Örneğin Adana’da göç olgusu her yıl kente iki mahalle ekleyecek kadar hızlı yaşanmakta, artık Adana’da Adana’yı değil ama Mardin’i, Elazığ’ı, Urfa’yı, Malatya’yı, Adıyaman’ı bulmak daha kolay olmaktadır (Yiğenoğlu, 1993:14). Başlangıçta çözüm gibi görünen gecekondulaşma, kısa sürede sağlık koşulları, çevre ve kentleşme üzerinde baskı yaratan bir sorun halini almakta, kentler “köy”leşmektedir. Tarım toprakları ve yumuşak zeminler üzerine ya da su kenarlarına kurulan konut alanları sel ve deprem gibi doğal yıkımlarla yok olmaktadır. Kocaeli ve Bolu depremlerinde yıkılan ya da oturulamayacak duruma gelen konutlar (DPT, 2000; 172)2, bu tür plansız çarpık yapılaşmanın bilançosudur.

(19)

9

-Kentsel topraklar üzerindeki kışkırtılmış spekülasyon: Kent topraklarının özel mülkiyete konu, kıt bir mal olması, yerel yönetimlerce sahiplenilmemesi ve büyük arsa sahiplerinin de geleceğe ilişkin beklentiler ile toprakları boş tutması, planlı yerleşmenin önünü tıkamaktadır. Gecekondu bu nedenlerle, başlangıçta barınma gereksinimlerini karşılayan masum bir araç gibi görünse de zamanla kentsel rantların paylaşım aracı olmaktadır. Yerel ve özeksel yönetimlerin kentsel toprak talanına göz yumması ve değer artışları yoluyla elde edilen haksız kazançlara el koymaması, bu yağma düzenini başat kılmaktadır. Topraklar yalnızca gecekondu ile değil varsıl kesimin kaçak yapılarıyla hatta belediyelerin imar planları üzerindeki keyfi oynamaları ile rant aracı haline getirilmektedir. 1996 yılında Zonguldak Metropoliten Alan Belediyeler Birliği içerisinde yer alan Kilimli Belediyesi’nde, Başkan ile bir görüşme yapılmıştır.3 Başkan, Kilimli’de binaların %90’ının kaçak, izinsiz yapı olduğunu bildirmiş ve zaten yoksul olan halkı, bir de belediyenin izin, ruhsat gibi formaliteleriyle sıkıntıya sokmak istemediğini belirtmiştir. Gecekondu ve kaçak yapıların üzerine gidilirse, Kilimli halkının beldeden kaçacağını söyleyen Başkan, nüfusu yerinde tutmak için, belediyenin ödün vermesi gerektiğine inanmıştır. Beldede ailelerin evlerinin temellerini kazarak kömür çıkarttığını, bu yüzden evlerin su basması ya da çökme tehlikesi ile karşılaştığını söyleyen başkan,

“insanların ekmeği ile oynarsanız çeker giderler” düşüncesiyle her şeye göz yumduklarını ifade etmiştir. Doğal olarak, Kilimli ve Zonguldak il bütününde, özel bir yapı ve durum vardır. Kent toprakları üzerindeki mülkiyet ilişkileri karışık ve TTK’nın çalışmaları nedeniyle de planlama neredeyse olanaksız haldedir. Tüm ekonomisini taş kömürüne bağlamış bu kentte, 1980 sonrasının ekonomik düzeni ile

3Bu görüşme, doktora seminer dersinde sunulan “ZMA Belediyeler Birliği” başlıklı çalışma için, dört

(20)

özelleştirilmesi hız kazanan TTK’nın işten çıkarmaları sonucunda hem dışarıya göç hem de yoksulluk artmıştır. Bu çaresizlik ortamında belediyeler, halkın yaşamını zorlaştırmaktansa, planlama olgusunu terketmeyi yeğlemişlerdir.

-Hakça olmayan gelir dağılımı: Yoksulluk, en az yaşam ölçünlerinin içerdiği “temel gereksinmelerin karşılanabilmesi için yeterli gelirin elde edilememesi” durumudur (Dağdemir, 1999; 25). Bu temel gereksinmeler ise yiyecek, giyecek ve konut gibi maddi istekleri içerir. Bir ülkede bu en temel gereksinmeleri karşılayacak gelire sahip olamayan yığınlar yaşarken bir küçük azınlık da ikinci, üçüncü, lüks konutlar, yurt dışında tatil, eğitim olanakları ve özel beş yıldızlı sağlık merkezlerinde bakım gibi lükslere kolayca ulaşabiliyorsa, o ülkede gelir dağılımının hakçalığından söz edilemez. Böyle bir ülkede devlet konut alanını özel kesime emanet etmişse üretilecek konutlara dar gelirli ya da yoksul yığınların ulaşabilmesi de beklenemez. Bu durumda gecekondularla beraber, herkese yeterli ama herkesin ulaşamayacağı, yılın büyük bölümü boş duran ikinci, üçüncü, tatil amaçlı konutların varlığı da kaçınılmaz olacaktır.

-İmar afları: Türkiye’de imar afları geleneksel bir devlet politikası halini almıştır. İlk af yasası 1949’da çıkarılmış, bunu 1953, 1963, 1966, 1976, 1983, (1983- 1988 arasında beş ayrı af yasası çıkarılmış) ve 1990 af yasaları izlemiştir (Buğra, 2000; 113). Politik kaygıların beslediği bu süreç, yoksul ve konuta ulaşamayan kesimlerin toplumsal başkaldırılarını yatıştırma ve 1980 sonrasının yeni dünya düzenine bu yığınları dahil etme aracı olmuştur. Böylece özellikle büyük kentler

(21)

11

barındırdığı bu yoksullarla “teğet ilişkili kültür çemberleri”nin (Göymen, 1983;

227) mekanı haline gelmiştir. Gecekondu semtleriyle lüks konut siteleri, biribirine koşut gitmeye başlamış ama özellikle 1983-1988 döneminin bağışlamaları ile kentlerin gecekondu ve kaçak yapıları, sanayi, ticaret ve kamu binaları kullanım iznine kavuşturulmuştur.

-Ekonomik olmayan konut yatırımları: Ulusal kaynaklar konut yatırımına giderken sağlıklı bir planlama yapılmadığı için, gereksinim dışı spekülatif konut yatırımları ağırlık kazanmaya başlamıştır. Orta ve düşük gelir guruplarına hitap edecek konut politikaları yerine, büyük ölçekli, lüks ya da ikinci konut yapımı hızlanmış (Geray, 1999:106), konut yapımı ağırlıklı olarak serbest piyasa koşullarına terkedilmiştir. Konut sorununu asıl yaşamakta olan kesimler gözardı edilmiştir. Toplumsal konut projelerini desteklemek ve dar gelirli kesimlerin konut gereksinmelerini gidermeye çalışmakla görevli Toplu Konut İdaresi (TOKİ) bile, doğrudan konut sunumunu üst-orta ve yüksek gelir gruplarına göre düzenlemektedir.

Yoksul kesimlere yönelik konut sunumu ise, içinde yaşayacak insanları dikkate almadan, en az kaynakla olabildiğince çok konut üretme mantığının izlerini taşımaktadır. Daha içine yerleşilmeden sıvası, boyası dökülerek, konut hurdalığı haline gelen bu tür konut alanları, düşük gelirli aileler tarafından da istenmemektedir.

Örneğin Adana’da Dünya Bankası akçal desteği ile belediye öncülüğünde yaptırılan konutlar başta coşkuyla karşılanmış, ancak sonradan evlerini alan aileler bu konutları ya satmış ya da kiraya vermişlerdir. Bu gün bu konut sitelerinde daha çok yoksul üniversite öğrencileri ile işsiz ve hiçbir geliri olmayan, marjinal ya da toplum tarafından onaylanmayan uğraşlarla geçinen ve aile dışında yaşayan insanlar

(22)

oturmaktadır. En ucuz malzeme ve niteliksiz işçilikle gerçekleştirilen, hiçbir toplumsal donatıya sahip olmayan bu alan, çirkin görüntüsü ile kentin çeperinde yer almaktadır. Yapım aşamasında, maliyet kısıcı uygulamalar yüzünden döküntü haline gelen konutlar için, yeni onarım ve nitelik yükseltme amaçlı harcamalar zorunlu hale gelmektedir.

Buraya kadar sıralanan etkenler gözönüne alındığında, konut sorununun kapitalist kente içsel, kapitalist kente özgü olduğu sonucuna varılmaktadır.

Kapitalizmin üretim, bölüşüm, dolaşım ve tüketim diyalektiği içerisinde bir meta olarak yer alan konut, kar etme ve sermaye birikimini sürekli kılma arzularının sonucu olarak, zaman içerisinde sorun biçiminde görülmeye başlanmıştır (Arın, 1982: 272-273). Nüfusun ve buna bağlı olarak zevklerin, tüketimin, talebin yoğunlaştığı kentlerde, sermaye birikimini sürekli kılma güdüsüyle hiçbir zaman herkes için yeterli, ulaşılabilir ve yaşanabilir konut sunumu gerçekleştirilememiş, bir nitelik ve barınma yoğunluğu sorunu olarak sürekli gündemde kalabilmiştir.

Anamalcı dizgenin öne çıkardığı iktisadi insan (homo-economicus), en düşük risk ve en az çaba ile, fazla yorulmadan en çok karı nasıl edineceğinin peşine düşerek, spekülasyona yönelmekte, sermayenin ikincil döngüsü olarak adlandırılan mekan üretimi, sermayenin sıkıştığı noktada önem kazanmaktadır. Konut sorunu bu bağlamda bir çok özellik göz önüne alınarak tanımlanabilmektedir. En basit haliyle sorun, gelir ve servet dağılımı dengesizliğinin yol açtığı toplumsal tabakalaşmanın fiziksel görünümü biçimindedir. Çünkü konut sorunu kentte yaşayan yoksul kesimlerin sorunu olmaktadır. Konut satın alınması yani mülk konut olgusu topluma benimsetilip yaygınlaştırılmaya çalışılırken, toplumun önemli bir kesiminin en az

(23)

13

ücretle ya da düzenli geliri olmadan yaşamaya çalıştığı göz ardı edilmektedir.

Üretilen konutlar ancak orta-üst gelir kümelerine yönelik fiyatlandırılmakta, çok düşük gelir kümelerine yönelik kısıtlı konut üretimi ise insan unsuru dikkate alınmadığı ve salt bir barınak olarak planlandığı için, içinde yaşamayı kabullenenleri mutsuz kılmaktadır. Böyle bir durumda bir ülkede hane halklarına eşit sayıda konut olsa bile konut sorunu varlığını sürdürmektedir. Örneğin beş çocuklu bir hane halkının konut sorununu 60 metre kare ve toplumsal donatıdan yoksun bir barınakla çözmek söz konusu değildir. Ama yoksul olduğu için ona sunulan seçenek ya böyle bir konutta yaşamak ya da gecekondu yaşamını seçmektir.

Eğer konut sorunu bireysel bir barınma sorunu olarak kabul edilmişse, bireysel çözümlerin de kabulü gerekir. Oysa konut yapısı tüzel düzenlemeler altında biçimlendirilmekte ve vergilendirilmektedir. Kentlerin fiziksel dokusuna aykırı konut yapımı engellenmektedir. Konut, çevresine saldığı dışsallıklar nedeniyle, düzen altına alınmaktadır. Yani konut, toplumsal bir üründür ve sorun ise, toplumsal bir sorun olmak durumundadır. Tıpkı göç ve yoksulluk gibi, bunların uzantısında yer alan konut yoksunluğu da toplumsal bir sorundur. Ama bu toplumsal sorunun yapısal nedenleri, ekonomik ve siyasal sistemlerden kaynaklanmaktadır. Ekonomik yapının anamalcı oluşu, siyasal yapının ise bu ekonomik yapıya koşut serbest piyasa ve özel iyelik kurumlarını kutsayan liberal tarzı, meta olarak üretilen konutu, sorun haline getirmektedir. Konut, kullanım değerinden sıyrılıp değişim değerine büründüğü ve devlet, üretimine ya da tüketimine müdahale etmeyi sisteme aykırı gördüğünde, konut sorunu yoğunlaşmaktadır. Bu koşullar altında hem gösterişci ve aşırı tüketim, hem de yoksunluk ve yetersiz tüketim olarak, toplumsal bir sorun biçimini

(24)

almaktadır. Aşırı tüketim, ulusal kaynakları üretken olmayan bir alanda yoğunlaştırdığı için, fırsat maliyetini topluma yüklemektedir. Gecekondu türü konutlar ya da sağlıksız, donatısız konut alanları ise dışsal maliyetler yaratmakta, bazı durumlarda ulusal servetin kaybına yol açmaktadır. Bu nedenlerle, toplumcu devlet anlayışı, konut sorununu toplumsal bir sorun olarak algılayıp her iki uçtaki konut davranışını düzen altına almayı ve toplumsal dengeyi kurmayı gerektirir.

1.3. Konut Sorununa İlişkin Tanımlar

Konuta ilişkin çalışma alanında tanımlanması gereken en önemli kavram,

“konut” un kendisidir. DİE istatistiklerinde konut, “ev, apartman ve lojman olarak ikamete ayrılmış yapılardır” biçiminde tanımlanır. Ev, “kaç katlı olursa olsun, bir veya iki daireli ikamete ayrılmış yapı”; apartman, “kaç katlı olursa olsun üç veya daha fazla daireli ikamete ayrılmış yapı” olarak tanımlanırken, daire konut birimi olarak kabul edilerek daha teknik bir tanımlamaya gidilmektedir. DİE yayınlarında konut birimi daire, “etrafı kapalı, tavanı örtülmüş, bir aile, bir veya bir grup insanın diğer fertlerden ayrı olarak yaşamasına yarayan, doğrudan doğruya sokağa, koridora veya genel yere açılan, kendisine ait kapısı bulunan yer” olarak tanımlanmaktadır (DİE, 1997: IX).

DİE’nin tanımladığı konut birimi daire, bu biçimiyle alındığında ya da konut kavramı böyle tanımlandığında Türkiye için niceliksel bir konut sorununun varlığından da artık sözedilmeyecektir. Bu tanıma göre bir kulübe, otel odası ve hatta bir hapishane hücresi de tıpkı apartman dairesi gibi konut olarak kabul görecektir. Bu

(25)

15

tanımlamada konuta ilişkin tek unsur “kapı”dır. Etrafının ne ile kapatıldığı, çatısının ne ile örtüldüğü önemsizdir. Kaldı ki böyle olsa bile konut üstü kapalı dört duvar ve bir kapıdan çok daha fazla anlamlar içerir. Bu teknik ve kuru tanımın dışında konut, kişilerin barınma gereksinimlerini sağlıklı ve güvenli bir ortamda ve özel yaşamın gizliliğini de koruyarak giderebildikleri, bireyin kendisini yeniden üretebileceği olanaklara asgari düzeyde sahip ve dayanıklı malzeme ile üretilmiş, yaşanılan mekan dır. Bu haliyle konut nitelikli ve dayanıklı bir tüketim malı görünümündedir.

Konut açığı, hane halkı sayısının mevcut konut sayısından fazla olması durumudur. Konut açığı, açık ve gizli biçimlerinde görülebilir. Birincisinde sayısal bir fark söz konusudur oysa ikincisi barınma koşullarını sorgulayıcı bir farktır. Yani bir konutta birden fazla ailenin olması ya da konutun aşırı kalabalık olması, konutun sağlıklı ve güvenli yaşama olanağına sahip olamaması gibi durumlar gizli konut açığını gösterir.

Gizli ya da açık, konut açığı konut gereksinimini belirler. Ne kadar aile varsa o kadar konut olması gereğinden hareket eder. Ya da “kişi başına gerekli en küçük yeterli mekanı” ifade eder (Keleş, 1996: 286). Ancak her ihtiyaç isteme dönmeyebilir. Konut istemi konut gereksinimi duyan hane halkı biriminin, bu gereksinimi isteme çevirecek parasal güce, kiralayabilme ya da satın alabilme gücüne de sahip olmasını gerektirir. Bu nedenle konut gereksinimi sosyal, psikolojik, demografik özellikler gösterirken, konut istemi ekonomik, gelire bağımlı bir değişim gösterir.

(26)

Konut yığını (stoku) kavramı ise, bir ülkede belli bir zaman diliminde var olan oturulabilir konut sayısını gösterir. İzne bağlanmış olsun ya da olmasın, bir ya da birden fazla insanın günlük yaşamlarını sürdürebilme olanaklarını sağlayan konut birimleri toplamıdır. Bu bağlamda gecekondu ve kaçak yapılar da konut yığınının bir parçası olmakta ve DİE’nin yapmış olduğu bina sayımlarında, ayrım belirtilmeden konut yığını içerisinde yer almaktadır.

Barınma yoğunluğu, konutun büyüklüğü ile konutta yaşayan insanların sayısı arasındaki ilişkiyi açıklayan bir kavramdır. Konutta yaşayan bireyler için yeterli oda bulunması ya da kullanılan alanın yeterince geniş ve hanehalkı büyüklüğüne uygun olması gibi. Avrupa Konseyi’ne bağlı Avrupa Yerel ve Bölgesel Yetkililer Sürekli Toplantısı’nın 17-19 Mart 1992’de Strasburg’da yaptığı 27.

Oturumda kabul edilen Avrupa Kentsel Şartı’nın 5. Bölümü konuta ayrılmış ve ilk maddede birey / oda oranı olabildiğince bire bir düzeyine ulaştırılmalıdır denmiştir.

Bununla, bireyin evinde özel yaşam hakkına sahip olduğu, konutun bir barınak olmanın ötesinde onu yeniden üretici toplumsal bir donatı olduğu düşüncesi de ifade edilmektedir.

Bu tanımlar arasında gecekondu özel bir öneme sahiptir. Gecekonduyu tanımlamak ise gitgide zorlaşmaktadır. Kentbilim Terimleri Sözlüğü’nde gecekondu,

“Bayındırlık ve yapı kurallarına aykırı olarak, gerçek ya da tüzel, kamusal ve özel kişilerin toprakları üzerine, toprak iyesinin istenç ve bilgisi dışında, onamsız olarak yapılan, barınma gereksinmeleri devletçe ve kent yönetimlerince karşılanamayan yoksul ya da dar gelirli ailelerin yaşadığı barınak türü.” (Keleş, 1998: 53) olarak

(27)

17

tanımlanmıştır. Yasal açıdan bakıldığında gecekondu, başkasına ait topraklar üzerinde, hiçbir otoriteden izin alınmadan yapılan yapılardır ve burada gecekondu özelliğini sağlayan izinsiz olmasıdır. 80’li yıllara kadar gecekondu kavramı daha çok yeni gelinen kente tutunmaya çalışan yoksul ve sosyo-kültürel açıdan düşük düzeydeki ailelerin, çoğunlukla imece usulüyle ve yoğunlukla da kendi emekleriyle birkaç gecede yapıp yerleştikleri derme çatma barınaklardı. Oysa 80’li yıllarda başlayan son gecekondu dalgası, derme çatma kulübelerden birkaç katlı apartmanlara doğru değişim gösterirken, imece ve aile emeğinin yerini de tıpkı kullanılan malzemeler gibi daha kente özgü ve örgütlü girişimler almaktadır. Niteliksel bir değişim gösteren gecekonduyu tanımlamak için bu durumda daha farklı bir yol izlemek gerekmektedir. Bu çalışmanın amacına uygun tanımlama şöyle olabilir:

Gecekondu, hiçbir toplumsal donatıya sahip olmayan ve bir kentin toplumsal, kültürel, ekonomik özeğine (ya da özeklerine) uzak düşen; yoksulluğun ve hakça olmayan bir yaşamın izlerini taşıyan ve denetimsiz kent toprakları üzerinde yer alan barınaktır. Bu içeriği ile Avrupa ve Amerika’nın yoksulluk yuvaları (slum) ya da gettoları ile kıyaslanabilir. Burada gecekondu özelliğini veren, sakinlerinin toplumsal yapısıdır. Kentteleşen ama kentlileşemeyen, kır ile kent değerleri arasında sıkışıp kalmış ama kente tutunma umudunu yitirmemiş, bunun için de öncelikle kentte kendine ait bir konut edinmek isteyen taşralıların oluşturduğu bir toplumsal yapıyı barındırır.

1.4. Kent Topraklarında Mülkiyet ve Rant Olgusu

Mülkiyet, hukuk dilinde, mutlak haklar kategorisinde yer alan ve maddeler dünyasına egemenlik sağlayan bir ayni hakdır (Aybay, 1991: 116). Sınırları yasayla

(28)

belirlenen ve toplumdaki her bireyi bir yönüyle ilgilendiren mülkiyet hakkı, liberal iktisat öğretisinde bir haklar demeti biçiminde yer alır. Bunlar: elde bulundurma;

başkalarına engel olma ya da dışlama; kullanma; yönetme; anamala dönüştürme;

başkalarına devredebilme; kendisinden sonra miras bırakabilme; bu hakları koşulsuz kullanabilme; malikin izni olmadan mülkiyetinin el değiştirememesi biçimlerindedir (Tekeli, 1991:130). Mülkiyetin bu mutlak ve sınırsız niteliğini, toplumun yoksul kesimleri için yumuşatmak ve servet dağılımını bozmadan gelir dağılımında bazı dengelemeler yapmak üzere, kapitalist toplumlarda “sosyal devlet” anlayışı oluşturulmuştur (Kartal, 1977: 21).

Bir dizi haklardan oluşan mülkiyet hakkı, toprak üzerinde ve özellikle nüfusu hızla artan kentlerde, önemli bir artı-değer aracıdır. Toprak üzerindeki tekelci mülkiyetin sonucu olan artı-değer, mutlak toprak rantı olarak da adlandırılır (Mandel, 1977: 77). Marx (1978: 651), “Toprak mülkiyeti, bazı kişilerin, yeryüzünün belli bölgelerini, başkalarını yoksun bırakarak, tamamen kendi özel irade alanları şeklinde tekelleri altına almalarına dayanır” der ve bu tekel niteliğindeki mülkiyetin tek başına sahibi için rant yaratmayacağını, ancak, “iktisadi koşullar toprağı kendisine bir artı değer getirecek biçimde kullanmasına izin verinceye dek, kullanım dışında tutma” hakkı vereceğini belirtir. Yani, piyasaya sürülen toprak miktarını değiştirebilir (Marx, 1978: 795-796). Toprağın niceliği değişmezken, kentsel nüfustaki belirgin artışla toprak istemi ve fiyatları artar. Bu, toprak sahibine, emeği karşılığı olmayan bir kar sağlar (Kartal, 1977: 23). Eğer kent toprağı kentin gelişmiş alanlarında yer alıyorsa, bu topraklar üzerindeki mülkiyet ayrıca bir

“farklılık rantı” da yaratacaktır. Bu, toprağın mekansal konumunun uzantısı olarak,

(29)

19

kentsel hizmetlere taşıma-ulaşım giderlerinin, kent dışındaki topraklara görece düşüklüğünden ve başka bir çok üstünlükten kaynaklanır.

Kent topraklarındaki rantı, kamu ve toplum yaratır ama bu ranta kişiler maliyet ödemeden el koyar. Kamunun bu rantlara el koymaması, devletin gelir bölüşümü alanına - yoksul ve düşük gelirli kesimler aleyhine, spekülatör ve üst gelir grupları yararına - yeniden üretici bir müdahaledir. Artan rant, bu alanlarda yerleşik konutların fiyatlarını ve kiralarını yükselterek, düşük ve orta gelirli hane halklarının konuta erişebilme olanaklarını yok etmekte; Onları daha düşük ölçünlü konutlara veya kent dışına doğru itelemekte ve böylece gelir eşitsizliğini mekansal eşitsizliğe dönüştürmektedir. Yoksullar için düşük ölçünlü konut siteleri ya da işçi mahalleleri üreterek sistemi sürdürmeye çalışan burjuva çözümler, Engels’in eleştirilerine de konu olmuştur. İşçiyi konut sahibi yaparak onu ayaklarından toprağa bağlamak, böylece onun pazarlık gücünü ve hareketliliğini engelleyerek sisteme karşı duruşunu önlemek, proleteryanın devrimci gizilgücünü öldürecektir. Mülk sahibi olan proleterin artık kaybedeceği birşeyleri olacağından, sisteme karşı çıkışları gittikçe yumuşayacaktır (Engels, 1992). Engels, işçinin mülkiyet hakkına değil, kapitalist dizge içerisinde mülkiyet kavramına karşı çıkmaktadır. Ancak kapitalist dizge gittikçe yayılıp güçlenirken, işçiyi bu sistem dışında tutmak kolay olmayacaktır.

Özellikle konut hakkının bir insan hakkı olarak benimsenmeye başlanması ile herkesin sosyo ekonomik durumuna uygun bir yeterlik tanımı gelişmeye başlamıştır.

Herkese yeterli konut kavramı, “yeterli mahremiyet; yeterli mekan; fiziksel erişilebilirlik; yeterli güvenlik; yeterli yararlanma güvencesi; yapısal sağlamlık ve dayanıklılık; yeterli aydınlatma, ısıtma ve havalandırma; su, atık su ve katı atık

(30)

yönetimi gibi yeterli temel altyapı; uygun çevresel kalite ve sağlık ile ilgili faktörler;

iş ve temel kolaylıklar açısından yeterli ve erişilebilir konum; ve bütün bunların uygun fiyatla edinilebilmesi demektir” (TOKİ, 1999: 22). Doğal olarak bu yeterliliğin sınırları da ülkeden ülkeye, toplumdan topluma ve bütçe olanakları içerisinde değişmektedir.

Türkiye’de 1980 sonrasında kentsel nüfusun artışı, köylerde doğurganlık oranı daha yüksek olduğu halde köy nüfusu artışının azalan bir görünüm vermesi, kentlere kitlesel göçler olduğunu ifade etmektedir. Bu durum doğal olarak kentsel arsa ve konut istemini artırmıştır. Bu dönemde kentsel toprak rantlarının ve vurgunculuğunun (spekülasyonun) öne çıktığı da izlenmektedir (Keleş vd., 1999:

16). İngiltere ve Kanada’da uygulanan toprağın ulusallaştırılması yani kamunun elinde kalması yöneltisi (Yavuz, Keleş, Geray, 1978: 516), kentsel topraklar üzerindeki haksız kazançları ve çarpık kentleşmeyi önlemede etkili bir araçken, Türkiye’de hükümet 2001 yılı bunalımını aşmak için arsa rantının yüksek olduğu büyük illerde, elindeki toprakları satışa çıkarmaktadır (Cumhuriyet, 13 Mart 2001).

Satılması planlanan toprakların tamamı 11 milyar 172 milyon 488 bin 187 metrekaredir. Sadece Konya’daki toprak satışından 9 katrilyon 835 trilyon 844 milyar lira elde edilmesi beklenmektedir. Onbir ilin arazi satışlarından beklenen ise, 28 katrilyon 901 trilyon 929 milyar 870 milyon liradır.

Osmanlı döneminden bu yana bilinmesine karşın, hemen hemen hiç uygulanmayan “uzun süreli kiralama” yöntemi (Yavuz, Keleş, Geray, 1978: 519), Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü tarafından da ilgi görmemektedir. Elindeki arsaları

(31)

21

satmayı tercih eden Ofis, bilinen tek kiralama uygulamasını, Aliağa’daki gemi söküm tesislerinin yer aldığı 29 parsel üzerinde yapmıştır (Akkar, 1996: 15). Arsa fiyatlarının aşırı yükselmesini ve arsa vurgunculuğunu önlemek gibi amaçlarla kurulan Ofis, elindeki toprakları sürekli satarak yeterli arsa yığınını oluşturamadığı gibi, fiyatlarının yükselmesini ve dolayısıyla vurgunculuğu de engelleyememiştir.

1.5. İktisat ve Konut Sorunu

1.5.1. Niçin İktisat?

Bu alt bölüm içerisinde neo-klasik iktisatın temel kural ve kavramları çerçevesinde konut sorunu ele alınmaktadır. Konutun iktisat bilimi içerisindeki yeri, talep kavramı, kaynak dağılımı sorunu olarak algılanışı ve yarattığı dışsallıklarla bağlantılarının ekonomideki büyüklüğü, bölümün tartışma konularıdır. Neo-klasik iktisat vurgusu ise hem Türkiye’de hem de küreselleşme sürecinde egemen ideolojiyi ve iktisadi sistemi temsil ettiği için yapılmıştır.

İktisat, “ne, nasıl, kimler için üretilecek?” sorularına yanıt arayan bir sosyal bilimdir. İktisadın bu temel sorunsalı, piyasa ekonomilerinde tüketicilerin fayda, üreticilerin ise kar ençoklamasını amaçlayan iktisadi davranışları ile açıklanır.

Neo-klasik bir iktisatçı olan Lionel Robbins iktisadı “toplumların sınırlı kaynakları sınırsız isteklerin karşılanmasında nasıl kullandıklarını inceleyen bir sosyal bilim dalı” olarak tanımlar. Bir başka iktisatçıya göre ise iktisat bilimi, insanların özdeksel gereksinimlerinin en yüksek düzeyde karşılanması amacıyla

(32)

sınırlı üretken kaynakların etkin kullanımı ya da yönetimi ile ilgilidir (Mcconnell, 1990: 1).

Klasik ve neo-klasik iktisatçılar iktisadı tanımlarken ihtiyaçların (ve isteklerin) sınırsızlığına vurgu yaparlar. Böylece iktisadi problem gittikçe içinden çıkılması güç bir sorun halini almakta, iktisatçılar da hava kadar, su kadar toplumların yaşamlarında vazgeçilmez bir unsur olmaktadırlar. Oysa burada çok daha önemli bir problem ortaya çıkmaktadır. Schumacher’in “ihtiyaçları çoğaltmak akıllı bir iş değildir, çünkü bunu yapmakla özgürlük ve barış da tehlikeye düşürülür;

maddi istekler arttıkça kontrolümüz dışında olan ve bize yabancı hüviyetler alan ihtiyaçlar da artacaktır” (Tamkoç, 1994: 88) sözünden açıkça görülen bu tehlike, her isteğin “ihtiyaç” olarak tanımlanıp, sınırlı olduğu iddia edilen kaynaklar üzerinde rasyonel olmayan bir baskı yaratmasıdır. Tam bu noktada Gandhi’nin “yerküre herkesin ihtiyacını karşılayabilir ama herkesin açgözlülüğünü karşılayamaz”

(Tamkoç, 1994: 88), sözünü de anımsamak gerekir. Anamalcı sistemin dayattığı

“tüketim” toplumu imajı, gereksinimleri çeşitlendirerek, sınırsız tüketme isteği yaratmakta ve bu yolla sistemin tıkanmasını /krize girmesini engellemeye çalışmaktadır. Birikim, tüketimden vazgeçmek değil, daha çok tüketebilmek için mali sermaye yaratmak ve bunu piyasaya etkin biçimde sürebilmek için özendirilmektedir. Reklam dünyası bu amaca hizmet ederken, kadınlara mutfak giderlerinden “birikim” yaparak araba alabileceklerini, bankaların tüketiciye her tür krediyi nasıl kolayca ve gülen gözlerle verdiklerini, paranız olmasa da kredi kartınızla istediğiniz her şeyi kolayca satın alabileceğinizi vurgulamaktadır. Böylece

“tüketim” televizyon kanalları ile evlerde, küçük- büyük tüm bireylerin beynine

(33)

23

yerleştirilmekte ve yaşamın temel anlamı haline getirilmektedir. Öyle ki kredi kartları özne konumundaki bireyi değiştirerek, kendisi özne haline gelmektedir4.

Konuta ilişkin çalışma alanının iktisat bilimi ile olan ilişkisini ya da konut sorununun bir iktisadi problem olduğunu bir kaç noktadan hareketle söylemek mümkündür. Öncelikle konut (üretimi) sermaye, emek ve doğal kaynak kullanmayı gerektiren bir üretim alanıdır. İkinci bir nokta üretim kararına ulaşabilmek için bir maliyet analizi ve kaynak tahsisi gerektirmesidir. Bütçe kısıtları altındaki kaynaklarla konut gereksinmesi doyurulmaya çalışılacağından, konut üretiminde iktisadi karar alma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Gelir ve enflasyon rakamları, geleceğe ilişkin beklentiler, fırsat maliyetleri ve piyasa faiz oranları da konuta ilişkin iktisadi kararlarda etken olmaktadır. Bu durum konutun sadece üretiminde değil tüketiminde de geçerlidir.

Konut sektörü ekonomide önemli bir alanı etkiler. Hem istihdam hacmi üzerinde hem de kredi kullanımında önemli bir büyüklüğe sahiptir. Konut yatırımlarının ekonomik süreçler ve üretim üzerinde büyük etkisi vardır. Konut inşaatı ve altyapısı kesimlerinde üretim çarpanları 2,52 olarak hesaplanmıştır. Yani 1 milyarlık bir konut yatırımı ekonomide 2,52 milyarlık üretim artışı sağlamaktadır.

Diğer yandan konut sektörü emek yoğun bir sektör olarak önemli bir istihdam alanıdır. Örneğin Türkiye’de toplam istihdamın %15 ile %20’si konut kesimindedir.

4 Bir kredi kartı (ve ona bağlı olarak banka) reklamında, kartı eline alan kişi fiziksel değişikliğe uğramakta, kredi kartı kişiyi biçimlendirirken, ilişkilerini ve toplumsal konumunu da değiştirmektedir.

İyilik perisinin sihirli sopası gibi. Bir başka banka reklamında ise aile olarak geldikleri bankadan

“hesaplı çıkan” hane halkının mutluluğu ve coşkusu ile kendimizden geçiyoruz. Hayatımıza bir banka eli değmeden önce ne kadar mutsuz olduğumuzu anlıyor ve ertelediğimiz istekleri gerçekleştirmenin ne denli kolay olduğunun ayırdına varıyoruz.

(34)

(DPT, 1996: 18). Üstelik bu kesimin değişim katsayısı da oldukça yüksektir. Yani konut kesimine yatırım yaparak çok farklı üretim kesimlerinde talebi ve buna bağlı olarak üretimi artırmak, ekonomiyi canlandırmak mümkündür. Bu, konut kesiminin geri bağlantılarının güçlü olmasından kaynaklanmaktadır. Konut isteminin bir birimlik artışı, çimento, demir-çelik gibi sektörlerde doğrudan geri bağlantı yaratırken, çimento ve demir-çelik istemindeki artış da ekonomideki pek çok sektörü uyararak, dolaylı geri bağlantıyı ortaya çıkarır. Örneğin,Türkiye’de sanayii kesiminin %40’ı (yaklaşık 300 kadar sanayii dalı), inşaat kesimine dolaylı ya da doğrudan girdi vermektedir (Peynircioğlu, 1987: 8). Konut inşaat kesiminin geri bağlantı indeksi 1985’de 1.21; 1990’da 1.07 olarak hesaplanmıştır. Konut altyapısı kesiminin geri bağlantı indeksleri ise 1985’de 1.04 ve 1990’da 1.05 olarak hesaplanmıştır (Eraydın, Türel, Güzel, 1996: 95-96). Konutun kendisi nihai bir ürün olduğu için, ileri bağlantısı (ekonomik açıdan) sıfırdır.

1.5.2. Kaynak Dağılımı Sorunu: Planlama Ve Konut

Görece kıt kaynakların almaşık kullanım alanları arasında dağılımı olarak tanımlanabilen kaynak dağılımı, bir ülkedeki üretken kaynakların nasıl kullanılacağı ile ilgilidir. Ulusal ekonominin kaynakları belirli bir kaç alanda kullanılabileceği gibi bir çok alana yayılarak da kullanılabilir. Burada bir tercih ve karar problemi ortaya çıkar ki bu “ne, ne kadar üretilecek?” sorusudur. Problem biraz daha genişletildiğinde ortaya şöyle bir soru çıkacaktır: “Hangi mallar, ne miktarlarda üretilecek, buna kim karar verecek ve bu kararlar nasıl bir düzenek içinde gerçekleştirilecek?”

(35)

25

Robbins’e göre bir beşeri faaliyetin iktisadi olarak nitelenebilmesi için 4 temel koşul vardır: 1) Amaçlar çok olmalı; 2) Amaçların önem dereceleri değişebilmeli; 3) Araçlar sınırlı olmalı; 4) Araçlar alternatif kullanıma açık olmalıdır.

Bu koşullar yerine geldiğinde, bir faaliyet iktisadi faaliyet niteliğini kazanır. Neo- klasik iktisadın temel uğraşısı da veri kaynakların almaşık kullanım alanları arasında nasıl dağıtılacağı (tahsis edileceği) sorunudur.

Kısaca, kaynak dağılımı olarak adlandırılan bu temel iktisadi problem, neo- klasik iktisat okulu içinde, Smith’in “görünmez el” olarak adlandırdığı ve çerçevesini piyasanın belirlediği bir süreçte “birey”ler tarafından çözülecektir. Üretici ve tüketici kimlikleriyle kendi çıkarları peşinde koşan bireyler, neo-klasik iktisatçılar tarafından iktisadi yaşamda var olduğu varsayılan toplumsal uyum içerisinde, akılcı kaynak dağılımını sağlayacaklardır. Çünkü bireyler karar verip tercihte bulunurken rasyonel ve bencil davranacakları ve optimum fayda ve/veya kar düzeyine erişmeye çalışacaklarından, ister istemez toplumsal rasyonaliteye ve dengeye hizmet eden bir genel kaynak dağılımını gerçekleştireceklerdir (Divitçioğlu, 1977: 3). Bunun için gerekli olanlar, neo-klasik iktisadın temel kurumsal çerçevesini oluşturan kapitalist düzenek içerisinde, özel iyelik hakkı ve sözleşme serbestisi ile piyasa düzeneği ve fiyatlar sistemidir.

Kaynak dağılımı nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin bir seçim/karar verme sorunu olduğundan, fırsat maliyetini de içinde barındıracaktır. Vazgeçme maliyeti ya da alternatif maliyet de denilen fırsat maliyeti kavramı, mevcut kaynaklarla üretimine (ya da tüketimine) karar verilen bir malın karşılığında üretiminden (ya da

(36)

tüketiminden) vazgeçilen mal(lar)ı ifade eder. Bu nedenle, hangi malların ne miktarlarda üretileceği sorusuna verilecek yanıt, kaynak dağılımında etkinlik ve fırsat maliyeti kavramlarının analizini içerecektir. Bir ülkedeki toplam sermayenin farklı üretim alanları arasındaki dağılımını ve bazı alanların diğerlerine göre daha fazla sermaye çekmesini belirleyen en önemli etmen, kar hadlerindeki farklılıktır (Arın, 1982: 273). Ülkedeki ortalama kar haddinden yüksek getiriye sahip alanlar, daha fazla sermayeyi kendisine çekecektir.

Neo-klasik iktisatçıların temel sorunlarından birisi de kaynakların etkin olarak kullanılıp kullanılmadığı üzerinedir. Bu sorun üç alanda ortaya çıkar:

i. Kaynak dağılımında etkinlik, ii. Üretimde etkinlik,

iii. Bölüşümde etkinlik.

Kaynak dağılımında etkinlik, sınırlı (ya da kıt) olduğu kabul edilen kaynakların, insanların efektif taleplerini karşılayacak biçimde kullanılıp kullanılmadığı ile ilgilidir. Bu durumda kaynak dağılımında etkinlik sorunsalı gerçek (reel) gelirleri veri alarak, kaynakların gelir sahipleri arasında paylaşımı ile ilgilenmektedir. Bir başka biçimde söylenirse kaynak dağılımında etkinlik, kaynakların maddi anlamda tüketim ve yatırım gücüne sahip bireyler arasında etkin paylaşımı olmaktadır.

Üretimde etkinlik, “malların üretiminde en düşük maliyetli üretim teknikleri kullanıldı mı?” sorusuna yanıt arar. Bölüşümde etkinlik ise gelir dağılımı veri iken,

(37)

27

üretilen mal ve hizmetlerin bu ürünlere en fazla fayda atfeden kişiler tarafından kullanılıp kullanılmadığı üzerinde durur.

Etkinlik arayışının temelinde, maddi istekler karşısında sınırlı olan kaynakların optimum fayda-doyum-kar düzeylerini sağlayacak biçimde çeşitli alanlara dağılımı yer alır. Bu optimum, ulaşılabilecek en yüksek fayda-doyum ve kar noktalarıdır. Ulaşılmak istenen bu nokta, aynı zamanda ekonominin tam istihdamda olduğu, atıl kapasitenin bulunmadığı bir düzeyi ifade eder. Zaten etkinlik sorunu, özellikle gelişmiş ve kaynaklarının tam kullanımını sağlamış ekonomilerin sorunudur. Herhangi bir düzeltme veya yeniden düzenleme ile toplam refah düzeyinde belirgin bir artışın sağlanamayacağı bir durumu ifade eder. Bu niteliği ile etkinlik sorunu refah iktisadının önemli bir çalışma alanını oluşturur.

Etkinlik söz konusu olduğunda, Pareto Optimumu kavramına da değinmek gerekir. Pareto kuramında tüketimde optimum, bir bireyin doyumunu arttırmanın en az bir bireyin doyumunu azaltmadan mümkün olmaması durumudur. Üretimde optimum ise kaynak dağılımında yapılan bir değişiklikle, bir malın üretim miktarını azaltmaksızın bir diğer malın üretiminde artış sağlamanın olanaksız olması durumudur (Sönmez, 1983: 95-105). Hem üretimde hem de tüketimde optimuma ulaşılmışsa ekonomide Pareto etkin bir dağılım gerçekleşmiştir. Ancak Pareto optimumunun da sınırları vardır. Öncelikle dışsallıkların varlığı, Pareto optimumunun tam rekabet koşullarında da gerçekleşmesini engellemektedir.

(38)

Dışsallık kavramını ilk kullanan iktisatçı olan Marshall, 19.yüzyılın ikinci yarısında endüstri devriminin damgasını taşıyan bir dönemin özelliklerini vurgulamak üzere yalnızca pozitif dışsallıklardan sözetmiştir. 1912’de Pigou dışsallık kavramını yeniden ele alarak refah iktisadı ile bağlantısını ortaya koymuştur (Sönmez, 1983; 154).

Dışsallık, üretim ve tüketim birimleri arasında oluşan ve pazarlanamayan yarar ve kayıp ilişkileridir. Ekonomi tam rekabet koşullarında olsa bile üretim ve tüketim bir takım dışsal etkiler yaratıyorsa, bu optimal kaynak dağılımının gerçekleşmediğini ifade eder. Negatif dışsal ekonomiler söz konusu olduğunda gerekenden fazla üretim; pozitif dışsal ekonomi durumunda ise gereğinden az üretim yapıldığından, kaynaklar ve üretim faktörleri optimum düzeyde dağılmaz. Çünkü üretim kararını veren birim, üretim düzeyini, özel faydasının özel maliyetine eşit olduğu noktada belirler. Dışsallığın içerdiği toplumsal fayda ya da maliyetleri göz önüne almaz. Bu gibi durumlarda dışsallığın içselleştirilmesi için, dışsallık yaratan faaliyet kolları kamu hizmeti kabul edilip, kamu kesiminde üretilmeli, piyasa koşullarına bırakılmamalıdır. Ya da sübvansiyon ve vergi içeren önlemlere başvurulmalıdır. Yoğun devlet müdahalesini gerektiren bu önerilere karşılık, Nobel ödüllü iktisatçı Coase, dışsallık yaratanla dışsallıktan etkilenen kişiler arasında, düşük maliyetli işlem ya da rüşvet verme söz konusu olabilirse, devlet karışımı olmaksızın kaynakların etkin kullanımının gerçekleşebileceğini savunmuştur (Mc Connel, Brue, 1990: 645-647).

(39)

29

Buchanan dışsallığın özel mallarla birlikte üretildiğini öne sürerek Pareto optimumu ile bağlantısını şöyle ifade eder: “Bir bireyin faaliyeti (…), ikinci bireyin yarar veya maliyet fonksiyonunu etkilediği zaman bir dışsallık vardır. Eğer etkilenen birey, ticaret yoluyla tazmin edilemiyor veya edilmemişse ve marjinal bir etki sözkonusu ise dışsallık Pareto optimumuna ilişkindir” (Aktaran: Sönmez, 1983:

156).

Kazgan, dışsallığın ortaya çıkışını Scitovsky’den alıntılayarak şöyle ifade eder (Kazgan, 1980: 308): “bir girişimin kar fonksiyonu, sadece kendi üretimi ve girdi kullanımına değil de, aynı zamanda diğer girişimlerin üretimi ve girdi kullanımına bağlı ise (dışsallık) ortaya çıkabilir”. Yani birbirine dışsal yarar sağlayan iki üretim biriminden birinin üretim ve karlılığının artması diğerinin üretim kapasitesinden etkilenmektedir. Bu karşılıklı bağımlılık ilişkisi, birbirinden dışsallık sağlayan üretim birimlerinin bir elden planlanmasını gerektirir. Ancak bu şekilde toplumsal optimal kaynak dağılımına ulaşılabilir.

Serbest piyasa düzeninde nelerin üretileceğine karar veren birim tüketicilerdir. Bu sistemde tüketiciler tercihlerini efektif talepleri ile ifade ederler.

Sisteme dahil olmak için yeterli satın alma gücüne sahip olamayan kesimler, piyasa dışı kanallardan gereksinimlerine ulaşmaya çalışırlar. Daha çok gelişmekte olan ülkelere özgü bir kurum olan kayıtdışı ekonomiler, bu ihtiyaca cevap veren informel kurumlardır.

(40)

Planlı ekonomilerde ise nelerin üretileceğine karar veren birim devlettir.

Ulusal ekonominin kaynaklarının hangi alanlara dağıtılacağı, beşer yıllık iktisadi planların konusunu oluşturur. Sosyalist ülkelerde planlama kavramı, Chwieduk tarafından şöyle tanımlanmaktadır: “üretimi, dağıtımı, yatırımı ve tüketimi içeren ekonomik süreçlerin yönetim dizgesi. Temelinde ekonomik hedeflerin saptanması ve bunların uygulayım yöntemleri, özellikle üretim araçlarının ve emeğin başka başka kullanımlara özgülenmesi yatar. Planlama, ulusal geliri en uygun büyümeye ulaştıracak, ya da toplumsal gereksemeleri en iyi karşılayacak ekonomi stratejisinin bir aygıtıdır” (Wılczynskı, 1987: 42).

Eğer dışsallıklar “mülkiyet ayrılığından değil, karar alma birimlerinin ayrı ayrı oluşundan ileri” geliyorsa (Nove, 1991: 140), dışsallık yaratan faaliyet alanlarının merkezi planlamaya konu edilmesi dışsallıkların içerilmesi için etkili bir yol olacaktır. Makro ekonomik hedeflere ulaşmak için planlamayı, mikro ekonomik amaçlar için piyasa düzenini tercih eden bir iktisadi sistem piyasa sosyalizmi olarak adlandırılıp kimi gelişmekte olan ülkelerde uygulanmaktadır. Piyasa sosyalizminde makro ekonomik dengeler özekte belirlenir. Planlama ve üretim araçlarının iyeliği sosyalist bir ekonomide olduğu gibidir. Ulusal gelirin yatırım ve tüketim arasında bölüşümü, refahın bireysel ve toplumsal dağılımı, temel yatırımlar ve bütün finansal dengelerin sağlanması özeğin tasarrufundadır. Ama ekonominin gündelik işleyişi piyasa kurallarına terk edilmiştir (Wilczynski, 1987: 53).

Planlamayı, “iktisadi, sosyal ve kültürel faaliyetlerin, belli bir zaman çerçevesi içinde, önceden düşünülmesi, hesaplanması ve eşgüdümü” olarak

(41)

31

tanımlayan Tanilli’ye göre iki tür planlama vardır (1981: 525). Bunlar, sosyalist ve kapitalist planlamalardır. Sağlıklı bir planlama için önkoşullar ise, üretim araçlarının toplulaştırılması ve kollektifleştirilmesidir. Bu koşulları gerçekleştirdiği için sosyalist ekonomiler planlanabilir ekonomilerdir. Oysa kapitalist ekonomilerde piyasa düzeneği işlemeye devam eder ve kar güdüsünün egemen olduğu pazar, üretimi belirler. Bu nedenle kapitalizmde emredici ve merkezi, yani tek elden planlama uygulanamaz. Bu ülkelerde plan ancak yol gösterici, yön verici niteliğe sahiptir (Tanilli, 1981: 529).

1982 Anayasası’nın “konut hakkı” başlıklı 57. Maddesinde, “Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.”

ifadesi yer almaktadır. Ne var ki, Anayasal bir güvenceye kavuşturulmuş olan planlama olgusu, 1980 sonrasının iktisadi sistemi içerisinde DPT’ye paralel olarak dönüşüme uğramış ve özünden çok şey yitirmiştir. Piyasa düzeneğinin engelsiz işleyebilmesi için, merkezi planın buyurucu, bağlayıcı özellikleri ortadan kaldırılmış, yol gösterici, tavsiye nitelikli çerçeve plan dönemine geçilmiştir.

Çok farklı özelliklere sahip, dayanıklı bir tüketim malı niteliğinde olan konutun, ulusal kalkınma planları içerisinde, her plan döneminde yeri olmuştur.

Çünkü kentleşme, sanayileşme, çevre ve toplum kalkınması gibi alanlarla ilişkileri bakımından konut, kalkınma planlarında yer alması gereken bir çalışma alanıdır.

Hem kişisel tüketime hem de toplu tüketime açık bir toplumsal maldır. Yalnızca içinde yaşayanlar için değil konutun çevresinde yaşayan ve çalışanlar için de etkide

(42)

bulunur. Gelişkin konut alanları, eğlence, alışveriş ve kültür alanlarını kendisine çeker. Aynı mantıkla bu alanlara değişik hizmet kollarını da çekerek değer artışları yaratır.

Konut kesiminin geri bağlantıları ve ekonomide uyardığı mal ve hizmet kesimleri göz önüne alındığında, konutun yarattığı ekonomik etkiler azımsanamayacak ölçüdedir. Küçük konut sunumunun yaygın olduğu yerlerde çekirdek aile yapısı egemenleşir. Bu, hanehalkı büyüklüğünü azaltırken, hane sayısının çoğalmasına yol açar. Yeni konut gereksinimi, yeni dayanıklı tüketim malları gereksinimi doğurur. Kullanılan konut birimi sayısı arttıkça, televizyon, buzdolabı, çamaşır makinesi, ocak/fırın, mobilya gibi sanayii ürünlerine olan istem artar. Yeni konut alanlarının açılması yeni yol yapımı, altyapı yapımı, toplumsal donatıların yapımını gerekli kılar. Bunlar, yeni istihdam alanları ve olanakları demektir. Aynı zamanda, kireç, çimento, demir, çelik, tuğla gibi bir çok inşaat malzemesine olan istemi artırarak ekonomide canlanmaya yol açar. Konutlar bitip içlerine yerleşildikten sonra da bu uyarılar devam eder. Taşıma hizmetleri, çevre düzeni, elektrik, su, telefon gibi hizmetlerin yanısıra konut bakım ve temizliği gibi gereksinimler yeni istem yaratır. Nitelikli konut alanlarının çevresi değerlenir. Yeni konut yatırımlarını uyarır ve yeni rant alanları yaratır. Oysa, plansız, proğramsız, rasgele üretilmiş konut alanlarının dışsal maliyetleri, önce kente sonra ulusal ekonomiye yüklenmektedir. Gecekondu ve niteliksiz konut alanları, altyapı sorunları ve buna bağlı çevre sorunlarını yaratmakta, düzensiz kentleşme, kentlerin taşıma sınırlarını zorlayarak kentsel yaşam kalitesini düşürmektedir. Düzensiz konut alanları

(43)

33

zaman içerisinde kentin ulaşım ve alyapı ağlarına bağlanmayı talep etmekte, bunun maliyeti kentin tümüne yayılmaktadır.

Nitelikli bir konut, konutta yaşayan insanların verimliliğini olumlu etkiler.

Tüm gereksinimler için yeterli koşulları barındıran bir konutta, yani yeterli çalışma, dinlenme ve konuklarla birlikte olma olanakları sunan bir konutta yaşayan insanlar, her yeni güne dinlenmiş ve donanımlı olarak başalayabilirler. Konutun sağladığı ekonomik güvence ve sosyal statü, aile yaşamını ve düzenini olumlu etkileyerek, aile içinde çocukların gelişimine etkide bulunur. Evinde kendisine ait ya da çalışmaya uygun odası olan çocuklar kendilerini okula daha kolay hazırlayabilir. Bunun yanısıra konutun ısınma, aydınlanma, trafik gürültüsünden uzak ama kentsel hizmetlere ve okula yakın olma, yeterli yeşil alan ve oyun alanının bulunması türünden nitelikleri de çocuğun sağlıklı gelişimine katkıda bulunur.

Nitelikli bir konut kadının ev içindeki konumunu güçlendirir. Yeterli donanıma ve niteliklere sahip bir konutta ev işlerine ayrılan zaman azalırken, kadının ev dışındaki kamusal alana ve okumak, film izlemek, müzik dinlemek gibi kültürel uğraşlara daha çok zamanı kalır. Evdeki günlük yaşamın geçtiği bölüme açılan bir mutfak, kadının aile içi ve konuklarla olan ilişkilerden kopmasını engeller. Kadının ev içinde en çok zaman geçirdiği mekan olarak mutfağın hem yeterli donanıma sahip olması hem de konutun merkezinde yer alması ile, kadının duygusal ve toplumsal anlamda yalnızlığı engellenir. Konutun çevresinin güvenli ve ulaşım olanaklarının gelişkin olması, kamusal alanla da bağlarını güçlendirir. Konut kolaylıkları çalışan kadın için daha önemli olmaktadır. Çünkü iş dışındaki kısıtlı sürede hem aile içi

(44)

ilişkilere, hem ev işlerine, hem de kendini yeniden üretme bağlamında kendisine zaman ayırması ve bu zamanları rasyonel kullanması gerekmektedir. Kadın bakış açısından konutun nitelikleri ve kullanımı üzerine yapılmış çalışmaların bazıları (Özbay, 1996: 52-64; Ayata,1996: 65-70; Nişancıoğlu,1996: 81-89; Dandekar,1996:

33-51), konutun kadın ve kalkınma ile ilişkisine de değinmektedir. Yuvayı yapan dişi kuştur sözüne gönderme yaparak, kadının aile ve konut içindeki önemi sıkça vurgulansa da, yapılmış çalışmalar göstermektedir ki, konut ve yaşam alanlarının planlanmasında kadınların bakış açısı ve konuta ilişkin talepleri ihmal edilmektedir.

Kadının yaşam pratiğine uygun olmayan konut kalıpları içinde hapsolan toplumsal cinsiyet, kamusal alan içinde de hakettiği konuma ulaşamamaktadır. Toplumsal ilişkiler ve baskın, geleneksel, cinsiyete dayalı iş bölümü, kadını, konutun bulunduğu özel alana, erkeği ise konut dışındaki kamusal alana yerleştirerek, her iki cinsin sorumluluklarını belirlemektedir. Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı konut içinde kendisini yeniden üretmekte, mutfak kadına kalırken, erkek televizyon-koltuk-gazete üçgeninde egemenliğini sürdürmektedir. Genelde ya da çoğunlukla ev işleriyle ilgilenmediği ve mutfağa da girmediği için konutun donanım nitelikleri erkek tarafından kadına göre farklı algılanmaktadır. İstediğinde yalnız kalabileceği sessiz bir mekan, banyo için akar sıcak su ve onarım gerektirmeyen konut düzeneği, erkek bakış açısından yeterli nitelikler olarak görülebilir.

Toplumsal ilişkilerin çıkış noktası olan aile içi ilişkilerin mekanı konuttur.

Konut içi yaşam düzeni, toplumsal yaşamı belirleyici kuralları (çocuğun eğitimi ve ebeveyn ilişkileri yoluyla) ürettiği gibi kendisi de toplumsal baskı ve kurallardan etkilenir. Sırf bu yüzden bile, barınma sorunu, kuru ve resmi bir tanım içine

(45)

35

hapsolmuş konut anlayışıyla çözülemez. Eğer bu çözüm kabul edilir, konut sorunu niteliksiz, gereksinimden küçük, toplumsal yaşam çevresinden kopuk, gecekonduyu çağrıştıran sosyal konut tipolojisi içinde çözülmeye çalışılırsa, çözümsüzlüğü de içinde barındıracaktır. Başlangıçta kaçınılan maliyetler, daha sonra toplum üzerine daha ağır bir yük olarak binecektir.

İktisadi kaygılarla konut üretiminde nitelikten ödün verildiğinde ortaya çıkacak olan negatif dışsallıklar hesaba katıldığında, optimum refahın sağlanamadığı görülecektir. Örneğin, ısıtma, aydınlatma, ulaşım, altyapı gibi temel bağlantılarda zamanla ortaya çıkacak olan maliyetler, konut üretiminin ilk aşamasında göz ardı edilerek ekonomi sağlansa da, zamanla, iyileştirme, onarma, bakım gibi yüksek maliyetli sorunlara yol açacaktır. Betonları kırarak, duvarları yıkarak, konuta zarar vererek yapılacak olan bu sonradan iyileştirmeler, konutun maloluşunu yükseltecektir. Öte yanda çevreye verdiği zarar (gürültü, kirlilik, altyapı donatılarında kesintiler gibi) da başkalarının fayda fonksiyonlarına azalma olarak etki edecektir.

Dışsal kayıpların yanısıra, nitelikli konut alanlarından sağlanan dışsal yararlar da, ilk aşamada fayda/kar/maliyet fonksiyonlarına dahil edilmediğinden, konut üretiminde kullanılan kaynağın gerçek büyüklüğü ya da kaynak dağılımında optimum konusunda tam bir sonuca ulaşılamayacaktır. Gerçek değer, ancak bu dışsallıklar içerildiğinde ortaya çıkacaktır. Bu nedenle, piyasa düzeneğinin optimal kaynak dağılımı ve optimum refahı sağlamaktan uzak düşeceği söylenebilir. Çünkü piyasa düzeneğinde istem ve sunum efektif talebe ve dolayısıyla satın alma gücüne

Referanslar

Benzer Belgeler

[r]

[r]

[r]

a) Asil hak sahiplerinin sözleşme imzalama tarihleri arasında, sözleşme imzalanacak banka şubesinde “Konut Tahsis Belgesi”ni imzalayacaklardır. “Konut Tahsis Belgesi”,

AKP Hükümetleri İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde KİPTAŞ için kullandıkları modeli günümüzde TOKİ için ülke genelinde uygulamaktadır (Bayraktar, 2006: 23). Hükümet

Bu bölgenin güneybatısında belediyeye ait kamusal bir alan bulunmaktadır. Bu alan çevredeki farklı yerleşimler- den insanların kullanabileceği spor alanlarını, peyzaj

Söz konusu projeler; öncelikle kent geneli için yüksek bütçeli yatırım bedelleri ile -buna paralel olarak- yük- sek satış ve kira değerleri, üretici firmanın İzmir

Bu çalışmada “sürdürülebilirlik” kavramını temel çıkış noktası yapmayan ancak bazı tasarım kriterleriyle bu bağlamda değerlendirilebilecek, nitelikli