• Sonuç bulunamadı

TÜRK SAVUNMA SANAYİSİNDE DÖNÜM NOKTASI

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "TÜRK SAVUNMA SANAYİSİNDE DÖNÜM NOKTASI"

Copied!
45
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

TÜRK SAVUNMA SANAYİSİNDE DÖNÜM NOKTASI

-BİR STİNGER EFSANESİ – BÖLÜM-I

Türk Roket Sanayisinin Gelişimine başlamadan, Dünya’daki “Sanayileşme Süreci” ve “Türk Savunma Sanayinin Geçmişi” ile ilgili bazı bilgiler anlatmak isterim. Takiben, Türk Roket Sanayinin başlaması ve bugüne gelişi ile ilgili olarak bizzat içinde bulunduğum olayları, bu önemli sürecin tarihe geçmesi amacıyla detaylı olarak anlatacağım.

DÜNYA’DA SANAYİLEŞME SÜREÇLERİ VE GELİŞMELER

Savunma Sanayisi ve Türkiye’de bu konuda yaşanan gelişmeleri, hele hele benim bizatihi öncü rol üstlendiğim Türk Roket Sanayisinin gelişimine girmeden Dünya’da yaşanan devrim olarak adlandırılan sanayi süreçlerine kısaca değinmekte fayda görüyorum.

Birinci Sanayi Devrimi (Buharlı Makinalar)

İngiltere’de 1750’li yıllarında hissedilmeye başlayan “Birinci Sanayi Devrimi”nin, genel olarak 1780’de başladığı kabul edilir. Sanayi Devrimi’ni başlatan en önemli etkenlerin başında ise “buharlı makinaların üretimde kullanılmaya başlaması” gelir.

Sanayi Devrimi, önceleri tekstil alanındaki gelişmelerle kendisini gösterdi. İlerleyen yıllarda, demir çelik sanayisinin gelişmesine de yol açtı. Buna paralel olarak ta batı savunma sanayisi, Sanayi Devrimi ile birlikte altyapısını oluşturdu ve gelişimini Dünya Savaşları ile hızlandırdı. Savaş zamanında, gemi, zırhlı araçlar ve savaş uçakları üretip kullanan ve de pazarlayan ülkeler hem kendi savunma sanayilerini oluşturdular hem de bu sayede savaşlardan galip çıktılar.

İkinci Sanayi Devrimi (SERİ İMALAT DÖNEMİ)

Endüstrinin gelişmesi ile birlikte, sadece seçkinlerin ulaşabildiği otomobillerin kitlelere standartlaştırılarak sunulma ihtiyacı ortaya çıkmış ve 1903 yılında Henry Ford’un ilk defa kurduğu seri imalat bandıyla otomobiller üretilmeye başlanmıştır. Bu devrim, günümüzde Endüstri 2.0 olarak anılmakta olup halen üretimin temel mantığını oluşturmaktadır.

Üçüncü Sanayi Devrimi (Bilgisayarlar ve Robotlaşma)

(2)

1960’lı yıllarda teknoloji de bir şeyler değişmeye başladı. Üretim dünyası içine yeni bir aktör girdi: Bilgisayarlar.1960’ın sonlarında bilgisayarlar fabrikalarda üretim

sistemlerine dahil edilmeye başlandı. Yine aynı dönemlerde üretim robotları da ortaya çıkmaya başladı. Bir taraftan robotlar bir taraftan Bilgisayarlar üretim alanına girince Endüstri 3.0’a geçildi. Bu sanayi devriminde artık üretim bilgisayarların kontrolü altındaydı. Robotlar insanlardan daha hızlı ve etkili bir biçimde üretim yapabiliyorlardı. Bu durumda işçi sınıfı küçülmeye başladı. Eskiden mühendisler ve tasarımcılar bir otomobil vb. yapmak istediklerinde çizim masalarına geçmeleri gerekirdi. Ancak bilgisayarların devreye girmesiyle birlikte programlar ortaya çıkmaya başladı. (Autocad vb.) Fabrikada yapmaları gereken tek şey ise tasarladıkları veriyi bilgisayarlara girmek oluyordu (https://renklikampus.org/sanayi-devriminin- asamalari/)

Günümüz ve Dördüncü Sanayi Devrimi (ENDÜSTRİ 4.0)

Endüstri 4.0 kavramı 2012 yılında Hannover’de Teknoloji fuarında ortaya çıktı.

Endüstri 4.0 kavramı için çok önemli olan 2 parametre vardı: Yapay Zeka ve

Nesnelerin interneti. Sanayi devriminin 4. aşamasında üretimin bütün süreçleri yapay zeka ve internet bağlantısı üzerinden diğer yapay zekaların iletişimi ile sağlanacak.

Üretimden tüketime yapay zeka kontrol edecek. Tüketim eşzamanlı kontrol edilerek üretim artırılacak veya azaltılacak. Yani üretimin ne kadar efektif olacağının tamamına yapay zekalar karar verecek. Sistemde olan datayı kullanarak insan olmadan yapay zekalar üretimi gerçekleştirebilecek. Endüstri 4.0, üretim süreçlerinde insanı

tamamen dışlayacak gibi görünüyor . Endüstri 4.0 da amaç; üretimi olabildiğince ucuz, etkili ve verimli hale getirmek olacaktır.

SAVUNMA SANAYİSİ NEDİR?

Burada, savunma sanayisi konusunun daha iyi anlaşılabilmesi için, öncelikle dünyada Sanayi Devrimi ile birlikte başlayan gelişmelerden başlayıp, Osmanlı İmparatorluğu dönemi,

Cumhuriyet sonrası ve STINGER Projesi öncesi savunma sanayisinin durumuna bir göz atmak, ardından da Savunma Sanayii Başkanlığının kurulması ve günümüzdeki savunma sanayisinin genel durumu konularında özet bir bilgi aktarmanın doğru olacağı kanısındayım.

Bunun için de öncelikle, savunma sanayisinin bir tanımını yapmanın doğru olacağı

düşüncesindeyim. Savunma sanayisi, farklı kaynaklarda, farklı şekillerde tanımlanmış olsa da hemen hemen tüm tanımlarda, bazı ortak noktalar mevcut. Bu ortak noktaları, günümüz koşullarına uyarladığımızda ise ortaya şöyle bir tanım çıkıyor:

Savunma Sanayisi: ülkenin/ülkelerin silahlı kuvvetleri ve güvenlik güçleri için gerekli olan, taktik, stratejik, savunma ve saldırı amacına yönelik silâh sistemleri, platformları, araçları ve askerî donanımları alanlarında; Ar-Ge yapan, tasarlayan, geliştiren ve üreten, gerekli

yazılımları geliştireni bu yazılımları sistemlere entegre eden, aynı zamanda diğer sanayi

(3)

kolları ile de sürekli olarak iş birliği içinde olan, özel ve kamuya ait kuruluşlar ve işletmelerin oluşturduğu bir sanayi grubudur.

SAVUNMA SANAYİMİZİN TARİHSEL GELİŞİM ÖZETİ

Savunma sanayisinin tanımını bu şekilde yaptıktan sonra, Cumhuriyet Dönemi’nde savunma sanayisinin gelişimini incelemek için 1750 yılından sonra dünyada gelişen olaylara ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bu gelişmelerden nasıl etkilendiğine de bakmamız gerekir.

Bilindiği gibi Türk savunma sanayisinin temeli, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme devrine kadar uzanır. Bu dönemde başta top ve savaş gemileri olmak üzere, çağın en önemli harp araç ve gereçleri, tamamen yerli imkânlarla üretilirdi. Tophane-i Hümayun, İmparatorluk silah sanayisinin temelini oluşturmuş ve bir defada 1.060 top döküm ve ayda 360 kg barut üretim kapasitesine ulaşılmıştı. Ayrıca, savaş gemisi üretim kapasitesi ve teknoloji düzeyi de Avrupa ülkelerinin çok ilerisindeydi. İnebahtı Savaşı’nda tamamen yok olan Osmanlı

donanması, beş aylık bir sürede, 200 gemi olarak yeniden inşa edilmişti. Bu da o dönemdeki Osmanlı tersanelerinin üretim kapasitesinin boyutunu ortaya koyar (Bu konuda SSB’nin güzel çalışmaları var).

17’nci yüzyıla kadar, diğer ülkeler karşısında güçlü bir konumda olan Osmanlı Savunma Sanayisi, Sanayi Devrimi’nin başlamasından itibaren Avrupa’da teknolojik gelişmelere ayak uyduramadı. 1’inci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasıyla da etkinliğini büyük ölçüde yitirdi.

Demir çelik sanayisinin hızla gelişmesi sonucunda, Avrupa’da zırhlı donanmalar yapılmaya başlandı. Denizcilik alanında yaşanan bu gelişmelere ayak uyduramayan Osmanlı Donanması, buhar ile çalışan zırhlı savaş gemilerinin karşısında Akdeniz’deki üstünlüğünü kaybetti ve Marmara’ya hapsoldu.

1’inci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Osmanlı Devleti'nin mevcut silâh, mühimmat ve diğer askerî fabrikaları, Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra, askerî amaçlı üretimlerini durdurdu ve ticarî amaçlı malzemeler ve ziraat makineleri üretmeye başladı.

Bu nedenle, Cumhuriyet’in ilk yıllarında savunma sanayisi alanında ciddi bir altyapı devralınmamıştı. Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik konum ve coğrafya, tarihin her döneminde ülke savunması konusunda özel tedbirlerin alınmasını gerekli kılıyordu. Herkesin bildiği gibi, 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye

Cumhuriyeti kuruldu. Boğazların kontrolü, Asya ve Avrupa arasındaki doğal köprü konumu, Ortadoğu’daki karışıklık ve egemen güçlerin bu bölgedeki çıkar hesapları gibi nedenler, Türkiye’nin askerî gücünü ve dolayısı ile buna paralel olarak savunma sanayisini en üst seviyede tutmasını gerektiriyordu.

Cumhuriyetin ilk yıllarında savunma sanayisine ilişkin ciddi bir alt yapı yoktu. Bu alandaki tesisler, Kurtuluş Savaşı sırasında, işgal altındaki İstanbul’dan kaçırılan imalathane ve

(4)

tezgâhların Anadolu’ya nakledilmesi ile Ankara çevresinde oluşturulan imalathanelerden ibaretti.

Savunma sanayisinin, topyekûn sanayileşme ve kalkınmanın itici gücü olduğunun bilincinde olan Ulu Önder Atatürk ve arkadaşları, sanayileşmenin ve dolayısıyla savunma sanayisinin devlet eliyle yönlendirilerek geliştirilmesini öngördüler. Bu kapsamda 1921 yılında “Askeri Fabrikalar Umum Müdürlüğü” kuruldu.

Savunma sanayisinin gelişmesi için Kırıkkale’de entegre bir silah sanayisinin kurulması

hususu, 17 Şubat 1923 tarihinde ilk kez İzmir’de toplanan İzmir İktisat Kongresi (1’inci Türkiye İktisat Kongresi)’nde ele alındı.

Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresi’nde yapmış olduğu açılış konuşmasında söylediği,

“Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu bakımdan en kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği yararlı kazançları belirlemek için ekonomimizin, iktisadî hâkimiyetimizin sağlanması ve sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir.” sözleri, asla unutulmamalıdır.

Bu gerekliliğin farkında olan ATATÜRK ve Arkadaşları, Cumhuriyet’in ilanından önce, tüm ekonomik ve teknolojik olumsuzluklara rağmen, ulusal savunma sanayisinin temelini oluşturacak nitelikte bazı yatırımlar yapılması için öncülük etti.

Askeri Fabrikalar Umum Müdürlüğü’nün kurulmasının ardından Cumhuriyetin ilanı ile birlikte Kurtuluş Savaşı’nın zorluklarını yasamış genç Türkiye Cumhuriyeti, ilk günlerinden başlayarak, millî savunma sanayisinin kurulmasına önem verdi ve büyük girişimler başlattı.

Alınan kararlar doğrultusunda başlatılan çalışmalar sonucunda:

1924’de Ankara’da Hafif Silah ve Top Tamir Atölyeleri, Fişek ve Marangoz Fabrikaları, 1928’de Kırıkkale’de Pirinç Fabrikası,

1928’de Kırıkkale’de Elektrik Makinaları Fabrikası, 1929’da Kırıkkale’de Mühimmat Fabrikası,

1931’de Ankara’da Kayaş Kapsül Fabrikası, 1931’de Kırıkkale’de Çelik Fabrikası,

1935’de Ankara’da Gaz Maskesi üretimi için Mamak Gaz Maske Fabrikası, 1936’da Kırıkkale’de Barut, Tüfek ve Top Fabrikaları, kuruldu.

Bu fabrikalar bugünkü MKEK’nin temelini oluşturdu.

(5)

Cumhuriyet döneminde, milli bir savunma sanayisinin tesisi hedefine yönelik gerçekleştirilen girişimlere rağmen, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından sağlanan hibe ve yardımlar ile Türkiye’nin 1952 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) girişiyle artış gösteren askeri yardımlar, henüz kuruluş aşamasında bulunan savunma sanayisinin gelişmesini durdurdu.

Bu kapsamda, 1941–1944 döneminde, Ödünç Verme ve Kiralama (Lend and Lease) Kanunu çerçevesinde, ABD tarafından Türkiye’ye 95 milyon dolarlık savaş malzemesi verildi, ayrıca 1945 yılında, Türkiye ve ABD arasında yapılan Askeri Yardım Antlaşması ile İkinci Dünya Savaşı sırasında sağlanacak askeri yardım bir anlaşma ile taahhüt altına alındı.

Savaş sonrası dönemde ise “Truman Doktrini ve Marshall Planı” çerçevesinde ABD tarafından sağlanan yardımlar ile bir yandan Türk ordusunu modern silahlarla donatarak, Türkiye’nin savunma gücünü arttırılması, diğer yandan ise askeri harcamaların ekonomi üzerinde yarattığı olumsuz etkinin azaltılması amaçlandı.

Sonuç olarak, sağlanan yardımlar, Sovyet tehdidi karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) nin caydırıcı gücünün artırılmasına önemli ölçüde katkı sağladı. Ancak, bu tarzda tedarik edilen malzemelere bir bedel ödenmemesine rağmen, bu malzemelerin bakımı için her yıl bütçeden ayrılan 400 milyon dolarlık kaynak, savunma harcamalarının ekonomi üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi arttırdı.

Bu dönemde, savunma sanayisi alanında üretimden ziyade dış yardım ve dış tedarik politikası ağırlıklı olarak uygulandı. 1952 yılında, Türkiye’nin NATO’ya üye olmasıyla başlayan süreçte, ihtiyaç fazlası savunma teçhizatının müttefik ülkelerce hibe edilmesi, savunma ürünlerinin yurt içinde üretimini engelledi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, giderek artan dış yardımların da etkisiyle savunma sanayisinin geliştirilmesi için sarf edilen çabalar yavaşladı. Ülkenin ekonomik durumu ve soğuk savaş yıllarında alınan askerî yardımlar nedeniyle, millî savunma sanayisi atılımları 50’li ve 60’lı yıllarda yavaşladı.

Burada, Türk Savunma Sanayisinde Roket Teknolojisi ile ilgili bazı faaliyetlere, tarihe not düşmek ve gayretleri takdir etmek adına kısaca değinmek istiyorum.

O tarihlerde, uluslararası tecrübesi olan ve bu tür savunma sanayi projelerine girecek sanayi kuruluşlarının sınırlı sayıda ve kapasitelerinin bu tür projeler için yetersiz olması nedeniyle, STINGER Projesi gibi projelerin gerçekleştirilmesi mümkün değildi. En azından yetkili hiç kimse bu projenin gerçekleştirileceğine inanmıyordu.

Türkiye, STINGER benzeri SIDEWINDER füzeleri konsorsiyumuna 1960’lı yıllarda girme teşebbüsünde bulunmuş, bu maksatla ana yüklenici Alman Messerschmitt-Bölkow-Blohm (MBB) firması o tarihte tek savunma sanayi kuruluşu MKEK personelini eğitmek üzere beş yıl süreyle eleman görevlendirdiği halde, Türkiye bu programdan yukarıda belirtilen

imkânsızlıklar nedeniyle yararlanamamıştı. Ama ne yazık ki 1980’li yıllarda, göreceli olarak teknolojisi eskimiş olan bu füzeler, katılamadığımız bu konsorsiyumdan doğrudan tedarik

(6)

edildi, böylece ülkenin kısıtlı kaynakları yurt içinde kalması yerine, anılan füzeleri üreten ülkelere gitti.

70’li yılların başında Alman yardımı kapsamında, COBRA tanksavar roketlerini yapmak üzere birtakım üretim ve ölçüm cihazları verilmiş. MKEK Kayaş Kapsül fabrikasında roketlerin yakıtları üretilmişti. MKEK, Almanların 2’inci Dünya Savaşı’nda tasarladığı ve teknolojisi eski olan bu tanksavar füzelerini 1972-73 yıllarında üretmişti. Bu roketlerin menzilleri yaklaşık 1.600 m civarındaydı. Bunlardan yeterli bir miktar üretildikten sonra üretimi durduruldu.

Doğrusunu isterseniz, bunların üretimi sırasında tanksavar roket teknolojisi

özümsenmemiştir. O zamanki teknoloji seviyemiz demek ki buna uygun değilmiş. Daha sonra 1979 yılında bu proje yeni baştan hayata geçirilmeye çalışıldıysa da üretim hatları kapatıldığı için hatların tekrar kalifiye edilmesinde çok zorluk çekildi. Tam olmasa da kısmen kalifiye edilen üretim hatları ihtiyacı görür gibi oldu; ama doğrusunu isterseniz roketler atış

testlerinde hedeflerini vurmada çok başarılı olamadı. Daha sonra bu üretim hattı tamamen kapatıldı. Yine 1970’li yılların başında ABD’den tedarik edilen surplus malzeme ile 2,75 inçlik havadan satıh hedeflerine karşı etkili olacak roketler yapıldı. Bunlar double base yakıt ile çalışıyordu. Helikopter veya uçaktan atılan, harp başlığı küçük olduğu için caydırıcı özelliğe sahip roketlerdi. Bunlar da MKEK’nin Elmadağ’da bulunan Roket Fabrikasında üretiliyordu.

Bu roketler ABD’nin üretimden kaldırdığı roketlerdi. Halen bu roketler üretiliyor. Yine aynı yıllarda kısa menzilli (200-400 m) güdümsüz M72 tanksavar roketleri imal edildi. Roketatarın gövdesi Barış Elektronik, mühimmatı da MKEK tarafından yapılıyordu. İşte STINGER

projesinden önce 70’li yıllarda Türkiye’de roket konusunun geçmişi bu kadardı. Yapılan bu roket çalışmalarından elde edilen bilgileri ve teknolojileri hazmedecek, altını çizerek söylüyorum burada yetişen üç-beş kişinin dışında yetişmiş eleman yoktu. Bunlar da 1988 yılında ROKETSAN kurulunca oraya geçtiler. MKEK’de üretilen bu roketlerdeki deneyimlerini oraya aktardılar.

Türkiye’de STINGER Projesi başlamadan önce, 1980li yılların başında , savunma sanayisi denildiğinde MKEK ve ASELSAN’ın dışında firma akla gelmiyordu. Savunma Sanayi Başkanlığı da henüz kurulmamıştı.

Türkiye olarak, bir kısım klasik mühimmat ve silah MKEK kanalıyla üretiliyordu. Bu üretim sırasında “lisans, know-how, bilgi paketleri “hep dışarıdan geliyordu. Üstelik, üretim ekipmanları ve kullanılacak malzemelerin de kaynağı yurtdışıydı. Askeri mühendislerimiz, bizim yatırım ve teknoloji kabiliyetimiz eğer bunu üretmeye yetmezse, nasıl bir değişiklik yaparak, ihtiyacımızı karşılayacak hale getirip üretebiliriz diye kafa yoruyordu. Ben yeni yeni, şimdilerde ancak bazı şeyleri kavrayabiliyorum. MKEK’de ufak tefek değişiklikler yapılıyordu, (buna mühendislik değişiklik önerisi –MDÖ-denildiği bilinmiyordu).Hatta bu değişikliklerin performansa, lojistik desteğe, maliyete nasıl etki ettiği doğru dürüst test edilmiyordu. Askeri makamlar da, ihtiyaç olduğu için bu yapılan işleri onaylıyordu ve işler böyle yürüyordu.

Aslında üretimi kek yapımına benzetirsek, biz keki görüyor, kullanıyor ancak içinde ne var ne yok pek bilmiyorduk. Lisans sahibi firmalar bize bir tarif veriyor, biz de keki öyle yapıyorduk.

(7)

Bir bilgi birikimi oluşturulmamıştı, belki bazılarına göre biraz abartılı görünebilir; ama ne mühimmatımızı, ne de silahımızı doğru dürüst geliştirememiştik. Çünkü işin esasını

kavrayamıyorduk. Türkiye’de “iç balistik, dış balistik, yol boyunca balistik ve terminal balistik”

konularında bilgi birikimi ve yetişmiş eleman yoktu.

Burada şu anekdotu aktarmakta fayda görüyorum. Yıllar sonra 1996 yılında MKEK’ya Yönetim Kurulu üyesi olduğum zaman, Yönetim Kurulu üyelerine: “Bizden önce büyük bir bilgi birikimi yoktu, ama şimdi Allaha şükür üniversitelerimizin sayısı arttı, MKEK’ye çok yakın bir konumda Kırıkkale Üniversitesi var. Gelin bir balistik enstitüsü kuralım, MKEK’ye buradan eleman yetişsin, işin bilimsel esası buralarda öğretilsin.” demiştim. Ama bu savımda başarılı olamadım.

Daha önceleri ne yazık ki 20’lik ve 35’lik Oerlikon mühimmatını her birine ayrı ayrı teknoloji transferi ücreti vererek almışız. Yani birini alıp, diğerini kendimiz geliştirelim diye bir çaba göstermemişiz. Yine bir toplantıda, “zırhlı muharebe araçlarına 25 mm’lik top alınmış; ama mühimmatı yok, gelin mühimmat yapalım dedim, MKEK biz yapamayız dedi”.

20 mm’lik mühimmatı yapıyorsun, 35 mm’lik mühimmatı yapıyorsun, 25’liğe gelince de“yapamam” diyorsun. Böyle bir şey olmaz! Demek ki bu bilgi birikimi ve kurumsal hafıza bizde yoktu. O zamanlar MKEK, Sanayi Bakanlığına bağlı bir Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) idi ve uzmanlık gerektiren kadrolara o zamanki siyasetçiler tarafından liyakata dayalı atamalar doğru dürüst yapılmıyordu. Dolayısıyla, bu güzide kurum, yıllardır gerektiği gibi

gelişememişti. MKEK hepimizin malı ve TSK.nin gözbebeği. Uzaktan bakınca çok iyi görünüyor. Ben de onunla büyüdüm, toz da kondurmam. Yeri gelmişken, STINGER Projesi’nde KİT’lerde yaşanan zararın önüne geçmek için mutabakat muhtırasına ve sözleşmelere yazılan bir maddeye burada örnek olması için değinmek isterim. Sözleşme maddesinin içeriği hatırladığım kadarıyla özet olarak şöyleydi; “İhtiyaç sahibi ülke ihtiyacını artırabilir ya da azaltabilir. Araştırma masrafları ve tüm maliyetler zaten sözleşmede

belirlenen adetlere göre hesaplanmış ve ürünün fiyatına yansıtılmıştır. Eğer bir ülke, ihtiyaç belirtip sipariş adedini artırırsa, “learning curve (öğrenme eğrisini)” geçtiği için; ilave siparişlerde fiyat, “tekrarlanmayan araştırma masraflarından arınmış olarak” çıkar. Bu, siparişi artırana bir olumsuzluk getirmez. Ama ülkeler sözleşmeden sonra ihtiyacını azaltırsa, ürün için yapılan araştırma masrafları, o azaltılmış adete göre çıkartılır.” Çünkü sanayici o zamana kadar hammaddesini, üretim ekipmanlarını almıştır, elemanlarını yetiştirmiş ve bağlantılarını kurmuştur. Bunların hepsi, maliyete etki eden faktörlerdir. Eğer sipariş azaltılırsa, bütün bu maliyetler, azaltılan rakama bölünür ve ürün fiyatı ihtiyaç makamına sunulur. İhtiyaç makamı siparişi azalttığı takdirde ürünü çok daha pahalıya alacağı ve de zarar edeceği için mecburen verdiği siparişi almak zorunda kalır.

Bu gibi durumlarda ihtiyacın çok iyi tanımlanması gerekiyor. Amiyane tabirle, bu işler çocuk oyuncağı değil. Ben, bunu Almanya da öğrendiğim için Zırhlı Muharebe Araçlarında kullanılan

“ 25 mm’lik Mühimmatların Türkiye’de Üretilmesi Projesi’nde bu maddeyi sözleşmeye koydum. Bu maddeyi koydum diye, “sen sanayiciyi koruyorsun” diye eleştirdiler.. Ben de o

(8)

cevaben, “Silahlı Kuvvetler olmadan, savunma sanayisi olmaz; savunma sanayisiz de Silahlı Kuvvetler olmaz”. TSK’nın her türlü malzeme de ve mühimmat da ihtiyaç miktarını “yıllara sari” olarak belirlemesi ve siparişi ona göre vermesi gerekir. Sanayici de buna dayalı olarak hammaddesini temin eder ve buna göre yapılanır.

Şimdilerde bu işler nasıl yapılıyor bilmiyorum ama MKEK’nin bir KİT olarak zarara girmesinin en büyük nedenlerinden birisinin bu ve benzer uygulamalar olduğunu iyi biliyorum.

KIBRIS BARIŞ HAREKATI SONRASI ABD AMBARGOSU VE SONUÇLARI- TÜRK SAVUNMA SANAYİ İVME KAZANIYOR

Türkiye, Kıbrıs Barış harekâtı sırasında yaşadığı olumsuz olaylardan ve sonrasında, ABD’nin uyguladığı ambargodan dersler çıkardı. Uygulanan ambargo, 26 Eylül 1978’e kadar sürdü. Bu durum, Türkiye’de bağımsız ve modern bir savunma sanayisi altyapısının oluşturulmasına yönelik politikaların da temelini teşkil etti. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıfları tarafından yürütülen çalışmalar neticesinde, ASELSAN ve benzeri diğer şirketlerin kuruluşunun da yolu açıldı.

Kötü komşu bizi ev sahibi yapmıştı. Bu olay, Türk savunma sanayisinin bağımsız olması gerektiği fikri artık herkesin kafasına yerleşmişti. Geçen zaman içinde yavaş ilerlese de

“çağdaş bir üretim alt yapısı” oluşmaya başladı. Üretim teknolojileri alanında bilgi birikimi sağlanmaya ve bu konuda kadrolar yetişmeye başladı. Başlangıçta tümü lisans altında üretilen ürünler, yerlerini kısmen ve yavaş da olsa, çağdaş yöntemlerle geliştirilen özgün ürünlere bırakmaya başladı.

Aynı yıl, 27 Ağustos’ta, Türk Kara Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı kuruldu. O günlerde, kamuoyunda oluşan büyük coşku, kurulan Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıflarına, halkımızın önemli ölçüde bağış yapmasına yol açtı. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıfları tarafından yürütülen çalışmalar neticesinde, ASELSAN, HAVELSAN, ASPİLSAN gibi devlet sermayesine dayalı yatırımlar gerçekleştirildi. 1974-1983 arası süreçte kurulan şirketler arasında HEMA Dişli Sanayii ve Ticaret A.Ş., Asil Çelik Sanayi ve Ticaret A.Ş., Barış Elektrik Endüstrisi A.Ş., İşbir Elektrik Sanayi A.Ş., ASMAŞ ve Yüksek Teknoloji A.Ş de yer aldı.

1983 yılında TSK’nın donatımı ve ihtiyacı olan her türlü mühimmat, harp silah araç ve gereç, teçhizat makine, cihaz ve sistemleri ile bunların yapım, bakım ve onarımlarında kullanılacak yedek parça, hammadde, ilaç ve ilaç hammaddeleri üretmek, seri halde yenilemek, büyük tadilat işlerini yapmak ve tedarik etmek amacı ile tüzel kişiliği haiz, faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesi ile sınırlı bir kamu iktisadi kuruluşu olan Savunma Donatım

İşletmeleri Genel Müdürlüğü kuruldu. 1984 yılında ise TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş.

(TAI), Aksa Makina Sanayi A.Ş.ve ETA Elektronik Tasarım Sanayi ve Ticaret A.Ş. faaliyetlerine başladı.

(9)

STINGER HENÜZ UFUK ÇİZGİSİNDE

1980 yılında başlayan, “STINGER Uçaksavar Füzeleri Projesi”nin Yürütme Kurulu

toplantılarına, görevi gereği şube müdürü katılıyordu.Ama şubenin ana projesi olmasına rağmen, her nedense çok da önemsemiyordu bu projeyi. Çünkü buna benzer pek çok sayıda proje başlatılmış ve ne yazık ki kâğıt üzerinde kalmıştı. Kimsenin, ne kendisine ne de ülke sanayisine güveni yoktu.

STİNGER PROJESİ ÖNCESİ, TÜRKİYE’DE SAVUNMA SANAYİSİNİN DURUMU

Buraya kadar Türkiye’de savunma sanayisinin bir anlamda özetini yapmış olduk. Bu arada, STINGER Projesinin Türk Silahlı kuvvetleri açısından önemine değinmeden önce, projeye katılma tarihinde, mevcut savunma sanayisinin durumunun da bir incelemesini yapmamızın uygun olacağını düşünüyorum.

Yüce Atatürk, Osmanlının küllerinden hangi şartlarda bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu NUTUK’ta şöyle anlatmış.

"1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve manzara: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durum; Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalamış, büyük harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı'na sokanlar, kendi

hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği yeni tedbirler

araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri, ateşkes Antlaşmasının hükümlerine uymağa lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'da. Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalya askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919'da itilaf Devletleri'nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir'e çıkartılıyor. Bundan başka, memleketin her tarafından Hıristiyan azınlıklar gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeğe, devletin bir an evvel çökmesine, çalışıyorlardı.".

Anadolu’nun bir panoramasını çizerek, Türkiye’nin o zamanki durumunu özetleyen Atatürk’ün, Samsun’a çıktığında yaptığı bu konuşmayı, arkadaşları ile tüm yokluklara ve zorluklara karşı, parada bulunur askerde bulunur silahta bulunur diyerek, verdikleri mücadeleyi asla unutmamamız gerekir. Bu benim ülküm olmuştur hayat boyunca.

STINGER Projesi’ne başladığımızda;Ülkemizin savunma sanayisi de o kadar olmasa da teknolojik açıdan gelişmiş ülkelerle yarışacak durumda değildi.

(10)

- TUSAŞ, henüz mevcut değildi.

- ASELSAN ise araç ve sırt telsizi yapmak üzere 1974 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında kurulmuştu. ROKETSAN nın ve HAVELSAN’nın adı dahi teleffuz edilmiyordu.Türkiye’nin gündeminde böyle bir konu yoktu.

- Tabiî ki doğal olarak “kalite güvence, üretim hattı kalifikasyonu nedir” bilinmiyordu.

“Konfigürasyon yönetimi, konfigürasyona dayalı lojistik destek” bilinmiyordu. En önemlisi “proje yönetimi”, çok ilkel seviyedeydi.

- Uluslararası sözleşme, ödeme modelleri nasıl olur konusunda kimsenin bilgisi yoktu.

Bu şartlarda, böyle bir konsorsiyuma girmek; üretimden pay almaktan ziyade, tedariki güvence altına almak amaçlıydı. İşin bir başka yanı şu ki, Konsorsiyum Üyeleri de Türkiye’ye

“mal satacakları bir ülke” gözüyle bakmaktaydı. İşte STINGER Projesine bu şartlar altında girildi.

Bana, üye ülke temsilcileri, hatta kendi mesai arkadaşlarım, “Türkiye de sanayi mi var?

dediklerinde, “kurarız” diyordum. “Yetişmiş elaman mı var dediklerinde”, “yetiştiririz”

diyordum. Bana , “çok hayalcisin” diyorlardı. Ama ben, 19 Mayıs 1919’u hatırlatarak.

“Atalarımız imkânsızı başardı, biz neden zoru olanı başarmayalım” diyordum. Çalışma arkadaşlarıma da hep bunu söylüyor ve moral veriyordum.

Yanlış anlaşılmasın, yukarıdaki satırları, kesinlikle Kurtuluş Savaşı’ndaki mücadele ile kıyaslama yapmak amacıyla değil, sadece STINGER Projesi öncesi, Türkiye’de savunma sanayisinin durumunu daha iyi anlatabilmek için benzetme yapmak amacıyla yazdım. Ulu önderimiz, üzerine ölü toprağı serpilmiş halkı nasıl harekete geçirdiyse, sanayimizde böyle canlandı. Burada, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı ve sonrasında savunma sanayisini geliştirmek için yaptığı çalışmaları ve özel sektör girişimcilerinin çabalarını takdirle karşılıyorum ve onları minnetle anıyorum.

Ne yazık ki Atatürk’ün ölümünden sonra savunma sanayisi konusunda yapılan yatırımlar ve kurulan fabrikalar, emperyalist güçlerin baskıları sonucunda teker teker kapatılmak zorunda bırakıldı. “Hibe ve askeri yardım” maskesi altında yapılan yardımlarla Türkiye “savunma sanayisi ürünleri bağlamında “dışa bağımlı” bir ülke hale getirildi.

Neyse biz asıl konumuza dönelim. Bir kere daha vurgulamak istiyorum, STINGER Projesi’nden önceki savunma sanayi alt yapımız, ulu önder Atatürk’ün Samsun’a çıktığında kurtuluş savaşı için dayandığı halkın durumuna benzetecek olursak bundan farklı değildi. Teknoloji yok, yetişmiş insan gücümüz yok denecek kadar az, ARGE bilinmiyor, elektronik deyince bilgi birikimi lisans altında telsiz üretimi ile sınırlı ASELSAN, silah mühimmat deyince de özgün üretimi olmayan MKEK Genel Müdürlüğünden başka bir tesisimiz yok gibiydi. Konfigürasyona dayalı lojistik desteğin ne olduğunu bilmiyorduk. Mühendislik değişiklik tekliflerinin nasıl ele alınacağını bilmiyorduk. Bildiğimiz yegâne şey, dışarıdan teknoloji transferi alarak işin esasını bilmeden üretim yapmaktı. Ürünü üretmek için malzemeyi de dışarıdan alıyorduk ve hatta eğitimler için bile, kalkıp yurtdışına gidiyorduk. Yabancılar bize, eğer ürünle ilgili üretim

(11)

hattında bir değişiklik yaparsanız, size performans garantisi veremeyiz diyorlardı. Biz de kendimize güvenemediğimiz için ne olur ne olmaz, belki mermi namlu içinde patlar diye, riske girmiyorduk. Türkiye’de savunma sanayisi böyle bir süreç içindeydi.

TÜRK SAVUNMA SANAYİSİNDE DÖNÜM NOKTASI

-BİR STİNGER EFSANESİ – BÖLÜM-II

STINGER PROJESİ’NİN ÜLKEYE KAZANDIRACAKLARININ MUHAKEMESİNİ YAPTIM

Silah, Mühimmat ve Roket Şubesi’ni devir aldıktan sonra, mesai arkadaşlarımla STINGER Projesi’nin ülkeye kazandıracaklarının muhakemesini yaptık. Bu projenin ülkemizin savunma sanayinin gelişmesine çok büyük katkısı olacağı kanısına vardık. O zamana kadar

Genelkurmay Plan Prensipler Başkanlığının nerede olduğunu dahi bilmiyordum. Yerini öğrendim ve oraya gittim. Oradaki proje subayları, bir devre aşağı, bir devre yukarı çoğu benim devrem sayılırdı. Kendileri ile ilk defa tanışıyordum, projeyi onlara anlattım. Hepsi bana hak verdi ve beni doğrudan şube müdürüne çıkardılar. Şube müdürü Kur. Alb. Ayhan Özbek’ e Projeyi bütün heyecanımla ve detayıyla anlattım. Beni dinledikten sonra, bu projeden çok güzel şeyler çıkabilir dedi. Benimle aynı fikirde olan birilerini bulmak, beni son derece mutlu etmişti. Bana, sen çalışmana devam et, biz sana destek veririz dedi. Kur. Alb.

Ayhan Özbek’in bu tavrı STINGER Projesinde mihenk taşı olmuştur. Yeni öğrendim vefat etmiş. Allah rahmetini bol etsin.

Genelkurmay da istediğim desteği bulmuştum ya artık, Genelkurmay’dan bir emir almak gerekirse hemen gidiyordum.Durumu önce o Binbaşılara anlatıyordum, onlar da beni nasıl bir yazı yazmam konusunda yönlendiriyorlardı. İstediğim emirlerin çıkması konusunda çok büyük destek sağlıyorlardı. Bence, STINGER Projesi’nin kırılma noktalarından biri de budur.

Bu projede emeğini hiçbir zaman inkâr edemeyeceğim birlikte çalıştığım kişiler de vardı. Sivil Kimya Mühendisi Sevinç İnel bu projede inanılmaz bir gayret gösterdi. Daha sonra bize katılan birbirinden değerli ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi mezunu mühendis ve Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu hesap uzmanları yedek subaylarımızın da bu projeye katkıları inkâr edilemez. Mühendis olduğumuz için olsa gerek, asteğmenler beni kendilerine çok yakın görürlerdi. Burada hepsinin adını saymama imkân yok. (Gaziantep Üniversitesi Havacılık Fakültesi Dekanı İbrahim Güzel, Polat Holding CEO’su Baran Demir ile Tayfun ve Orhan, Ali Ceyhan asteğmenler bunlardan bazıları.)

(12)

Gece gündüz STINGER projesi üzerinde çalışıyorduk.Deyim yerindeyse ben de onlara orkestra şefliği yapıyordum. 1983-1987 yılları arasında Binbaşı olarak, 1987-89 yılları arasında da yarbay olarak STINGER projesi yürütme komitesinde Türkiye Temsilciliği görevini yaptım.

STINGER TEKNİK ÖZELLİKLERİ

STINGER füzeleri, 6 km etkili menzile ve dikey etkinliği 3 km olan, “at-unut” prensibine göre çalışan, yanıltıcı ısı kaynaklarından etkilenmesi en aza indirilmiş, arayıcı başlığında IR

detektöre ilaveten UV detektör (uçan cismin siluetini de algılayan) bulunan, vuruş olasılığı

%95 gibi çok yüksek olan bir “alçak irtifa savunma füzesi”dir. Sistemin ağırlığı 15,6 kg.,

uzunluğu 1,52 m, çapı 70 mm, hızı ise 2.2 ses hızıdır. Bu füzelerin ilk versiyonu 1960’lı yılların tasarımı olan REDEYE’dır. Sadece ısıya duyarlı olduğu için kırmızı göz anlamına gelen bu ad verilmiştir.1970’li yıllarda STINGER Basic modeli geliştirildi. Bu füzeler Rusya Afganistan’ı işgal ettiğinde Rus uçaklarını düşüren füzelerdir. STİNGER de İngilizce “sting- sokmak” fiilinden türeyen sokucu anlamına gelmektedir.

STINGER PROJESİ BAŞLIYOR

Günümüzde, bir ülkenin kendi savunmasına yönelik silah sistemlerini, eğer ülke için “çok stratejik değilse”, tek başına üretmesi genelde ekonomik olmamaktadır. Bu nedenle ülkeler bir araya gelip konsorsiyumlar oluşturmakta ve ihtiyaçlarını gelecekte atıl kalması muhtemel yeni yatırımlar yapmadan, mevcut sanayi potansiyelini kullanarak karşılamaktadırlar.

STINGER Projesi’ne Türkiye’nin katılımında, bu faktör biz proje yöneticileri tarafından çok ağırlıklı olarak düşünülmüş ve her adımda savunma sanayimizin geleceği planlanmıştır.

Batı Avrupa Silahlanma Grubu (West European Armamaent Group-WEAG)’na bağlı ülkeler, 1980 yılında bir araya gelerek, alçaktan uçuş yapan uçaklara karşı etkili, omuzda taşınabilir, güdümlü bir silah sistemine olan ihtiyacı belirlediler. İhtiyaç sahibi ülkeler ABD yapımı STİNGER, Fransa yapımı MISTRAL, İsveç yapımı RBS-70, İngiltere yapımı JAVELIN füzelerini teknik ve taktik açıdan değerlendirdiler. Bu değerlendirme sonucunda üye ülkeler böyle bir füze sistemini sıfırdan tasarlayıp üretmek yerine ABD yapımı STINGER füzelerinin lisans altında, seri olarak üretilmesine karar verdiler. Böylece, 1981 yılında, STINGER Silah Sistemi’nin müşterek üretimi veya tedariki için çalışmalara başlandı. Almanya, Belçika, Hollanda, Türkiye, İtalya ve Yunanistan tarafından projeyi gerçekleştirmek için “STINGER Proje Grubu” kuruldu ve Almanya “pilot ülke” olarak seçildi. Daha sonra, Belçika1985, İtalya’da 1987 yılında üyelikten çekildiler.

Lisans sahibi ülke olan ABD ile programa üye ülkeler adına pilot ülke Almanya arasında STINGER silah sisteminin ortak üretimi ve birlikte tedariki konusunda, 1983 yılında bir MOU (Memorandum of Understanding) imzalandı. Bu MOU ile ABD STINGER füzesinin lisans

(13)

altında üretim hakkını ve füzelerdeki geliştirdiği tüm modifikasyonları konsorsiyuma

verileceğini taahhüt etti. Bu nedenle, program süresince olan tüm teknolojik gelişmeler, bu füzelere uygulanabildi. Böylece, çoğu kere eski teknoloji ürünü, en az on-on beş yıllık silah sistemlerini direkt tedarik etmek yerine, ABD ile aynı zamanda, modern teknoloji ürünü bir füzeye sahip olunması garanti altına alındı.

Nitekim programın başında sadece Infrared (IR) güdümlü STINGER-Basic konfigürasyonu gündemdeyken, bilahare IR+Ultrviole (UV) algılayıcı STINGER POST Passive Optical Seeker Head) daha sonra gelecekteki tehditlere göre programlanabilme imkânına sahip olan STINGER RMP (Reprogrammable Micro Processor) ve 1998 yılında da STINGER füzesinin alçaktan uçan ve yavaş hareket eden hedeflere karşı performansını artırarak, “Blok-1”

versiyonuna geçildi.

Türkiye WEAG bünyesinde katılmış olduğu STINGER Projesi ile bir taraftan bu füzelerin tedarikini güvence altına almayı, diğer taraftan ise üreteceği füze aksamının karşılığı olarak dışarıya döviz ödemeksizin NATO ülkeleri ile aynı anda etkin bir füzeye sahip olmayı ve böylece “güdümlü füze teknolojisine ilk adımı atmayı” amaçlamıştır.

STINGER füzelerinin konsorsiyum çerçevesinde üretimine ilişkin Üretim Mutabakat

Muhtırası, üye ülkeler tarafından 5 YILLIK YOĞUN VE MEŞAKKATLİ BİR ÇALIŞMAYI MÜTEAKİP 26 Nisan 1988 tarihinde imzalandı ve proje resmen yürürlüğe girdi.

Bu süre zarfında Pilot ülke Almanya’nın nihai üretimden sorumlu olabilecek iki firması DORNİER ve MBB üye ülkelerin programda görev alabilecek muhtemel firmalarıyla MOU da belirlenen kurallar çerçevesinde yoğun çalışmalar yaptılar. Her iki firma üye ülke firmaları ile birlikte ayrı ayrı teklif hazırladılar. Hazırladıkları teklifleri programı yürütmek üzere Almanya Savunma Bakanlığına bağlı Savunma Teknoloji ve Tedarik Federal Ofisi (BWB) bünyesinde oluşturulan Stinger Proje Grubu Management Ofisi (SPGMO)’ne verdiler. Bu çalışmaların ışığı altında projeden sorumlu ana firma olarak; koordinatör ülke Almanya’nın MBB ve Dornier firmaları arasında gerçekleşen rekabet sonrasında üye ülkelerin oluru alınarak, Dornier firması seçildi. Üye ülkeler adına Almanya (BWB) ile Dornier arasında üretim şartlarını belirleyen sözleşme, 25 Nisan 1989 tarihinde imzalandı. Dornier firması Türkiye’den;

ASELSAN, ROKETSAN, Çoşkunöz, Kalekalıp ve Barış A.Ş. ile Almanya’dan; Diehl, Saft, Eagle- Pitcher, AEG ve BGT ile Hollanda’dan; Fokker, Signal USFA ile Yunanistan’dan ise Pyrkal ve HAI firmaları ile sözleşmeler imzaladı.

Bu tür konsorsiyum projelerinde, projenin büyüklüğüne göre ana firmanın kazancı, (%3-5 risk, %8-10 yönetim giderleri, %8-10 kar vs. olmak üzere) toplamda %25’e varan oranda olmaktadır. ( Bu avantaj nedeniyle Türkiye’nin pilot ülke olarak konsorsiyum projelerine katılması ve Türk sanayicilerinin de bu tür büyük projelerde sorumlu ana firma olma zamanının geldiğine inanıyorum.) Bu konuda SSB lığı ve TSKGV görev üstlenmelidir.

STINGER Programı’na üyeliğin söz konusu olduğu 1980’li yıllara gelindiğinde, teknolojik alt yapımız zayıftı ve dış dünya ile iletişimimiz yeterli değildi. . Hep kendi kendime sormuşumdur,

(14)

“NATO’ ya üye olalı o tarihte 30 yıl olmuş, askeri kanatta yükümlülüğümüzü eksiksiz yerine getirmişiz, ama NATO ya üye ülkelerinin ilminden, biliminden gereği gibi neden

yararlanmamışız” diye.

STİNGER projesinin başladığı tarihte 1985 yılında kurulan Savunma Sanayi Başkanlığı da henüz mevcut değildi.

O tarihlerde, Savunma sanayisi konusunda sadece, MKEK Gn. Müdürlüğü ve ASELSAN A.Ş.

mevcut olduğunu daha önce söylemiştik. Testaş, Teletaş ve Profilo gibi kuruluşlar daha henüz yapılanma aşamasındaydı. STINGER Projesi’nde önemli iş paketlerini üreten Kalekalıp,

Coşkunöz, Camiş Makine Kalıp ve Barış Elektronik firmalarının adları savunma sanayinde henüz geçmemekteydi. Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB)’nın kurulmasını müteakip ortaya çıkan MİKES, Marconi, STFA, Savronik gibi sadece belli bir ürünü üretmek için kurulmuş ve bu ihtiyaç karşılandıktan sonra ne olacağı planlanmamış JOINT VENTURE gibi şirketler de henüz mevcut değildi.

Peki, bu durumda STINGER Projesi’nde görev alabilecek firmaları nasıl belirleyecektik? Ben sanayimizdeki firmaları yeterince tanımıyordum, kaldı ki benim firma seçmem de insanların aklına bazı sorular getirebilirdi. Bu konuda Sanayi Bakanlığından destek almanın doğru olacağını düşündüm. Bakanlık yetkilileri, bu projede görev alabilecek firmaların listesini bana ilettiler. Ben de Türkiye’de iş birliği yapabilecekleri firmaların listesini Almanya’da üretimden sorumlu olan iki firmaya gönderdim ve listedeki firmaların kabiliyetlerini kontrol etmeleri için firmaları Türkiye’ye davet ettim. Firmalar Türkiye’ye geldiler ve Türk firmalarını incelediler ardından da projede görev alabilecek firmalar belirlendi. Örneğin Kale Kalıp firması bu

projeye dahil olan firmalardan biridir ve gelişimini bir anlamda STINGER Projesi’ne borçludur.

STINGER PROJESİYLE BİRLİKTE, YENİ ŞEYLER ÖĞRENİYORDUK

Savunma Sanayi ilk ürünlerini vermeye başladığı yıllarda, kontrat nasıl yapılır yeni öğreniliyordu. Biz, “uluslararası kontrat nedir, eskalasyon formülleri nedir” gibi bilgilerin yanında, modern çağdaş sanayi üretiminin temel taşlarından “kalite güvence, konfigürasyon yönetimi, ürün ve üretim hattı kalifikasyonu” gibi konuları STINGER Projesi sayesinde öğrendik. Ben öğrendiklerimi de ısrarla ASELSAN ve projeye katılan diğer firmalarımızın çok yetenekli ve öğrenme arzusu ile yanıp tutuşan arkadaşlarımla, sürekli paylaşıyordum. Biz onlardan, onlar da benim ekibimden bir şeyler öğreniyor, birbirimizin gelişimine destek oluyorduk. Tam anlamıyla bir ortak çalışma sinerjisi yarattık ve insanlarımızın kendine güveni geldi. İnsanlar kendine güvendikçe arkası gelmeye başladı. Şu anda geldiğimiz noktaya

“STINGER projesinden edindiğimiz bu bilgi ve tecrübelerle geldik” dersem fazla abartmış olmam.

O dönemlerde yabancıların bize dikte ettirerek yaptırdıkları klasik silah ve mühimmat dışında doğru dürüst bir alt yapımız yoktu. Onun için STINGER Projesi, hem üye ülkelerin mantığını özümsememize, hem de modern bir silahı kendi emeklerimizle ve insanımızın katkısı ile gerçekleştirmiş olmamız açısından çok katkı sağlamıştır.

(15)

Mühendislerimiz hakikaten hem çok çalışkan, hem de çok zekiydiler, üniversitelere yüksek puanlarla giriyorlardı. Keza üniversite hocalarımız da kendi çaplarında çok iyiydiler; ama sanayiyi ve sanayideki sıkıntıların neler olduğu konusunda bilgileri fazla değildi.

Konfigürasyon Yönetim Planı” nedir, ne değildir “konularını yeni yeni öğreniyorduk.

Mühendislik değişiklik teklifleri hazırlıkları yapıldıktan sonra, bunların hangisinin uygulanıp uygulanmadığı, hangisinin başarılı, hangisinin başarısız olduğu konusunda bilgilerimiz eksikti.

Amerikalılar Functional and physical Configuration Audit (Fonksiyonel ve fiziksel

Konfigürasyon Denetimi) konusuna çok önem verirler. Fiziksel konfigürasyondaki değişiklik tam anlamıyla iyi olabilir; ama fonksiyonu tam anlamıyla yerine getiremeyebilir. Oysa bizde bu denetimler de tam olarak yapılmıyordu. Bu uygulama yapılmayınca, üretim boyunca çağdaş ve teknolojik gelişmeler üretime aktarılmıyordu. Aktarılamadığı için de ilk üretimin neyse, on yıl sonra da aynısı üretiliyordu. Eğer bir değişiklik yapıldıysa, yarın bir gün lojistik desteğini yaparken, acaba değişiklik yapılanın mı lojistik desteğini yapacaksın, ilkini mi

yapacaksın bilemiyorsun. Sırf bu konfigürasyona dayalı lojistik sistemini özümsemedikleri için TSK’nın depoları kullanılmayan malzemelerle doluydu. Dolayısıyla otuz yıl öncesinin bu önemli konularını şimdi üniversite hocalarının sanayi şirketleri ile görüşerek halletmiş olduklarını ümit ediyorum.

Altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Bir kere daha vurgulamak istiyorum. Türkiye’deki savunma sanayii 1980’li yılların başında STİNGER füzelerinin üretiminde yer alabilecek durumda değildi. Türk Sanayisi; üretim hattı kalifikasyonu, konfigürasyon yönetimi, kalite yönetim sistemi, sanayi güvenliği, uluslararası program yönetimi, fiyat artışlarına temel olan savunma sanayi indeksleri, ödeme modelleri ( Market Basket Model, National

Founding, Modify Market Basket Model vs.), uluslararası mutabakat muhtırası ve sözleşme hazırlama teknikleri gibi konularda bilgi sahibi değildi. Özetle Türkiye’de böyle yüksek teknolojik bir ürünün ortak üretiminde, bir şey üretecek ne alt yapı ne de insan kaynağı vardı. O halde bana, sen kime ve neye güvenerek bu serüvene girdin diyebilirsiniz.

Cevabım şu olur; kolay işe herkes soyunur, göz olanı, beyin olacağı görür, önemli olan zoru başarmaktır ve sonunda bayrağı burca dikmektir.

Arkadaşlarımla beraber başta komutanlarımın sonsuz güven ve destekleriyle bir noktada mucizeyi gerçekleştirdik. Bu projenin gerçekleştirilmesi ile ASELSAN’ın MGEO tesisleri, ROKETSAN’ın Elmadağ Tesisleri ve o gün için en az 1000 uzman mühendis ülkemize kazandırıldı. Buna dayalı olarak başarılar birbirini kovaladı. Şu anda, STİNGER Pojesiyle savunma sanayi şirketi olan Kale Kalıp’tan doğan Kale Havacılık, Kale Pratt &Witney , Kale ARGE tesislerinin temelinde de STINGER Projesi yatmaktadır. Kale Pratt& Witnney

tesislerinin açılış töreninde KALE CEO’su Sn. Osman Okyay bunu özellikle vurgulamıştı.

STINGER PROJESİ HAYATIMIN BİR PARÇASI OLMAYA BAŞLADI

Amerika bu ileri teknoloji ürünü ; kendisi küçük ama teknolojisi Patriot’tan büyük silah sisteminin ( Bu ifade toplantıya katılan MICOM ‘ABD’ temsilcisine ait.) teknik bilgi paketinin tamamını, sanayisine ve teknolojisine güvendiği müttefiki ve proje koordinatörü olarak

(16)

seçilen Almanya’ya verdi. Almanya projeye katılan ülkelerin desteği ile bu projeyi yönetiyordu.

Projeyi yönetmek için esas konularla ilgilenecek üye ülkelerin temsilcilerinden oluşan bir Yürütme Komitesi kuruldu. Bunun yanı sıra; “lojistik, konfigürasyon yönetimi, mali finansman” gibi değişik konularda da ayrı ayrı çalışma grupları oluşturuldu. Bu çalışma gruplarına da her ülke kendi uzman elemanlarını gönderiyordu.

O tarihlerde, Türkiye’de bu projeye nasıl olsa olmayacak mantığı ile başlandığı ve ayrıca silahlı kuvvetlerde yurt dışı seyahatlerde daima “tasarruf” emredildiği için çoğu toplantılara katılamıyorduk.

Şube müdürü olduktan sonra bir şey dikkatimi çekti. Pek çok çalışma grubunun raporları, adres biz olduğumuz için bize geliyordu. Daire başkanım, sadece raporların üzerine havale için imza atıyordu. Raporlarda ne olduğunu o da bilmiyordu. Haksızlık etmeyelim, aslında bilmesi de gerekmezdi. Raporlar da incelenmeden, bizler tarafından dosyaya kaldırılıyordu.

Projeye, üç-beş kişinin dışında kimse “olacak gözüyle bakmadığı için” bilgiler sadece dosyada arşivleniyordu. Doğrusunu isterseniz, bu beni ciddi şekilde rahatsız ediyordu. Kerpiç gibi toplantı sonuç raporları geliyor, okunmadan rafa kaldırılıyordu.

STINGER PROJESİ’NDE BİZİM DE VAR OLDUĞUMUZU ANLAMAYA BAŞLADILAR

Ancak bu böyle gitmemeliydi.Böylece, biz de çalışma gruplarının toplantılarına gitmeye başladık. Fakat asıl kararlar “yürütme kurulu”nda alınıyordu. Ben, Binbaşı rütbesi ile şube müdürü olunca, Yürütme Kurulu toplantılarına da katılmaya başladım. Yani en büyük karar organı olan bu grupta, Türkiye’yi temsil ediyordum.

Çalışma gruplarında iyi kötü bilgi sahibi olmaya başlayınca, yavaş yavaş benim dilim de çözülmeye başladı. Yürütme kuruluna katılan diğer ülke temsilcileri bu bilgileri ikinci elden alıyorlardı. Bense çalışma gruplarına da katıldığım için önceden bilgi sahibi oluyordum. Bu sefer avantajlı olan bendim ve onlara yavaş yavaş ben bilgi vermeye başladım. Ama bir-iki sene geçtikten sonra toplantılarda giderek bizim sesimiz daha gür çıkmaya başladı. Bu projede biz de varız diyebiliyorduk artık. Daha önceleri ilk toplantılara gittiğimde, “sanayide adı olmayan garip bir ülkenin, garip bir Binbaşısı gelmiş” diye nezaketen söz veriyorlardı bana. Projeye ortak olduğumuz halde, bizi üretimden pay alacak gibi değil de, mal satılacak bir ülke gibi görüyorlardı çünkü.

Projede zaman ilerledikçe, yeni çalışma grupları oluşturuluyordu. Bunlardan biri de Finansal Çalışma Grubu idi. Bu grup üye ülkelerin, birbirlerine yapacakları ödemelerin nasıl yapılacağı konularını belirleyecekti. Konsorsiyumda dört tane ülke olduğu için, doğal olarak dört tane de para birimi vardı. Amerika’dan teknolojinin yanı sıra bazı önemli iş paketleri geliyordu.

Bunlar, üye ülkelerin projeye katılma paylarına göre dağılıyordu. 1986 yılına gelindiğinde, artık STINGER Projesi’nde konulara hâkimdim. Kurulan Finans Çalışma Grubu’nun

toplantılarına katılmanın, ülkemiz açısından faydalı olacağını düşündüğüm için bu grubun

(17)

toplantılarına da katılmaya başladım. Çünkü projenin bütün ayrıntıları orada pişiyordu. Bana göre işin mutfağı orasıydı. Tabi bu grup, yürütme komitesinde onaylanan mutabakat

muhtırasındaki esaslara göre hareket etmek zorundaydı. Yürütme komitesinde “iş payının, maliyet payına denk olacağı” hükme bağlanmıştı. Bu grup bunun dışına çıkamazdı; ama konunun yakın takibi önemliydi.

İŞ PAYLAŞIMI

Konsorsiyumlarda iş payı almak hem füzenin teknolojisine sahip olmayı hem de kendi sanayinin sahip olduğu teknolojik düzeyi iyi bilmeye bağlıdır. Mutabakat muhtırasında iş paylaşımı ile maliyet paylaşımı +/- %1’lik farkla eşit olmayı esas almıştır. Ancak bunun yerine getirilmesi çok ciddi bir çalışmayı icap ettirir.Bu konudaki çalışmalarımızı yazmaya kalkarsak buralara sığmaz.

Önce bu programa katılan Kale Kalıp, Coşkunöz ve Barış Elektrik’ten bahsetmek istiyorum. Bu 3 şirket de bu tarihe kadar savunma sanayinde bir deneyim sahibi değillerdi. Ama üçünün de genel müdürü sırası ile Dr. Kemal SÖZEN, Sn.Şükrü TETİK ve Sn.Ahmet ALTINTAŞ

beklenenden çok fazla performans göstererek hem Türkiye’nin hak ettiği iş payının tamamını almaya katkı sağladılar hem de iş paylaşımı sırasında ülkemizin gelecekte ihtiyaç duyacağı teknolojilerin seçiminde çok ciddi katkılar sağladılar ki bu benim başarımın da parçası oldu.Özellikle Sn. Kemal SÖZEN hangi iş olsa yatırımın maliyetinin ne olacağına bakmadan çok çeşitli iş paketlerine talip oldu ve sonuçta Ana Firma yekilileri ile de sıkı işbirliği yaparak Kale Kalıp’ın bu projede savunma sanayinin bir parçası olmasını sağladı.Ben kendisini KALE KALIP’ın sahibi sanıyordum çünkü eylemleri bunu çağrıştırıyordu. Her üçüne de hem şirket sahiplerinin hem de bu ülkenin(Türkiye ‘de pek alışılmış değil ama) ciddi bir teşekkür borcu var.

STINGER PROJESİ’NDE, KOMPLE ELEKTRONİK BÖLÜMÜ NASIL ALDIK?

ASELSAN yetkilileri bana, “elektronik bölümünün tamamını ASELSAN’a almazsak, bir füzenin güdüm elektroniği konusuna vakıf olamayız, bu projede sadece taşeronluk yaparız, elektronik kartları üretiriz; ama bilgi ve teknoloji sahibi olamayız” dediler.

Ben hemen görüşmelere başladım; ama Almanlar işi hep yokuşa sürdükleri için bu işi bir türlü çözemiyordum. Türkiye’nin çıkarı için de bu işin mutlaka çözülmesi gerekiyordu. Almanya’da katıldığım bir toplantıda önümüzdeki Yürütme Komitesi’nin toplantısının Antalya’da

yapılmasını teklif ettim. “Antalya mayıs ayında çok güzel olur. Oteller de boştur. Ben sizi orada ağırlayayım dedim. Benim asıl maksadım şuydu; Almanya’daki toplantılarda genellikle yalnız kalıyordum. Toplantı Türkiye’de olursa, “her horoz kendi çöplüğünde öter” misali tüm ekibi toplayıp getireceğim Antalya’ya. Herkes toplantıya katılsın konuşmaları dinlesin

“diyordum. Yürütme Kurulu teklifimi kabul etti.

1986 yılında Antalya’da yapılan Yürütme Kurulu Toplantısına, Amerikan temsilcisi olarak Albay Drolet ile güvenlikten sorumlu bir sivil gelecekti. Görevim olmamasına rağmen, ben

(18)

daha onlar gelmeden önce Antalya’ya gittim. Havaalanına gidip orada yetkililerle görüştüm ve Amerikalıların VIP’ten geçmesi için izin aldım. Amerikalılar nihayet Antalya’ya geldiler.

Ama valizleri uçaktan çıkmadı. Albay, “Mr. Alagöz yarın toplantıda giyecek pantolonumuz yok, bir yerlerden pantolon almamız gerekecek” dedi. Ben de “merak etmeyin, hallederiz”

dedim.

O gün de pazar günüydü, Antalya da mağazaların hepsi o tarihte kapalıydı. Sordum soruşturdum, ancak Side’de açık yer bulursunuz dediler. MKEK’nin Antalya’daki pil fabrikasından bir Renault marka araba ayarladım ve onları Side’ye götürdüm. Başladık pantolon aramaya ve açık bir dükkan bulduk. Satıcı bizi turist sanıp, pantolona “11 dolar”

fiyat istedi. Ben pazarlık yaparak “7 dolara” almaya çalışıyordum. Alb. Drolet, “Alagöz, ne konuşuyorsunuz?” dedi. ”Adam 11 dolar istedi, ben de bunların 7 dolar edeceğini söyledim”

dedim. “Olsun, önemli değil, bir pantolon için 4 dolar fazla verelim” dedi. “Yok, olmaz öyle şey” dedim. “Adama dönüp, sen bunların kim olduğunu biliyor musun, bunlar Amerikalı Albay, bende Türk Binbaşıyım. Ben bunlarla yarın ülkemiz için yaklaşık 500 milyon dolarlık çok önemli bir iş görüşeceğim, sen tutmuşsun burada 4 doların hesabını yapıyorsun” dedim.

Satıcı, “o zaman bedava vereyim Binbaşım” dedi. ”Yok bedava olmaz, 7 dolar versinler”

dedim. Albay gülerek 7 doları verdi ve pantolonu aldı. Bu arada satıcı, yanıma geldi ve

“Binbaşım kusura bakma, başta seni turist gezdiren biri sandım. Sen de 3-4 dolar istersin diye 11 dolar fiyat verdim” dedi.

Pantolonu bulup, alınca Amerikalı Albay’ın keyfi yerine geldi. Tam sırasıdır deyip, hemen Almanlarla elektronik bölüm konusunda aramızda geçenleri anlattım. Bize verdikleri cevabı, ona da söyledim. Yarınki toplantıda bu konuyu gündeme getireceğimi ve bize destek

olmasını istedim. “Sen güzel bir metin hazırla, yarınki toplantıda bunu gündeme getir, ben de seni desteklerim” dedi. ASELSAN’da görevli Sn. Cemil Arıkan Hoca’yla akşam otelde oturduk ve sözkonusu metni hazırladık.Sn. ARIKAN’ı devlet toplantısı olmasına rağmen danışman olarak toplantılara sokuyordum. Ertesi gün toplantıda bu konuyu gündeme getirdim ve

“Amerikalı dostlarımdan bu konuda esneklik bekliyorum” dedim. Amerikalı Albay’da, konuyu sanki ilk defa duyuyormuş gibi davrandı. Yaptığı rolün gerçeğe yakınlığından doğrusu ben bile şaşırdım. “Almanya’nın böyle bir hakkı yok, bütün lisanslar, know how Amerika’ya ait,

Türkiye de müttefikimiz, “elektronik bölümünün” Türkiye ye verilmesinde hiçbir sakınca görmüyorum” dedi. Almanlar bu cevaba tabiî çok şaşırdı. “Ben, hemen bunun toplantı kayıtlarına geçirilmesini” istedim. Kayıtlara geçirildi. Artık iş paylaşımında son karar verilecekti.

Bu toplantıdan yaklaşık altı ay sonra Almanya’da toplandık; ama Almanlar rahat durmuyordu.

“Peki dediler Amerika buna müsaade etti, biz de bunu size vereceğiz; ama ITT’nin alt

kuruluşu olan SEL (Standart Electronic Lorenz) firmasından da teklif alacağız. Her iki firma da bize brifing versin, SEL firmasının brifingini de şimdi bu toplantıda alacağız” dediler. Nereden çıktı bu dedim. Dediler ki “Alman Savunma Bakanlığı böyle olmasını istiyor!”. Almanlara dönüp şunları söyledim; “bir engeli geçiyoruz, önümüze hemen yeni bir engel getiriyorsunuz,

(19)

ben bunlarla uğraşamam, iş paylaşımına göre bu işin bizim olması gerekiyor. ASELSAN’ın olmadığı bir yerde Türkiye’nin bu programa destek vereceğini mi sanıyorsunuz. Ya bu iş olur, ya da bu işte Türkiye olmaz. Bunu iyice bilin dedim”. Almanlar “biz onu bunu bilmeyiz,

mutlaka brifingi almak zorundayız” dediler. Ben, “brifing almak istiyorsanız, biz toplantıyı terk ediyoruz” dedim ve arkadaşlarla toplanıp otele döndük.

Brifingi kime ve niye vereceklerdi? Zaten toplantıda ağırlıklı olarak biz vardık. Almanlar, yaklaşık iki saat sonra otele geldiler. “Tamam, senin dediğin gibi olacak; ama brifingi biz yine de almak zorundayız. çünkü bu konuda emir aldık” dediler. Ben tekrar önümüze bir şey çıkarmasınlar diye emin olmak için bir daha sordum. “Elektronik bölüm Türkiye’de olacak mı?

“ diye bir kere daha sordum.Olacak, tamam dediler”. Ben de peki, o zaman geliyoruz” dedim.

Ve tekrar toplantıya döndük.

SEL firmasının yetkilisi brifingi verdi. Arkasından da ASELSAN verdi. Bu sefer, ASELSAN’ın o günkü miktar üzerinden 283 milyon dolar verdiği teklife, SEL firması 215 milyon dolar

civarında bir teklif verdi. Almanlar, “tamam elektronik bölümü size vereceğiz; ama aradaki 70 milyon dolarlık farkı Türk hükümeti ödesin, iş paketini o zaman alabilirsiniz” dediler. Bunu duyunca bende yine film koptu, O tarihe kadar STINGER ile yatmışım, STINGER ile kalkmışım, hangi zamanda kime ne ödün verilmiş, kime ne sağlanmış, film şeridi gibi gözümün önümden geçti. Hani bizde bir laf vardır, “açtırma kutuyu söyletme kötüyü!” Açtım ağzımı, yumdum gözümü “kardeşim şu zamanda şu oldu, bu zamanda şu oldu” diye daha önceki ödünleri uzun uzun anlattım. “ASELSAN’ın bu teklifi General Dynamics firmasıyla beraber hazırladığını, ASELSAN’ın üzerine kar koymadığını ve bu parayı Konsorsiyumun karşılaması gerektiğini”

söyledim. Adamlar benim bu sert çıkışım karşısında geri adım attılar. Bunları söylerken elimde önemli bir kozum vardı. Daha önceleri endirekt yollarla da olsa bunu onlara

hissettirmiştim. Artık bu kozu burada doğrudan kullanma zamanı gelmişti. “Türkiye olmazsa bu programın fizibıl olmayacağını” açık bir şekilde izah ettim ve sanki Türkiye Genelkurmay Başkanı’nın yetkisi bendeymiş gibi “bu paket ya Türkiye’ye verilir veya Türkiye bu programda yer almaz” dedim. SEL’in brifingini veren eleman, “bu bir Alman programı, ben Alman Müsteşarı Timmerman’a bilgi vereceğim. Siz burada çalıp oynuyorsunuz. Ne yetkiniz var ki”

gibilerinden üst perdeden bir şeyler söyledi. Dedim ki “Sn. bayım! Bu Alman programı değil, size yanlış bilgi vermişler anlaşılan. Bu bir konsorsiyum ve hepimiz burada aynı haklara sahibiz. Almanya sadece projeyi yönetiyor”. Adam “ben yine de gider anlatırım” dedi. “Tabiî dedim. O sizin bileceğiniz iş. Anlatın, o beni ilgilendirmez”. Gidiş, o gidiş . Bir daha da

gelemedi. Toplantıda ASELSAN’ın teklifi olduğu gibi geçti. Ama nasıl geçti gelin bir de bana sorun.

Toplantıya pazartesi başladık. Çarşamba günü öğleye kadar oturumlar bu kavgayla geçti.

Sonuç mu ? Tabi beceremediler, bizim istediğimiz oldu.

STINGER Projesi’nde Elektronik bölümün Türkiye’ye transfer edilmesi böylece karara bağlandı. Eğer bu yapılmasaydı, bugün en ileri teknoloji ürünü optik sistemler üreten

(20)

ASELSAN Mikroelektronik Güdüm ve Elektro- Optik (MGEO) Akyurt Tesisleri kurulmamış olacaktı ve Türkiye güdüm elektroniği konusunda bilgi birikimine sahip olmayacaktı.

Daha önceki yıllarda, ASELSAN Genel Müdürlüğünü yapan Cengiz Ergeneman, her fırsatta, bu tesis Binbaşı Cemal Alagöz eseridir der. Şimdi bu tesisteki, Füze Güdüm Bölümü’ne, senin ismini vermişlerdir herhalde dendiğini duyar gibiyim. Ama böyle bir şey yok bizim ülkemizde emekli olunca unutuluyorsun.

STINGER PROJESİ’NDE BİRİNCİ RAUNDU KAZANDIK; MAÇ UZUNDU ÖNÜMÜZDE DAHA BİRÇOK RAUNT VARDI KAZANMAMIZ GEREKEN

Elektronik bölümün Türkiye’ye verilmesini sağladık. Aynı hafta içinde, çarşamba günü öğle vaktinde, yeni bir raunda, yine iş paylaşımı konusuyla başladık. 1970’li yılların sonlarına doğru, Türkiye’de roket konusu telaffuz ediliyor, ancak modern roket yakıtı olan kompozit yakıt olmadığı için bu yakıtla üretilen motor üretilemiyordu. Öncelikle böyle bir yakıt hattına ihtiyaç duyuluyordu. Bunun için de 8-10 milyon dolarlık yatırıma gerek vardı. Bu yakıtla üretilecek motorların kullanıldığı roket/füzelerde planlanmadığından yakıt yatırımı fiziıbıl olmuyordu. Sonuçta, Türkiye’de roket/füze sanayi oluşturulamıyordu.

Kanada da aldığım eğitim dün gibi aklımda olduğu için, STINGER Projesi’nde ilk talip olduğum iş paketi “kompozit yakıtlı motor teknolojisi olan fırlatma ve uçuş motoru” oldu. Üye ülkeler arasında imzalanan MOU buna izin veriyordu. Dolayısıyla, fırlatma motoru ile uçuş

motorunun Türkiye tarafından üretilmesi konusunda mutabakata varılmasına rağmen, proje çalışmaları daha anlamlı olmaya başlayınca Almanya, uçuş motoruna evet demek zorunda kaldı. Ancak, “Türkiye’de fırlatma motorları yapma yeteneğinin olmadığı, ayrıca Türkiye’nin teklifinin %10 civarında daha pahalı olduğu, fırlatma motorunun bu konuda uzman olan

“Bayern Chemie firması tarafından, ucuz ve sorunsuz yapılacağı” öne sürüldü. Bunun kabul görmesi halinde, o tarihe kadar iş paylaşımındaki zorunlu belirsizlik nedeniyle mutabık kalınmış olan paylaşım yeniden düzenlenecekti. Almanya’nın harp başlığındaki hisselerinin tamamını Yunanistan’a vereceğini, Yunanistan da bu işi alınca, kontrol bölümündeki hissesini Hollanda’ya vereceğini, böylece her bir iş paketinin bir ülkede yapılması ile test ve

denemelerden kaynaklanacak risklerin ortadan kalkacağını ileri sürdüler. Ben geri adım atmayınca “senin ülkende bugüne kadar kompozit yakıtlı bir motor yapıldı mı?” diye

sordular. “Yapılmadı” dedim. “Peki, bunu kiminle yapacaksın, MKEK dersen onların böyle bir alt yapısı yok, bunu yapamaz dediler.(ROKETSAN henüz olmadığı için konsorsiyuma teklifi MKEK vermişti) O zaman da program sekteye uğrar. Bunu gidip dışarıdan, üreticisi olan Amerika’dan alıp konsorsiyuma verirsen, bu da konsorsiyumun ruhuna aykırı. Çünkü konsorsiyum üyesi ülkelerin paraları konsorsiyum içinde kalacaktı, felsefe buydu” dediler.

Benim, “uçuş motoru”nun yanında, “fırlatma motoru” işinde de gözüm vardı. Bu teknolojiye Türkiye’nin sahip olmasını istiyordum. Bana “sizin iş payınız doluyor” dediler. Cevap olarak,

“bana ipe sapa gelmez, teknolojik olmayan şeyler getiriyorsunuz.Ben bunlarla iş payımı doldurmak istemiyorum” dedim. Onlara göre Türkiye için bunlar iyi teknolojilerdi.

(21)

“Türkiye’nin iş payına göre hangi teknolojileri alacağına biz karar veririz” diye de ekledim.

Türkiye’nin geleceği için “ileri teknoloji” peşindeydim.

Daha önce de belirttiğim gibi, Kanada’da aldığım eğitimde kompozit yakıtın ne olduğunu öğrenmiştim. Bu teknolojiyi de kaptırmak istemiyordum. Tekrar ediyorum, 1978-79 yıllarında MKEK bir Kompozit yakıt hattı kurmaya çalışıyordu ve destek arıyordu. MKEK’nin fizibilitesine göre de bu hattı kurmak için 12 milyon dolar para lazımdı. Genelkurmay da ancak 8 milyon dolar civarında bir destek verebileceğini söylemişti. MKEK kalan parayı bulamıyordu. Ben bunları daha önce Şube Müdürümden duymuştum. Hazır elime de böyle bir fırsat geçmişken, kompozit yakıt hattını konsorsiyumun parasıyla kurarım diye kafamda plan yapıyordum. Artık bu konuya odaklanmıştım.

Toplantıya, “elektronik bölümün” alınmasından sonra devam edildi. Toplantıda beş Alman, üç Hollandalı, iki Yunan, benim yanımda da bir tek ASELSAN’da görevli Sn. Cemil Arıkan ile MSB Hukuk Müşavirliğinden Hâkim Bnb. Osman Şimşek vardı. Konsorsiyumun diğer üye temsilcilerine göre, benim “uçuş motoru”ndan vazgeçmem gerekiyordu. Alman’ın biri

başlıyordu konuşmaya ben ona cevap verirken, diğeri başlıyordu. Tabiî, ben hepsini o zamana kadar iyi tanımıştım. Kimin ne yetkisi var, kim hangi pozisyonda bildiğim gibi, kendi yetkimi de nereye kadar kullanacağımı biliyordum. Yzb.iken almanca temel kursunu aldığım için ne konuştuklarını çok iyi anlıyor ve İngilizce cevabı hemen veriyordum.Komutanların bana tam destek verdiğinden yüzde yüz emindim. (Belki değildi ama ben öyle görüyordum.) O güçle oturuyordum toplantı masasına. Konuyu benden daha iyi bilen de olmadığına ve Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğuna göre, gerisi teferruattır zaten “hiç kusura bakmayın, bu olmaz” diyordum.

İnsanın, böyle bir güven duyarak toplantı masasına oturması çok önemli bir şeydi. Ben şuna da inanıyorum eğer benim dediklerim olmamış olsaydı, Türkiye’ye geldiğimde bir rapor yazardım, her kes benim yazıma uygundur derdi ve bu program da olmazdı. Bunu konsorsiyum üyeleri de çok iyi biliyorlardı. Bu son görüşmede ben yarbaydım. Hukuksal açıdan, bir yasa falan gibi bir şeyler var mıdır diye, Bnb. Osman Şimşek de o toplantıya katılmıştı.

Bnb. Şimşek toplantıda benim çabalarımı, dişe diş mücadelemi görüyordu. Toplantıya ara verilince, ben ona bilgi veriyordum. Herkes stresteydi. Alman bırakıyordu konuşmayı, Hollandalı başlıyordu. O bırakıyordu, Yunanlı başlıyordu. Dr. Evangeli vardı, Yunanlı sivil mühendis, çok sempatik bir insandı. O da bizim geçmişteki samimiyetimize dayanarak bir şeyler söylemeye çalıştı. Ben dedim ki “bu benim işim değil, devletin işi, hatalı bir şey yaparsam mezara kadar bununla giderim.Tabi tersi olursa şimdi olduğu gibi mutlulukla yaşarım”. Toplantıya ara verildi. Dediler ki “birer kahve söyleyelim ve konuşalım”. Ben,

“şimdi maçın devre arası, bir şey konuşmayalım. Kahvemizi içelim ve maça girelim orada konuşmaya devam edelim” dedim. Kahvelerimizi içtikten sonra tekrar toplantıya girdik.

Perşembe sabahı aynı, öğleden sonra aynı, tek bir konuyu görüşüyoruz. Cuma günü oldu,

(22)

öğleye kadar aynı. Gözlerine bakıyordum ve şunu görüyordum; “yahu işte bir Türk temsilcisi programı da riske atıyor. Bununla niye uğraşıyoruz ki?”.

O kadar önyargılı idiler ki, anlattıklarımı bir türlü anlamıyorlar; ya da öyle davranıyorlardı.

Olayı “sen anlatamıyorsun” havasına sokuyorlardı. Toplantıda yanımda Amerikalı Yarbay Carr oturuyordu. Vietnam Harbi’ne katılmış, çok kaliteli bir adamdı. Yarbay Carr’a, “sen benim anlattıklarımı anladın mı? “ diye sordum. “Son derece net konuştun, bunda anlaşılmayacak bir şey yok “ dedi. “Bunlar beni anlamıyor, lütfen onlara da söyler misin” dedim. O da aynen benim kelimelerimi kullanarak, “Yarbay Alagöz size bunları söylüyor” dedi. Tabiî o zaman sığınacakları başka liman da kalmamıştı, ama hala direniyorlardı. “Gaye vasıtayı meşru kılar”

havasında her yolu denemeye ısrarla devam ediyorlardı.

Almanlar, cuma günleri saat 14.30’dan sonra çalışmazlar genelde. Ben o saate kadar

direneceğim dedim kendi kendime. Sn. Cemil Arıkan hatırlar mı bilmem. O toplantılara benim danışmanım olarak katılıyordu. Bir ara bana “fırlatma motorları iş payı için fazla ısrar etme!”

dediğini hatırlıyorum. Bense o kadar stresliydim ki, “sen ASELSAN olarak işini aldın mı ? “ diye sordum. ”Aldım” dedi. Sustum. O ruh halimle cevap vermemem gerekiyordu. Çok sinirliydim, orada devletin menfaati söz konusuydu. Ben de tabiri caizse tam anlamıyla “Çanakkale Geçilmez’i oynuyordum! Atatürk nasıl Türk Ulusunun makûs talihini Çanakkale’de değiştirdiyse; Türk Savunma Sanayisinin talihi de STINGER Projesindeki başarımızla değişeceğine inanıyordum. Nitekim öyle de oldu.

ALMANYA’DA Kİ MAÇI KAZANDIK; AMA TÜRKİYE’DE MAÇ YAPACAK SAHAMIZ BİLE YOKTU!

İşi bitirdim demek yanlış oldu. Aslında iş daha yeni başlıyordu. Yaklaşık yirmi ay gibi bir zaman vardı. Bu zaman zarfında, “otuz sekiz adet motorun üretilip konsorsiyuma teslim edilmesi” gerekiyordu. Oysa daha ortada üretim yapacak bir yer yoktu.

Önce ASELSAN’nın “elektronik kart üretimi” konusunu anlatayım. ASELSAN’a her fırsatta proje ile ilgili gelişmeler hakkında bilgi veriyordum. Rahmetli Hacim Kamoy’a (rahmetli kayınpederim Mehmet Çoşkun’un Manisa Kırkağaç’lı hemşerisi) elektronik bölümünün üretimi için “siz yatırımınızı hemen yapın, programı ancak yakalarsınız” demiştim. Bu konuda Sn. Cemil Arıkan’ın çok büyük desteğini gördüm. Kendisi çok ileri görüşlüydü, ASELSAN yönetimine söyleyemediklerini bana söyletiyordu. Hacim Bey konuşmamızdan sonra, gidip durumu Yönetim Kuruluna anlatmış. Bu işler için Çankırı yolundaki yere “kırk milyon doları aşan bir yatırım yapmamız gerekir” diye söylemiş. Yönetimdekiler, “bunu sana kim diyor?

demişler. Cemal Yarbay demiş, Hacim Bey. Yönetim Kurulundakiler bir Yarbayın lafı ile bu kadar yatırım yapılır mı diye Hacim Bey’e sormuşlar. O da “ben ona inanıyorum” demiş.

Hacim Beyin ASELSAN’da çok büyük ağırlığı vardı. Yatırımı, sözleşmenin imzalanmasından altı ay önce yaptı ve bitirdi. ASELSAN’ın Akyurt’taki MGEO(Mikro Elektronik Tesisleri) bu amaçla çok kısa bir sürede yapıldı ve konsorsiyum içindeki en büyük iş paketi olan “füzenin

elektronik bölümünün” üretimini gerçekleştirdi. Böylece ASELSAN kapanmaktan ve

Referanslar

Benzer Belgeler

Bu sonuçtan hareketle ve Türkiye’de savunma harcamalarının ekonomik büyümeye etkisinin ne şekilde olduğunun tespiti amacıyla hazırlanan bu çalışmada; savunma

Herkes için açık seçik olan ve kabul edilen bir şeyin kişi tarafından yadsınması, kabul edilmemesi. Birine karşı açık seçik saldırganlık besleyen biri bunu asla

Bu çerçevede Konya’da otomotiv yan sanayi, makine imalat, döküm, silah ve silah parçaları yapımı, kimya ve demir-alüminyum doğrama sektörleri savunma

SIPRI Top 100 Silah Üretici Şirketi raporuna göre 2014 yılında silah satışlarında ABD, 171,4 milyar dolarlık satışıyla.. ilk sırada

• Zayıf olunan ve saldırı olma ihtimali olan yönlerin güçlendirilmesi. • Konum savunmasını güçlendirmek üzere

Halk edebiyat› da kendi edebî zevkine hitap etmedi¤i için yine Divan edebiyat›na döner.. “fiiir ve ‹n- fla”y› yazan Ziya Pafla’n›n “Harabat”› yazmas› üzerine

Süpersonik füze programları, son yıl- larda Mach 5’in üzerinde hıza sahip olan ve hipersonik olarak bilinen programların geliştirilmesi için basamak taşları olarak

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde başta ABD olmak üzere kendi güç projeksiyonu açısından çok avantajlı olan güçler, ortamı kendi çıkarları doğrul- tusunda