Yıl: 2 Sayı: 4-5 Maestro Danışmanlık AŞ.adına Scıhibi/Registered:
Selçuk GÖNCÜOGLU Osmanlı Özel Sayısı Editörü / Editor of Ottoman Spedcıl lssue Prof. Dr. Mehmet İPŞİRLİ Ycıym Kurulu/ Editorial Board Prof. Dr. Vildan SERİN Prof. Dr. Burhan KUZU Prof. Dr. Mustafa ÖZKAN Dr. Ali BAYRAM Dr. Salim AYDÜZ Türkçe Redaktörü / Turkish Redactor Dr_ Recep USLU İngilizce Redaktörü / English Redactor Shivaun CORRY
Tasarım
Graffiti İletişim Beşiktaş - İstanbul +90 212 236 21 31 +90 212 259 42 84
Baskı
Altan Matbaacılık Yüzyıl Mahallesi
Matbaacılar Sitesi 222-A Bağcılar - İstanbul Tel: +90 212 629 03 74 Fax:+90 212 623 03 76
Haberleşme/lnformcıtion
Cumhuriyet Caddesi No: 209 /7 80230 Harbiye İstanbul/T urkey http://www.academical.org editors@superonline. cam
Prof. Dr. Akile GÜRSOY / Yeditepe Üniversitesi Prof. Dr. Mehmet İPŞİRLİ / Fatih Üniversitesi Prof. Dr. Burhan KUZU / İstanbul Üniversitesi Prof. Dr. Şerif MARDİN / Sabancı Üniversitesi Prof. Dr. Mustafa ÖZKAN /İstanbul Üniversitesi Prof. Dr. Vildan SERİN / Fatih Üniversitesi
Prof. Dr. Ahmet TABAKOGLU /Marmara Üniversitesi Prof. Dr. Gareth M. WINROW / Bilgi Üniversitesi Akademik Araştırmalar Dergisi,
sosyal bilimler sahasında yayın yapan bir dergidir. Üç ayda bir neşredilir. Yayın Kurulu tarafından belirlenecek kütüphanelere,
uluslararası endeks kurumlarına, dergi satış merkezlerine ve abonelere gönderilir. Her yılın sonunda yıllık dizini çıkarılır.
AMAÇ
1. Sosyal bilimler sahasında çalışan bilim adamlarının akademik çalışmalarına yayın imkanı sunmak.
2. Türk dünyası ve akraba topluluklarla ilgili, sosyal, ekonomik ve kültürel sahalarda uluslararası düzeyde yapılan çalışmaları ilim kamuoyuna duyurmak.
3. Sosyal bilimler sahasında uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmaları izleyerek, bunları ilgili bilim adamlarına, uzmanlara ve ilgililerine duyurmak.
İÇERİK
l. İlgili disiplininde boşluğu dolduracak, araştırmaya dayalı, sahasına orijinal katkılar sağlayacak makaleler;
2. Daha önce yayınlanmış araştırmaları, günün değişen şartları çerçevesinde zengin bir bibliyografya tarayarak tekrar ele alan, yeni görüşleri ve gelişmeleri göz önünde bulundurarak hazırlanmış her türlü çalışma dergimizde yer alabilir.
ABONE İŞLEMLERi ABONET
Perpa Ticaret Merkezi
11. Kat B Blok No: 1752 Okmeydanı İstanbul Tel: +90 212 222 83 32
AKADEMl . K
ARAŞ Ti RMALAR
• •
DERGiSi
OSMANLI OZEL SAYISI ..
M. Uğur Derman*
San'atkar dedelerimizin emek ve gayretiyle aslını unutturacak kadar millileşen hüsn-i hat (=güzel yazı), bilhassa Sultan II.
Mahmud'un hüküm sürdüğü yıllarda en parlak devrini yaşıyordu.
Sülüs1 yazı nev'inin, ondokuzuncu asra kadar tekamül edemeden kalan celi z şekli, Mustafa Rakım (17 58-1826) gibi bir hat dehasının elinde,
anlayanları hala hayrete garkeden bir mükemmeliyet kazanmıştı.
Sultan III. Selim'e kadar estetikten mahrum olarak gelen padişah tuğralarını da3 ıslah eden Rakım Efendi, yeni hükümdar II.
Mahmud'un hüsn-i hat hocası olmakla, Saray çevrelerinden büyük itibar görmekteydi.
Şurası muhakkakdır ki, san'atkarlar, devlete hükmedenlerin san' ata
rağbet ve alakalarıyla manen ve maddeten tatmin olurlar. Sultan II.
Mahmud -musıki ve şiirle uğraşması bir yana- Osmanlı padişahları
içinde hattatlığı zirveye eriştiren bir san'atkardı. Onun bir başka güzel nasibi de, camiden çeşmeye kadar, devrinde yapılan mimari eserlerin kitabesini yazmak hususunda, Y esarlzade Mustafa İzzet Efendi (1770?-1849) gibi bir celi ta'lik üstadına malik olmasıydı. Ta'lik hattı, diğerlerinin aksine, harekesiz4 yazıldığından Türkçe'ye daha uygun gelir. Kitabelerde, ekseriya, O bina için düşürülen bir tarih manzumesi5
yeraldığı cihetle, Y esarlzade' nin yaşadığı devirde yapılan pekçok eserde onun imzasına rastlamak hala kabildir.
Mustafa Rakım'ın vefatıyla, talebesinden Haşim (?-1845) ve Recai (1804-187 4) efendiler, san' atta onun boşluğunu doldurmaya çalıştılar.
Y esarizade' nin açtığı Türk ta 'likı üslubunu Ali Haydar Bey (1802- 1870), Kadıasker Mustafa İzzet Efendi (1801-1876) ve Abdülfettah Efendi (1815?-1896) gibi üstadlar, hocalarının vefatından sonra da devam ettirdiler.
Yazı san'atımız bakımından umumi manzarasını çizmeye çalıştığım
Sultan II. Mahmud devrinin sona ermesine yakın, 13 Mart 1838 (16 Zilhicce 1253) günü, İstanbul'un bilmediğimiz bir semtinde -ki Fatih
olması muhtemeldir- Yorgancılar Kethudası Hacı Mahmud
474 Akademik Araştırmalar
Efendi'nin bir oğlu dünyaya geldi. İsmail Hakkı ismi verilen bu çocuk, büyüyüp de Maliye Kalemi'ne intisab edince, kalem efendilerinin mahlas almaları usı'.'ılden olduğu için "Sami" mahlasını kullanmaya başlayacaktı. İşte geleceğin büyük hat san'atkarı Sami Efendi olan küçük İsmail Hakkı, sıbyan mektebine devamı sırasında, Boşnak Osman Efendi namındaki yazı hocasından sülüs-nesih hatlarını öğrenmeye başladı6• Bu iki tarz yazıda başka hocası yoktur. Fıtri istidadı, eski üstadların eserlerini tedkik ederek, san' atında mükemmel bir vadiye girmesine yardımcı olmuştur. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, Sami Efendi hocasının yazısını görmek isteyen hattat
arkadaşlarına, küçümseyip beğenmemek gibi bir harekette
bulunmayacaklarına dair önceden söz alarak, Boşnak Osman Efendi'nin san'at kıymeti olmayan bu alelade meşklerini7 gösterir ve onu Fatiha ile anmalarını isterdi.
Biraz Arabi ve Farisi öğrendikten sonra 14 Temmuz 1853 (7
Şevval 1269) da 10 kuruş maaşla Maliye Kalemi'ne giren -yeni ismiyle- Mehmed Sami Efendi, işte bu sıralarda -Babıali tarzı rık'a hattını ilk olarak başlatan- Mümtaz Efendi'den (1810-1871) rık'a, Divan-ı
Hümaytln'un hat muallimi Nasıh Efendi' den (1814-1886) de divan~ celi divani yazmasını ve tuğra çekmesini öğrendi. Sülüs celtsini de Mustafa
Rakım'ın talebesinden olan Recai Efendi'nin -ki Recaizade namıyla tanınan edib ve şair Ekrem Bey'in babasıdır- talimiyle ilerletti. Ta'ltk hattını Kıbrısizade İsmail Hakkı Efendi'den (1786-1862) meşkedip 1857 /1274'de icazet aldıs. Ancak bu hocasının san'attaki mevkıi, o devrin en
mahir
ta'ltk-nüvtsle.rinden Ali Haydar Bey'in hayli gerisindedir, zaten meşkleri haricinde yazısı da yok gibidir. Bu sebeple genç Sami'nin icazet alışından sonraki yazılarını gören Ali Haydar Bey ona haber yolladı: "Her ne kadar, hocası da, ben de Yesarizade merhumdan hat meşkettikse de, ahzjmiz bryninde (öğrenişimiz arasında) fark vardır.Orada, burada yaZflarına rastlryomm. Maşaallah çok müstatd. .. Gelsin de biraz hat müzp,keresi yapalım!" Lakin Sami Efendi, Ali Haydar Bey'in bu davetine icabet edemedi ... Vaktl ki, İsmail Hakkı Efendi vefat etti, onun defninden sonra hemen Ali Haydar Bey'in ziyaretine gitti.
Kendisini takdim edince 'Oğlum,bunca zamandır haber gönder!Jıomm,
neredesin?" sualiyle karşılaştı ve "Size devam ettiğimi Hocam dl!Jlar da belki gücenir drye gelmedim. Lakin, onu bugün hak-i gujran'a tevdi ryledik. Ben de, hemen burC!)'a koştum. Artık, benim üstadım sizşiniz" cevabını vererek Ali Haydar Bey'in eline sarıldı. Arkadaşının vefatını duyan Ali Haydar Bey, ağlıyarak bu vefakar talebeyi bağrına bastı.
Seneler sonra, Sami Efendi, yukarıya yazdığım bu hadiseyi talebesine naklederken: ''HocC!)'la talebryi ancak ölüm C!)'trır. Ben hocalarımı
terk etsrydim, yaZfdan fryz bulamazdım" demiştir. O günden sonra, celi ta'lik meşketmek üzere Ali Haydar Bey'e devama başlayan Sami Efendi yaşlılığında bir gün talebesine şöyle çıkışmıştı: ''.S'iz dô'rt adımlık
yolu yqya ge!mrye üşen!Jorsunuz Ben, buradan (yani Fatih' den) Yıldızyolunu bf!Ylardım. S aatlarce bekledikten sonra, 'Hoca bu gün yaZ! göstermryecek' derler ve ben de arkama baka baka dönerdim!''.
Resmi vazifesinde tedricen terfi ederek Divan-ı Hümayıln
Mühimme Kalemi'ne namenüvis unvanıyla tayin olunan Sami Efendi, 18 Nisan 1878 (15 Rebiülahır 1295) den itibaren, Nasıh Efendi'den
boşalan Divan-ı Hümayıln Dairesi Hut:Ut-ı Mütenevvia muallimliğine
getirildi. Sonra Nişan Kalemi Hulefalığı'ndan aynı kalemin
mümeyyizliğine kadar yükseltildi. Uzun müddet, Topkapı Sarayı'ndaki Enderı'.ln-ı Hümayıln' da ve Çarşıkapısı Kara Mustafa Paşa
Medresesi'nde (1957'de yol genişletilirken yıktırılmıştır) talebeye hüsn- i hat talim etti. Meşrutiyetin ilanından sonra emekliye sevkolundu.
Sülüs-nesihle fazla uğraşmayan merhum, bu yazıları yazan muasırları arasında, en çok Şevki Efendi'yi (1829-1887) beğenir ve onu: "Şevki
Efandi fana yazmak istese yazama50 elinden fana haif çıkmazdı" cümlesiyle
tanıtırdı. Kendisi, san'atta şahsiyetini, hattın en geç ve güç kemale
ermiş şekli olan celide ortaya koymuştur. Gençliğinde o kadar celi yazmaya çalışırmış ki, müsveddeleri fazla birikince bir torbaya doldurup içine ağır bir de taş koyarak, Çengelköy'deki yazlığına geçerken denize atarmış!
Celi yazılar, umumiyetle siyah kağıda sarı renkli zırnıkla yazılır, iğnelenip kalıp yapılır ve bunlar müzehhipler tarafından altınla, yani zerendud olarak işlenir. Sami Efendi'nin yazılarını, zamanın en iyi müzehhipleri olan Hüsni, Nureddin ve Baha efendiler, kalıptan tebeşir tozu yardımıyla koyu renge boyanmış mukavvaya geçirip altın
mürekkebiyle işlerler ve bu levhalar meraklılarınca beğenilerek alınırdı.
Bu sebeple üstadın mürekkeple yazılmış yazısı yok denilecek kadar
azdır.
San'atkarımız, bir yazıyı yazdıktan sonra, şeklinin hafızadan silinip
kusurlarının gözükmesi için, epey bir müddet ona bakmazdı. "YaZ!Jı
tashih etmek de tryrı bir iştir. Hmftn bir yerinde bozukluk var. .. Nereden alıp,
nerrye vereceksin? Bilmeli ... " der ve aradan zaman geçince bu yazısını çıkartıp tekrar elden geçirirdi. San'atında onun kadar titiz hattat
sayılıdır. Eskiden zerendıld olarak hazırlanmış yazılarını da, bir daha
sipariş olunduğunda, kalıbı üstünden tekrar tashih ederdi. Zamanla
san'atındaki tekamülü böylece eserlerinde de görünür. Bir yazı ile aylarca, hatta yıllarca uğraştığı vakidir. Ama ortaya çıkan şaheseri yazıdan anlayanlar hayranlıkla seyrederdi. Bu hususta kendisine aid şu
476 Akademik Araştırmalar
söz pek güzeldir. Bir yazısını altı ayda bitirdiğinin söylenmesi üzerine
demiş ki: "Altı qyda yaZfldı demezler, Sami yazdı derler! Zaman mühim
değil!" Eserini bitirdikten sonra, bir de talebesine gösterip "Bir yerinde bir şry gô"rüyorsanıv Allah'ı severseniz sijylryin!" diyebilecek kadar da
mütevazıdır.
Sami Efendi, sülüs celısi ve tuğrada Mustafa Rakım, ta'lfk celisinde y esarizade vadisinde yazmayı tercih etmiş ve adeta onlarda kalan
noksanlıkları tamamlamıştır. Kendisine 1310 Ramazan'ında
(M:art/Nisan 1893) diş kirası olarak9 verilen enfes bir İsmail Zühdi(?- 1806) murakkaasından aldığı ilhamla, Zühdi Efendi'nin sülüs
şivesinden zevkıne uygun gelenleri seçip Rakım Efendi'nin celi vadisine tatbik ederek, şahsına has bir "Silmi Efendi şivesi" ortaya
çıkarmıştır. Celiye hakimiyeti o derecededir ki, bazı yazılarını celi kalemi ile yazmayıp, tek kurşun kalemle resmederek bitirirdi. Bu tarzdaki çalışmasını gören bir talebesinin: "Hocam, bu ne iştir?" diyerek hayretine "Evet, çizerim. Tahdfs-i nimet (Allah'a şükür) olarak sijylerim ki, yaZflann bütün şekilleri h!ifızama nakşolunmuştur. Celi hem elimde, hem kefamda vardır" cevabını vermiştir. Bir gün, yeni yazdığı bir sülüs celfsine bakan arkadaşlarından hattat Tahsin Efendi (1847-1912) heyecanla
"Artık Rdkım'ı geçtiniz" deyince, "Rakım geçilmev onu geçmek istryen geri döner!" diyerek, o büyük üstada verdiği mevkıi göstermiştir.
Sülüs yazısının okunmasına olduğu kadar bezenmesine yardımı
bulunan hareke işaretlerini ve eserin yazıldığı yılı gösteren rakamları da Sami Efendi en mükemmel şekle koymuş; kendisine gelene kadar hiçbir hattat bu işaretleri böylesine güzel ve muntazam yapmamıştır.
Örnek olarak verilen celt sülüs levhalarında yeralan ve harflerin
aralarına yerleştirilmiş bulunan bu işaretler ayrıca tedkike değer.
Ancak merhum, belki celi divani'yle de meşgfiliyetinden olacak, bu
işaretleri eski hattatlara nazaran daha sıklıkla kullanmıştır. Zira celi divani yazısında zemin, tamamen işaretlerle doldurulur.
Sami Efendi, san'at hayatı boyunca birçok talebe yetiştirmeye
devam ediyorken, biricik kızı Saadet Hanım'ın 20 Ocak 1903'de iki
yaşında bir yetim bırakarak vefatı, o hassas babaya:
"Cevr ü sitemin rylryerek gün-begün efzftn
Bıktırdı beni can ü cihandan felek-i dUn"
beytini söyletecek kadar tesir etmiş, üzüntüsünden yazı meşketmeye
de son vermişti. Nihayet, çok sevdiği arkadaşı, Üsküdar Özbekler
Dergahı Şeyhi Hezar-fen Edhem Efendi'nin (1829-1904) tavassutu ile ömrünün son yıllarında, yeniden birkaç talebe yetiştirmekten geri
kalmamıştır. Kışın Fatih'in Horhor semtinde, yazın da Çengelköy'ünde oturur ve talebesine salı günleri -mutad olduğu üzere maddi bir karşılık beklemeden- evinde ders gösterirdi. O gün, devrin bütün yazı üstadları da ziyaretine gelirler ve ev adeta bir "medresetü'l- hattatin" olurdu.
San'at erbabı hayatında çoğu zaman takdir görmez, ''Haztrtn kadri bilinmez bir zaman
*
Kadrini bildirmrye olmek gerek" düstlıruna uygun olarak ölümünden sonra anlaşılır. Ancak Sami Efendi o bahtiyarsan'atkarlardandır ki, hem sağlığında, hem de hayata veda ettikten sonra kıymeti bilinegelmiştir.
Muhsinzade Abdullah Bey'den (1832-1899) sonra, "Reisü'l-
hattatin"ıo ünvanı hemen başka bir hat üstadına tevcih edilmemişse
de, Sami Efendi hattatlar arasında, bu ünvana gayrıresmi olarak daima
layık görülmüştür. Hatta, nesih yazı üstadı Yahya Hilmi Efendi (1833- 1907) ona hediye olarak hazırladığı mushqfa "Reisü'l-hattatin Sami Efendi" için yazdığını kaydetmiştirı ı.
Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Reşad olmak üzere üç padişahın tuğralarını da en mükemmel şekilde çeken12 Sami Efendi, bilhassa Sultan Hamid'in şahsi teveccühüne nail olmuştur.
Hatta, Padişah'ın arzusu üzerine yazdığı "Bu da geçer yahu" manasına
gelen Farsça '1n niz bigüzered" levhasındar. bir müddet sonra Hünkar bir ikincisini daha istemiş. Sami Efendi Mabeyn'e: ''Levhqyı go·ndersinler de, qynını yazqyım" diyerek haber yollamış. Kendisinin san' at kudretini bilen Sultan Hamid 'O, göndermeden de yazar" cevabını verince, Sami Efendi bir yenisini yazıp arzetmiş. Bu levhanın bir de hoş hikayesi var: Sultan Hamid hal'olunup kendisine verilen jurnaller tedkike
başlandıktan sonra, tedkik komisyonunda vazifeli bulunan bir tanıdığı, arkadaşlarıyle beraber Sami Efendi'yi ziyarete geldiği zaman, herkesin içinde: ''En ummadığımız kimselerin jurnalleri çıkryor!" diyerek ortaya bir söz atmış. Bundan canı sıkılan Sami Efendi: 'insanı şaibe (şüphe) affında bırakmadan açık konuşunUZ; reca ederim!" deyince, bu SÖZÜ
söyleyen zat: ''Efendimizin de bir jurnalı çıktı:1n niz bigüzered!' "cevabını vermiş, hepsi kahkahayı basmışlar. Meğerse, sonradan gönderilen levha jurnallerin bulunduğu mahalde kalmış! İlk yazılan '1n niz bi güzered!" in, vefatına kadar Sultan II. Abdülhamid'in başucunda asılı durduğunu, padişahın haremi rahmetli Müşfika Kadın Efendi'den (1866-1961) işitmiştim.
Babıali'deki resmi vazifesi esnasında mühim şahıslara verilen
menşurları13 yazan Sami Efendi, Sultan Hamid devri ricalinden Abraham Paşa'nın (1833?-1918?) vezaret menşurunu da hazırladığı
vakit bizzat götürmesini kendisine bildirmişler. O da, Paşa'nın
478 Ai--.ademik Araştırmalar
Büyükdere'deki çiftliğine gidip menşl:ıru takdim etmiş. Adet üzere getirene bir hediye verildiği için, zenginliği dillere destan olan Abraham Paşa da yanındaki torbaya elini daldırmış ve Sami Efendi'ye bir avuç altın vermiş. Şaşıran Sami Efendi'ye: "Ne baktın? Az mı geldi?"
diye bir avuç daha uzatmış. Efendinin büsbütün şaşırmasıyla: "Galiba
beğenmedin?" deyip bir avuç daha verince, latifeciliğiyle meşhur olan Sami Efendi: ''Baksana bana Paşa!" demiş. ''Eğer bunları şakadan
ver!Jorsan, ben aldığımı geri vermem haf"
Türk hat san'atına üstadın kazandırdığı hattatlar arasında en fazla
tanınanları -kendisinden öğrendikleri yazı cinsleriyle birlikte-
sıralıyorum:
-Hacı Kamil Efendi (Akdik, 1861-1941) : Sülüs, nesih, divanı, celi divani, tuğra, ta 'lik ve celi sülüs.
-Hulusi Efendi (Yazgan, 1869-1940): Ta'lik ve celi ta'lik.
-Tuğrakeş Hakkı Bey (Altunbezer, 1873-1946): Divani, celi divani, celi sülüs, tuğra.
-Nazif Bey (1846-1913): Müzakere yoluyla celi sülüs ve celi ta'lik.
-Hasan Rıza Efendi (1849-1920): Ta'lik.
-Aziz Efendi (1871-1934): Müzakere yoluyla celi sülüs, celi ta'lik,
tuğra.
-Müfessir Elmalılı Hamdi Efendi (Yazır, 1878-1942): Ta'lik.
-Ömer Vasfi Efendi (1880-1928): Ta'lik, celi ta'lik, celi sülüs, tuğra.
-Re'fet Efendi (1873-1949): Celi sülüs.
-Neyzen Emin Efendi (Yazıcı, 1883-1945): Müzakere yoluyla celi sülüs.
-Sofu Mehmed Hamdi Efendi(? -?): Sülüs ve celisi.
-Necmeddin Efendi (Okyay, 1883-1976): Ta'lik, celi ta'lik,celi sülüs.
Daha burada bir hayli isim zikredilebilirse de, en meşhur olanlarını
yazmakla yetiniyorum. Bunların büyük bir kısmı, Curnhuriyet'in ilk
yıllarında da hat san' atının devamına katkıda bulunmuşlardır.
Son bir yılını mefluç olarak geçirip 1 Temmuz 1912 (16 Recep 1330) da vefat eden Sami Efendi'nin cenazesi, ertesi günü Fatih Camii haziresine defnolundu. Kabrinin kitabesini Hacı Kamil Efendi celi sülüsle yazdı, taşın tezyinatını da Tuğrakeş Hakkı Bey çizdi. Yazı
san' atının bu büyük kaybına talebesinden merhum Necmeddin Okyay
üstadımızın düşürdüğü ta'miyeli tarih şöyledir:
S eifüm ryler cihan, tarih-i Necmeddin içün:
Gô"çtü Sami, kaldı Rakım mesleki üstadsız!
1330 H.
Merhumun, vefatından iki yıl sonra eriştiği bir mazhariyet de
şudur: Şeyhülislam Hayri Efendi'nin delaletiyle 31 Mayıs 1914 (6 Receb 1332) de Babıali'de bugün Devlet Kitapları Müdürlüğü olarak
kullanılan tarihi mektepte te'sis edilen Medresetü'l-hattatin'in her bir
yazı nev'i için tayin edilen mütehassıs hocaları, Sami Efendi'den yazı öğrenen hattatlardır. Böyle "cami'ü'l-hutlıt" (=her hattı kendinde toplayan) bir üstad olmak, herkesin karı değildir.
Eserlerine gelince, zerendud olarak yapılmış celi sülüs ve celi ta'lik
levhalarına muhtelif camilerde (En fazla Cihangir ve Altunizade'de olmak üzere Aksaray Valide, Rami, Edirnekapı IVWırimah, Erenköy Zihni Paşa ve Galip Paşa camilerinde), müze ve hususi koleksiyonlarda rastlanır.
Mermere hakkedilmiş olan yeri sabit kitabelerine gelince:
-Kapalıçarşı'nın Çadırcılar kapısı üstünde "Çalışıp kazananı Allah sever" mealindeki celi ta'lik hadis-i şerif 14, Büyük kapı üstündeki tuğra,
Nuruosmaniye kapısında celi ta'lik tamir kitabesi.
-Erenköy'de Zihni Paşa ve Galip Paşa camilerinin celi ta'lik kitabeleri.
-Babıali'deki Nallı Mescidin yan kapısı üstünde celi sülüsle 'Namaz dinin direğidir" mealindeki hadis.
-Şehzade1s , Kantarcılar ve Çenberlitaş Atik Ali Paşa camilerinin
kapılarında celi sülüsle namaz hakkındaki ayet-i kerime.
-19 56' da Tophane' den Maçka'ya nakledilen Hami diye Çeşmesi' nin celi ta 'lik kitabesi.
-Şişli Etfal Hastahanesi'nin celi sülüs ve celi ta'lik kitabeleri.
-Yıldız Sarayı bahçesindeki Hamidiye Çeşmesi'nin tuğrası, celi muhakkak ve celi sülüs yazıları.
-Yeni Cami civarındaki (İş Banlrnsı'nın yanında) çeşmenin celi sülüs istifli ki ta besi 16 .
-Bir hayli mezar kitabesi.
Sami Efendi'nin bir hususiyeti de sohbetlerinin letafetidir. Pek kuvvetli bir mukallid olan merhumun anlattığı hikaye ve hatıraları
dinleyenler kahkahadan kırıldığı halde, kendisi hiç gülmeden
konuşurmuş. Usta bir romancı edasıyla hadiseleri ve tipleri çizen üstad, bu sebeple, eğer kendisini hattatlık gibi mücerred bir san'at yerine resme verseydi, muhakkak sayılı ressamlardan olurdu, denilebilir. Sohbetlerinde bulunan Galata Mevlevihanesi'nin alim ve
fazıl şeyhi Ahmed Celaleddin Dede (1863-1946) şöyle dermiş: "Sami Ejendi'den bir hikqye vrya hadisryi din!ersiniZ; zevkyab o!ursunuZ: Bir müddet
480
Akademik Araştırmalar
sonra, qynı hikqyryi bir daha anlatır. Bildiğiniz halde yeniden df!Yt!Jormu_şcasına
kendinizden geçersiniz!"
Bazan sonunu bir hikmet veya ders çıkartarak bitirdiği birkaç
hatıra ve hikayesini -kendi anlatışından çok uzak kuru bir ifadeyle de olsa- nakletmeden geçemiyeceğim: ':4rkadaşım Ali Fakri Efendiyle (1853-1929) beraber, bir gün Üsküdar'a, onun şryh olarak vazffe!i bulunduğu
Ahmed!Je'deki Hallaç Baba dergahına gittik. Diinerken, Ahmed!Je Camii
karşısındaki kiimürcü dükkanında piistekrye oturmuş, üzerine 'Rabb!Jessir'
yazdığı17 kağıd!arı kuruması için etrefına atan bir garip adam gôzüme ilişti.
Fakri Efendiye sordum ve mektep talebesine yirmi parqya sülüs meşkı yazan Rijaf dervişlerinden Hattat Saçlı İsmail olduğunu ôgrendim. ~man şuna gidelim!' dryince Ali Fakrf Efendi: ~dam, vazgeç ... Bırak Al!ah'ın delisini ... ' ded!Jse de 'Yok, illa gideceğiZ:.' d!Je ısrar ettim. Yanına yaklaşıp 'Mevlana! 18 Ne yaz:yorsun bakqyım?' dedim. Azametle: '.Al da bak!' dedi. Çôinelip, arkamı
elleme kôiniir!erine dayadım, yaZ!sının birine baktım. T uassir'i şijy!e yapsan daha !Ji olurdu' d!Je elimle tarif ettim. 'Öy!ryse al da yap' dedi. 'Ver kalemi!' dedim. Tuassir'in "te" sini yaZ!P bağını kf!)ldıtm. ':1Jm" ı aşağıdan yukan çıktım. Tam "qyın" ın kaşını bağlarken 'İsmini bağışla' dedi. ~l senin olsıtn!' dedim. ':4yın" kaşını bağlqyıp '~in" e giderken, ikinci defa 'Bana ismini
bağışla' dedi. 'Canım, verdik a, ben verdiğimi geri almam' dedim. "Sin" harfini yaZ!Jorken ~ilah, Resu!ııllah, Eh!-i Bryt aşkına ismini bağışla .. ' dryince,
dqyanamadmı 'Sami' dedim. Birden piistekiden fırladı ... Beni kucak!qyıp yere yatırdı ... 'Ne olf!Yoruz?' dedim. 'Öpeceğim!' 'Nryi?' ~yağını!' Herifi zorla elimi iipmrye raZ! edebildim. Yerden kalktık. Ali Fakrf Efendi: 'Sami, beğendin mi
şu yaptığını?' dedi. Bir de ne bakqyım? Yerlerde yuvar!anvıaktan, kiimür toz!any!a, baştan qyağa sims!Jah olmuş, z:nc!Je diinmiişiim!"
':4rkadaş!arı, bir zenginden kendilerine levrek zjyefeti vermesini istemişler.
O da qyvaZfnı19 çağırıp, ertesi akşam yemeğine levrek buğulamasının haZfrlanmasını istemiş. Yemek vakti gelince, sefradakiler, daha evvel ikram edilen çorba ve sair yemeklerle kendilerini df!)lıtrmadan levreği beklemişler.
Nihqyet sahan ortqya gelip de, kapak açılınca ne gôrsiinler? Levrek yerine palamut balığı değil mi! Herkes hqyretle birbirine bakmış. Hemen qyvaZ! çağıran
ev sahibi: 'Ben senden levrek istedim. Bu ne balığı?' d!Jerek çıkışmış. Ayvaz hiç istifini bozmadan: (Lehçe taklidiyle) ~]andım, danizjn dibine kim indi?
Ba!ıhlara kim ad gf!)ldi? O da ba!ıh, o da balıh!' cevabını vermiş. Fark u temyiz
~yiyi kötüden ayırma) hassasından mahrlfm olan kimselerden jaz!a bir şry
beklenmemelidir. "
"Gençliğimizde, birkaç arkadaş hamama gittik. Pfr ii pak olup çıktıktan
sonra hamamın karşısındaki bi!Jiik bir konak gô'z!ime ilişti. Aklıma bir muziplik geldi. Konağın kapısını çaldım. Açan qyvaza: 'Yarın akşam, yemeğe
efendindeyiz' dedim ve istediğim yemekleri de sqydım. Ertesi akşam, arkadaşlarla
beraber gittik. Ev sahibi, karşısında hiç tanımadığı birkaç kişiyi gijriince pek
şaşırdı. Biz de onu ilk defa görüyoruz. Lakin sohbet açılıp da, ben hikayeler anlatmqya, taklidler yapmqya başlqyınca adam ijyle zevkyab oldu ki tarif edilmez. . . Çok iyi vakit geçirdik.
o
zat ölene kadar benimle rabıtqyıkesmedi. '20
"Bir tarihte, sağda solda, altında benim imzam bulunduğu halde, bana aid olmqyanyaZflara rastlamağa başladım. Canım sıkıldı. Tahkik ettirince, Valide
Hanı'nda bir Acem tara.findanyapıldığını ôgrendim. Gittim, dakk-ı bab ryledim
(Kapıyı çaldım). Açıldı. Baktım: Acem, bir elinde nargilenin marpucu ...
Lokur fokur lokurdatryor. Öbür elinde .firça, bir yaZ! resmediyor. Yüzüme bile
bakmadı. Mevlana, kimin?' dfye sordum. Kemal-i azametle: 'Sami'nin!' dedi.
'Vallahi yaZflladım, Billahi yazmadım! Yazdrysam elim kırılsın' dryince;
nargilryi, .firçqyı .firlatıp elime sarıldı. 'Efendim, başkalarının hakiki yaZfstnı
satamryorum. Size aid olmqyan yaZfların altına "Sami" imzasını kqydum mu hemen gidfyor, bağışlqyınız!' dedi. Ne ise, herifi bir daha bijyle sahtekarlık
yapmaktan men ettik, mes'ele kapandı. "
Bu yazdıklarım, okuyanların tebessümüne vesile olduysa, umarım
ki, merhumun şen şatır ruhu da şad olmuştur.
KAYNAKLAR:
- İnal, İbnülemin Mahmud Kemal, Son Hatttatlar, İstanbul 1955, s. 355-365 - Üstad Necmeddin Okyay'ın hatiratı (Derman Kütüphanesi)
- Ünver, A. Süheyl, "Zat-ı Samilerini Ziyaret", Kük Dergisi, XII/14-15, XIII/16-18, XIV /41-43, XV /42-43,İstanbul,1982.
- Derman, Uğur, "Hattat Sami Efendi'nin Diş Kirası", Hqyat Tariih Mecmuası,
sy-12, 1969, s. 20-22.
- Derman, M. Uğur,"Büyük Bir Hat San'atkarımız: Sami Efendi'', Hqyat
Taıih Mecmıtası, sy-5, 1969, s. 4-10.
- Derman, M. Uğur, Türk Hat San'atının Şaheserleri, İstanbul 1982, pl. 32, 33, 36, 37.
- Derman, M. Uğur, ''Yeni Cami Sebilinin Kitabesi", Ll/e Dergisi, sy-4, 1986, s. 14-17.
- Derman, M. Uğur, İslam Kültür Mirasında Hat San'atı, İstanbul 1992, s .217, 218, 220, 221, 223.
- Derman, M. Uğur, Sabancı Koleksryonıt (Hat), İstanbul 1995, s. 140-147.
- Derman, M. Uğur, Letters in Gold, New York 1998, s. 142-149.
- Derman, M. Uğur, Calligraphies Ottomanes, Paris 2000, s. 142-149.
- Rado, Şevket, Türk Hattatları, İstanbul ( ts.), s. 239-241.
482
Akademik Araştırmalar
*
Prof., Türk Petrol Vakfı Yöneticisi1 Muhtelif yazı nev'ileri hakkında izahat vermeye bu yazının hacmi müsaid
değilse de, sülüsün en basit bir tarifle, "Ağız genişliği 2,5 mm. kadar olan bir
kamış kalemle, harekeli olarak yazılan ve yuvarlak vasfı ağır basan bir san' at
yazısı olduğu" kaydedilebilir.
2 Geniş ağızlı kalemle yazılan iri yazılar. Ancak, bu büyük yazılar fotoğrafta küçüldüğü için celf karakteri bu sayfalarda pek gözükmüyor. Asıllarının
büyük olduğu hatırda tutulmalıdır.
3 Saltanatları müddetince padişahların resmi imzası mahiyetinde kullanılıp
"Tuğrakeş" veya "Nişancı" lar tarafından çekilir ki, padişah ve babasının
isimleriyle beraber "el muzqffer daima' duasını içine alır.
4 Arapça ibareleri okutmaya yardımcı olarak kullanılan fetha (üstün), kesre (esre), zamme (ötre), hemze, cezim, tenvin ... gibi işaretler.
5 Eski harflerimizin her biri, birden bine kadar bir rakam karşılığı sayılır ki, bunlarla "ebced hesabı" yapılır. Herhangi bir hadiseyi anmak için, harflerinin
toplamı o seneyi rakam olarak karşılayan bir mısra söylenir. Buna da "tarih
düşürmek'' denir ki, bir kaç şekli olup, ekseriya hicri tarih esasına göre
hesaplanır. Tarih mısraının üstüne ilave edilen mısralarla "Tarih manzumesi"
ortaya çıkar.
6 Eskiden, mahalle mektebinden itibaren, çocuklar nk'a, sülüs, nesih
öğrenmeye başlarlar, kabiliyeti olanlardan, sonra bu işi san' at haline getirenler de çıkardı. Bu gün yazı dersleri kaldırıldığı için, yeni yetişenlerin yazısı
ekseriya kargacık burgacıktır. Öyle ki, yazılı imtihan kağıdlarını okumanın hocalar için başlı başına bir derd olduğu muhakkaktır. Eski harflerimiz gibi
estetiğe tabi olmayan Latin asıllı yeni harflerin bile böylesine bozuk ve çirkin
yazılması, en büyük hattatları yetiştiren bir milletin çocuklarına doğrusu hiç
yakışmıyor.
7 Yazı meşkı: Öğretmek için hocanın talebeye, öğrenmek için talebenin hocaya yazdığı örnek satırlar.
8 Yazı öğrenimi bitince, talebenin yazısını beğenen bir hat jürisi, artık bu hattat namzedinin yazdığı eserlere imza koymak salahiyetini aldığını o
yazının altına yazar. Buna "icazet kıt' ası", gerçekleştirilen fiile de "icazet almak" denir. Hattatlar, bu geleneğe çok riayet etmişlerdir. Anlaşılan, Sami Efendi de esas sülüs-nesih hocasından icazet almadığı için, sonradan 1281/1864 de Hulusi ve Şevki efendilerden, bu adeti yerine getirmek üzere teberrüken sülüs-nesih icazetnamesi almıştır ki, bu da halen Topkapı Sarayı
Müzesi Kütüphanesi'ndedir.
9 Bu hususta bk. Derman, Uğur," Hattat Sami Efendi'nin Diş Kirası", Hqyat- Tarih Mecmuası, sy-12, Ocak 1969, s. 20-22.
10 "Hattatların reisi" manasına gelen bu ünvan, son olarak 1333/1915'de
Hacı Kamil Akdik'e (1861-1941) verilmiş olup, anılan ünvanı alan, hat ile
uğraşanların mümessili addolunurdu.
11 Irak Kralı Faysal tarafından, İstanbul'a geldiğinde alınan bu Kur'an-ı Kerim, 1958 ihtilalinde kendisiyle beraber Bağdad'da heba olup gitmiştir.
12 Sami Efendi'nin kısa bir müddet hükümdar olan Sultan V. Murad için
tuğrasına rastlamadım.
13 Padişah tarafından tevcih olunan sadaret, vezaret gibi vazifeler, Divan-ı Hümaylın dairesince, üstte tuğra olmak üzere divani veya celi divani hattıyla hazırlanan (pek mühim şahıslar için bir satır altın, bir satır siyah mürekkeple) ve alakalı şahsa verilen berata "menşur" denir.
14 Bu yazıyı, yerine konduktan hemen sonra, İran' dan gelen bir ta'lik hattatı, kapının karşısındaki kitapçı İranlı Nasrullah'ın dükkanında otururken görür.
"Beni bunun hattatına gô'türün" der. Nasrullah'ın tercümanlığıyla giderler. Elini öpmek isteyen İran'lı hatta~a, Sami ~fendi "Estağfurullah" diyerek, gösterdiği bu tazimin sebebini sorar. Iranlı : "Ince ta'likı bizde yazanlar vardır. Fakat, bu kalınlıktaki ta'lik yaz:sının bir noktasını kqyacak hattat yoktur" cevabıyla hayranlığını bildirir.
15 Sami Efendi bu yazıyı celi' kalemiyle değil, tek kurşun kalemle resmederek yazmak kudretini göstermiştir.
16 1074/1663'de yapılan bu çeşme ve sebilin çini üzerine yazılı kitabesi XX.
asır başlarında yanmış, kimseler ibareyi okuyamazken, oradan geçen bir zat vaktiyle bu kitabeyi tesbit ettiğini söyleyerek getirip vermiş ve 1325/1905'de Sami Efendi'ye yeniden istifli olarak celi sülüsle yazdırılmış. Kendisinden sonra gelen hattatlar arasında, Kamil, Ömer Vasfı, Emin efendilerle Hakkı, Hamid (1891-1982), Halim (1898-1964) ve Macid (1891-1961) beyler, celi sülüste bu yazıyı kendilerine düstur sayıp, san'atlarını onunla ilerletmişlerdir.
Asıl kalıpları Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndedir. Bu kitabe hakkında
bk. Derman, M. Uğur, ''Yeni Cami Sebili'nin Kitabesi", Lale, 4/1986, s. 14- 17.
17 "Al/ahım, kolaylaştır, güçleştirme, hqyırla sona erdir!" manasına gelen bu dua, sülüs-nesih yazılarında ilk meşk satırı olarak geçer.
18 ''Efandi" manasına gelen bu kelimeyi, Sami Efendi merhum sıkça kullanırmış.
19 Ekseriya Van'lı Ermenilerden seçilen eski sadık uşaklar.
20 Sami Efendi bu hikayeyi anlatırken o şahsın ismini de vermiş. Ancak, nakledilen bütün bu hatıratı kendilerinden dinlediğim rahmetli Necmeddin Okyay üstadım bu ismi hatırlayamamışlardı.
484
Akademik Araştırmalar
ABSTRACT
Sami Efendi was born in Istanbul in 1838; learned sülüs (a writing style in Islamic calligrapl!J) and nesih (a writing style in Islamic calligrapl!J)jrom a loca/
named Boşnak Osman Efendi and ce/1 sülüs(a writing style in Islamic calligrapl!J) jrom Recai Efendi (1804-1874) He learned the divani and ce/1
divanı scrıpts and tuğra writingfrom Nasıh Efendi (1814-1885); ta'likfrom Kıbrıs!zade İsmail Hakkı Efendi (1785-1862); celi ta'lik from Ali Hqydar
Bry (1802-1870); rık'a from Mümtaz Efendi (1810-1871). Because
ef
hisnatura/ talent, he mastered ali these scripts. Sami's artistic individuality was particularfy evident in his celi works. Indeed, he was so preficient in the celt scripts
that he could write them with a lead pencil rather than a reed pen. Meticulous
l!J
nature, he kept working on some pieces far years, correcting and improving them until thry emerged as masterpieces, eliciting the wonder
ef
ali. He fallowed the styleefRakım (1758-1826) in celi sülüs and the tuğra and the style efYesarizade (d 18499 incelt ta'ltk) and excelled at both. There are few works
l!J
Sami Efendi in hmpback ink. Mostef
his works were done .first on black paper, using ink made from 01pin1ent. He corrected the pieces later, when opportunity arose, and then made stencils from them. The top illuminatorsef
the dqy vied far the chance to gild the works produced with these stencils. Indeed, Samis greatest achievements - those that account far his dominance and iefluence-are his works in gold, which showeff
most admirabfy the magnifienceef
his art. Foremost among these are the levhalar in celt that can be seen in Istanbul in the Cihangir and Altuntzade mosques, as well as in other mosques and museums. Examplesef
his inscrıj>tionsin stone can be seen on the sebil (public fauntain)
ef
the Yeni Cami (New Mosque ). His twelve linesef
celt sülüs at the Yeni Cami have become a model farother calligraphers. Also worth seeing are Sami's works at the Şehzade mosque, the Nallı masjid in Babıali, the gates
ef
the Covered Bazaar, the Zihni Paşamosque, and the Galip Paşa mosque in Erenkijy (The inscriptions in the /ast three buildings are incelt ta'lik) Sami also left ma'!Y inscriptions on gravestones.
Among Sami Efendi's students, who demonstrate his success asa teacher, are the fallowing calligraphers: Hulusi Yazgan (18 6 9-1940 ); Nazif Bry (1846-1913 );
Hasan Rıza Efendi(1849-1920); KômilAkdik (1861-1941); Tuğrakeş Hakkı Altunbezer (1873-1946);AzjzEfendi (1871-1934); Ömer Vasfi Efendi (1880-1928), Nemıeddin Okyqy (1883-1976); and Emin YaZfct (1883-194 5) While Sami Efendi taught calligrapl!J at the Imperial Council and
at the Imperial Palace Service (Enderttn-ı Hümqyun), he also held calligrapl!J · lessons at his home each Tuesday. Amongjriends, he was knownfar his easy manners and witticisms. Late in life, he was stricken parafysis. He died on 1912,
and was buried in the haZf"re (enclosed cemetery)