YARATILIŞ SEBEBİMİZ
21. YÜZYILDA BİLİMİN DEĞİŞİM SÜRECİ İÇİNDE DÜNYEVÎ VE UHREVÎ HAYÂTIN GERÇEK GÜNCEL
İLKELERİ
İBÂDET-KULLUK
Arzûlar bitmek bilmez, ömür kısa, yol uzun, Hangi tuzaklar vardır, üstünde yolumuzun,
Yarın deriz, hep yarın, yarın bize yâr midir?
Hayat bir rüyâ imiş, içinde uykumuzun!
Ramazan Çetin
1. GİRİŞ
Bundan önceki Temiz Araştırmalar Serîsi 1 ve Temiz Araştırmalar Serîsi 2 kitaplarımızı göz önünde bulundurduğumuzda, Allah’ın (CC) kendi güç ve kudretinin bilinip yâdedilmesi için, insanın yaratılmış olduğunu biliyoruz. Bu yüzden, insanoğlunun büyük bir emâneti sırtına yüklendiğini; bu görevin şeref ve büyüklüğünden dolayı, ona Dünyâ’da Allah’ın (CC) Halîfesi (temsilcisi) gözü ile bakıldığını; bu münâsebetle denenmesinin ve imtihan edilmesinin söz konusu olduğunu, sınavı kazananlara mükâfatlar ve kaybedenlere cezâlar ön görüldüğünü de biliyoruz.
CC kısaltması, “Celle Celâlühû - O’nun şânı çok yücedir.” demektir.
Bu nedenle, bu kitabımızda dünyevî ve uhrevî hayatta modern yaşam kavramlarından olan ibâdeti ele almak istiyoruz.
2. İBÂDET
Bir târife göre:
İbâdet Allah’ın (CC) emrine uymak, O’na boyun eğmek, saygı, tâzim ve hürmet göstermektir.
Bu münâsebetle, Allah’ın (CC) emir ve yasaklarına tam bir teslîmiyetle boyun eğen, bu emir ve yasaklara titizlikle uyana kul deniyor.
Allah’a (CC) kulluk insanın en büyük rütbesidir.
Bu yüzden, Peygamber (SAV) Efendimiz’in "kul olma" sıfatı, Resul sıfatından daha önce gelmektedir.
İnsanlığın şerefi açısından kul olmak en büyük övünç kaynağıdır.
Hz. İsâ'ya, "Ben Allah'ın kuluyum1 " dedirten bu övünçtür.
SAV kısaltması, ”Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem - Allah O’na salât etsin.”
demektir.
Allah (CC), güzel kullarını örnek olsunlar diye bildiriyor.
Yüce Allah’ın (CC) Hz. Süleyman için, "Ne güzel bir kuldu."2, Hz. Eyyûb için, "Doğrusu biz onu sabırlı bulduk.
O ne güzel kul!"3, Peygamberimiz (SAV) Efendimiz için,
"(Allah), kuluna verdiği vahyi verdi!4" demesi ne büyük birer şereftir.
Bu yüzdendir ki, bu büyük kulluk rütbesini elde etmek için Hz. Adem (AS)'dan beri gelen bütün peygamberler, insanları Allah’a (CC) kul olmaya dâvet etmişlerdir:
‘“Andolsun ki biz her ümmete, "Allah'a ibâdet edin ve putlara tapmaktan sakının!" diye bir peygamber gönderdik5.’
Evrende canlı ve cansız ne varsa, bunların her biri, Allah’ın (CC) emrine uyarak ibâdet yapmaktadır. İnsan ve
1 Meryem Sûresi, âyet 30: “(Allah'ın bir mûcizesi olarak İsâ şöyle) dedi: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi ve beni bir peygamber yaptı."
2 Sa’d Sûresi, âyet 30: “Bir de Davud'a Süleyman'ı bahşettik. Süleyman ne güzel kuldu. Çünkü o seslice tesbih edip Allah'a yönelirdi.”
3 Sa’d Sûresi, âyet 44: ‘(Bir de dedik ki): "Eline bir demet al da onunla (eşine) vur;
yemininde durmamazlık etme! "Doğrusu biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul! O hakîkaten dâimâ Allah'a yönelmektedir.’
4 Necm Sûresi, âyet 10: “(Allah), kuluna verdiği vahyi verdi.”
5 Nahl Sûresi, âyet 36: “Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allah'a ibâdet edin ve putlara tapmaktan sakının.’ diye bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidâyet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın ki, peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu bir görün?”
cinlerin ibâdet yapmaları kendi özgür iradelerine bırakılmıştır. Fakat insan ve cinlerin dışında kalan bütün varlıkların her biri ibâdete zorla boyun eğdirilmiştir.
“Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti;
onları görmektesiniz. Sonra arşa istivâ etti ve Güneş ile Ay’a boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, âyetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rab’binize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız6.”
Evren’de, elektronundan galaksisine, okyanuslardaki balıklardan nehirlerdeki timsahlara, meleklerinden bütün lâtif varlılara kadar ne varsa, maddî ve mânevî her varlığın kendilerine verilen bir süre içinde kendi fonksiyonlarını meydana getirmeleri, onların her birinin Allah’a (CC) karşı birer ibâdeti sayılır.
En çok bildikleriniz olarak arıları ya da karıncaları görmüyor musunuz?
Cinler, hacmi ve kütlesi olmayan, evrenimizde bir başka boyutta yasayan varlıklardır. Erkeğine halk dilinde cin, dişisine peri deniyor. Bunlar da erkekli ve dişili topluluklardır; doğarlar, yaşarlar, ürerler ve ölürler. Müslüman olanları ve kâfirleri vardır.
Kurân’ı Kerîm’de bildirildiği gibi, cinler dumansız ateşten yaratılmışlardır, bir tip enerji birikimidirler.
Cinlerin de kalpleri, gözleri, kulakları, akılları, zekâları, vardır; birlikte yaşarlar.
Nefisleri vardır, isimleri vardır, beslenirler ve çok uzun yaşasalar da onlar için de ölüm vardır. Kendilerinden başkasına görünmezler. Cinler, Kurân’ı Kerîm’in muhtelif âyetlerinde geçtiği gibi, 72 âyetten oluşan Cin Sûresi vardır. Cinlerin varlığı Kurân’ı Kerîm’de bildirildiği için, onların varlığına inanmayan bir Müslüman’ın îmanı tehlikeye girer.
6 Ra’d Sûresi, âyet 2.
“Senin Rab’bin bal arısına şöyle vahyetti:
‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin. Sonra meyvelerin hepsinden ye de, Rab’binin (sana) kolay kıldığı yollara gir’, diye ilham etti.”
“Onların karınlarından renkleri çeşitli bir bal çıkar ki, onda insanlar için şifâ vardır.”
“Şüphesiz ki bunda düşünen bir millet için, büyük bir ibret vardır7.”
Şu âyetleri de iyi düşününüz!
“Gerçekten sizin Rab’biniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü,
7 Nahl Sûresi âyet 68-69.
Bilim adamları evrenin yaşını 15-17 milyar yıl olarak bulmuşlardır. Kuran’da ise, tüm evrenin 6 günde yaratıldığı açıklanmaktadır. İlk anda farklı gibi görünen bu zaman aşamaları arasında aslında çok şaşırtıcı bir uyum vardır.
Gerçekten, evrenin yaşı ile ilgili elimizde bulunan bu iki rakamın her ikisi de doğrudur. Yâni evren Kuran’da bildirildiği gibi, 6 günde yaratılmıştır ve bu süre bizim zamanı algıladığımız şekliyle yaklaşık olarak 16-17 milyar yıla karşılık gelmektedir.
Einstein, 1915 yılında zamanın îzâfî (göreceli) olduğunu göstermiştir. Evrenin 6 günde yaratılmış olduğu, Kuran’da 7 farklı âyette bildirilmektedir. Bunlar Secde Sûresi, âyet 4; Yunus Sûresi, âyet 3; Hud Sûresi, âyet 7; Furkan Sûresi, âyet 59; Hadid Sûresi, âyet 4; Kaf Sûresi, âyet 38; Âraf Sûresi, âyet 54’dür. Bu âyetlerde geçen 6 günlük süreyi, 6 devre olarak algılamalıdır!.. Çünkü zamanın îzâfîliği dikkate alındığında “gün”, yalnızca bugünkü şartlarla, Dünyâ üzerinde algılanan 24 saatlik bir zaman dilimini ifâde ediyor. Ancak, evrenin bir başka yerinde, bir başka zaman ve şart altında düşünülen
“gün”, çok daha uzun süreli bir zaman dilimidir.
durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş’e, Ay’a ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir.
Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur.
Âlemlerin Rab’bi olan Allah ne yücedir8.”
6 gün (sitteti eyyâmin) ifâdesindeki “eyyâmin” kelimesi, “günler” anlamının yanı sıra “çağ, devir, an, müddet” anlamlarına da gelmektedir. Evrenin ilk dönemlerindeki zaman, bugün bildiğimiz akış hızından çok daha hızlı akmaktaydı. Çünkü, Big Bang anında evren çok küçük bir noktaya sıkıştırılmıştı. Bu büyük patlama anından bu yana evrenin genişlemesi, evrenin sınırlarını milyarlarca ışık yılı uzağa taşımıştır ki, Big Bang’den bu yana uzayın genişliyor olmasının, evren saatinin üzerinde çok önemli sonuçları olmuştur. Big Bang anındaki enerji, evrensel saatin zaman akış hızını milyon kere milyon (1012) defâ, yavaşlatılmış durumdadır. Başka bir ifâdeyle, Evren yaratıldığında, evrensel zamanın akış katsayısı, bugünkünden milyon kere milyon kat kadar daha büyük idi yâni o sırada zaman daha hızlı akmaktaydı. Bu şu demektir: Biz Dünyâ’da milyon kere milyon dakîkayı yaşadığımız esnâda, evrensel saat için yalnızca bir dakika geçmiş oluyordu. Bu demektir ki, evrensel saatin 1 dakîkası, günümüz dakîkasının 1012 katı oluyordu, evrensel saat, Dünyâ’daki saatin akış hızından milyon kere milyon daha hızlı akmaktaydı.
Buna göre, o zamanın günlük zaman dilimi, zamânın göreceliği dikkate alınarak hesaplandığında, âyette geçen 6 gülük süre, günümüzdeki gün ölçüsüyle 6 milyon kere milyon (trilyon) gelmektedir. Çünkü, 6 trilyon günün karşılık geldiği yıl sayısı, yaklaşık olarak 16,427 milyardır: Yâni, günümüzdeki 1 yıllık süreye göre o zamandaki 1 yıllık süre 6 000 000 000 000/365,25=16.427104723 milyar ediyor. Bu, ortalama bir hesaplamadır. Çünkü, zamanın akış katsayısının evrenin genişlemesiyle ters orantılı olarak azalması sebebiyle, 6 günün her biri-bizim zaman algımızla-birbirlerinden farklı zamanlara karşılık gelmektedir. Nitekim, Big Bang’den îtibâren evrenin büyüklüğü her ikiye katlandığında, zamanın akış katsayısı yarıya düşmüştür. Evren büyüdükçe, evrenin ikiye katlanma hızı da gittikçe artan bir şekilde yavaşlamıştır.
Yaratılışın her gününü, Dünyâ zamanıyla hesapladığımızda karşımıza aşağıdaki durum çıkar: Zamanın başladığı andan îtibâren bakıldığında, yaratılışın 1. günü (1. devre) 24 saat sürmüştür Ancak bu süre, bizim zamanı Dünyâ’da algıladığımız şekliyle 8 milyar yıla eşittir. Yaratılışın 2. günü (2. devre) 24 saat sürmüştür. Bu, bizim algılarımızla bir önceki günün yarısı kadar yâni, 4 milyar yıl sürmüştür. 3. gün (3. devre) ise, yine bir önceki gün olan 2. günün yarısı kadar yâni, 2 milyar yıl sürmüştür. 4. gün (4. devre) 1 milyar yıl, 5. gün (5. devre) 500 milyon yıl ve 6. gün (6. devre) 250 milyon yıl sürmüştür.
Sonuç olarak Kur’an’da geçen 6 güne (aşamaya) karşı gelen zaman için, hesaplanan toplam süre 15.75 milyar yıl etmektedir. http://www.frmartuklu.net/sohbet-amp- muhabbet/9335-evrenin-6-gunde-yaratilmasi.html
8 A’raf Sûresi âyet 54.
“Allah O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur (hakim olmuştur).”
“Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi!”
“Artık düşünmeyecek misiniz? O, gökten yere, (yukarıdan aşağıya) işleri düzenler, sonra da o işler, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O'na yükselir9.”
“Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah'a secde etmektedirler.”
“Birçoğu üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur.”
“Şüphesiz Allah, dilediğini yapar10.”
İnsan ve cinler, sınav (imtihan) vesilesi dolayısıyla, bu
‘boyun eğmenin’ dışında bırakılmış, inanıp inanmamakta, ibâdet edip etmemekte serbest bırakılmışlardır.
9 Secde Sûresi âyet 4-5.
10 Hac Sûresi âyet 18.
Çünkü insan ve cinler de ibâdet husûsunda, ‘boyun eğdirilmiş’ olsalardı, o zaman imtihan kavramı ve bunu tâkip eden derece yükselmesi ya da derece alçalmasının sonucu olarak, sırasıyla, Cennet veyâ Cehennem de olamazdı.
Ha! Bu neden böyle oldu derseniz, onun cevâbı verilebilir. O da şudur:
Bunların böyle olması, Allah’ın (CC) bir dilemesi ve tercîhidir.
Bu yüzdendir ki, bir insanın, kulluğun en basit bir şekilde yerine getirilmesi husûsunda yaptığı şeylerin her birine ibâdet diyebiliriz.
Hz. Osman (RAΩ) Hazretleri’nin aşağıdaki sözlerinden de bu tanım anlaşılmaktadır.
Hz. Osman (RA) şöyle demektedir:
‘İbâdetin tatlılığını, 1) Allah’ın (CC) farzlarını edâ etmekte, 2) Allah’ın (CC) haram kıldığı şeylerden kaçınmakta, 3) Allah’tan (CC) sevap dileyerek, iyilikle emretmekte, 4) Allah’ın (CC) gazâbından korkarak, kötülükten menetmekte olmak üzere, dört şeyde buldum.’
Ω RA kısaltması, “Radiyallâhü Anh - Allah ondan râzı olsun.” demektir.
2.1. İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak İslam’da iyiliği emretmeye, kötülükten sakındırmaya
‘emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'lmünker’ deniyor.
Hz. Osman (RA)’ın yaptığı bu ibâdetlerin ilk ikisi, Allah’ın (CC) yapılması ve yapılmamasına âit emir ve yasaklarını oluşturmakta; son ikisi ise, “emr-i bil mâruf nehy-i anil münker”i meydana getirmektedir.
Türkçe olarak “İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak” olarak bilinen bu düsturun terk edilmesi, felâketlerin gelme sebebi olarak biliniyor.
Başka bir ifâdeyle, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” felsefesine sâhip olan insanların bulunduğu beldeler, tabiat âfetlerine her an hazır olmalıdırlar!
Çünkü “iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak-emr-i bil mâruf nehy-i anil münker” ibâdetinin yapılmaması, o toplumda kötülüklerin başlamasına yol açar da ondan…
Bu yüzdendir ki Allah (CC) “iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak” ibâdetini çok önemsemekte ve Müslümanlar’ı bakınız nasıl târif etmektedir:
“Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız11.”
Âyetten görüldüğü gibi, bu emir ve yasak İslâm’ın özünü meydana getiriyor.
İslâm dini, Müslümanlardan gücünün yettiğinden fazlasını istemez. Dolayısıyla, her Müslüman, emr-i bil mâruf nehy-i anil münker husûsunda da gücünün yettiğini yerine getirmekle görevlidir.
Nitekim Müslim’de rivâyet edilen bir hadiste Peygamber’imiz (SAV) Efendimiz şöyle buyurmaktadır.
“Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse, onu hemen eliyle değiştirsin! Buna gücü yetmiyorsa diliyle kötülükleri değiştirsin! Ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle değiştirsin (o kötülüğe buğzetsin)!”
“Îmânın en zayıfı da budur. Ama bunun ötesinde îmandan bir hardal tânesi yoktur.”
Bu hadîsi yorumlayanlar, genel anlamda “kuvvet kullanarak elle (zorla) değiştirmenin” devlet tarafından;
“dille değiştirmenin” âlimler tarafından; “kalple
11 Âli İmran Sûresi, âyet 110.
değiştirmenin-buğzetmenin” halk tarafından yapılması gerektiğini söylemektedirler.
Bu nedenlerle, elinden, dilinden hiçbir şey gelmeyen bir Müslüman’a, en azından bütün, din dışı yaşayışları, ahlâksızlıkları, inkâr, küfür ve kötülükleri kalbinden reddetmek, nefret etmek, bu kötülüklere aslâ meyletmemek düşmektedir.
Müslüman’ım diyen bir kimse, din dışı davranışlara en azından bu kadar bir tepki de duymuyorsa, o zaman o kişinin, “bunun ötesinde îmandan bir hardal tânesi yoktur.”
kapsamına girmesinden korkulur.
Görülüyor ki, kulluğun içinde “iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak (emr-i bil mâruf nehy-i anil münker))” önemli bir yer tutmaktadır.
Bâzı hâkimler, “Kulluğun bütün ibâdetleri dört şeydir: Âhitlere vefâ (göstermek), (insan için çizilen dinî) sınırları muhafaza etmek, elden çıkan şeye sabretmek, elde olana râzı olmak…” demişlerdir12.
Kulluk dolayısıyla ortaya çıkan hâsılâta amel (iş) denmektedir. Bu şerîatın (İslâm’ın) şeklen üçte biridir.
hâkim: Gâlib. Haklı ve haksızı ayırıp hak ve adâlet üzere hükmeden. Başkasını müdahale ettirmeden idâre eden, Allah (CC). Memleketi idâre eden. Mahkeme reisi.
12 İbnü Hâceri’l Askalânî, Münebbihât, Bahar Yayınevi, İstanbul, 1967.
Çünkü kaynaklar, îman’dan sonra İslâm’ı (Şerîat’ı),
“ilim, amel ve ihlâstan ibârettir.” diye târif etmektedirler.
İlim olmadan, bilgisiz bir kimsenin ve câhilin yaptığı ibâdette hayır olmadığı gibi, eğer ihlâssız (samîmiyetsiz) ise, ilimle yapılan bir ibâdet de bir işe yaramamaktadır.
Günümüzde amel ve ihlâsın durumu bu ise, Müslümanların ilmî durumu da ortada olduğuna göre, İslâm’ın da sâdece bir îtikat seviyesinde kaldığına da ayrıca dikkat edilmelidir.
Bugün oldukça ihmal edilmekte olan ibâdetle ilgili âyetlerin okunarak onlardan dersler çıkarılması için gerekiyor.
3. KULLUK VE HALÎFELİK
İlâhî görevini başarma azmi ile Allah’ın (CC) rızâsı doğrultusunda gayret sarf etmekle yükümlü olan bir insanın bu îtaatine kulluk (ubûdiyet-tapınmak) diyoruz.
Kulluk, îtaat etmenin en genel mânâsı, ibâdet ise bunun özel mânâsıdır.
Başka bir ifâdeyle, kulluk alçalmayı açığa vurmanın, ibâdet ise, eğilerek tevâzu göstermenin yâni alçak gönüllülüğün ve hürmetin en son noktasıdır.
Kulun tevâzusunun en son noktası da Allah’a (CC) yapılan secde ânıdır.
Bunun içindir ki, Hz. Allah (CC) Peygamberimiz (SAV) Efendimiz’in kral bir peygamberlik ile kul bir peygamberlik arasında bir seçim yapmasını istemiş, Peygamberimiz (SAV) kul olan peygamberliği tercih etmiştir.
Allah’a (CC) tapınılır ya da ibâdet edilir. Bir kudsî hadiste13:
“Ey insanoğlu! Bana ibâdet için zaman ayır ki, seni ihtiyaçtan kurtarayım, evine rızk doldurayım ve vücûduna rahatlık vereyim. Beni anmaktan ve bana ibâdet etmekten gâfil olma!”
“Gâfil olursan, seni ihtiyaç içinde bırakırım, vücûduna zahmet ve yorgunluk verir, kalbine gam ve keder bırakırım!” denmektedir.
İbâdet Allah’a (CC) yaklaşma sanâtıdır.
Daha önce de vurgulandığı gibi ibâdetin ibâdet olması, ilim sâhibi olmaya bağlıdır. Nitekim bir kudsî hadîste,
“İbâdet ilimdedir.” denmektedir.
13 Yavuz, A. Fikri Yavuz, 40 Hadîs (7. Baskı), TÜRKDAV Ofset Tesisleri, 1981, İstanbul.
Başka bir kudsî hadîste ise:
“Biliniz ki, ilimsiz amel meyvesiz ağaç gibidir. Amelsiz ilim de kirişsiz ok yayına benzer14” dendiğine göre, buradan şunu anlıyoruz ki, ilmin hedefine ulaşması onunla ihlâslı olarak yapılan iş ve amel ile olmakta, bu oluşumdan hikmet doğmaktadır.
Şer’î olarak ibâdet, insanın ruh ve bedence tam bir bütünlük içinde yalnız Allah’a (CC) yapılan şuurlu bir îtaat ve yakınlıktan ibârettir.
3.1. Kulluktan Hoşlanmak
Kulluktan hoşlanamayanlar gafleti çok severler. Bu noktada hemen şu husûsun vurgulanması gerekir:
Allah’a (CC) kulluk yapmak isteyenler, dâimâ şuurlu ve uyanık olarak O’na tevekkül içinde bulunmayı isterler.
Buna karşılık Allah (CC) ve dinle ilgisi olmayanlar ise, her zaman şuursuz, düşüncesiz ve sarhoş olmayı tercih ederler.
Böylece, onlar için hayâtın her ânında ve her köşesinde,
“Dâimâ susmayı tercih ederek benden âfiyet iste ve bil ki, selâmet vahdettedir, ihlâs da takvâdadır. Züht, günahlardan tevbe etmektedir. İbâdet ilimdedir. Zenginlik kanaattedir.” KIRK KUDSÎ HADİS, Hazırlayan: A. Fikri Yavuz, Emekli Kadıköy Müftüsü, İstanbul.
14 Amelsiz ilim insanı kurtarmaz, Alındığı elektronik internet adresi,
http://forum.memurlar.net/konu/674636/?page=1, En son erişim târihi: 4.08.2011.
ölüm ve ötesi gibi, hissettikleri gerçeklerin gerçekleşeceğini her an şuurlarından uzak tutmak mümkün olabilmektedir.
TV programlarından birinde programı yapan kişi, mikrofonu uzattığı kimselere, “Cennet nedir?, “Cehennem nedir?” sorularını soruyordu.
Bir kısım vatandaş sorularla ilgilenip cevaplamaya çalışıyorlar ama bunların çoğu bu konularda câhil bırakıldıkları için bocalıyorlardı.
Asıl bahsetmek istediğim, her iki sorudan da hoşlanmayıp hemen sıvışanların durumlarıydı. Bu da yetmiyordu: Bunların çoğunun yüz renkleri, soruyu duyar duymaz oldukça değişiyordu.
Bu durum benim çok ilgimi çekmişti ve uzun bir süre programı izlemiştim, teşhislerimde yanılmıyordum.
Gerçekten, soruları duyan bir takım insanların morellerinin bozulduğu, o anda renkten renge girmelerinden kolayca anlaşılıyordu.
İşte, “ölüm ve ötesi gibi, hissettikleri gerçeklerin gerçekleşeceğini her an şuurlarından uzak tutmak mümkün olabilmektedir.” demekle işâret etmek istediğim insanlar, her halde bu tip insanlar olmalıydı.
Demek ki, bunların, soruları duyar duymaz hemen sıvışmalarının sebebi, konuyu hemen şuurlarından uzak tutmak için idi.
Böyle kimseler, bu yüzden, şuurlu hallerinde yanlarında ölüm gibi konulardan bahsedilmesinden ya da câmi gibi yerlerde bulunmaktan veyâ dinî merâsimlerden hattâ nurlu bir Müslümanla yan yana bulunmaktan çok rahatsızlık duyarlar.
Böylelerinin çoğu da hemen lâikliği bahâne ederek, dinî sembolleri yok etmek için ne kadar çok çalışmışlar, sırf bu yüzdendir ki, bunların dini hatırlatan sembollere bile tahammülleri olmamıştır.
Geçmişte basılan toplantılarda yakalanan dinî kitap, tespih ve takkelerin toplatılması için konan ve yıllar sonra Reisicumhur Özal tarafından kaldırılan meşhur 163. madde, her halde böyle bir gerekçeden doğmuştu.
İşte, onların bu olumsuz tutumları, sırf “ölüm, Âhiret, imtihan, Cehennem” gibi kelimelerle dile getirilen, gerçeğin onlar için soğuk olan yüzü ile bir müddet de olsa, karşılaşıp huzursuz olmamak içindir.
Bununla berâber, bu tür insanlar, sık sık dinî sembollerle karşı karşıya geldiklerinde de “anlık” şoklar geçirirler, dolayısıyla bundan kurtulmak için hızla durum değiştirirler, yine unutmaya gayret ederler ama gene bu
hususlar şuurlarının altından hiç çıkmadığı için unutamazlar, bu yüzden de bir türlü mutlu olamazlar, âdetâ devamlı bir ıstırap içindedirler…
Sonuç olarak söylemek gerekirse, dine karşı alerjileri olan böyle insanlar için dini hatırlatan her şey, onlara kısa süreli de olsa bir şok ânı yaşatır.
3.2. Kulluk Derecesi
Kulluk derecesine yükselen, yeryüzündeki halîfeden üstündür.
Kulluk, mükellef olan insanların en şerefli rütbesi ve gerçek özgürlüğüdür.
Kulluk konusunda Elmalı Hamdi Yazır’ın îzâhatı şöyledir:
‘”Bize kul olarak” gibi, mutlak “kullar” tâbirine kâfir bile dâhil olabilirse de “benim kullarım” izâfetine kâfir dâhil olamaz.”
“Çünkü kâfir şeytanın hâkimiyeti ve etkisi altındadır.
Hâlbuki “Şüphesiz kullarım (benimdir). Onların aleyhine sana verilmiş bir hâkimiyet yoktur” (Hıcr,15/42).
buyrulmuştur…”
“Şeytanın kendisi de:
”Onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak onlardan senin ihlâslı kulların müstesnâ…” ((Hıcr,15/39- 40) dedi.”
“Demek ki, ‘Allah’ın kulları’ olma mevkîini elde eden mükellef, derece yönünden yeryüzünde halîfe olandan daha yüksektir15.”
Burada hemen belirtmekte fayda vardır ki, sâdece Allah’a (CC) kul olanlar iki cihanda özgürlüğün tadını alırlar. Onların arkaları yere gelmez.
Bununla berâber, buradan her ibâdet edenin mutlaka Cennet’e gideceği anlamı çıkarılmamalıdır!
Çünkü öyle ibâdet edenler vardır ki bunlar, ya îtikatlarını düzeltmezler ya insan haklarına uymazlar ya da büyük küçük, işledikleri günahlara üzülüp pişmanlık duymazlar. Belki bunlar bu ve benzeri sebeplerden dolayı Cennet’e gidememiş duruma düşebilirler.
3.3. Çok Kimseler Tehlikededirler Bir kudsî hadiste şöyle denmektedir:
15 H. Y. M. Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, (Zaman) Cilt 6, Sayfa 230.
“Her ne kadar bana isyankâr olanı ben helâk edersem de, her iyilik eden de Cennet’e hak kazanmış değildir (o ancak benim lütfumla Cennet’e girer)16.”
Bu görüşü aşağıdaki hadis de desteklemektedir:
“Ey insanoğlu! Çok lambalar vardır ki, onların her birini rüzgâr söndürmüştür; nice ibâdet edenler vardır ki, bunları kendi nefislerini beğenmeleri bozmuştur.”
“Nice zenginler vardır ki, bunları mal çokluğu ifsâdetmiştir.”
“Nice fakirler vardır ki, onları fakirlik yoldan çıkarmıştır.”
“Nice sağlam yapılı kimseler vardır ki, onları sağlık bozmuştur.”
“Nice hastalar vardır ki, onları hastalık yoldan çıkarmıştır.”
“Nice âlim vardır ki, onları ilim bozmuştur.”
“İzzetim ve Azâmetim hakkı için:”
16 Yavuz, A. Fikri Yavuz, 40 Hadîs (7. Baskı), TÜRKDAV Ofset Tesisleri, 1981, İstanbul.
“Eğer ibâdet eden ihtiyarlar, samîmiyetle Allah’a îtaat eden gençler, süt emen çocuklar ve otlayıp yayılan hayvanlar olmasaydı üzerinizdeki göğü demir yaratırdım, altınızdaki yeri sert bir kaya ve toprağı da kül ederdim.
Gökten de size bir damla su indirmezdim ve Yeryüzünde de sizin için nebat bitirmezdim; azâbı üzerinize su döker gibi dökerdim.”
“Ancak, bu sayılanlar mevcut olunca, gelmesi gereken mûsibetler de imkânsız olmuştur.”
“Kuvvet ve kudret ancak yüce ve büyük Allah’ındır17.”
Nitekim günümüzde görülmektedir ki, insanların çoğu Allah’a (CC) kulluğu bıraktıkları için O’ndan başka her şeyin kulu ve esiri hâlindedirler. Bu kullukların her biri, o insanları Cehennem’e sürükleyecek, yollar ve vâsıtaları meydana getirirler.
Günümüzde Allah’a (CC) kulluğu bırakarak birbirimize ya da sevdiğimiz şeylere gösterdiğimiz sevgileri tapma derecesine getiriyoruz. Meselâ eşlerimize, çocuklarımıza, servetimize ve benzeri şeylere taparcasına ilgi gösteriyor, ölçüleri aşarak aşırılık çukurlarına yuvarlanıyoruz.
17 Aynı eser.
Sonuçta Allah’a (CC) kulluğu unutuyoruz, yaratılışımızın hikmetinden farkında olmadan çok uzaklara kaymış oluyoruz.
İlâhiyatçı Cemalnur Sargut konu ile ilgili olarak şunları söylüyor:
“Siz iki sütunsunuz. Bir birinize yapıştırırsanız mâbet çöker aranızdan… Allah’ın muhabbeti geçecek kadar mesâfe bırakın ki o mâbet oluşsun. O zaman bir birimize tapmak üzere değil, Allah’a tapmak üzere ele ele vermek lâzım. Bundan sonra ne boşanma olur ne de bir şey olur.
Biz evlenirken derlerdi ki kocan yukarı doğru uçmaya başlarsa sen alttan uç ki birbirinize çarpmayın.”
“Bir adam şeyhine, ‘bana hakîki şeyhi gösterir misiniz?’ demiş. O da demiş ki, ‘kulübede yaşayan bir adam var. Git ona de ki, gönlünden dünyâyı çıkarsın.’
“Adam kulübede yaşayana gitmiş. ‘Allah Allah’ demiş,
‘bu kulübede dünyâ ne gezer. Bu adamın hiçbir şeyi yok.’
“Ama adam ona demiş ki, ‘düşündüğün gibi değil... Ne düşündüğünü anladım. Benim içim, dünyâ aşkıyla dolu…
Buraya kendimi soktum ama içimden dünyâ sevgisi çıkmadı. Evlatlarıma tapma aşkı çıkmadı.’
Anonim, Alındığı elektronik posta adresi,
http://www.2023istanbul.com/haber/8671/cemalnur-sargutla-dobra-dobra.html, En son erişim târihi: 30.10.2011.
“Adam, ‘vah vah’ demiş. Sonra da gelmiş şeyhine,
‘şimdi de saraydakine git’ demiş. Ona de ki, ‘onun ellerinden öperim, duâlarını eksik etmesin üzerinden.’
‘Allah Allah’ demiş mürit… Saraya gitmiş… Şeyh altınlar içinde, üzerinde kürkler.”
“Demiş ki, ‘şeyhim böyle dedi ‘ Adam, şöyle konuşmuş
‘Oğlum, sakın yanlış anlama! Bunları biz üzerimize alırız, ama ârızîdir. Bir dakikada bırakırız. Bizim en büyük zenginliğimiz, Allah’tır18.”
4. HZ. ALİ EFENDİMİZ’İN OĞLUNA NASÎHATİ Başta nefislerinin kulu olanların diğer sevdikleri şeylere olan kullukları çok kolay olmaktadır.
Paranın kulu olanından, nefsinin kulu olanından, kadının kulu olanından tutun da Allah’ı (CC) unutturan her şeyin kulu olanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.
Allah’ı (CC) tanıyanlar yanız O’nun kulu oldukları hâlde, Allah’ı (CC) tanımayanlar her şeyin kulu olmaktadırlar:
18 Alındığı elektronik posta adresi,
http://www.google.com.tr/search?q=cemalnur+sargut+%2B+tapma&hl=tr&rlz=1W1A DRA_tr&prmd=ivns&ei=5kmtTo-PIISd-wbMg9DxDw&start=10&sa=N, En son ulaşım târihi: 30.10.2011.
Onun için İslâm, insanı sâdece yaratanının kulu yaparak, onun iki cihan özgürlüğünü kazanmasını temin etmektedir.
Hz. Ali (RA) Efendimiz, oğluna nasîhatinde şöyle diyor:
“Her şeyi Allah’tan iste!”
“Yerin ve göklerin içinde bulunan her şeyi elinde tutan Zat, sana kendisinden istemek ve duâ etmek nîmeti verdi.”
“Duânâ icâbet edeceğine de söz verdi.”
“Sana bir şey vermesi için kendisine duâ etmeni emretti.”
“Ondan rahmet dile ki, sana rahmet etsin. O, seninle Kendisi’nin arasına bir perde koymadı ve seni korumak için başkasına teslim etmedi.”
“Ey oğul!”
“Allah bütün hazînelerinin anahtarını eline verdi.
Dilediğin zaman kapılarını duâ anahtarı ile açarsın.
Dilediğin zaman semânın kapılarını açar, ölü toprağa hayat veren yağmurları indirirsin.”
Fakat istediğin şeyin hemen yerine gelmemesinden endişe edip yese düşme!”
“Onun vermesi senin niyetine göredir.”
“İstediğin şey verilmeyebilir. Fakat onun yerine onun daha hayırlısı verilir.”
”Belki, istediğin şey yerine üzerinden bir belâ kaldırılır. Ki bu senin için daha hayırlıdır.”
“Belki, istediğin yerine getirilirse, sana veyâ inancına bir tehlike teşkil edebilir. Bunu da Allah kabul etmez ve istediğini yerine getirmez.”
4.1. Allah’a (CC) Yaklaşmak-Berberle Tartışma Allah’a (cc) yaklaşmak ve duâ etmek insanların tercihlerine bırakılmıştır.
Adamın biri her zaman yaptığı gibi, saç ve sakal tıraşı olmak için berbere gider. Berberle aralarında güzel bir sohbet başlar. Sıra Allah (CC) ile ilgili konulara geldiğinde berber:
“Ben senin söylediğin gibi Allah’ın varlığına inanmıyorum.” der.
Adam:
“Neden?” diye sorar.
Berber:
“Nedeni var mı? Açıklaması o kadar kolay ki…”
diye cevap verir ve devam eder.
“Dışarıya çık, bir bak! Buna da gerek yok ya…”
“Eğer Allah olsaydı, bu kadar sorunlu insan olur muydu?”
“Eğer Allah olsaydı, bu kadar çok insan acı, yoksulluk, perişanlık çeker miydi?”
“Eğer Allah olsaydı, bunların hiç birine izin vermez herkesin acısını giderir, ihtiyâcını yerine getirdi!”
Berber işini bitirdikten sonra adam kalkar, dışarı çıktığında tam o anda, olacak bu ya, saçlı sakallı birkaç kişi ile karşılaşır. Bunların aylarca berber yüzü görmedikleri her hallerinden belli oluyordu.
Adam hemen berbere geri döner ve ona:
“Biliyor musun? Bence bu Dünyâ’da hiç berber yok!”
der.
Berber şaşırır:
“Bu nasıl söz ki! Üstelik ben berberim ve buradayım.”
diyerek öfkelenir gibi olur.
Adam kararlıdır:
“Hayır! İddiâ ediyorum yok!” der ve şöyle devam eder.
Eğer bu Dünyâ’da berber olsaydı, caddelerde rastlanılan tüm saçlı ve sakallı insanlar olmazdı.”
Berber öfkeyle dikleşir:
“Lütfen! Lütfen! Yanılıyorsunuz!”
“Bu Dünyâ’da elbette berber vardır. İşte, görüyorsunuz ben de berberim ve varım.”
“Ama o bahsettiğin insanlar bana gelmiyorlarsa, ben ne yapayım!
Adam, ilk sohbet konusuna döner ve taşı gediğine koymakta gecikmez:
“Kesinlikle doğru söylüyorsunuz! Allah vardır fakat tıpkı bunun gibi, insanlar O’na gitmiyorlarsa, bu onların birer tercihi olmuyor mu?”
“İşte, dünyâda acı çeken, yoksulluk, perişanlık içinde kıvranan bu kadar çok insanların varlığının biricik sebebi, onların Allah’a (CC) gitmeme, Allah’ı, aramama tercihleri!”
4.2. Hayvanların Dillerini Öğrenmek İsteyen İnsan Elmalılı Hamdi Yazır, “Kulluk hakkına râzı olmaktır.”
diyor.
Bir hikâye ile “hakkına râzı olmak” şeklinde özetlenebilen kulluk konusunu bitirelim:
Adamın biri Mûsâ (AS)’a yalvarır, hayvanların dilini öğrenmek için…
Mûsa (AS), birkaç kere onu başından kovar, “Senin için hayırlı olmaz!” diyerek…
Ama sonunda kurtulamaz, Mûsa (AS) duâ eder, adam hayvanların dilini öğrenir.
Hayvanların dilinden anlayan bu adam bir gün, kendi köpeği ile horozunun konuşmalarına rastlar ve bu konuşmalara kulak kabartır…
Konuşma şöyle başlar ve sürer:
Köpek:
“Bana hiç et vermiyor.” diye ev sâhibinden şikâyet eder.
Horoz:
Hiç merak etme, yakında koçu ölecek! Oradan sana bir şeyler çıkar.”
Ev sâhibi, “Vay canına!” der, ertesi gün koçu hemen satar, kendi aklınca zarara girmekten kurtulur…
Koçun satılmasıyla köpeğin umutları kararır, horoza tekrar şikâyetlenir, “Bak ev sâhibi koçu satarak benim nasibimi engelledi.” diyerekten…
Horoz yine hemen cevap verir:
“Hiç merak etme! Yakında ev sâhibinin öküzü ölecek...
Oradan sana bir şeyler çıkar.”
Ev sâhibi bu konuşmayı da duyar, hemen öküzü satarak kendince tekrar akıllılık eder, ikinci kez zarardan kurtulur...
Ev sâhibinin neşesine pek diyecek yoktur tabiatıyla…
Hayvanların dilini bildiği için aldığı tedbirlerle önemli zararların önüne bir bir geçmektedir kendince…
Bir gün yine köpekle horoz konuşurlarken ev sâhibi yine kulak kabartır, konuşmaları harfi harfine dinler...
Köpek horoza benzer mutsuzluğunu anlatmaktadır yine:
“Ev sâhibi yine tedbirli davrandı, öküzü ölmeden sattı, bizim et beklentimiz yine umutsuzluğa düştü!” diye…
Horoz bu sefer şu önemli ve ümitli bilgiyi verir:
“Sen hiç merak etme! Bu sefer her hâlde sana bir yağlı kemik çıkacak!” der ve ilâve eder:
“Yakında ev sâhibi ölecek… Onun için hayır yemeği verilecek… Kesilen hayvanlardan sana bol bol et-kemik çıkar.”
Bu konuşmaları büyük bir dikkatle dinleyen ev sâhibi o anda şaşkına döner, umutları kararır.
Bitkin bir şekilde mırıldanır:
“Ey vah! Şimdi ne yapmalı?”
Aklına hemen Mûsa (AS) gelir ve aceleyle ona gider, durumu anlatır, “Şimdi ben ne yapacağım?” der.
Mûsa (AS):
“Sen söz dinlemedin, kendi kendine ettin!” cevâbını verir ve konuşmasını şöyle sürdürür:
“Koçun ölümü öküzü kurtaracaktı (Yâni öküzün bedeli koç olacaktı), onu sattın!”
“Öküzün ölümü seni kurtaracaktı (Yâni öküzün ölümü senin bedelin olacaktı), buna da fırsat vermedin, sonuca râzı olacaksın!”.
Eğer adam:
“Kahrın da hoş, lütfun da hoş…”
deyip Allah’ın (CC) takdîrine râzı olsaydı, elbette daha güzel olacaktı, değil mi?
Nitekim deniyor ki, “Allah (CC) yarattığı kuluna hiç zulmeder mi? Kul kendi kendine zulmeder.”
Bunun delîli Müteaffifîn Sûresi, âyet 14’dür: “Hayır hayır, öyle değil!.. Aksine onların kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur.”
4.3. Çekilen Sıkıntılar
“Hayırlısı aranan” işler, kolay olmaz. Çekilen sıkıntılar, gelecekteki hayırların bedelleri olur.
Mûsâ (AS)’ın davâsının tutması, aklımda kaldığına göre, 750 000 erkek çocuğun Firavun tarafından katlinin bedeli karşılığında olmuştur.
Yâni, demek istediğim, hayırlı işler temelli olur, Allah’tan (CC hayırlısı istenmeden, “ne olursa olsun”
diyerek yapılan işlerden hayır gelmez!
En güzel şey, bence, kulluğu iyi belleyip onu yaşamaya çalışmak, “Allah’tan (CC) gelene râzı olma”’ya kulluk dendiğini bir kere daha hatırlayarak…
5. ZİKİR
Bir kudsî hadîste Allah (CC) buyuruyor ki:
“Ey îman edenler! Allah’ı çok çok zikredin ve akşam sabah O’nu tesbih edin!”
Tesbih etmek, “Allah’ı (CC) noksan sıfatlardan tenzih etmek ve namaz kılmak” diye târif edilmektedir. Diğer bir kudsî hadîste ise:
“Ey insanoğlu! Takvâ sâhibi ol ve amelini gösterişten arındır. Beni zikredip anmak için zaman ayır ki, ben de seni meleklerim yanında anayım19.”
Elmalılı Hamdi Yazır, “Allah’a (CC) kul olmanın başı zikir, sonu ise şükürdür.” diyor.
Evet! Kulluğun başı zikir, sonu ise şükürdür. Bu yüzden İslâm’ı, kısaca “fikir, zikir ve şükür” olarak özetleyenler de vardır.
Fikirden maksat, Allah’ın (CC) yarattıklarını, eserlerini temâşâ edip bilgilenmektir.
Zikir ise, eserleri karşısında O’nun büyüklüğünü anmak, zikretmek sonra da “sübhânallah! µ” deyip O’na teslim olmaktır.
tenzih: Suç ve noksanlıktan uzak saymak. Cenab-ı Hak’kı (CC) her çeşit kusur, noksan, şerik gibi hallerden uzak bilip söylemek. Kabahati yok olduğu anlaşılmak ve onu ifâde etmek.
19 Yavuz, A. Fikri Yavuz, 40 Hadîs (7. Baskı), TÜRKDAV Ofser Tesisleri, 1981, İstanbul.
µ sübhânallah: Allah’ın (CC) mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve şaşkınlığı ifâde etmek için söylenir. Allah’ın (CC) zâtında, sıfâtında ve ef'alinde (fiillerinde, işlerinde, amellerinde) bütün kusur ve noksanlıklardan uzak olduğunu ifâde eder.
Şükür, gerek fikir ve zikir için kendisine verilen maddî ve mânevî nîmetlerde ve gerekse bunlara ulaşmada Allah’ın (CC) verdiği ve vereceği tevfik (Allah’ın (CC) yardımı) için bir teşekkürdür.
Kul, bu inanç, teslîmiyet ve çalışmayla kulluğunu yapar, bunu şükürle mühürleyerek Allah’a (CC) yollar.
Böylece, kul yaratılış sebebini yerine getirerek Allah’ın (CC) Evren ve insanları yaratmadaki murâdı, kendi güç ve kudretinin bilinip zikredilmesi tahakkuk eder (meydana gelir).
Zikir ve şükrün her ikisi birden dil, kalp ve bedenle yapılır…
Dil ile zikirde Allah’ın (CC) en güzel isimleri anılır, O’na hamt edilir, tesbih edilir, tenzih edilir, Kitab’ı okunur ve duâ edilir.
Allah’ı (CC) gönülden anmak diye târif edilen kalp ile zikrin birincisi, gönülden şüpheleri silerek O’nun varlığının delilleri, isim ve sıfatları düşünülür.
Allah’ın (CC) isim ve sıfatlarının bilinenlerinin sayısı 99’dur. O kendisine bu isim ve sıfatlarla yalvarılmasını istemektedir.
Onun için Mehmet Zahid Kotku Hazretleri’nin düzenlediği duâ kitabının ilk sayfalarında bu isim ve sıfatlar yer almaktadır. Onun bağlıları, her sabah duâlarına bu isim ve sıfatları okuyarak başlamaktadırlar.
Piyasada da Allah’ın (CC) isim ve sıfatlarını içeren
“Esmâ ül Hünsâ” adları ile bilinen güzel kitaplar vardır.
Kalp ile zikrin ikincisi, O’nun yarattığı âlemlerin (evrenlerin) yaratılışlarındaki Matematik denklem, denge ve ölçüm inceliklerini, koyduğu hükümlerin ve kulluk vazîfelerimizin, mükâfat ve cezâların düşünülmesidir (tefekkür edilmesidir).
Kalp ile zikrin üçüncü şeklinde Allah’ın (CC) bütün maddî ve mânevî varlıkları ve bunların yaratılış sırları araştırılır, seyredilir ve düşünülür.
Öyle ki, bu âlem en küçük zerreden en büyük kozmoza kadar uzanır. Bunların, kutsal bir âleme birer ayna oldukları görülür.
Bu aynaya öyle bakanlar vardır ki, onlara o güzellik, incelik ve büyüklük âleminin nurları yansır. Onlar bâzen bir anlık bir hisse kapılırlar ki, o anda kazandıkları müşâhede zevki bütün dünyâlara bedel olur.
Bu zikir makamının hiç sonu yoktur. Bu makamda insan bütün hisleri ile Allah’a (CC) bağlanır, öyle ki, ortalıkta sâdece zikredilen kalır.
Bu makamların, benim gibi, sözünü edenler çoktur ama bunların tadına erenlerin sözle alâkaları yoktur.
5.1. Tefekkürün Dereceleri (Mertebeleri)
Tefekkürün Türkçesine düşünme denir. Düşünmenin İslâm’daki yeri çok önemlidir.
Tefekkür üç derecedir (mertebedir).
Tefekkür (düşünme) konusunda Peygamber (SAV) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Bir anlık tefekkür (düşünme) bir yıllık (nâfile) ibâdetten hayırlıdır.”
Bu konuda iki hadis daha vardır:
“Bir anlık tefekkür (düşünme) yetmiş yıllık ibâdetten hayırlıdır.
“Bir anlık tefekkür (düşünme) bin yıllık ibâdetten hayırlıdır.
Bu hadislerde geçen “an” kelimesi bir zaman aralığını gösteriyor. Bu, bir dakika, beş dakika, bir saat, üç saat, on saat, bir gün, bir ay, altı ay, bir yıl, iki yıl, on yıl… olabilir.
5.2. Bilim Adamının Bir Anlık Tefekkürü (Düşünmesi)
Bilim adamının bir anlık tefekkürü (düşünmesi) bir yıllık nâfile ibâdetten hayırlıdır
“Bir anlık tefekkür (düşünme) bir yıllık (nâfile) ibâdetten hayırlıdır.”
Bu hadisin yorumunu Abdülkadir Geylânî (KS) şöyle yapmaktadır20.
“Her kim, bâzı hikmet taşıyan işleri düşünür, onun bir parçasından birçok parçalar olduğunu, onlardan dahî nice şeyler husûle geldiğini düşünürse, buna tefekkür denir, yaptığı bu tefekkür bir yıllık ibâdete bedel olur.”
Bu hadis ve yorumu, kanaatimce, bütün aklî ilimleri içine almaktadır. Bunların başında da, Matematik, Fizik, Kimyâ, Biyoloji, Fizyoloji, Tıp gibi, bütün pozitif bilimler ve bütün mühendislik dalları başta gelmektedir.
KS kısaltması, “Kuddise Sırruh-Allah onun sırrını mukaddes etsin!” demektir.
20 Akçiçek, A., Abdülkadir Geylânî, Sırr’ul-Esrar, İkinci Baskı, Tan Gazetesi ve Matbaası, 1968, İstanbul.
Optik, Fotonik, Biyokimyâ, bütün Gen Bilimleri, Astronomi, Kozmoloji, Kozmogoni de bunlar arasına girer.
Sibernetik, Big Bang gibi teoriler de buna dâhildir.
Düşününüz! Bir maddenin ya da bir biyolojik uzvun çeşitli büyüklükleri arasındaki ilişkileri yâni proton, nötron ve elektronlardan oluşan atomları; atomlardan oluşan molekülleri; moleküllerden oluşan organları; organlardan oluşan sistemleri ya da atomlardan oluşan element ve bileşikleri veyâ gezegenlerden oluşan Güneş Sistemi’ni;
yıldızlardan oluşan galaksileri…
Görüyorsunuz! Atom denilen parçacıklardan neler (birçok parçalar, onlardan dahî nice şeyler) meydana geliyor, ne bileşikler doğuyor…
Ve de sıfırdan dokuza kadar on tâne rakamdan ne Matematik ilişki ve denklemler meydan geliyor…
Yine düşününüz, elektron denilen parçacığın hünerlerini:
Bu küçücük parçacığın meydana getirdiği elektriğin verdiği çeşitli ve renkli ışıkları, çalıştırdığı binlerce cihaz ve fabrikaları, maddenin sertlik ve yumuşaklığını ve daha nicelerini… Bütün bunların hepsi bu hadisin kapsamına girmektedir.
Bunlarla uğraşan, bunları araştıran insanlara bilim adamı deniyor. Şimdi bir düşününüz bu hadis gereğince Müslüman ve Mü’min olan bir bilim adamının değerini!
Bilimde düşünürken her an bir yıllık (nâfile) ibâdetten daha hayırlı iş yaptığını…
Bu vâdedilen hayra kavuşmak için, dikkat edilirse, burada “Müslüman ve Mü’min olma” ön şartı vardır. Yâni, bu vaadi veren İslâm dinine inanmak ve dürüst olmak gerekiyor.
Yoksa bu müjdeden İslâm’a inanmamış olanlar faydalanamazlar.
Düşünsenize, 18 Haziran 2008 târihli bir yazıda ABD'de yapılan bir araştırmada bilim adamlarının her yıl 2325 kötü niyetli davranış sergilediği, bu sahtekârlıklar arasında uydurma raporlar ve yayınlar, çarpıtılmış veriler ve uydurma burs tâliplerinin yüzde 60'la başı çektiği, intihalin (bilim hırsızlığının) ise yüzde 36'yla ikinci sırada olduğu bildiriliyor.
Bu olumsuz işleri yapanlar da düşünüyor (tefekkür ediyor) ama bunların dinleri, niyetleri bozuktur. “Ameller niyete göredir.” hadisî gereğince elbette Müslüman ve Mü’min olmayan bilim adamları bu hadisin kapsamı dışında kalacaklardır.
5.3. Tahkîki Îman21
Tahkîki îman22 taklidî îmandan üstündür.
Demek oluyor ki, yukarıda sayılan konuların bir veyâ bir kaçı ile uğraşan ya da bu konularda düşünüp emek sarf eden, tahkîk eden©, bunların kendiliğinden olamayacağını idrak ederek yaratılış sebebinin böylece gereğini yerine getiren bir Mü’min, bu düşünce deryâsı içinde düşündüğü oranda nâfile sevap kazanmaktadır.
İlmin inceliklerini düşünerek kazanılan îmâna tahkîki îmân denmektedir. Tahkîki îmân, çocukluktan beri ana ve babaya bakarak kazanılan taklidî îmândan üstündür.
5.4. Yetmiş Yıllık İbâdet
Yukarıda zikredilen ikinci hadîsi ele alalım:
“Bir anlık tefekkür (düşünme) yetmiş yıllık ibâdetten hayırlıdır.
21 Akad, N.B., Risâle-i Nur’un Bir Çekirdeği Olarak: Birinci Söz, Yeni Ümit, Sayı 74, 2006.
22 Akad, N.B., Risâle-i Nur’un Bir Çekirdeği Olarak: Birinci Söz, Yeni Ümit, Sayı 74, 2006.
© tahkîk: Doğru olup olmadığını araştırmak veyâ doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak. Bir şeyin hakîkatine ermek, künhüne vâkıf olmak, nihâyetine erişmek demektir. Kur'an’daki kıraat ilminde ise, her harfin hakkını vermek, özel sıfatlarına riâyet etmek, sesi tam yerinden (mahrecinden) çıkarmak, medleri gerektiği kadar uzatmak, hareke, izhar ve gunneleri okuyuş hassâsiyetinin en son imkânını kullanarak okumaktır.
İbâdet yapan irfan duygusu içindeki bir insanın bir anlık tefekkürü (düşünmesi) yetmiş yıllık ibâdetten hayırlıdır.
Abdülkadir Geylânî, bu hadisi şöyle yorumlamaktadır:
“Her kim, yaptığı ibâdeti düşünür ve onların hikmetine karşı irfan duygusu taşırsa, bu tefekkürü yetmiş yıllık ibâdete bedel olur.”
Aslı “irfân” olan ve pratik hayatta daha çok “irfan”
şekline dönmüş olan bu kelime, “bilme anlama, ilâhî bir feyiz olarak kâinatın sırlarını bilme kudreti, kültür”
anlamlarını taşımaktadır.
Her kim, yaptığı ibâdeti ve onun mânevî hikmet ve feyizlerini düşünmeye kalkması için, o kimsenin en azından dinî bilgilere sâhip olması gerekir.
Ama “irfan duygusu” taşımak için ise, birinci hadisin kapsamına da girmek gerekiyor. Çünkü “irfan duygusu”
taşımak demek, “kâinatın sırlarını bilme kudreti” olan bilimle ilgili fen bilimlerini bilmek demektir.
Demek oluyor ki, ibâdetine düşkün bir bilim adamı ya da fen bilimlerini bilen bir Müslüman ve Mü’min’in madde ve mâna sahâlarında (konularında) her an yaptığı tefekkür yetmiş yıllık nâfile ibâdete bedel olmaktadır.
Burada şu sorunun cevâbı da merak konusudur:
Dinî bilgileri bildiği hâlde, aklî ilimlere sâhip olmayan Müslüman ve Mü’min’in bu hadisteki yeri neresidir?
Bu sorunun cevâbı aslında yukarıdaki açıklamalarda vardır. Soru, okuyucunun dikkatini ilgili konuya yoğunlaştırması için sorulmuştur.
4.5 Bin Yıllık İbâdet
Yukarıda zikredilen üçüncü hadise gelince bu:
“Bir anlık tefekkür (düşünme) bin yıllık nâfile ibâdetten hayırlıdır.”
Bu hadisi Abdülkadir Geylânî Hazretleri şu şekilde yorumlamaktadır:
“Her kim, ilâhî mârifeti düşünür; Allâh’ü Teâlâ’ya karşı tam irfan duygusuna sâhip olmayı dilerse, bunun yaptığı tefekkür de bin yıllık ibâdete bedel olur.”
Abdülkadir Geylânî, asıl irfan ilminin bu olduğunu söylemektedir.
İlmin içinde hem aklî ve hem de naklî ilimler vardır.
Abdülkadir Geylânî, “irfan ilmi” ile “tevhid” ilmini kast ettiğini söylemektedir. “Tevhid-Türkçe’ye uygun telaffuz ile tevhit” ilmi, Allâh’ü Teâlâ’nın birliğini konu alan ilimdir.
Başka bir ifâdeyle, tevhit ilmi, insanın ve insanlığın yaratılışı sebebinde esas olan ve onun görevi sayılan ilimdir.
Çünkü Allâh’ü Teâlâ, evrenleri ve insanları, kendi birliğinin, ululuğunun anılması, methedilmesi ve yüceleştirilmesi için yarattığını bildirmektedir.
6. ZİKİRLE İLGİLİ ÂYETLER
Yeri gelmişken Allah’ın (CC) zikir hakkındaki görüşlerini her hâlde bilmek istersiniz. Onun için Kur’an’daki bâzı zikir âyetlerini aşağıda arz ediyorum:
"Sakınıp rahmete kavuşmanız için, içinizden sizi uyarıp korkutacak bir adam aracılığı ile bir zikir (Kitap) gelmesine mi şaştınız?" 23
Burada Kitap’tan kast edilen Kur’an’dır. Görüldüğü gibi, en büyük zikir kaynağı Kur’an olduğu için, Kur’an’ın bir adı da zikirdir.
23 Â’raf Sûresi, âyet 63.
“Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun24.”
Burada dikkati çeken bir husus vardır:
Allah’ın (CC) “Eğer bilmiyorsanız, zikir (Kur’an) ehline sorun!” âyetindeki “zikir (Kur’an) ehli” sözünden Kur’an ilmine hâkim olan “âlimler” anlaşılmalıdır.
Yoksa ilmi olmayan fakat zikir halkalarında “hu”
çeken sofular anlaşılmamalıdır!
“Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana katımızdan bir zikir verdik25.”
“Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun26.”
‘De ki: "Gece ve gündüz sizi Rahman (olan Allah)’tan kim koruyabilir?" Hayır! Onlar Rab’lerini zikirden yüz çevirenlerdir.27’
24 Nahl Sûresi, âyet 43.
25 Tâhâ Sûresi, âyet 99.
26 Enbiyâ Sûresi, âyet 7.
27 Enbiyâ Sûresi, âyet 42.
“Bu, bizim ona indirdiğimiz mübârek bir zikirdir. Şu halde onu inkâr edecek olanlar siz misiniz?28”
“Böylece onun duâsına icâbet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona katımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir zikir olmak üzere âilesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik29.”
‘Andolsun, biz Zikir'den sonra Zebur'da da:
"Şüphesiz Arz'a sâlih kullarım vârisçi olacaktır." diye yazdık30.’
Bu âyet, Dünyâ’ya Müslümanların hâkim olacaklarını bildirmektedir.
"Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız’ bırakandır31."
"Eğer yanımızda öncekilerden bir zikir (kitap) bulunmuş olsaydı32."
28 Enbiyâ Sûresi, âyet 50.
29 Enbiyâ Sûresi, âyet 84.
30 Enbiyâ Sûresi, âyet 105.
31 Furkan Sûresi, âyet 29.
32 Saffat Sûresi, âyet 168.
“Sâd, Zikir dolu Kur'an'a andolsun!33”
‘"Zikir (Kur'an), içimizden ona mı indirildi?" Hayır, onlar Benim zikrimden bir kuşku içindedirler. Hayır, onlar henüz Benim azâbımı tatmamışlardır34.”
’
"O (Kur'an), âlemler için yalnızca bir zikir (öğüt ve hatırlatma)’dir35.”
“(Ki o,) temiz akıl sâhipleri için bir hidâyet rehberi ve bir zikirdir36.”
“Şüphesiz, kendilerine zikir gelince onu inkâr edenler (ateşin içine bırakılırlar); oysa o, aziz (şerefi yüksek, üstün) bir Kitap’tır37.“
“Ve şüphesiz o (Kur'an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız38.”
“(Bunlar,) 'içten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir39.”
33 Sâd Sûresi, âyet 1.
34 Sâd Sûresi, âyet 8.
35 Sâd Sûresi, âyet 87.
36 Mü’min Sûresi, âyet 87.
37 Fussilet Sûresi, âyet 41.
38 Zuhruf Sûresi, âyet 44.
39 Kaf Sûresi, âyet 8.
“Allah, onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır;
öyleyse ey îman eden temiz akıl sâhipleri, Allah'tan korkun.
Doğrusu Allah, size bir zikir (uyaran, hatırlatan ve öğüt veren Kur'an) indirmiştir40.”
“O (Kur'an), âlemler için yalnızca bir zikirdir41.”
6. 1. Allah’ın (CC) Zikrinden Yüz Çevirenlerin Durumları
Allah’ın (CC) zikrinden yüz çevirene bir şeytan mûsallat edilir.
Zikir çok anlamlıdır. Çünkü esas olan Allah’ın (CC) anılmasıdır. Bunun da en güzeli, Kur’an’a hâkim olanlardan başkaları tarafından yapılamaz.
Kur’an ilminin ya da Kur’an’ın özüne uygun olan zikrin terk edilmesi, hedeften şaşmak anlamına gelmektedir.
Nitekim yüce, Allah (CC) Zuhruf Sûresi’nin 36 ve 37.
âyetlerinde bu husûsu şöyle açıklamaktadır:
“Her kim Rahman olan Allah’ın (CC) zikrinden yüz çevirirse, biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.”
40 Talak Sûresi, âyet 10.
41 Tekvir Sûresi, âyet 27.
“Şüphesiz ki, bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar.
Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.”
Allah’ın (CC) zikrinden yüz çevirenlerin daha çok günâha saplanacakları açıktır. Onun zikrinden yüz çevirmek demek kullukla, ibâdetle ilişkiyi kesmek demektir. Şeytan günah işleyen bu gibi kimselere musallat edilmektedir.
7. DOĞRU YOL ZANNIYLA ALDANMAK
Doğru yolda olduklarını sanarak aldanmak ne demektir?
Öyle insanlar vardır ki, bunların gittiği yol İslâm’a uymadığı halde, başları ağrımaz, çok rahat bir hayat sürdükleri için, bilgisizlik ve cehâletlerinin farkında değildirler.
Bunlar, hiçbir zaman başları ağrımadığı için, sâdece kendilerinin gerçek yolda olduklarını zannederek, ömürlerini bitirirler.
Bir kısım insanlar da vardır ki, doğru yolda oldukları ve İslâm’ı hayatlarında yaşadıkları hâlde, bunlar dert, ıstırap ve sıkıntıdan kurtulamazlar.
Bunların bir kısmı yine bilgisizlik ve cehâletlerinden dolayı, çektikleri sıkıntılar yüzünden, doğru yolda
olmadıkları yargısına varırlar, İslâm dininden şüpheye düşerler. İslâm’dan çıkarak başka dinlere girenler daha çok bu gruptandırlar.
Görüldüğü gibi, her iki grupta hâkim olan özellik bilgisizlik ve cehâlettir.
Belki bir parça inançları da olsa bile, İslâmî yaşayışları olmayan birinci gruptakiler, ıstırap ve sıkıntıdan kurtulamayan Müslümanlar hakkında şöyle düşünürler:
‘Eğer onların yaşayışı doğru olsaydı, bu dert, ıstırap ve sıkıntıyı çekmemeleri gerekirdi.”
“Baksana bana! Kafamı kullandığım için bütün işlerimi Allah (CC) düzenli olarak yürütüyor. İstenen de bu dünyâda sıkıntısızca yaşamak değil mi? Aklını kullanana Allah (CC) verir, kardeşim! Hayâtı zehir etmenin mânâsı yok… Bu dünyânın nîmetlerinden faydalanmak için gelmedik mi?”
“Hayatlarını zehir edenler, kafalarını kullanamayanlardır. Allah (CC) bu aklı boşuna mı verdi?
Başları dertten kurtulamayanlar, İslâm’ı yanlış olarak yorumlayanlardır. Görüyorsun ya! Başları bu yüzden dertten bir türlü kurtulmuyor!’
Aslında asıl yanlış yorum budur. A.Fikri Yavuz tarafından tercüme edilen ve 40 Hadîs adıyla 1981 yılında basılan eserin 11. hadîsinin bir kısmı aynen şöyledir:
“Çok kimseler vardır ki, dünyâda onlara Allah Teâlâ çok yüksek makamlar ve dereceler vermiştir; hâlbuki bu, Âhiret’te azap çokluğu içindir.”
“Ne kadar insan vardır ki, haklarında iyi sözler söylenir, hâlbuki o insanlar kendilerine zulmetmiş, helâke düşmüş kimselerdirler.”
“Yâni, insanlardan dünyâda çok kimseler vardır ki, bunlar hakkında insanlar derler ki, bu kimse dürüsttür, iyidir.”
“Hâlbuki o adam, Rab’bine âsidir, kendisine zulmetmiştir, kendisini helâk etmiştir.
“Sıhhat ve âfiyetlerinin devâmına aldanan ne kadar insan vardır ki, günah kazanmaktadırlar.”
Bunlar işte kafalarını kullanarak sıhhat, âfiyet ve refâhı yakaladıklarını söyleyip hayatlarını bunların verdiği rehâvet ve gaflet içinde geçirenler fakat bu gidişlerinden çeşitli iptilâlarla uyarılmayan kimselerdir.
8. ÂCİZLİĞİN ÎTİRÂFI
Yukarıda bahsedilen iki grup insanın dışında bir üçüncü grup insan daha vardır ki, bunlar yaptıkları günahların büyüklüklerini unutmadıklarından dolayı af olurlar.
Çünkü günâhı inkâr etmemek, bir bakıma aczini îtirâf sayılmaktadır. Şikâyet etmeden “âcizliğin îtirâfı”, bir anlamda Yaratıcı’nın birlik ve büyüklüğünü tanımak anlamını taşımaktadır.
Yukarıda zikredilen aynı hadis kitabında bu konuya da açıklık getirilmiştir:
“Ne kadar da helâke düşmüş kimse vardır ki, ben onların günahlarını örterim. Zirâ ben günahları örten Allah’ım.”
“Yâni, insanlardan çoğu işlediği günahları bildiklerinden kendilerini helâkte görürler fakat ayıpları çok örtenin (Allah’ın) örtmesiyle helâkten kurtulurlar.”
Bu konuyu şu kudsî hadîsle bitirmek istiyorum:
“Ey insanlar! Kim sâlih amelle beni kast ederse, benim yüceliğimi bilir. Beni bilen de beni murâdeder. Beni murâdeden benim rızâmı arar. Beni arayan, beni bulur.