• Sonuç bulunamadı

TÜRK İSLAM SANATLARI TÜRK İSLAM SANATLARI TARİHİ DERSİ TARİHİ DERSİ

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "TÜRK İSLAM SANATLARI TÜRK İSLAM SANATLARI TARİHİ DERSİ TARİHİ DERSİ"

Copied!
111
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

TÜRK İSLAM SANATLARI TÜRK İSLAM SANATLARI

TARİHİ DERSİ TARİHİ DERSİ

Prof. Dr. Abdulkadir DÜNDAR Prof. Dr. Abdulkadir DÜNDAR

(2)

• SANAT, MİMARÎ VE BAZI KAVRAMLAR

Lügatte iş yapma anlamına gelen sanat, ıstılahta ise haz verme ve hayran bırakma anlamlarına gelmektedir. Sanat eski Yunancada “areti”, Latincede “arte”, İngilizcede “art”, Arapçada ise “el-fen”

terimleriyle ifade edilmektedir. Sanat kelimesi Arapça “sana’a” fiilinden türemiş olup bir maddeye zihinde tasavvur edilen şekil ve suret vermek, bir şeyi güzel ve hünerle yapmak anlamlarını taşımaktadır(Arseven 1950, 1752-1753).

(3)

Sanat bir dildir. Sanatkâr, uyumlu biçimler meydana getirme kaygı ve endişesiyle, farklı malzemeler kullanarak duygu ve düşüncelerini diğer insanlara anlatmaya çalışır.

Sanatkâr, gerçeğin çeşitli görüntüleri olan güzel, çirkin,

komik, trajik vb. durumları, estetik bir süzgeçten geçirerek sanat planına aktarır. Bunu yaparken, sanatkârın inançları, psikolojisi, gerçekle özlemleri arasındaki çelişkileri de

devreye girer. Bu sebeple bir sanat eserindeki içerik ve tema hemen anlaşılmayabilir.

Ansiklopedilerin sanat maddelerini ve sanatla ilgili

çeşitli yayınları incelediğimizde sanatın değişik pek çok tarifi ile karşılaşırız. Biz burada bu tariflerin hepsini belirtme

imkânına sahip değiliz. Bu nedenle, sanatla ilgili yapılmış öne çıkan bazı tarifleri vermekle yetineceğiz.

(4)

Selçuk Mülayim’e göre sanat: “Duygu ve düşünceleri hoşa giden uyumlar, oranlar ve bağlantılarla

anlatılabilme yaratıcılığıdır.” (Mülayim 1994,10) Burada insanın duygu ve düşüncesi öne çıkmakla birlikte kişinin bunu, hoşa giden uyumlar ve bağlantılarla anlatma becerisini

göstermesi gerekmektedir. Dolayısıyla sanatın bu tarifinde, duygu, düşünce, hoşlanma, uyum, orantı, bağlantılar ve anlatma yetisi yer almaktadır. Sanat bir insan işidir, insan

yaratmasıdır. Aynı zamanda sanat insanın kendini anlattığı bir alandır. Bir başka ifadeyle sanat, insanın kendini ifade etme yollarından biridir (Mülayim 1994, 17).

Sanatın ayırıcı özelliklerinden biri onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır. Buna göre sanat bazen şöyle tarif edilmektedir: “Sanat insan aklının eşya üzerindeki

parıltısıdır.” (Mülayim 1994, 18). Sanatın bu tarifinde insan aklı esas alınmış ve insanın eşya üzerindeki yaptıklarına dikkat çekilmiştir.

(5)

Sanatın halk ağzındaki tarifi ise şudur: “Sanat güzel olan, hoşumuza giden şeydir.” Bu tarifte sanattaki güzellik ve

insanın hoşlanması öne çıkarılmıştır. Bu tarif, temelde doğru

olmakla birlikte sanatın muhtevası göz önünde bulundurulduğunda oldukça yetersiz bir tariftir. Çünkü, güzel bir yemek, güneşin batışı yahut da dalgaların kıyıya vuruşu ya da leylek sürülerinin uçuşu, dünyanın çeşitli bölgelerindeki muhteşem doğa manzaraları, hep güzel şeylerdir. Ancak bütün bunlar sanat değildir. Belirttiğimiz örneklerin bir kısmı doğada meydana gelen güzel görüntülerdir.

Yani bunlar insan elinden çıkmamış güzelliklerdir.

Bu çeşit güzelliklere “sanat” diyemiyoruz. İyi bir yemek ise insan elinden çıkmış olmakla birlikte, doğruca ağız tadımıza ve iç güdülerimize hitap eden bir kompozisyondur. Derin bir düşünce öğesi taşımadığı gibi kalıcı da değildir. Özetle belirtmek gerekirse, ister insan elinden çıkma, ister doğada oluşan, güzel bulduğumuz her şey bir sanat eseri değildir. Ayrıca belirli bir konu, içerik, öz veya tema taşımayan güzellik de, sanat değildir.(Mülayim 1994, 18-19).

(6)

Tolstoy’a göre sanat: “Sıkıntı sürecinde

olgunlaşan, düşünceyle yoğunlaşan, emekle hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan

faaliyettir” Sanatın oluşması için sadece düşünce yeterli değildir. Sanatın gerçekleri ortaya koyabilmesi için, bir anlam ifade etmesi, sevgi dolu olması, insana haz vermesi ve insanı yücelten özellikler taşıması

gerekmektedir. Bir sanat faaliyetinin içinde

bulunduğu veya getirdiği yeniliğin insanlar için faydalı olması gerekir. Ayrıca, sanatın muhtevasının, ilginç ve çekici olması, insanları ilgilendiren bir çizgide

bulunması gerekir. Sanat, insan tarafından hissedilen, algılanan duygu ve düşünce zincirinin ahlak kuralları çerçevesinde tasviri, resmidir. Tolstoy’a göre yine

sanat, kişisel çıkarlar gözetilmeden yapılan zahmetli, buna rağmen diğer insanlara doyumsuz bir zevk

veren etkinliktir. Ayrıca sanatın gerçekçi ve yararlı olabilmesi için uhrevî, millî, dinî ve ahlakî özellikler taşıması gerekir(Tolstoy 1993, 57, 59, 95).

(7)

• Ayrıca, Tolstoy, sanatı “güzelliğin tasviridir” diye tarif edenlerin

bulunduğunu belirterek, sanat güzelliğin tasviri ise, o halde sanattaki çirkinlikler

nedir? diye bir soru sorar. Estetik üzerine kitaplar yazan Renan, sanatın estetik,

estetiğin ise kostüm ve dekor olduğunu ileri sürer. Profesör Kralik de aynı şekilde Renan gibi sanatın estetik unsurlar

içermesini savunmaktadır. Tolstoy ise, sanatta güzelliğin çok değişken ve

göreceli olduğunu, ancak her durumda güzelliğin sanat için gerekli olduğunu hatırdan çıkarmamak gerektiğini

belirtir(Tolstoy 1993, 72-73).

(8)

• Haluk Karamağaralı’ya göre ise sanat “Toplumun hayat tarzını ve bütün moral değerlerini özümseyen ve yansıtan sosyal bir vakıadır” ( Karamağaralı 1992, 345).

• Karamağaralı, başka bir ifadesinde de sanatı şöyle tarif etmektedir:

“Sanat, duygu ve düşüncelerin kaynaştırılarak âhenkli bir terkib hâlinde ifadesidir.” Bir sanat eserini meydana getirecek bir ferde ihtiyaç vardır. O ferdin duygu ve düşüncelerinin, şahsiyetinin kaynağı ise içinde yetiştiği kültür çevresidir. Bundan dolayı her sanat eseri, mahiyeti itibariyle, imzasını taşıdığı sanatkârın şahsiyetinin de üstünde, bir kültür çevresinin damgasını taşır. Böylece Karamağaralı sanatla kültürün dolayısıyla kültür ortamı ile sanatın arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Bir sanat eseri, sanatkârın taşıdığı fikri ve o fikrin uyandırdığı duyguları aksettirir. Bir

sanatkâra bilmediği, benimsemediği, yaşamadığı bir fikri ve heyecanı telkin edecek bir eser yaptırmak mümkün değildir. Türk’ün kültürünü, tarihini, hayat tarzını, dünya görüşünü benimsememiş olan bir sanatkâra İstiklâl Marşı’nı yazdıramaz, bir fetih âbidesini yaptıramazsınız( Karamağaralı 1980, 149, 152).

(9)

Celâl Esad Arseven’e göre ise sanat, “zihinde tasavvur edilen ve düşünülen bir şeyi görünür hâle getirmek ve maddî bir hâle getirmek ve maddelere o tasavvur edilen şekil ve sureti vermeye denir.” Sanat denilen her iş, bir bilgi ve ilme muhtaçtır. Bu bilgi ya her hangi bir sanat eseri ile meşgul olmakla kazanılır ya da yalnız fikir ve nazariyat yolu ile elde edilir.

Birincisinde işten ilme gidilir ki buna amelî ilim, ikincisinde ise ilimden amele gidilir ki buna da nazarî ilim denir(Arseven 1950, 1753- 1754).

Bir başka tarife göre ise sanat, “Sese, söze, maddeye biçim verilmesi, insanın duygu düşünce ve heyecanlarının ruhsal

deneylerinin başkalarına aktarılabilmesi duygu ve düşüncelerinin biçimlendirilmesi ve geliştirilmesidir.”

Sanatın yukarıda belirttiğimiz tariflerinden başka, daha muhtevalı bir tarifi ise şöyledir: “Sanat, insanların gördükleri, işittikleri, his ve

tasavvur ettikleri olayları ve güzellikleri, insanlarda estetik bir

heyecan uyandıracak tarzda ifade etme olayıdır”(Çam 1999, 2; Arseven 1950, 1753-1754).

(10)

Sanatın bütün bu tariflerinden hareketle bir sanat eserinde bulunması gereken genel özelliklerin ise şunlar olduğunu belirtmemiz mümkündür:

1. Sanat eserinin insan ürünü olması yani insanın elinden, beyninden, tasavvurundan duygu veya düşüncesinden çıkması gerekir. Buna göre yukarıda da belirtildiği gibi insan ürünü olmayan, deniz manzaraları, şelâler, peri bacaları ve

muhteşem tabiat manzaları, gök kuşağı gibi doğadaki güzelliklerin hiç birisi sanat eseri değildir. Bunlar Cenab-ı Allah’ın dünyada insanlara bahşettiği güzelliklerden bazılarıdır.

2. Sanat eserinin güzel olması insanda estetik hayranlık uyandırması, insanların beğeni ve takdirini kazanması gerekir. İnsan ürünü olan ancak güzel

olmayan, insanlarda estetik bir haz veya hayranlık uyandırmayan, insanların beğenisi ve takdirini kazanamayan, sıradan bir masa, bir dolap veya tabak da sanat eseri

sayılmazlar. Ancak bunlar, işinin ustası kimseler tarafından çok ince bir tarzda yapılıp tezyin edilirse, daha doğrusu görenlerde estetik bir heyecan ve güzellik etkisi

uyandırırsa ancak o zaman sanat eseri sıfatını taşıyabilirler(Çam 1999, 2; Yıldırım 2012).

3. Sanat eserinin özgün olması, yek ve tek olması gerekir. Buna göre, insan ürünü olan güzel olan hatta bazı insanların beğeni ve takdirini de kazanan ancak orijinal olmayan, günlük hayatımızın da bir parçası olan fabrikasyon ürünleri, yüzlerce

benzerleri olduğundan sanat eseri sayılmazlar. Sanat eseri her zaman tek, eşsiz ve benzersiz(unique)dir. Kopya edilebilir ama asla tekrarlanamaz (Mülayim 1994, 22).

(11)

*Sadece elinin emeğiyle iş yapan insanlara İŞÇİ;

* Hem eli hem de aklıyla iş yapanlara ZANAATKÂR;

* Eli, aklı ve duygularıyla iş yapanlara, yaptıkları işlere güzellik katanlara ise SANATKÂR denilir.

Tahtaları birbirine çakıp ve onlara gerekli şekli vererek bir sandık yapmak sanattır ve bunu yapana zanaatkâr denir. Fakat bu sandığın tahtalarını, oyma tezyinât veya nakışlarla süslemek veyahut madenî

kabartma şekiller mıhlayarak ona bediî(estetik) bir şekil vermek, o sandığı bir sanat işi olmaktan

çıkarmayıp, bu sefer sandık sanatın güzel sanatlar kısmına dahil olur ve bir sanat eseri mahiyetini alır.

Sandığı bu şekilde yapan kişiye ise sanatkâr denir(Arseven 1950, 1755).

(12)

İlim, aklın dış dünyayı idrak

edişinin mahsulü iken, sanat, hayattan tecerrüt etmiş ruhun bâtinî idrakinin

mahsulüdür.

İnsan hem dış hem iç âlemiyle

irtibatlıdır. İlim adamı gibi sanatkâr da bir usul dairesinde şuurlu bir faaliyetle eserlerini meydana getirir. Sanat ilme göre daha fazla tesir sahasına sahiptir.

Çünkü ilim yalnız akla, sanat ise hem akla hem de gönle hitap eder.

(13)

Sanat, çeşitli bilim dallarının araştırma konuları

arasında yer almıştır. Sanatı konu alan bilimlerin sayıca çok olması, sanat olayının, içinde barındırdığı sayısız kavram ve inceliklerin zenginliğine bağlanmaktadır.

Bu alanlardan, Felsefe, Psikoloji, Tarih ve Sosyoloji önemli olanlarıdır.

Sanat Felsefesi olarak da bilinen Estetik, Sanat Psikolojisi, Sanat Sosyolojisi ve Sanat Tarihi ise böylece ortaya çıkmıştır.

Sanat tarihi ve arkeoloji, sanatı tarihsel boyutta inceler.

Sanat psikolojisi, izleyici veya sanatçı olarak bireyi, sanat sosyolojisi ise toplumsal yapı ile sanat arasındaki ilişkileri araştırır(Mülayim 1989, 26).

(14)

Sanat Felsefesi, sanatın ve sanatsal yaratıcılığın ne olduğu, sanat yapıtının nasıl oluştuğu ve sanatın amacı gibi sorulara cevap

arayan felsefe dalıdır. Estetik, çoğu kez sanat felsefesi olarak da tarif edilmekle birlikte, sanat felsefesi ile arasında fark vardır ve estetiğin alanı sanat felsefesinden daha geniştir. Çünkü estetik tabiattaki

güzelliği de içine alır. Bu bakımdan sanat felsefesi estetiğin bir bölümüdür denilebilir(Yakıt 2002, 109).

Eski Türkçemizde “ilim bedayi’, ilim his, ilmi hüsn”gibi terkiplerle ifade edilen estetiğin konusu güzelliktir. Ayrıca, estetik güzellik arayışı ve güzelliğin bilimidir. Türkçemizde “güzel” kelimesi

“körk”, “güzel olan” ise “körklüğ” kelimesiyle karşılanmaktadır. “Körk”

görk şeklinde telaffuz edilmiştir.

O da “göz” anlamına gelen “köz” den ve nihayet isim yapma eki kullanılarak “közel: güzel olmuştur(Yıldırım 2012, 15-16). İnsandaki hoşlanma duygusunu, özellikle de bu duygunun sanat eserleri

üzerindeki yoğunlaşma tarzını estetik inceler(Mülayim 1994, 27).

(15)

Sanat Sosyolojisi(Sanat Toplum Bilimi), Sanat yapıtının oluşumunda toplumsal çevre

koşullarının rolünü, sanatçıyı ortaya çıkaran toplumla sanat kurumu arasındaki bağlantıları

araştıran disiplindir. 19. yy.da Edebiyat sahasına yönelik olarak çıkmış ama 20. yy.da bütün sanat kollarını kapsayan alan genişlemesine gitmiştir.

Sanat Psikolojisi ise, bir sanat eserinin incelenmesinde öznenin, ya da bir sanat eserini meydana getiren sanatçının psikolojik tahlili

üzerine araştırma yapan bilim dalıdır (Mülayim 1994, 35-46).

(16)

Sanat Tarihi, kendine özgü işleyiş tarzı ve yasaları olan sanat gelişmesini konu alan ve tarih koşullarından doğan maddi kültür eşyasını inceleyen bir bilimdir. Sanat tarihinin görevi, yalnızca geçmiş uygarlıkların sanat eserlerindeki güzellikleri arayıp bulmak değil; bu eserler arasındaki

toplumsal, tarihsel değerler yansıtan karakterleri de ortaya çıkarmaktır. Sanat tarihine yardımcı alanlar ise, tarih, tarihi coğrafya, arkeoloji, estetik, epigrafi, halkbilim, mimarlık tarihi ve nümizmatiktir. Sanat tarihinin, farklı alanlardan yararlanmasının nedeni, belirli bilgi boşluklarını doldurmak, kopuk bilgileri birleştirip tamamlamak içindir(Mülayim 1983, 42-50, 114-151).

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, eski çağların sanatlarını, sanat tarihinin yanında arkeoloji de inceler. Ancak, her iki bilim, sanatın farklı

dönemlerini ele alırlar. Arkeoloji, öncelikle eski Yunan ve Roma sanatını ele alırken, Yunan-öncesi, prehistorya, arkeolojinin özel bir alanına girerken, Roma devrinden sonraki sanatlar yani Bizans ve İslam sanatlarını ise sanat tarihi inceler. Ayrıca, arkeoloji, insan elinden çıkan estetik değer taşıyan veya taşımayan her türlü malzemeyi incelerken, sanat tarihi ise bunların “güzel”

olanlarını inceler. Yine arkeoloji kendi eserlerini bulmak için kazıya başvurur.

Arkeolojik araştırmalarda kazı esastır veya önemli bir yer tutar(Mülayim 1995, 33-35).

(17)

Sanat Tarihi, tüm insanlığın sanat eylemlerinin tarihi evrimini ele almakla birlikte, bu büyük çalışma alanı kendi alt kollarını da oluşturmuştur.

Bu bağlamda sanat tarihi şu şekilde gruplara ayrılmıştır:

Coğrafyaya göre: Avrupa Sanatı, Afrika Sanatı, Asya Sanatı vb.

Dine göre: İslam Sanatı, Hıristiyan Sanatı, Budist Sanat vb.

Milliyete göre: Türk Sanatı, İran Sanatı, Çin Sanatı vb.

Sanat, en genel anlamıyla, insanın bir anlatım yolu ve biçimidir.

Bu anlatım yolunun çok çeşitli olması da doğaldır. İnsanın sanat yoluyla anlatmak istediği şeyler, sanatçının yeteneği, toplumun ilgi alanı ve yapısı gereği belirli kategorilerde toplanmaktadır.

İşte, Aşağıdaki tabloda da gösterildiği gibi, “Sanatlar”

Endüstriyel Sanatlar ve Güzel Sanatlar olmak üzere iki büyük gruba ayrılmaktadır. Eski Türkçede, güzel sanatlar dışında kalan, duvarcılık,

marangozluk, demircilik, kunduracılık ve diğer meslek dalları için “hirfet”, sanat sahibi esnaf kişilere de “ehl-i hiref” deniyordu. Bugün kullanılan

“zenaatkâr” kelimesi ise bunun karşılığıdır. Güzel sanatlar kendi arasında üçe ayrılır. Harekete dayalı ve hareketler aracılığı ile ortaya konulan sanatlara

“ritmik sanatlar”, sesler ve sözler aracılığı ile biçimlenen sanatlara “fonetik sanatlar”, maddeye biçim vererek yapılan sanatlara ise “plastik sanatlar”

denmektedir(Mülayim 1983, 33).

(18)

KULLANILAN MALZEMEYE GÖRE SANATLAR KULLANILAN MALZEMEYE GÖRE SANATLAR

İKİYE AYRILIR İKİYE AYRILIR

GÜZEL SANATLAR ENDÜSTRİYEL SANATLAR DUVARCILIK

DOKUMACILIK MARANGOZLÜK

DEMİRCİLİK V.B ZENAATLER

(19)

Güzel Sanatlar Güzel Sanatlar: :

1. Plastik Sanatlar

1. Plastik Sanatlar: Üç boyutlu malzeme : Üç boyutlu malzeme kullanan sanatlardır. Mimari, resim, hat, ebru kullanan sanatlardır. Mimari, resim, hat, ebru

gibi.

gibi.

2. Fonetik Sanatlar

2. Fonetik Sanatlar: Malzeme olarak ses ve : Malzeme olarak ses ve söz kullanan sanatlar. Musiki ve Edebiyat.

söz kullanan sanatlar. Musiki ve Edebiyat.

3. Ritmik Sanatlar

3. Ritmik Sanatlar: Işık, renk ve seslerin : Işık, renk ve seslerin

hareket ve ritimlerini kullanan sanatlardır. Tiyatro hareket ve ritimlerini kullanan sanatlardır. Tiyatro

ve Pandomim gibi.

ve Pandomim gibi.

4. Karma Sanatlar:

4. Karma Sanatlar: Diğer sanat dallarından Diğer sanat dallarından bazı unsurları taşıyan örneğin sinema, opera, bazı unsurları taşıyan örneğin sinema, opera,

fotoğraf ve dans gibi sanatlar.

fotoğraf ve dans gibi sanatlar.

(20)

GÜZEL SANATLAR GÜZEL SANATLAR

PLASTİK SANATLAR (Madde,hacim)

•MİMARİ

•HEYKEL

•KABARTMA

•RESİM

•MİNYATÜR

•SÜSLEME

FONETİK SANATLAR (Sese şekil verme ve edebiyat)

•ŞİİR

•MÜZİK

RİTMİK SANATLAR (Harekete şekil verme)

•TİYATRO

•PANDOMİM

•SEYİRLİK

•OYUNLAR

•KARMA

SANATLAR

•SİNEMA

•OPERA

•FOTOĞRAF

•DANS

(21)

(S. Mülayim, Sanat Tarihi Metodu, İstanbul 1983, s. 34)

(22)

MİMARÎ VE BAZI KAVRAMLAR

Mimariye geçmeden önce, yine plastik sanatlar içerisinde yer alan resim ve heykelden de kısaca bahsetmek gerekir.

Resim, doğadaki varlıkların görünüşlerini, duygu ve düşünceleri, çizgi, hareket, renk ve tonlarla, fırça, kalem ve boya ile kağıt, bez, mukavva, ağaç vs.

yüzeyler üzerine ifade etme sanatıdır. Resimde, doğadaki üç boyutlu obje, ancak bir yanından, sabit bir pozuyla çizilebilmektedir. Buna göre resim, eşyanın bir bakış

noktasına göre yapılan çizimi, ışık ve renk yardımıyla ortaya konulan tasviridir. İnsan figürünü tam görmek için birden fazla resmini çizmek gerekir. Çünkü bir bakış

noktasından insanın bütün yönlerini resmetmek mümkün değildir.

Heykel, herhangi bir varlığın, daha ziyade bir insanın hacimli olarak yapılmış tasvirine denilmektedir. Heykelin malzemesi, ahşap, bronz, alçı, pişmiş toprak, taşın çeşitli cinsleri, az da olsa cam, demir, fildişi ve kemiktir. Aynı heykel için birden fazla malzeme de kullanılabilir. Heykelcinin en büyük görevi girinti ve çıkıntıları iyice

kavramaktır. Konusunu her yandan incelemesi gereken heykelci modelinin etrafında sürekli dolaşır. İlk heykeller ağaç kütüklerinden yapılan putlar ve fetişlerdir. Resim sanatına göre daha plastik ve daha farklı anlatım boyutları olan heykelin, en küçük

boyutlarına “figürin”, en büyüklerine ise “kolosal heykel” denilmektedir. Antik çağlardan günümüze kadar gelebilen en büyük heykel, Mısır’da Gize Sfenksi’dir(Mülayim 1994, 61-65).

(23)

Mimari, plastik sanatlar içerisinde resim ve heykele göre çok daha farklı amaçlar taşıdığından ayrı bir dal olarak incelenmektedir. Zaman zaman diğer sanatlarla aynı üslup devrelerini yaşamakla birlikte, kendine özgü kuralları olan bir alandır. Derinliksiz olamayacağından tam bir plastik sanattır.

Ayrıca mimari, belirli teknik ve statik zorunluluklar taşıdığından ve amacı “mekan yaratmak” olduğundan diğer alanlar gibi

fantastik ve sürrealist eğilimler bu alanda görülmez. Mimari sanatı öncelikle, binayı istenen amaca göre şekillendirmek, binanın fonksiyonuyla uyuşan bir kütle kompozisyonu

oluşturmak ve ifade gücünü arttıran bir dekorasyonu

seçmektir. “Mimari” dendiğinde, çağrışım yoluyla aklımıza;

bina, yapı, inşaat, anıt ve mimar gibi kavramlar gelir. Bu kavramların hepsi de ayrı ayrı oluş ve durumları ifade eder.

(24)

Bina, içinde yaşamak veya çeşitli işleri, fonksiyonları gerçekleştirmek için kurulan yapıdır. Ev, okul, cami, kilise vb.

binadır. Bazı yapılara ise bina diyemiyoruz. Sözgelimi köprü, bina değil; yapıdır. Ayrıca yapı, henüz inşası bitmemiş

yapılar(inşaat) için de kullanılır. Kısaca bu iki kelime birbirinin aynı değildir.

Anıt, ise daha farklıdır. Bir binanın, anıt olabilmesi için bir anlam taşıması, belirli bir olay veya kişiyi anlatan simgesel bir değere sahip olması gerekir. Buna göre, bir heykel de anıt olabilir.

Kısaca mimari, yerleşik hayatın ilk çağlarında başlamış olup, sanatların en eskisidir. Mimari, insanlara barınak ve

yaşamak için mekânlar yapabilme sanatıdır. Bütün diğer sanat gibi mimarî de her dönemin tekniğini kullanarak, bu tekniği

meydana getiren insanların isteklerine hizmet eder ve bu yolda hedeflerinin gerçekleşmesini sağlar. Devirlerin istek ve idealleri farklı oldukça, mimarî de farklılık gösterir(Mülayim 1994, 66-69).

(25)

Turgut Cansever ise mimariyi şöyle tarif etmektedir: “Mimari, insanın çevresini biçimlendirme çabaları neticesinde ortaya koyduğu üründür. Ayrıca mimari, varlığın bütün yönlerini, karmaşık ve sınırsız alanlarını da kuşatan bir disiplindir. Buna göre mimari, varlığın bütün alanlarıyla ve hayatın getirdiği sorunlarla devamlı ilişki içindedir. O halde mimari, maddi, biyolojik, sosyal, psikolojik, ruhi ve akli bütün varlık düzeylerinde geliştirilir. İnsan, mimariyi geliştirirken olsun, karar verme sürecinde olsun, kaçınılmaz olarak dikkate aldığı sorunların farklı yönlerini değerlendirmekte ve nihayet çeşitli

seçenekler arasından tercihlerini yapmaktadır. İnsanın yapmış olduğu

tercihinin ve vermiş olduğu kararının özünde, elbette ki kendi inanç sistemine dayanmakta veya ona kuvvetli referanslar vardır. Buna göre mimari, ahlak ve din alanının bir ürünüdür. Biyolojik-sosyal düzeyin ihtiyaçlarını, onun

kanunlarını dikkate alarak çözmek ve çözümlerini maddi düzeyin kanunlarına dayandırmak, aynı zamanda da, psikolojik, ruhi ve akli düzeylerin, örneğin tutumların, ruhî yönelimlerin ve inançların kanunlarıyla rehberlik etmek gerekmektedir. Böylece, bir mimari yaklaşımın varlığın bütünlüğünü ve kuvvetler hiyerarşisini göz önünde bulundurması zaruridir(Cansever 1997, 14-15)”.

Mimari hakkında yukarıdaki bilgileri verdikten sonra, aşağıdaki

şekilde de gösterildiği gibi mimari, dini mimari, sivil mimari ve askeri mimari olmak üzere üçe ayrılmaktadır.

(26)

MİMARİ MİMARİ

DİNİ MİMARİ SİVİL MİMARİ ASKERİ MİMARİ

(27)

DİNİ MİMARİ

Dini mimari bir sonraki slaytta da gösterildiği gibi kendi arasında, ibadet yapıları, tarikat yapıları, eğitim yapıları ve gömetler olmak üzere dört gruba ayrılmaktadır.

İbadet yapıları arasında cami, mescit, köşk mescit, namazgah ve musalla yer alır.

Tarikat yapıları ise ribat, tekke, hanekâh(hankâh), dergâh, zaviye, Mevlevihane, âsıtahâne, buk’a, savmaa ve düveyre gibi yapılardır.

Eğitim yapıları ise medrese, sıbyan mektebi, darülkurrâ, darülhadis, darülhuffaz ve hendese hane vb. yapılar. Gömetler ise, türbe, kümbet,

mezarlık, haziredir.

Ancak, İslam öncesi dönemler dikkate alındığında, tümülüs, höyük, kurgan ve pramit de gömetler arasında yer almaktadır. Şimdi dini mimariye ait bu yapı türlerinden, bazıları hakkında kısa kısa bilgi verip örneklerini

gösterelim.

(28)

DİNİ MİMARİ DİNİ MİMARİ

•İBADET

YAPILARI

•CAMİİ

•MESCİT

•KÖŞK MESCİT

•NAMAZGAH

•MUSALLA

•TARİKAT

YAPILARI

•RİBAT

•TEKKE

•HANEKAH

(HANKAH)

•DERGAH

•ZAVİYE

•MEVLEVİHANE

•ASITAHANE

•BUK’A

•SAVMAA

•DÜVEYRE

•EĞİTİM

YAPILARI

•MEDRESE

•SIBYAN MEKTEBİ

•DARÜL’L-KURRA

•DARÜ’L-HADİS

•DARÜ’L-HUFFAZ

•HENDESEHANE

•GÖMETLER

•TÜRBE

•KÜMBET

•MEZARLIK

•HAZİRE

•(TÜMÜLÜS

•HÖYÜK

•KURGAN

•PİRAMİT)

(29)

Cami ve Mescit: Günümüzde Müslüman toplumların

yaşadığı yerlerde ibadet mekânının genellikle “câmi” kelimesiyle ifade edildiği görülmektedir. Halbuki, İslâm öncesi dönemlerde ve İslâm”ın ilk yıllarında câmi kelimesi, bugünkü anlamıyla

tedavüldeki bir kelime olmadığı gibi Kur’an’da da

geçmemektedir. Onun yerine Kur’an’da, Sünnet’te ve daha önceki kutsal kitaplarda ibadet edilen mekân “mescit” veya bunun çeşitli dillerdeki karşılığı olan terimler kullanılmıştır.

“Mescid” Arapça’da “dik durmak, eğilmek baş eğmek, alnı yere koymak” gibi manalara gelen “scd” kökünden türeyen ism-i

mekândır. Çoğulu “mesâcid”dir. “Secde edilen yer”, “mabed-i müslimîn ve ibâdetgâh-ı mü’minîn” anlamlarına gelmektedir.

Zeccâci’nin ifadesine göre ibâdet edilen her yer mescittir. Mescid Kur’an-ı Kerîm’de tekil, çoğul ve isim tamlaması olarak yirmi altı yerde geçmektedir. Kur’an-ı Kerîm’den öğrendiğimize göre

“mescid” kelimesi İslâmiyetten evvel değişik dinlerde de kullanılmıştır.

(30)

• Secde edilen yer anlamına gelen “mescid” “câmi”nin de ismidir.

Câmi Arapça’da “parçaları bir araya toplamak, bir şeyin bir kısmını diğer kısmına katmak, uzlaştırmak, barıştırmak bir işe azmetmek ve elbise giymek” manalarına gelen “cma” kökünden ismi fâildir.

Çoğulu “cevâmi’” şeklinde gelir ve “toplayan bir araya getiren mânasını da ifade eder. İslam’ın ilk dönemlerinde namaz kılmak amacıyla yapılmış minberli, minbersiz, büyük, küçük bütün

mâbetler mescit ismiyle anılırken, bayram ve cenaze namazları gibi belirli ibadetler için ayrıca inşa edilen veya geçici ibadet yeri olarak düzenlenen mekânlara ise Musallâ deniliyordu. Yine ilk

zamanlarda şehirlerde sadece bir mescitte Cuma namazı kılınıyor ve bu mescit, şehirdeki diğer mescitlerden el-Mescidü’l-Câmi

şeklinde ayrı bir isimle anılıyordu. Şehir merkezlerindeki bu büyük ana mescitlere değişik zaman ve coğrafyalara göre Mescid-i

Cuma, Ulu Câmi, Câmiü’l-Kebir, Büyük Câmi, Orta Câmi ve Merkez Câmi gibi isimler verilmiştir.

(31)
(32)
(33)

• TAPINAK(MABET)TAPINAK(MABET)

• Mabet, tapınak, ibadet yeri ve ibadethane gibi çeşitli Mabet, tapınak, ibadet yeri ve ibadethane gibi çeşitli

isimlerle anılan bu yerler, insanların Yüce bir varlığa sevgi isimlerle anılan bu yerler, insanların Yüce bir varlığa sevgi

ve saygı ile bağlı olduklarını belirttikleri, dini ritüel ve ve saygı ile bağlı olduklarını belirttikleri, dini ritüel ve

uygulamaların yapıldığı özel mekanlardır.

uygulamaların yapıldığı özel mekanlardır.

• Ancak, Hıristiyanlar ve Müslümanlar kendi ibadet mekanları Ancak, Hıristiyanlar ve Müslümanlar kendi ibadet mekanları için tapınak veya mabet kelimesini kullanmazlar. Fakat

için tapınak veya mabet kelimesini kullanmazlar. Fakat Hıristiyanlar içerisinde Katolikler Protestan kiliselerine Hıristiyanlar içerisinde Katolikler Protestan kiliselerine

temple yani tapınak derler. Buradan da anlaşılıyor ki temple yani tapınak derler. Buradan da anlaşılıyor ki

tapınak tabirinde ibadetten ziyade bir ilaha veya onun tapınak tabirinde ibadetten ziyade bir ilaha veya onun sureti olan puta tapmak ve tapınmak manaları vardır.

sureti olan puta tapmak ve tapınmak manaları vardır.

Dolayısıyla tapmak sözünde bir putperestlik kokusu olduğu Dolayısıyla tapmak sözünde bir putperestlik kokusu olduğu

sezilmektedir. Nitekim, “halk camide tapınıyor” veyahut sezilmektedir. Nitekim, “halk camide tapınıyor” veyahut

“Müslümanlar günde beş defa tapınır” denilmemektedir.

“Müslümanlar günde beş defa tapınır” denilmemektedir.

Fakat, “Sümerler güneşe taparlar”, “ibtidai insanlar ateşe, Fakat, “Sümerler güneşe taparlar”, “ibtidai insanlar ateşe,

suya taparlardı”, “Çinlilerde atalara tapmak bir dindir”

suya taparlardı”, “Çinlilerde atalara tapmak bir dindir”

şeklinde ifade edilebilir. Bundan da anlaşılıyor ki, camiler şeklinde ifade edilebilir. Bundan da anlaşılıyor ki, camiler

hakkında tapınak sözü kullanılmamaktadır. Ancak genel hakkında tapınak sözü kullanılmamaktadır. Ancak genel olarak, her ibadet edilen yere mabet ve ibadethane ismi olarak, her ibadet edilen yere mabet ve ibadethane ismi

verilebilir.

verilebilir.

(34)

EBU SİMBOL MABEDİ

(35)

EBU SİMBOL MABEDİ

(36)

EBU SİMBOL MABEDİNİN GİRİŞİ

(37)

TAPINAK MERKEZİ KARNAK

(38)

KARNAK TAPINAĞI

(39)

KARNAK TAPINAĞI

(40)

KARNAK’DAKİ AMON TAPINAĞI

(41)

DER-İL-BAHARİ TAPINAĞI

(42)

• Köşk Mescit: Anadolu Selçuklu kervansaraylarında avlunun ortasında yer alan ve dört kemerle taşınan kare planlı bir alt yapı üzerinde yükselen küçük mescit. Özellikle Selçuklu dönemi sultan hanlarında(Sözen-Tanyeli 1992, 138) ve Osmanlı şehiriçi hanlarında

görülür.

(43)

SULTANHANI KÖŞK MESCİDİ

(44)

AĞZIKARAHAN KÖŞK MESCİDİ

(45)
(46)

• Namazgâh

• Açıkta namaz kılmak için hazırlanmış olan ve zeminden az yükseltilmiş alandır. Yol güzergâhlarında, şehirlerin dışında veya içinde de bulunurlar.

Yol güzergâhlarındaki namazgâhlarda kıble yönünü belirten sade bir mihrap veya ağaç vardır. Ayrıca yanlarında çeşme de bulunurdu(Sözen- Tanyeli 1992, 170). Gelibolu’daki namazgâhta olduğu gibi ender bazı örneklerde taştan bir minber de yer alır. Şehir dışındaki namazgâhlar ise genellikle bayram namazlarını kılmak için yapılmış büyük alanlardan

oluşmaktaydı. Örneğin Çorum’daki namazgâh. Bu namazgâhlarda minber ve mihrapla birlikte abdest almak için çeşmeler de bulunmaktaydı. Bazı köprülerin üzerinde de namazgâh vardır. Namazgâhlar üstü açık ibadet mekanlarıdır. Bu özellikleriyle cami ve mescitlerden farklıdırlar.

• Buna göre, namazgâhların, mihraplı ve minberli, musalla taşlı,

çeşmeli(hemen yanında çeşme bulunanlar, çeşmenin arkasında yer alanlar, meydan çeşmelerinin üzerinde olanlar) ve köprülerin üzerinde mihraplı gibi çeşitli örnekleri vardır.

(47)
(48)

GELİBOLU NAMAZGAHI

(49)

Silvan Köprüsü’ndeki Namazgah Mihrabı

(50)

Yavuz Tiryaki, «Namazgâh», DİA, Cilt: 32; s. 359

İslâm’ın ilk döneminde genişçe bir alandan oluşan namazgâhlara dört halife devrinden sonra mihrap ve minber eklenmiştir. Arabistan, Suriye ve Mısır’dan Fas’a kadar bütün Kuzey Afrika’da bu şekilde namazgâhlar yapılmış,

kaynaklardan varlıkları öğrenilen erken tarihli namazgâhlar zamanla ortadan kalkmıştır. İran coğrafyasında namazgâhlar mihraplı bir duvar ve bunun önünde yüksekçe eyvanlı bir yapı olarak inşa edilmiştir. Bu mimari gelenek Osmanlı

toprakları içinde benimsenmemiş, bunun yerine mihraplı-minberli ordugâh tipi namazgâhlar tercih edilmiştir. Türkçe’de “musallâ” kelimesi cenaze namazının kılındığı, sandukanın üzerine konulduğu taş bir masa (musallâ taşı) ve bu

masanın yanında bir kıble taşından (mihrap taşı) ibaret bir mâna kazanmıştır.

Genellikle hazîre ve mezarlık alanlarının girişinde, tekke gibi dinî yapıların avlusunda bu düzenleme görülür. Mihraplı-minberli namazgâhların önemli bir bölümü mezarlık alanının hemen yanında bulunduğundan bazan “musallâ namazgâhı” olarak da adlandırılmıştır. Namazgâh ve musallânın yanında

“secdegâh” kelimesi de birkaç yapıda kullanılmıştır. Kudüs’teki örneklere

“mastaba” (seki), üzeri kubbeli olanlarına ise “kubbe” adı verilmektedir.

(51)

• Birer açık hava camisi durumundaki namazgâhlar genellikle abdest almak Birer açık hava camisi durumundaki namazgâhlar genellikle abdest almak için bir çeşme veya kuyu ile birlikte yapılırdı. Seyahat esnasında yolcuların için bir çeşme veya kuyu ile birlikte yapılırdı. Seyahat esnasında yolcuların

dinlenme ve ibadet ihtiyaçlarını karşılamak için menzillerde inşa edilen dinlenme ve ibadet ihtiyaçlarını karşılamak için menzillerde inşa edilen

namazgâhlar asıl zeminden bir ya da birkaç basamak seki ile belirtilir, bu namazgâhlar asıl zeminden bir ya da birkaç basamak seki ile belirtilir, bu

alan bazan sütre görevi yapan bir duvar veya benzeri bir yardımcıyla alan bazan sütre görevi yapan bir duvar veya benzeri bir yardımcıyla

çevrelenir, kıble yönüne de bir mihrap taşı ilâve edilirdi. Çoğunlukla mihrap çevrelenir, kıble yönüne de bir mihrap taşı ilâve edilirdi. Çoğunlukla mihrap taşı üzerine, “Küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyye’l-mihrâb” yahut “el-mihrâb”, taşı üzerine, “Küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyye’l-mihrâb” yahut “el-mihrâb”,

bazan da “Sâhibü’l-hayrât ... rûhu için Fâtiha” ibaresi yazılır, bazan da bazan da “Sâhibü’l-hayrât ... rûhu için Fâtiha” ibaresi yazılır, bazan da

vakfiye yazısı eklenirdi.

vakfiye yazısı eklenirdi.

Bir çeşmenin arka yüzüne mihrap ilâvesiyle namazgâha dönüştürülmüş, Bir çeşmenin arka yüzüne mihrap ilâvesiyle namazgâha dönüştürülmüş,

zemini taş döşeli, bazan etrafı yüksek olmayan bir duvarla çevrili örneklere zemini taş döşeli, bazan etrafı yüksek olmayan bir duvarla çevrili örneklere menzillerde sıkça rastlanmaktadır. Edirne’den İstanbul’a ya da Üsküdar’dan menzillerde sıkça rastlanmaktadır. Edirne’den İstanbul’a ya da Üsküdar’dan

Gebze’ye gidişte bu tipte yapılan namazgâh örneklerinin pek çoğu halen Gebze’ye gidişte bu tipte yapılan namazgâh örneklerinin pek çoğu halen

ayaktadır. Genellikle kervan yollarında ve mesire yerlerinde görülen bu ayaktadır. Genellikle kervan yollarında ve mesire yerlerinde görülen bu namazgâhlar birkaç kişinin namaz kılmasına imkân veriyordu. Ordugâh namazgâhlar birkaç kişinin namaz kılmasına imkân veriyordu. Ordugâh

namazgâhları olarak da adlandırılabilecek, büyük kitlelerin namaz kılmasına namazgâhları olarak da adlandırılabilecek, büyük kitlelerin namaz kılmasına imkân sağlayan mihraplı ve minberli namazgâhların dışında bayram, cuma, imkân sağlayan mihraplı ve minberli namazgâhların dışında bayram, cuma, teravih ve cenaze namazları için inşa edilen namazgâhlar da vardır. Kültür teravih ve cenaze namazları için inşa edilen namazgâhlar da vardır. Kültür

tarihinde önemli bir konuma sahip bulunan namazgâhlar bugün işlevsel tarihinde önemli bir konuma sahip bulunan namazgâhlar bugün işlevsel

niteliklerini kaybetmekle birlikte birçoğu ayakta kalmayı başarmıştır.

niteliklerini kaybetmekle birlikte birçoğu ayakta kalmayı başarmıştır.

(52)

• Türkiye’deki namazgâhları dört grupta değerlendirmek mümkündür. Türkiye’deki namazgâhları dört grupta değerlendirmek mümkündür.

• 1. Mihraplı-minberli namazgâhlar. Genellikle şehir surlarının veya yerleşimin hemen dışına ya da 1. Mihraplı-minberli namazgâhlar. Genellikle şehir surlarının veya yerleşimin hemen dışına ya da büyük meydanlara, çok defa da yüksekçe bir tepeye inşa edilmiştir. Bunlar bayram, cuma ve teravih büyük meydanlara, çok defa da yüksekçe bir tepeye inşa edilmiştir. Bunlar bayram, cuma ve teravih namazlarının kılınabileceği ordugâh tipinde büyük ölçekli namazgâhlardır. Çoğunlukla zeminleri topraktan namazlarının kılınabileceği ordugâh tipinde büyük ölçekli namazgâhlardır. Çoğunlukla zeminleri topraktan bir veya birkaç seki ile yükseltilmiş, taş yahut tuğla döşeli, bazan da sıkıştırılmış toprak ya da çimen

bir veya birkaç seki ile yükseltilmiş, taş yahut tuğla döşeli, bazan da sıkıştırılmış toprak ya da çimen zeminli, etrafı duvarlarla tecrit edilmiş, kıble yönü daha geniş bir duvarla belirlenmiş, kıble duvarının zeminli, etrafı duvarlarla tecrit edilmiş, kıble yönü daha geniş bir duvarla belirlenmiş, kıble duvarının ortasına bir mihrap eklenmiş, mihrabın genelde sağında taş bir minber, bazan da mihrap duvarının sol ortasına bir mihrap eklenmiş, mihrabın genelde sağında taş bir minber, bazan da mihrap duvarının sol köşesine duvarın üzerine çıkmaya mahsus bir merdiven yerleştirilmiştir. Bir kısım araştırmacılar

köşesine duvarın üzerine çıkmaya mahsus bir merdiven yerleştirilmiştir. Bir kısım araştırmacılar tarafından ikinci bir minberin de bulunduğu söylenen bu düzenleme, namazgâhlarda kıble duvarının tarafından ikinci bir minberin de bulunduğu söylenen bu düzenleme, namazgâhlarda kıble duvarının üzerine kadar yükselmeyi sağlaması sebebiyle duvarın üstüne çıkarak ezan okumak ya da vaaz vermek üzerine kadar yükselmeyi sağlaması sebebiyle duvarın üstüne çıkarak ezan okumak ya da vaaz vermek amacıyla minare yahut vaaz kürsüsü görevini karşılamış oluyordu. Bu tertibatıyla namazgâh, İslâm’da ilk amacıyla minare yahut vaaz kürsüsü görevini karşılamış oluyordu. Bu tertibatıyla namazgâh, İslâm’da ilk cami olarak kabul edilen Hz. Peygamber’in evinin avlusu ile aynı düzende tasarlanmıştır. Bu tip

cami olarak kabul edilen Hz. Peygamber’in evinin avlusu ile aynı düzende tasarlanmıştır. Bu tip

namazgâhlar, sadece namaz kılmak için değil aynı zamanda halkın bir araya gelmesiyle çeşitli kararların namazgâhlar, sadece namaz kılmak için değil aynı zamanda halkın bir araya gelmesiyle çeşitli kararların tartışıldığı, toplantıların yapıldığı bir nevi tabhâne vazifesi de görmektedir. Sur dışında yüksekçe bir tepe tartışıldığı, toplantıların yapıldığı bir nevi tabhâne vazifesi de görmektedir. Sur dışında yüksekçe bir tepe üzerindeki namazgâhlar yağmur duası için kullanıldığı gibi hacca giden grupların Uğurlandığı ya da

üzerindeki namazgâhlar yağmur duası için kullanıldığı gibi hacca giden grupların Uğurlandığı ya da karşılandığı, bazan şenliklerin düzenlendiği, misafirlerin ağırlandığı alanlar olmuştur. Varlığı tesbit karşılandığı, bazan şenliklerin düzenlendiği, misafirlerin ağırlandığı alanlar olmuştur. Varlığı tesbit

edilebilen Türkiye’deki mihraplı-minberli namazgâhlar şunlardır: Mardin Emînüddin Külliyesi Namazgâhı edilebilen Türkiye’deki mihraplı-minberli namazgâhlar şunlardır: Mardin Emînüddin Külliyesi Namazgâhı (XII. yüzyılın ilk çeyreği), Çanakkale Gelibolu Azebler Namazgâhı (810/1407), Bursa Umur Bey

(XII. yüzyılın ilk çeyreği), Çanakkale Gelibolu Azebler Namazgâhı (810/1407), Bursa Umur Bey

Namazgâhı (1439), Eski Malatya Namazgâhı (1465), İstanbul Atmeydanı Namazgâhı (Üçler Mescidi) Namazgâhı (1439), Eski Malatya Namazgâhı (1465), İstanbul Atmeydanı Namazgâhı (Üçler Mescidi) (942/1535-36), Kosova Prizren Fâtih Sultan Mehmed Namazgâhı, Tokat Turhal Gümüştop (Dazya) Köyü (942/1535-36), Kosova Prizren Fâtih Sultan Mehmed Namazgâhı, Tokat Turhal Gümüştop (Dazya) Köyü Namazgâhı, İznik Namazgâhı, Konya Musallâ Namazgâhı (948/1541), İstanbul Okmeydanı Namazgâhı Namazgâhı, İznik Namazgâhı, Konya Musallâ Namazgâhı (948/1541), İstanbul Okmeydanı Namazgâhı (Okmeydanı Mescidi) (1034/1625), İstanbul Rumelihisarı Toplarönü Namazgâhı (XVII. yüzyıl),

(Okmeydanı Mescidi) (1034/1625), İstanbul Rumelihisarı Toplarönü Namazgâhı (XVII. yüzyıl), Safranbolu Namazgâhı, Eskişehir Sivrihisar Musallâ Namazgâhı (1811), Diyarbakır Şeyh Mehmed Safranbolu Namazgâhı, Eskişehir Sivrihisar Musallâ Namazgâhı (1811), Diyarbakır Şeyh Mehmed

Namazgâhı (1859-1860). Bu grup içinde yer alan Konya Musallâ, Sivrihisar Musallâ ve Gelibolu Azebler Namazgâhı (1859-1860). Bu grup içinde yer alan Konya Musallâ, Sivrihisar Musallâ ve Gelibolu Azebler Namazgâhı’nda müezzin mahfilinin yerinin vurgulanmış olması ayrıca dikkat çekicidir.

Namazgâhı’nda müezzin mahfilinin yerinin vurgulanmış olması ayrıca dikkat çekicidir.

(53)

• 2. Çeşmeli namazgâhlar.2. Çeşmeli namazgâhlar.

• a) Bir yüzü mihraplı namazgâh çeşmeleria) Bir yüzü mihraplı namazgâh çeşmeleri. Bir yüzü mihraplı, bir . Bir yüzü mihraplı, bir yüzü çeşmeli örneklerle bilhassa menzillerde karşılaşılmaktadır. Mihraplı yüzü çeşmeli örneklerle bilhassa menzillerde karşılaşılmaktadır. Mihraplı yüzün önünde bir ya da birkaç kişinin namaz kılabileceği yükseltilmiş bir yüzün önünde bir ya da birkaç kişinin namaz kılabileceği yükseltilmiş bir

seki vardır. Bazan çok belirgin olmayan bir sütre ile de çevrelenmiştir.

seki vardır. Bazan çok belirgin olmayan bir sütre ile de çevrelenmiştir.

Asıl hüviyeti çeşme değil namazgâh olan bu tipin en güzel örneği İstanbul Asıl hüviyeti çeşme değil namazgâh olan bu tipin en güzel örneği İstanbul

Edirnekapı’daki Vezir Mehmed Paşa Namazgâhı’dır.

Edirnekapı’daki Vezir Mehmed Paşa Namazgâhı’dır.

• b) Fevkanî namazgâhlar. b) Fevkanî namazgâhlar. Genellikle meydan çeşmeleri şeklinde Genellikle meydan çeşmeleri şeklinde düzenlenmiştir. Çeşmenin su haznesinin üzerine ya da yanına taş bir düzenlenmiştir. Çeşmenin su haznesinin üzerine ya da yanına taş bir

merdivenle çıkılır. Kıble yönünü belirten bir namazgâh taşı ve çeşmenin merdivenle çıkılır. Kıble yönünü belirten bir namazgâh taşı ve çeşmenin

etrafını saran kısa bir sütreden ibarettir. Birkaç kişinin namaz kılabileceği etrafını saran kısa bir sütreden ibarettir. Birkaç kişinin namaz kılabileceği

büyüklükte inşa edilenleri olduğu gibi otuz kırk kişinin bir arada büyüklükte inşa edilenleri olduğu gibi otuz kırk kişinin bir arada

bulunacağı ölçekte olanları da vardır. Bu tipe Eyüp Mehmed Paşa bulunacağı ölçekte olanları da vardır. Bu tipe Eyüp Mehmed Paşa

Namazgâh Çeşmesi (1026/1617), Üsküdar Ali Ağa Namazgâhı Namazgâh Çeşmesi (1026/1617), Üsküdar Ali Ağa Namazgâhı

(1064/1654), Eyüp Mustafa Efendi Namazgâh Çeşmesi (1105/1694), (1064/1654), Eyüp Mustafa Efendi Namazgâh Çeşmesi (1105/1694),

Üsküdar Ahmed Ağa Namazgâh Çeşmesi (1133/1721), Piyâle Paşa Üsküdar Ahmed Ağa Namazgâh Çeşmesi (1133/1721), Piyâle Paşa

Kadınlar Çeşmesi Namazgâhı (1190/1776) ve Kadırga Limanı’nda Esmâ Kadınlar Çeşmesi Namazgâhı (1190/1776) ve Kadırga Limanı’nda Esmâ

Sultan Namazgâhı (1193/1779) örnek olarak gösterilebilir.

Sultan Namazgâhı (1193/1779) örnek olarak gösterilebilir.

(54)

• 3. Bir çeşme yanına inşa edilen namazgâh alanları ve 3. Bir çeşme yanına inşa edilen namazgâh alanları ve kıble (mihrap) taşları.

kıble (mihrap) taşları.

• Çeşmenin hemen yanına bir kıble taşı ilâvesiyle namazgâh alanı Çeşmenin hemen yanına bir kıble taşı ilâvesiyle namazgâh alanı oluşturulmuştur. Bu alan bir veya birkaç kişinin namaz kılabileceği kadar oluşturulmuştur. Bu alan bir veya birkaç kişinin namaz kılabileceği kadar genişlikte olup taş ya da tuğla döşeme ile zemini belirginleştirilmiştir.

genişlikte olup taş ya da tuğla döşeme ile zemini belirginleştirilmiştir.

Genelde bu namazgâh alanı bir sütre ile de çevrelenmiştir. Kıble yönünü Genelde bu namazgâh alanı bir sütre ile de çevrelenmiştir. Kıble yönünü belirten namazgâh taşının üstüne bazan bir kandil motifi işlenmiştir. Çok belirten namazgâh taşının üstüne bazan bir kandil motifi işlenmiştir. Çok defa bu taşın üzerinde “el-mihrâb” ibaresi ya da mihrap âyeti yazılmıştır.

defa bu taşın üzerinde “el-mihrâb” ibaresi ya da mihrap âyeti yazılmıştır.

Çeşme ile birlikte inşa edilenlerin yanı sıra çeşmelerden sonra kıble taşının Çeşme ile birlikte inşa edilenlerin yanı sıra çeşmelerden sonra kıble taşının konulduğu örnekler de vardır. İstanbul’da sayıca bunlar çoğunluktadır. Bu konulduğu örnekler de vardır. İstanbul’da sayıca bunlar çoğunluktadır. Bu tipin önemli örnekleri olarak Bulgurlu Namazgâhı (1064/1654), Beykoz tipin önemli örnekleri olarak Bulgurlu Namazgâhı (1064/1654), Beykoz İshak Ağa Namazgâh Çeşmesi (1162/1749), Üsküdar Ayşe Hanım İshak Ağa Namazgâh Çeşmesi (1162/1749), Üsküdar Ayşe Hanım Namazgâhı (1181/1767), Zeytinburnu Mustafa Efendi Namazgâhı (1795), Namazgâhı (1181/1767), Zeytinburnu Mustafa Efendi Namazgâhı (1795), Bezmiâlem Vâlide Sultan Çeşmesi Namazgâhı (1831), Bostancı Abdullah Bezmiâlem Vâlide Sultan Çeşmesi Namazgâhı (1831), Bostancı Abdullah Ağa Namazgâhı (1831), Üsküdar Bekârderesi Sokağı Namazgâhı (1860) ve Ağa Namazgâhı (1831), Üsküdar Bekârderesi Sokağı Namazgâhı (1860) ve

Alemdağ Namazgâhı (1898) sayılabilir.

Alemdağ Namazgâhı (1898) sayılabilir.

(55)

• 4. Musallâ taşlı namazgâhlar. 4. Musallâ taşlı namazgâhlar.

• Musallâ taşının hemen yanında bir mihrap taşından ibarettir. Cenaze Musallâ taşının hemen yanında bir mihrap taşından ibarettir. Cenaze

namazlarının kılındığı alanlarda bazan dinî bir yapı, bir hazîre girişi ya da namazlarının kılındığı alanlarda bazan dinî bir yapı, bir hazîre girişi ya da

mezarlık girişinde yer almaktadır. Musallâ namazgâhların bir bölümü mezarlık girişinde yer almaktadır. Musallâ namazgâhların bir bölümü

mihraplı, minberli olarak inşa edildiğinden birinci gruba dahil edilmektedir.

mihraplı, minberli olarak inşa edildiğinden birinci gruba dahil edilmektedir.

Edirne’de XVI. yüzyıl sonlarına tarihlenen ve Mimar Sinan’a atfedilen bir Edirne’de XVI. yüzyıl sonlarına tarihlenen ve Mimar Sinan’a atfedilen bir

namazgâh yukarıda sıraladığımız grupların dışında kalmakta olup kendine namazgâh yukarıda sıraladığımız grupların dışında kalmakta olup kendine özgü düzeni ile dikkat çekmektedir. Şehrin girişinde “Hacılar ezanı” adı ile özgü düzeni ile dikkat çekmektedir. Şehrin girişinde “Hacılar ezanı” adı ile

anılan ve içinde Sinan’ın torunu Fatma’nın da kabrinin bulunduğu küçük anılan ve içinde Sinan’ın torunu Fatma’nın da kabrinin bulunduğu küçük

mezarlığın önünde yer alan bu namazgâh, birkaç basamakla çıkılan bir seki mezarlığın önünde yer alan bu namazgâh, birkaç basamakla çıkılan bir seki şeklinde olup dikdörtgen planlıdır. Üzeri mihrabın iki yanındaki iri pâyelerin şeklinde olup dikdörtgen planlıdır. Üzeri mihrabın iki yanındaki iri pâyelerin

dışında altı tane köşeli sütuna oturan yedi sivri kemerin taşıdığı sivri taş dışında altı tane köşeli sütuna oturan yedi sivri kemerin taşıdığı sivri taş

çatı ile örtülmüştür. Dikdörtgen kesitli mihrap nişi de üstte mukarnaslı olup çatı ile örtülmüştür. Dikdörtgen kesitli mihrap nişi de üstte mukarnaslı olup

alta altı kollu yıldızdan gelişen ajurlu geometrik şebekeli pencere şeklinde alta altı kollu yıldızdan gelişen ajurlu geometrik şebekeli pencere şeklinde

düzenlenmiştir.

düzenlenmiştir.

(56)

• Tarikat Yapıları

• Şehir, kasaba, köy veya yollar üzerinde inşa edilen, içlerinde belli bir tarikata mensup şeyh ve dervişlerin yaşadığı ve gelip geçen yolcuların bedava misafir edildikleri tarikat yapıları, 14. ve 15. yüzyıl gelinceye kadar, zamana ve inşa edildikleri bölgelere göre, değişiklik gösteren, zaviye, ribat, medrese, hahkah(hanegah), buk’a, savmaa ve düveyre gibi çok farklı ve değişik isimlerle anılmıştır. aynı zamanda bunlar belirli bir kurumu da ifade etmekteydiler. 14. ve 15. yüzyıldan

itibaren ise bu tür yapılar için daha çok zaviye ile birlikte imaret, tekke- tekye, dergah, asitane ve bazen de hanigah(hangah) ifadeleri

kullanılmıştır. Tarikat yapıları için kullanılan bütün bu isimlerden düveyre ve savmaa daha çok arap ülkelerinde kullanılmıştır. Ribat ise ilk

dönemlerde sınır boylarında gönüllü olarak cihat ve gaza için savaşan, gazilerin yaşadıkları müstahkem yapılar için kullanılmıştır. Fakat ribatlar zamanla tasavvufi bir niteliğe bürünüp zaviyeye daha sonraları ise tamamen kervansaraya dönüşmüştür(Köprülü 1942, 267-278; Ocak 1978, 248-250).

(57)

• Osmanlı Devleti’nde, herhangi bir tarikata ait olup da, içinde dervişlerin yaşadığı ve gelip geçen yolcuların bedava misafir edildiği, ister şehir, kasaba ve köyde, isterse dışarıda yollar üzerinde olsun inşa edilen tarikat yapılarının(binalarının) hepsine de genellikle zaviye denilmekteydi. Ancak 15.

yüzyıldan itibaren, şehirlerde bu amaçla yapılan abidevi

yapılar imaret olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Böylece, büyük zaviyeler imaret olarak anılırken, muhtemelen 14. ve 15. yüzyıllardan başlayarak gittikçe, köyler ve şehirlerdeki küçük tekkeler de zaviye terimiyle ifade edilmiştir.

Geçitlerde, derbentlerde ve yol üzerlerinde yolculara,

yiyecek, içecek ve yatacak yer temin etmek maksadıyla bir sığınak niteliğinde inşa edilen küçük misafirhaneler de yine zaviye olarak anılmaktaydı. bu zaviyeler başlangıçta

tasavvufi bir hüviyete sahip oldukları halde zamanla bu özelliklerini kaybederek, sadece misafirhane işlevi gören zaviye biçimine dönüşmüşlerdir(Köprülü 1942, 267-278;

Ocak 1978, 256-259).

(58)

• Selçuklu ve osmanlı dönemine ait zaviyeler, genellikle şu unsurlardan oluşmaktaydı(Ocak-Farûkî 1986, 473-474).

• 1. Mescit: zaviyelerin temel unsurlarından birisidir. Namaz burada kılınır ayinler ise yine burada yapılırdı. ancak büyük zaviyelerde ayin için ayrı bir bölüm bulunurdu.

• 2. Tevhidhane: genellikle büyük zaviyelerde ayinlere tahsis edilen bölümdür. Buna Mevlevilerde semahane, Bektaşilerde ise meydan denilmektedir.

• 3. Türbe ve hazire

• 4. Derviş ve misafir odaları

• 5. Kütüphane

• 6. Mutfak ve erzak anbarları

• 7. Hamam: Zaviyelerdeki dervişlerle misafirlerin yıkandıkları hamam genellikle büyük zaviyelerde bulunmaktaydı.

• 8. Ahır: zaviyede devamlı kalan dervişlerle misafirlerin hayvanlarının bakım ve muhafazasına ayrılan bölümdür.

(59)

• Tekke:

• Tarikat yapısı ya da külliyesidir. Tasavvuf erbabının oturup kalktığı, süluk çıkardıkları, ayin yaptıkları yerlerdir. Küçük tekkelere zaviye, büyüklerine hankah(hanekah) veya dergah denmektedir. Merkezi konumdaki tarikat yapısı ise asitane olarak anılmaktadır. Bir tekkede genellikle tekkenin

şeyhine ait ev, derviş hücreleri, mescit, türbe veya hazire, su tesisi, mutfak ve helalar gibi çeşitli birimler bulunurdu(Cebecioğlu 1997, 214-215).

• Hankâh (hanekâh):

• Farsça tekke manasında kullanılan bir kelimedir. Tekkelerin büyüğüne denir. Anadolu selçuklu döneminde yapılmış olan tarikat yapısıdır. En önemli örneği Konya’da günümüze ulaşmış olan Konya Sahip Ata Hanekâhı’dır.

• Dergâh: Kapı, eşik, sığınılacak yer, makam ve tekke anlamlarını

taşımaktadır. Tarikat mensubu şeyhlerle, dervişlerin ikametgâhı olan büyük tekkelere de dergâh denilir. İçinde ayin yapılan, aynı zamanda mescit

olarak da kullanılan tarikat yapılarındandır(Cebecioğlu 1997, 214-215;

Sözen-Tanyeli 1992, 65).

•

(60)

KALKANDELEN TEKKESİ

(61)

İSTANBUL MERKEZ EFENDİ TEKKESİ

(62)

HACI BEKTAŞ VELİ DERGAHI

(63)

SARAY BOSNA GAZİ HÜSREV HANEKAHI

(64)

CİHANGİR ZAVİYESİ

ŞEYH EDEBALİ ZAVİYESİ

(65)

ŞEYH TURASAN VELİ ZAVİYESİ

(66)

GELİBOLU MEVLEVİHANESİ

(67)

TOKAT MEVLEVİHANESİ

(68)

MANİSA MEVLEVİHANESİ

(69)

KİLİS MEVLEVİHANESİ İZMİR-TİRE MEVLEVİHANESİ

(70)

MUĞLA MEVLEVİHANESİNİN İÇİNDEN

Referanslar

Benzer Belgeler

Osman Selçuk ALDEMİR (Aydın Adnan Menderes University, Rector, Turkey) Prof.. Rubin ZEMON (Director of Institute for Socio-Cultural Anthropology of

kilisenin doğu penceresinin üzerindeki korniş parçası ya da batı pencerelerin- deki söveler gibi, devşirme malzeme olarak yeni yapıda kullanılmışlardır.. Sü-

Sanat yönetimini etkileyen bu fonksiyonlarının yanında; sanatın stratejileri ve liderlik türleri, çalışanların gelişim programları, gösterilerin planlanması ve

Antropolojinin insan ve toplum arasındaki ilişkiyi gözler önüne sermek için önce- likle kültür alanlarını tercih etmesi, sanat eleştirisinin de bu alanın estetik pratiklerinden

Ruh (spirit) bu anlamda Tanrıda, meleklerde ve insanda da var olan bir şeydir ancak bir farkla ki, meleklerde ve insanlarda fiziksel veya yarı fiziksel biçimde

Bu bağlamda tez çalışmasında, Türkiye’de 1970 ile 2010 yılları arasındaki sanat tarihi yazımında, Modernist Sanat Tarihi yazımının etkisindeki tek bir

 Etrafı dini amaçlı yapılarla çevrilmiş olan bu avluları. sütunlu ve üzeri örtülü bir

Selânikte bulunmuş olmasından dolayı Selânik ambo- nu adı ile tanınan bu ambon başka hiç Hıristiyan kiliselerinde IV üncü yüz-.. yıldan itibaren rastladığımız