• Sonuç bulunamadı

Âşık Beyin

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Âşık Beyin"

Copied!
6
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Âşık Beyin

Aşkı genelde şiirlerden, romanlardan, destanlaşmış aşk hikayelerinden,

kalbi kırılmış bestekârların şarkılarından ve bazen de kendi tecrübelerimizden öğreniyoruz.

Kimi aşktan dans edip sarkılar söylüyor, kimi sevdiği ile bir arada olduğu için bulutların üstünde uçuyor.

Kimi sevgisine karşılık göremediği için yemeden içmeden kesiliyor.

Kimi sevdiğine kavuşmak için evini barkını terk edip kaçıyor.

Kimi sevdigini öldürüyor, kimi kendini.

Peki türümüzün bu evrensel özelliği hakkında modern bilim neler söylüyor?

Kalbimizle mi yoksa beynimizle mi âşık oluyoruz?

Aşk acısı gerçek mi? Ya gücü?

L

eyla ile Kays göçebe bir Arap ka-bilesinde dünyaya gelirler. Çocuk-lukları birlikte geçer. Kabileleri-nin sürüsünü güderler birlikte. Zaman-la LeyZaman-la ve Kays birbirlerine âşık olur. Şair ruhlu Kays, Leylası için şiirler yaz-maya başlar. Şiirleri o kadar güzeldir ki duyanlar onları ezberleyip tekrarlamak-tan kendilerini alamaz. Birbirlerine karşı duydukları bu derin sevgiyi ömür boyu birlikteliğe dönüştürmek isteyen Kays, Leyla’yı babasından ister. Fakat böyle bir birlikteliğin geleneklere aykırı, o nedenle de imkânsız olduğunu belirten Leyla’nın babası onun bu isteğini reddeder.

Bir süre sonra Leyla istemediği halde başka bir kabileden zengin bir tüccar ile evlendirilir ve kabileden ayrılır. Leyla’nın evlilik haberini duyan Kays deliye döner. Kabileyi terk edip yakındaki bir çölde do-laşmaya başlar. Uzun bir süre ondan ha-ber alınamaz. Onun için günlerce çöle

ye-mek bırakan ailesi de artık ondan ümidi keser. Arada bir Kays’ı şiirler okurken ve-ya kum üzerine çubukla şiirler ve-yazarken gördüklerini söyleyenler olur. Kays’ın şi-irleri dilden dile dolaşır, ama artık o halk arasında, Arapçada deli anlamına gelen “Mecnun” ismiyle anılıyordur.

Ayrılık acısına ve hasrete dayanama-yan Leyla hastalanıp yataklara düşer. Kı-sa bir süre sonra da yaşama veda eder. Mecnun’un ölü bedeni ise kim olduğu bi-linmeyen bir kadının mezarı başında bu-lunur. Mezarın yanındaki bir taşın üzeri-ne kazınmış, üç kıtadan oluşan bir de şi-ir bırakmıştır geriye Mecnun.

Leyla ve Mecnun hikayesi çok sayıda yazara ve şaire ilham kaynağı olmuş.

(2)

>>>

Leyla ve Mecnun hikayesi aslında ya-şanmış bir olaya dayanıyor. Mecnun’un 688 yılında öldüğü tahmin ediliyor. Onların hikâyeleri aradan geçen asır-lar boyu çok sayıda yazara ve şaire il-ham kaynağı olmuş, olmaya da devam ediyor. Leyla ve Mecnun’unkine benzer hikâyelere dünyanın dört bir yanından farklı kültürlerde de rastlıyoruz. Ferhat ile Şirin, Romeo ve Juliet, Paris ve He-len, Meilan ve Chang Po bunlardan sa-dece birkaçı.

Yazılı en eski aşk şiiri İstanbul Arke-oloji Müzesi’nde. Günümüzden yaklaşık 4000 yıl önce Sümerce yazılmış bu şiirde sevgiliye:

“Kalbimin sevgilisi

Güzelliğin büyüktür baldan tatlı…” diye sesleniliyor.

İlkel kabilelerin aşk kavramı modern toplumlarınkinden farksız. Polinezya’nın Cook Adaları’nda yaşayan Mangaia ka-bilesinde “aşk için ölmek” anlamına ge-len bir kelime dahi var. Halk mizden sanat müziğimize, pop müziği-mizden arabeske, şarkı ve türkülerimi-zin neredeyse tamamına yakını roman-tik sevgiyi anlatıyor. Yaşamış olsak da ol-masak da hepimiz aşkın ne demek oldu-ğunu biliyoruz. Ancak sevginin ve aşkın ne demek olduğunun açık ve net bir ta-nımını bulmakta zorlanıyoruz. Sophok-les “bu dünyanın yükünden ve acısından bizi kurtaran tek bir kelime var, o da sev-gi” diyor. Platon ise “aşkın dokunuşuy-la herkes bir şair olur” diyor, ama daha sonra aşkı “zihinsel bir hastalık” olarak tanımlıyor. Bilim insanlarının gözünde ise aşk “kimyasal, bilişsel ve amaçlı-dav-ranış bileşenleri olan karmaşık ve ödül-lendirici bir duygusal durum” veya “me-meli beyninin eş seçim sistemi”.

İlk Görüşte Aşk

Psikologlar uzun bir süredir, bizimle aynı etnik kökenden ve sosyoekonomik sınıftan olan, bizimle benzer zekâ düze-yine ve benzer dini inançlara sahip, daha-sı görünüm açıdaha-sından da bizimle benzer seviyede (yakışıklılık veya güzellik) kişile-re karşı özel ilgi duyduğumuzu bildiriyor.

Fakat bütün bu özellikler açısından ben-zer kişilerin olduğu bir ortamda olduğu-muzda bile, içlerinden sadece birine veya ikisine karşı özel ilgi duyuyoruz.

Karşılaştığımız birinin çekici olup ol-madığına saniyenin beşte biri gibi ola-ğanüstü kısa bir sürede karar veriyoruz. Değişik kültürden insanlarla yapılan ça-lışmalar, genelde insanların simetrik yüz yapısını çekici bulduğunu gösteriyor. Bu-nun gerisinde muhtemelen simetrinin sağlıklı olmanın, dolayısıyla iyi bir gene-tik yapının göstergesi olması yatıyor. İl-ginç bir şekilde fiziksel özellikleri bize benzeyen insanları çekici buluyoruz. Bir çalışmalada kişilerin fotoğrafları bilgisa-yar ortamında karşı cinse dönüştürülü-yor. Örneğin bir erkeğe yüz özelliklerine sadık kalınarak kadın görüntüsü veriliyor. Denekler fotoğrafların kendi fotoğrafla-rının karşı cinsten görüntüsü olduğunu fark etmediği gibi, yine kendilerini (yani karşı cins hallerini) seçiyor. Çekicilik ko-nusunda önemli bir diğer özellik ise sesi-miz. Kadınlar geniş omuzlu, erkeksi yüz-lü ve ince belli erkeklerin seslerinden hoş-lanıyor, erkekler ise ince belli, geniş kalça-lı ve genç kadın sesini ilgi çekici buluyor. Kişinin vücut kokusu da onlar hakkın-daki düşüncemizi etkiliyor. İsviçre’de ya-pılan bir çalışmada bir grup üniversiteli kız öğrenciye erkek öğrencilerin iki gün boyunca giydiği tişörtler koklatılıyor. Kız öğrenciler kendi bağışıklık

sistemlerin-den farklı bağışıklık sistemine sahip er-kek öğrencilerin tişörtlerinin kokusunu beğeniyor. Çalışmayı yürüten araştırma-cılar bunun gerisinde farklı iki bağışıklık sisteminin birleşmesiyle çok daha güçlü bir bağışıklık sistemine sahip, sağlıklı ço-cuklar dünyaya geleceği gerçeğinin yattı-ğını bildiriyor. Bu da türümüzün devam-lılığını sağlıyor.

Peki nasıl âşık oluyoruz veya âşık ol-duğumuzda beynimizde neler olup bi-tiyor? Bu sorulara cevap bulmaya çalı-şan ilk bilim insanlarından biri Rutgers Üniversitesi’nden antropolog Helen Fis-her oldu.

Aşkın Molekülleri

Fisher romantik sevginin evrensel ol-duğunu ve beyindeki özel bir takım mo-leküllerin ve sistemlerin eseri olduğunu düşünüyordu. Fisher’in hipotezi, beyin-deki sinir hücreleri arasında mesaj ile-timini sağlayan ve nörotransmiter adı-nı verdiğimiz moleküllerden üçünün (dopamin, norepinefrin ve serotonin) romantik sevgide rol aldığı şeklindey-di. Fisher, mutluluktan uçma duygusu-nun, uykusuzluğun ve iştahın azalması-nın gerisinde beyindeki dopamin ve no-repinefrin miktarının artmasının oldu-ğunu ve benzer şekilde âşık olan bir ki-şinin yatıp kalkıp sevdiği kişi hakkın-da düşünmesinin gerisinde de beyinde-ki serotonin etbeyinde-kinliğindebeyinde-ki azalma oldu-ğunu öngörüyordu. Bu üç nörotransmi-terin seviyesinin beynin hangi bölgele-rinde daha yaygın olduğunu bildiği için araştırmasında o bölgelere yoğunlaşacak ve âşık olan birinin beynini incelediğin-de bu bölgelerincelediğin-den hangisinin daha aktif olduğunu belirleyerek bu üç nörotrans-miterden hangisinin romantik sevgide rol oynadığını bulacaktı.

Fisher’in planı şöyleydi. Âşık olmuş deneklere sevdiklerinin fotoğraflarını ve olumlu veya olumsuz herhangi bir duy-gu beslemedikleri, tanıdık birinin fotoğ-rafını gösterecek, denekler bu fotoğrafla-ra bakarken işlevsel manyetik rezonans (fMRI) ile beyinlerinin görüntülerini el-de eel-decekti. fMRI tekniği beyinel-deki

ok-Yok o Nak amur a / G ett y

(3)

de çalışılan işlevden sorumlu bölgesi di-ğer bölgelere göre daha fazla çalışacağı ve daha fazla oksijen tüketeceği için oksijen tüketimindeki artış sayesinde beynin o iş-levle ilgili bölgesi de keşfedilmiş olur. De-licesine âşık olanların bu duygularının, herhangi bir duygu beslemedikleri kişile-rin fotoğraflarına baktıklarında hissettik-lerini etkilememesi için de deneklere bu iki fotoğraf arasında büyük bir sayı göste-rilip (örneğin 8421) bu sayıdan her defa-sında yedi çıkararak geriye doğru sayma-ları istenecekti. Böylece beynin dikkati ta-mamen dağılmış olacak, bir bakıma be-yin güçlü aşk duygularından kısa süreli de olsa arındırılmış olacaktı.

rular asarak deney için gönüllüler bulma-ya çalıştılar. Kriterlerden biri deneklerin yakın bir zamanda âşık olmuş olmasıy-dı, diğeri ise uykuları kaçacak ve yeme-den içmeyeme-den kesilecek kadar delicesine âşık olmuş olmalarıydı. Ayrıca herhan-gi bir nedenle beynin kimyasını değişti-rebilecek ilaç kullananlar ve solaklar ça-lışma dışı bırakıldı. İlaçlar da solaklık da beynin organizasyonuna etki edebileceği için sonuçlarda hataya neden olabilirdi. Kısa bir sürede bu kriterlere uyan çok sa-yıda gönüllü çalışmaya katılmak için baş-vurdu. Fisher denekleri seçerken ilk ola-rak onlara ne kadar süredir âşık oldukla-rını sordu. İkinci sorusu ise günün kaç

sa-dikleriydi. Çünkü Fisher’e göre saplantılı olmak romantik sevginin temel öğelerin-dendi. Bu nedenle uyanık geçen her anın-da âşık olduğu kişiyi düşündüğünü söyle-yen denekler hemen deneye alındı.

Denekler önce 30 saniye sevdiklerinin fotoğrafına baktı. Onlar fotoğrafa bakar-ken beyinleri görüntülendi. Daha sonra ekranda onlara büyük bir rakam göste-rildi ve 40 saniyelik sürede geriye doğru saymaları istendi. Geriye sayımın ardın-dan 30 saniye süreyle herhangi bir duygu beslemedikleri birinin fotoğrafına baktı-lar. Bu sürenin sonunda tekrar geri sayım işlemini yaptılar, fakat bu sefer süre 20 sa-niye ile sınırlı tutuldu. Her bir denek için bu işlem altı defa tekrarlandı ve sonuçta her bir deneğin değişik beyin bölgelerine ait 144 görüntü elde edildi.

Denekler sevdiklerinin fotoğraflarına baktıklarında beyinlerinin birçok bölge-sinde oksijen tüketimi arttı. Ancak beyin-de özellikle iki bölgebeyin-deki etkinlik dikkat çekiyordu. Bu bölgelerden biri beynin iç kısmında, merkezine yakın bir yerde bu-lunan, C harfi şeklindeki “kaudat nük-leus”, diğeri ise beynin “ödül sisteminin” önemli bir parçası olan ventral tegmental bölge (VTA) idi. Kaudat nükleus beynin oluşum açısından en eski bölümlerinden biridir ve diğer hayvanlarda da aynı işlev-leri yerine getiren yapılarla büyük benzer-lik gösterir. Yakın bir zamana kadar kau-dat nükleusun sadece vücut hareketlerini yönettiği düşünülüyordu. Ancak son yıl-larda beynin bu bölgesinin uyarılma, zevk hissetme ve ödül elde etmek için güdü-lenme gibi işlevleri yöneten “ödül sistemi-nin” önemli bir parçası olduğu keşfedildi. Görüşmelerde sorulan sorulara verdik-leri cevaplardan şiddetli bir aşk yaşadık-ları anlaşılan deneklerin kaudat nükleus-ları diğerlerine oranla çok daha etkindi. Âşıkların beyinlerinde üst düzeyde etkin olduğu bulunan ikinci bölge olan VTA da yine beynin ödül sisteminin önemli bir parçasıdır. Buradaki sinirler önemli dü-zeyde dopamin adı verilen nörotransmi-ter üretir ve beynin diğer bölgelerine gön-derir. VTA’da üretilen dopaminin ulaştı-ğı bölgelerden biri de kaudat nükleustur.

Yok o Nak amur a / G ett y

(4)

>>>

Bu keşif Fisher’in varsayımının da bir ka-nıtı oluyordu. Biraz önce açıkladığım gi-bi Fisher, âşık beyinde dopamin ve nore-pinefrin düzeyinin yükselmiş olacağını düşünmüştü. Dopamin ile ilgili tahmini doğru çıkmıştı. VTA’da üretilen dopami-nin beydopami-nin diğer bölgelerine yayılması ki-şinin dikkatinin artmasına, odaklanması-na, enerjisinin artmasına ve ödül elde et-mek üzere güdülenmesine, neşe ve se-vinçten coşmasına neden oluyordu. Bü-tün bunlar da şüphesiz âşık olanlarda sık-ça gözlenen özelliklerdi.

Beyin ve aşk konusunda Helen Fis-her ile çalışan, NewYork’taki Yeshiva Üniversitesi’nden Lucy Brown da aşkın daha önceden düşünüldüğü gibi bir duy-gu hali olmadığını, yine aynı araştırma grubundan Art Aron’ın ileri sürdüğü gi-bi öncelikle “türümüzün devamını garan-ti altına alacak bir mogaran-tivasyon yani güdü” olduğunu belirtiyor. Aşk ile ilgili değişik duygular yaşanabileceğini, örneğin âşık birinin kendini bulutların üstünde uçar gibi hissedebileceğini veya bazan kay-gı, hatta nefret duyguları yaşayabileceği-ni belirtiyor. Fakat hepsiyaşayabileceği-nin ötesinde, ha-reketlerimizi ve duygularımızı da yönlen-diren ana kavramın “güdü” olduğunu be-lirtiyor. Brown’a göre âşık olduğumuz ki-şi yaşamdaki “hedefimiz” haline geliyor. Âşık olduğumuz insana ulaşmamız sonu-cunda ise beynimizdeki ödül sistemi (do-pamin) devreye giriyor ve çok güçlü pozi-tif duygular yaşamaya başlıyoruz.

Fisher âşık beyinde dopaminin yanı sıra norepinefrin miktarının da artacağı-nı, seratonin miktarının azalacağını tah-min etmişti. Norepinefrinin etkileri bey-nin değişik bölgelerine göre değişmekle birlikte kişinin neşeli olması, kendini aşı-rı derecede enerjik hissetmesi, uzun süre uyanık kalması ve iştahsızlık gibi etkileri vardır ki bunların hepsi de âşıklarda göz-lenen davranışlardır. Norepinefrinin bir diğer özelliğinin de yeni uyarıların yarat-tığı anıların hafızaya daha güçlü aktarıl-ması olduğu düşünülüyor. Bu da âşıkların birlikte yaşadıkları birtakım olayları veya anları detayları ile hatırlamasının ve ara-dan yıllar geçse de onları unutmamasının bir açıklaması olabilir.

Fisher’in bir diğer varsayımı da se-ratonin miktarının âşık beyinlerde da-ha düşük olacağı şeklindeydi. Bu düşün-cesinin nedeni âşıkların neredeyse uya-nık oldukları her an sevdiklerini düşün-mesiydi. Bu nedenledir ki deneklere so-rulan ilk sorulardan biri “sevdiğini gün-de ne kadar düşünüyorsun” şeklingün-dey- şeklindey-di. Yeni âşıkların tamamına yakını, za-manlarının % 90’ını veya daha fazlası-nı sevdiklerini düşünmekle geçirdikleri-ni bildirdi. Fisher âşık olmanın, bir

ba-kıma obsesif kompulsif bozukluktaki (OKB) gibi bir saplantı durumu yarat-tığını düşünüyor. OKB hastalarının te-davisinde yaygın olarak kullanılan bir grup ilaç SSRI genel adı ile anılan anti-depresanlardır. Bu ilaçlar sinir hücrele-ri arasında iletişimin kurulduğu bölge-ler olan sinapslardaki seratonin mikta-rını artırmak için kullanılır. Fisher bu gözlemlerinden yola çıkarak OKB hasta-ları gibi âşıkhasta-ların da beyinlerinde serato-nin miktarının düşük olacağı savını ileri

Yok o Nak amur a / G ett y

(5)

sel bir destek de vardı. 1999 yılında bir grup İtalyan bilim insanı 20’si yeni âşık, 20’si OKB hastası ve 20’si normal denek-ler üzerinde yaptıkları bir çalışmada ye-ni âşık olanlarla OKB hastalarının kan-larındaki seratonin miktarının normal deneklerinkinden daha düşük olduğunu bulmuşlardı. Fisher “Neden Seviyoruz: Romantik Sevginin Doğası ve Kimyası” adlı kitabını yayımladıktan sonra çok sa-yıda e-posta aldığını ve bu e-postaların pek çoğunda, antidepresan (SSRI) kulla-nan okurlarının aşk hayatlarının olum-suz yönde etkilendiğini yazdığını ve bu durumun tedavide göz önüne alınma-sı gerektiğini aktarıyor. Fisher bu duru-mun önemli bir sağlık sorunu olduğu-nu, çünkü cinsel isteği azalttığı bilinen bu ilaçların kullanımının sadece Batı’nın ileri toplumlarında değil gelişmekte olan ülkelerde de hızla arttığını bildiriyor. SSRI’ların kullanımı serotonin seviyesi-ni yükseltiyor ama seratoseviyesi-nin seviyesiseviyesi-nin artması beyinde dopamin sistemini bas-kı altında tutuyor. Âşıkların beyinlerinin fMRI görüntüleri, Fisher’in başlangıç-ta dopamin, epinefrin ve seratonin hak-kındak ileri sürdüğü varsayımları doğ-ruluyordu.

Aşk başlangıçta ne kadar güçlü ol-sa da zaman içinde bir şeyler değişiyor. İlk günlerin heyecanı, artan kalp atışları, âşık olunan kişiyi devamlı düşünme gi-derek azalıyor. Onların yerini başlangıçta yaşanmayan, örneğin sevgi bağlılığı gibi duygular alıyor. Acaba zamanla âşık be-yinde ne tür değişiklikler meydana geli-yor? Çok detaylı olmasa da bu konuda da bilgi edinmeye başladık.

Helen Fisher ve arkdaşları ile eş za-manlı olarak okyanusun diğer yanından, İngiltere’deki London Collage’dan And-reas Bertel ve Semir Zeki, âşık beyinde-ki değişiklikler üzerinde çalışıyordu. Fis-her ve arkadaşlarının çalışmasında yeni âşıkların (ortalama yedi ay) beyinleri in-celenirken Bertel ve Zeki’nin çalışmasın-da âşıkların birliktelik süresi ortalama 2,3 yıldı. Elde edilen sonuçlar Fisher ve akradaşlarının sonuçlarından farklıydı. Uzun süreli âşıkların beyinlerinin

“an-teks” adlı bölgelerinde etkinlik gözlenir-ken yeni âşıklarda beynin bu bölgelerin-de önemli bir bölgelerin-değişim gözlenmemişti. “Anterior singulate gyrus” beynin duy-gu, dikkat, ve hafıza gibi işlevlerle ilgi-li bir bölgesidir. Ayrıca mutlulukla, ki-şinin duygusal durumunun farkında ol-ması ile, sosyal ilişkilerde diğerlerinin ne hissettiklerini anlama ile, bir şeyin değe-rine göre karar verme ile de ilişkisi oldu-ğu biliniyor. “İnsülar korteks” ise beynin vücutla ilgili veriler toplayan bir bölge-si (örneğin sıcaklık, dokunulma, iç or-ganların etkinliği gibi). İnsülar kortek-sin duygularla da ilgili olduğu biliniyor. Bütün bunların ne anlama geldiği henüz kesinlik kazanmamış olmakla birlikte veriler zaman içinde aşkın değişmesi-ne paralel olarak âşık beyinde de ödeğişmesi-nemli değişiklikler olduğunu gösteriyor.

Cinsel Arzu ve Bağlılık

Aşkla birlikte anılması gereken iki önemli duygu şüphesiz cinsel arzu ve bağlılık. Cinsel arzu veya cinsel tatmin insan zihnini en çok meşgul eden düşün-celerin başında geliyor. Cinsel arzu ro-mantik sevgiden farklı olmakla birlik-te özellikle Batı toplumlarında bu ikisi-nin karıştırıldığını gösteren bilimsel veri-ler var. Pek çok toplumda romantik sevgi ile cinsel arzu farklı kelimelerle tanımla-nıyor. Deney hayvanlarında ve insanlar-da cinsel arzu ve onun tatmini ile ilgi ola-rak yapılan çalışmalar bu işlevde beynin değişik bölgelerinin görev aldığını göste-riyor. Bu çalışmalardan hem erkeklerde hem de kadınlarda cinsel arzunun özel-likle testosteron adlı hormonun kontro-lü altında olduğunu biliyoruz. Romantik sevgi veya aşkın cinsel arzuyu kamçıladı-ğı da bir gerçek. Bunun gerisinde ise yi-ne beynin kimyası var. Bilimsel çalışma-lar dopaminin testosteron salgısını artır-dığını gösteriyor. Erkek kobaylara dopa-min enjekte edildiğinde çiftleşme arzula-rının arttığı görülüyor. Depresyon tedavi-si gören ve beyindeki dopamin miktarını artırıcı ilaç alan hastalar cinsel arzuların-da artış olduğunu bildiriyor.

zaman içinde duygular hem dinginleşiyor hem de daha derinden hissediliyor. Eğer çiftler şanlıysa kısaca “bağlılık” olarak ta-nımlayabileceğimiz güven, huzur, rahatlık ve birliktelik duyguları yaşanmaya başlı-yor. (İstatistiksel veriler ABD’de her iki ev-lilikten birin boşanma ile sonuçlandığını gösteriyor. Son yıllarda artmış olsa da ül-kemizde boşanma oranları şimdilik daha düşük düzeyde.) Bağlılık bilimsel çevre-lerde, evrimsel süreçte insan neslinin de-vamını sağlamak üzere gelişmiş bir içgü-dü olarak kabul ediliyor. Çünkü meme-liler arasında sadece insan doğarken cok zayıf ve yardıma muhtaç doğuyor ve uzun bir süre yetişkinlerin yakın ilgi ve koru-masına ihtiyaç duyuyor. Bağlılığın meka-nizması hakkındaki bilgilerimiz ise ilginç bir kaynağa, kır sıçanına uzanıyor.

Kır sıçanı diğer pek çok memeliden farklı olarak hayatını tek bir eşle geçirir (memelilerin sadece % 3-% 5’i monogam, yani tek eşli bir yaşam sürer). Aynı ailenin bir diğer üyesi olan çayır sıçanının ise ço-keşli bir yaşam tarzı vardır. Bilim insanları bu iki yakın türün beyinlerini inceleyerek eşe bağlılığın sinirsel temelleri hakkın-da çok önemli bilgiler elde etti. Eşler ara-sındaki bağlılığı oksitosin ve vasopressin adı verilen iki hormonun kontrol ettiğini buldular. Anne ile çocuk arasında gözle-nen bağlılığın gerisinde de aynı hormon var. Kır sıçanlarının beyninde bu iki hor-monun reseptörlerinin sayısının çok daha fazla olduğu bulundu. Her iki hormon da beynin ödül sistemini etkiliyor. Bu konu-da en güçlü delil, çayır sıçanlarının bey-nindeki vasopressin reseptörünün sayı-sı genetik olarak artırıldığında elde edildi. Çayır sıçanları kır sıçanları gibi tek eşli bir yaşam sürmeye başladı.

Romatik sevgi beynin ödül sisteminin kısımları olan nükleus akumbens ve ventral tegmental bölgeyi etkinleştiriyor.

(6)

<<<

Aşk Acısı

Aşık olunan biri tarafından reddedilmenin ne ka-dar acı verdiğini tahmin edebilirsiniz. Bu tecrübeyi ya arkadaşlarınızda gözlemlediniz ya da kendiniz ya-şadınız. Michigan Üniversitesi’nden Ethan Kross ve Marc Berman yakın zamanda sevgilileri tarafından terk edilen 40 gönüllünün beyinlerini inceleyerek ay-rılığın beyindeki etkisini belirlemeye çalıştı. Denek-lere önce terk eden sevgililerinin fotoğraflarını gös-terdiler. Onlar fotoğrafa bakarken işlevsel MRI ile beyinlerini görüntülediler. Kontrol amacıyla bir de romantik bir ilişkilerinin olmadığı arkadaşlarının fo-toğraflarına bakarkenki beyin görüntüleri elde edil-di. Denekler istemeyerek ayrıldıkları sevgililerinin fotoğrafına bakarken beyinlerinin “ikincil somato-sensory korteks” ve “dorsal posterior insüla” adlı böl-gelerinde etkinlik gözlendi. Oysa arkadaşlarının fo-toğraflarına bakarken herhangi bir fark gözlenmedi. Kross ve Berman bu sefer deneklerin kollarına sıcak-lık uyarısı (ısıcak-lık ve hoş bir sıcaksıcak-lık uyarısı ya da acı ve-ren sıcaklık uyarısı) verdi. Yine fMRI ile beyin etkin-likleri belirlendi. Acı veren sıcaklık uygulandığın-da beynin yine aynı iki bölgesinin etkinleştiği göz-lemlendi. Bu denemelere ek olarak araştırmacılar o güne kadar acı ve beyin konusunda yapılmış yakla-şık 500 çalışmayı incelediklerinde, bu çalışmaların % 88’inde beynin aynı bölgelerinin, yani “ikincil soma-tosensory korteks” ve “dorsal posterior insüla”nın fi-ziksel acı ile ilgili olduğunun bulunduğunu gördüler. Bütün bu sonuçlar âşık olunan birinden istemeyerek ayrılmanın sonucunda çekilen acının fiziksel acı gibi gerçek bir acı olduğunu gösteriyor.

Öte yandan bilim, sevgilinin dokunmasının acıya karşı koruyucu etkisi olduğunu da belgeliyor. Virgi-nia ve Wisconsin üniversitelerinden iki grup araştır-macının katkısıyla gerçekleşen ve James Coan’ın li-derliğinde 2006 yılında yapılan bir çalışmada, mut-lu bir evliliğe sahip kadınların ayak bileklerine hafif elektrik şoku verilerek deneyden hemen önce ve de-ney sırasında beyin görüntüleri elde ediliyor. Dene-yin ikinci aşamasında ise kadınların eşleri yanların-da durup onların ellerini tutuyor ve elektrik şoku eş-ler el eleyken veriliyor. Aynı güçteki elektrik akımı verilmesine rağmen bu sefer elektrik şoku kadınla-rın beyinlerinde çok daha düşük düzeyde tepki yara-tıyor. Deney, evliliklerinde problem yaşayan denek-ler üzerinde tekrarlandığında, eşinin elini tutması-nın denek üzerinde herhangi bir koruyucu etkisi ol-muyor. Sağlıklı bir ilişki ve seven bir eşin dokunma-sı tansiyonun düşmesini, kaygının azalmadokunma-sını sağlar-ken strese karşı da koruyucu etki yaratıyor. Eşler ara-sındaki sevgi arttıkça dokunmanın etkisi de artıyor.

Helen Fisher ve onun gibi âşık beyni anlamaya çalışan diğer bilim insanları, bilimin aşk, seks ve eş bağlılığı hakkında önemli gerçekleri açığa çıkardığı-nı fakat açıklayamadığı daha çok şey olduğunu be-lirtiyor. Bu bilinmezlikler ise şüphesiz yaşantımıza renk katıyor. Tıpkı aşk gibi.

Kaynaklar

Fisher, H., Why We Love: The Nature and Chemistry of Romantic Love, Henry Holt and Company, 2004. Aamodt, S. ve Wang, S., Welcome To Your Brain: Why You Lose Your Car Keys But Never Forget How to Drive and Other Puzzles of Everyday Life, Bloomsbury, 2008.

Horstman, J., The Scientific American Book of Love, Sex, and the Brain: The Neuroscience of How, When, Why , and Who We Love, Jossey-Bass,

A Wiley Imprint, 2012.

Kross, E., Berman, M. G., Mischel, W., Smith, E. E., Wager, T. D., “Social rejection shares somatosensory representations with physical pain”, Proceedings of the National Academy Of Sciences of USA, Sayı 108, s. 6270-6275, 2011.

Your Brain in Love and Lust, http://www. scientificamerican.com/video.cfm?id=your-brain-in-love-2012-02-14

Antropolog Helen Fisher, âşık olduğumuzda

beynimizde neler olup bittigini araştırıyor.

Kelly B rooks / G ett y Vicky E mptage / G ett y

Referanslar

Benzer Belgeler

McDonagh oyunun merkezine şiddet kavramını alarak hem toplumun çekirdek birimi olan aile kurumundaki ilişkileri hem de edebiyatçının ve edebiyatın etkisini/sorumluluğunu

Bunun için, kariyer yapmak, uzman öğretmen ya da başöğretmen unvanlarını kazanmak isteyen öğretmenler sınava katılma yeterliği taşıyorlarsa KYS’ye girecek ve

The sensitive approaches of the minstrels to the contemporary social problems is closely related to their social role which is loaded them by the minstrelsy tradition... Mi F k

E.L.: “Prizren’de gelen misafire sırasıyla önce meyve suyu daha sonra siyah çay ve en son da Türk kahvesi ikram etmek gelenek halini almıştır.. Türk

Yaş değişkenine göre, öğretmenlerin yaşam doyumları, kişisel başarısızlık ve iş doyumu puanları anlamlı düzeyde farklılaşmazken, duygusal tükenmişlik ve

Anlatının temel motiflerinden olan çocuksuzluk, beşik kertmesi, Banu Çiçek ve Bamsı Beyrek’in karşılaşması, Banu Çiçek’in otağının bulunduğu alanın tasviri,

Halk kültürü temsillerinde öz oryantalist yaklaşımlar kültür turizmi, kültür ekonomisi, tanıtım filmleri, uygulamalı halk bilimi, müzecilik, kültürel

İdil Tatarlarında “Tü- lek”, “Gayse Ulı Amet”, “Kıssa-i Se- kam”, “Kaharman Katil” gibi destan- lar mevcudiyetlerini sadece elyazması veya matbu kitap