FİNANSAL KRİZLER VE KRİZ DÖNEMLERİNDE UYGULANAN PARA POLİTİKASI ARAÇLARI

111  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

İŞLETME ANABİLİM DALI

FİNANSAL KRİZLER VE

KRİZ DÖNEMLERİNDE UYGULANAN PARA POLİTİKASI ARAÇLARI

Yüksek Lisans Tezi

SUNA SİMLA SARPKAYA

Ankara-2009

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

İŞLETME ANABİLİM DALI

FİNANSAL KRİZLER VE

KRİZ DÖNEMLERİNDE UYGULANAN PARA POLİTİKASI ARAÇLARI

Yüksek Lisans Tezi

SUNA SİMLA SARPKAYA

Tez Danışmanı

Prof. Dr. A. Argun KARACABEY

Ankara-2009

(3)

İÇİNDEKİLER

TABLOLAR………I KISALTMALAR………II

GİRİŞ ... 3

BİRİNCİ BÖLÜM FİNANSAL KRİZ KAVRAMI ... 6

1.FİNANSAL KRİZ TANIMLAMALARI ... 6

2.FİNANSAL KRİZLERİN NEDENLERİ ... 7

3.FİNANSAL KRİZLERİ AÇIKLAYAN MODELLER ... 10

3.1. Birincil Nesil Kriz Modelleri ... 10

3.2. İkinci Nesil Kriz Modelleri ... 10

4.FİNANSAL KRİZ TÜRLERİ ... 11

4.1. Para Krizleri ... 12

4.2. Bankacılık Krizleri... 15

4.3. Dış Borç Krizleri ... 16

4.4. Sistematik Finansal Krizler ... 18

5.FİNANSAL SERBESTLEŞME POLİTİKALARI VE FİNANSAL KRİZLER ... 21

6.GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDEKİ FİNANSAL KRİZLER FİNANSAL SERBESTLEŞME POLİTİKALARININ BİR SONUCU MUDUR? ... 24

7.KISA VADELİ SERMAYE HAREKETLERİ VE FİNANSAL KRİZLER... 29

8.IMFPOLİTİKALARI VE FİNANSAL KRİZLER ... 30

İKİNCİ BÖLÜM DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE YAŞANAN FİNANSAL KRİZLER ... 32

1.MEKSİKA KRİZİ ... 32

2.ASYA KRİZİ ... 33

3.TÜRKİYEDE YAŞANAN KRİZLER ... 34

3.1. 1978-1979 Krizi ve 24 Ocak 1980 Kararları ... 35

3.2. 1994 Krizi ve 5 Nisan 1994 Kararları ... 40

3.3. Kasım 2000 Krizi ... 45

3.4. Şubat 2001 Krizi ... 46

4.2008GLOBAL EKONOMİK KRİZ ... 48

(4)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

FİNANSAL KRİZ DÖNEMLERİNDE UYGULANAN PARA POLİTİKASI

ARAÇLARI ... 50

BİRİNCİ KISIM ... 50

PARA POLİTİKASI ARAÇLARI ... 50

1.MERKEZ BANKASI PARA POLİTİKASI ARAÇLARI ... 50

2.PARANIN BİR ENSTRÜMAN OLARAK PİYASALARDAKİ ROLÜ ... 51

2.1. Para Piyasasında Denge ... 51

2.1.1. Para Talebi ... 52

2.1.2. Para Arzı ... 57

2.1.3. Para Arzını Belirleyen Unsurlar ... 58

2.2. Para Politikası Araçları ... 58

2.2.1. Mevduat Zorunlu Karşılık Oranı ... 59

2.2.2. Disponibilite Oranı ... 59

2.2.3. Açık Piyasa İşlemleri (APİ) ... 60

2.2.4.Döviz Piyasası İşlemleri ... 60

2.2.5. Faiz Oranı ... 61

2. 3. Para Arzı Artışının Etkileri ... 62

İKİNCİ KISIM... 64

KRİZ DÖNEMLERİNDE PARA POLİTİKASI ARAÇLARININ KULLANIM………..64

1. 1978-1979KRİZİ VE TCMB'NİN UYGULADIĞI PARA POLİTİKASI ... 68

2.1994KRİZİ VE TCMB'NİN UYGULADIĞI PARA POLİTİKASI ... 74

3.2000 VE 2001KRİZİNDE TCMB'NİN UYGULADIĞI PARA POLİTİKASI ... 77

4.2008GLOBAL FİNANS KRİZİNDE DÜNYA MERKEZ BANKALARININ ALDIĞI ÖNLEMLER ... 82

5. 2008GLOBAL FİNANS KRİZİ VE TÜRKİYE ... 88

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME ... 99

KAYNAKÇA... 106

(5)

TABLOLAR, ŞEKİLLER ve GRAFİKLER

Tablo-1 : Zorunlu Karşılık Oranları/ Required ReserveRations….………58

Tablo 2: Türkiye’de Yıllara Göre Yabancı Sermaye Yatırımları…….……76

Tablo 3: 2000 yılı Faiz Oranları……….…..78

Tablo-4: Yıllara Göre Faiz Oranları……….……79

Tablo 5: Kasım 2000 Krizi Sonrası Gecelik Repo Faiz Oranları…..……..80

Tablo- 6: TÜFE Değişim Oranları ve Enflasyon Hedefleri...90

Tablo-7: Banka Mevduatlarının Yıllar İtibarıyla Ortalama Nominal Getirisi………..91

Tablo-8: IMKB Ulusal 100 Endeksi 2000- 2008 Yılları Arası Ortalama Fiyatı……….………94

Tablo 9 : Türkiye Faiz oranları değişimi……….………97

Şekil-1: Bankacılık Krizi ve Döviz Krizi İlişkisi………..…….….8

Sekil-2: Finansal Krizlerin Sınıflandırılması………..19

Şekil- 3: Yatırım Üçgeni……….………...93

Grafik-1: Denge Faiz Oranı……….…….51

Grafik- 2: Keynesgil Modelde Faiz ve Para Arzı İlişkisi……….……..55

Grafik 3: Para Arzı Artışının Etkileri………...……….…...61

Grafik- 4: Tüfe Bazlı Reel Efektif Kur Değişimi………..…..……89

Grafik-5: M1, M2, M3 Para Arzı………...…………..90

Grafik – 6: IMKB Ulusal 100 Endeksi Volatilitesi – Haftalık………...95

Grafik – 7: IMKB Ulusal 100 Endeksi Volatilitesi – Aylık………95

(6)

GİRİŞ

Finansal kriz bir ülkede iç ve ya dış ekonomik nedenlerle ortaya çıkan ve ülkenin temel ekonomik yapısını temelden sarsan olaylardır.

Global ekonomik kriz, önceden bilinmeyen ya da öngörülemeyen bazı gelişmelerin makro düzeyde devlet, mikro düzeyde ise işletmeleri ciddi olarak etkileyecek sonuçlar ortaya çıkarması anlamına gelmektedir.

2008 yılında yaşanan global kriz temel olarak Amerikan ekonomisinin kredi bağımlılığı olan bir ekonomi olmasından kaynaklanmış bir krizdir. Başta mortgage sisteminin sıkıntılarıyla baş gösteren krizde bir çok finans devi iflasın eşiğine gelmiştir. Kriz başta ABD olmak üzere Asya ve Avrupa’yı etkilemiştir.

2008 global kriz sürecinde Merkez Bankaları uyguladıkları para politikaları aracılığıyla krizin etkilerini önleyici bir takım tedbirler almışlardır. Bu tedbirlerin başında faiz oranları ayarlamalarıyla piyasanın ihtiyaç duyduğu likiditeyi daraltıp arttırmak gelmektedir.

Çalışmamızın temel amacı finansal krizin tanımlamasının yapılıp, dünyada ve Türkiye’de yaşanan krizlerin gelişiminin ve kriz sürecinde uygulanan para politikası araçlarının ve bu uygulamaların etkilerinin incelenmesidir. Bu amaçla hazırladığımız çalışmanın birinci bölümünde

(7)

kriz tanımlamalarına yer verilmiştir. İkinci bölümde dünyada ve Türkiye’de yaşanan krizlerin gelişimi aktarılmaya çalışılmıştır. Merkez Bankaları para politikaları uygulamalarına yer verilen son bölümde ise kriz dönemlerinde uygulanan para politikası araçları aktarılmış ve bunların etkileri izlenmeye çalışılmıştır.

(8)

BİRİNCİ BÖLÜM FİNANSAL KRİZ KAVRAMI

Kriz çeşitli bilim dallarında ve aynı zamanda günlük konuşma dilinde çok yaygın olarak kullanılan kavramlardan birisidir. Kriz sözcüğü Yunanca ve Latince köklerden gelmektedir. Yunanca da “krinein”

kökünden gelen “krisis” sözcüğünün anlamı karar vermedir. Fakat bu sözcük zamanla tehlike ve istikrarsızlık anlamında kullanılmaya başlanmıştır.1 Kriz sözcüğü sosyal bilimler alanında çoğu kez “buhran” ve

“bunalım” kelimeleri ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Günümüzde kriz, düzgün olmayan ve ani olarak meydana gelen, reform gerektiren istikrarsız bir durum olarak algılanmaktadır. Ekonomik anlamda kriz, önceden bilinmeyen ya da öngörülemeyen bazı gelişmelerin makro düzeyde devlet, mikro düzeyde ise işletmeleri ciddi olarak etkileyecek sonuçlar ortaya çıkarması anlamına gelmektedir.2

1. Finansal Kriz Tanımlamaları

Finansal krizler için çeşitli tanımlamalar bulunmaktadır. Mishkin asimetrik bilgi teorisi çerçevesinde finansal krizleri; ters seçim ve ahlaki tehlike sorunlarının ileri boyutlara varması ve böylece finansal piyasaların

1 William Collins, English Dictionary, (P. Hanks, W.T. Maleod, L.Urdang), William Collins and Sons&Co. Ltd., London, İkinci baskı, 1986, s. 369.

2 Coşkun Can Aktan, Hüseyin Şen, Ekonomik Kriz Nedenler ve Çözüm Önerileri, Yeni Türkiye Dergisi Ekonomik Kriz Özel Sayısı, Kasım- Aralık 2001, Sayı:42, s. 1225.

(9)

fonların en verimli yatırım fırsatlarına sahip olan ekonomik birimlere kanalize edilmesindeki etkinliğini kaybetmesi nedeniyle finansal piyasalarda ortaya çıkan doğrusal olmayan bir bozulma olarak tanımlamaktadır.3

Bir başka tanımlamaya göre söz konusu kavram genel olarak herhangi bir mal ve hizmet, üretim faktörü veya finans piyasalarındaki fiyat ve/veya miktarlarda kabul edilebilir bir değişme sınırının ötesinde gerçekleşen şiddetli dalgalanmaları ifade etmektedir. 4

Diğer yandan Paul Krugman krizin belli bir tanımının bulunmadığını öne sürerken, Edward ve Santanella ise krizleri paranın değerindeki belirgin bir düşüşe bağlamıştır. Bunların dışında kalanlar ise krizleri paranın değerindeki düşüşlere ve ulusal rezervlerin ciddi biçimde tükenmesine bağlamışlardır. 5

2. Finansal Krizlerin Nedenleri

Finansal krizlere iktisadi faaliyeti azaltan ve etkinliğini düşüren bir olgu olarak baktığımızda, iktisadi birimlerin kriz karşısındaki davranış

3Friedrich Mishkin, Lessons From The Asian Crisis, 1996, NBER Working Papaers, 1-2, http://www.nber.org./papaers/w7102 ( 10.10. 2005)

4Aykut Kibritçioğlu, Türkiye’de Ekonomik Krizler ve Hükümetler, Yeni Türkiye Dergisi Ekonomik Kriz Özel Sayısı, Kasım- Aralık 2001, Sayı:42, s. 1225.

5 S. Edwards, Does The Current Account Matter?, National Bureau of Economic Research working Papers, no: 8275, 2001, ss. 1-71.

(10)

biçimleri daha da önem kazanmaktadır. Bundan dolayı öncelikle finansal kriz sürecinin başlangıcındaki belirtileri görmemiz gerekmektedir. Bu belirtiler şu başlıklar altında toplanmaktadır. 6

 Faiz oranlarındaki artış

 Belirsizliklerdeki artış

 Menkul kıymetler borsanın çöküşü

 Bankacılık sektöründeki sorunlar

Finansal krizlerin sebepleri hakkında son 20-25 yıldır çeşitli görüşler tartışılmaktadır. Bunlardan birine göre, finansal krizlerin ortaya çıkmasının en önemli nedeni gelişmekte olan ekonomilerdeki finansal liberalizasyondur. Bu ülkelerin uluslararası sermaye akımlarına açık duruma gelmeleri, ekonomilerini kırılgan bir yapıya sokarak para ve bankacılık krizlerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.7

6Friedrich Mishkin, Financial Policies and the Prevention of Financial Crises in Emering Market Countries, NBER Working Paper Series, 8087, January 2001, s.3.

7Koray Ateş, Finansal Krizlerden Bankacılık Krizlerine Bir Değerlendirme, Piyasa Dergisi, 2004 Yaz, Sayı: 11, s. 198.

(11)

Şekil-1: Bankacılık Krizi ve Döviz Krizi İlişkisi8

8Friedrich S. Mishkin, International Capital, Movements, Financial Volatility and Financial Instability, Working Papers, 6390, Cambridge, January 1998, s. 18.

(12)

3. Finansal Krizleri Açıklayan Modeller

3.1. Birincil Nesil Kriz Modelleri

1973-1982 yılları arasında Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinde ortaya çıkan para krizlerini açıklamak amacıyla geliştirilmiştir.

Krugman’ın geliştirdiği bu model krizleri bütçe açıklarının bir ürünü olarak değerlendirmektedir. Merkez Bankaları bütçe açıklarını kapatmak için nihai çözüm olarak para arzını artırmaya yöneleceğini savunan Krugman’a göre; para ve maliye politikalarının aşırı genişlemesi uluslararası rezervleri azaltacak ve bunun sonucunda da sabit kur rejimi terk edilmek zorunda kalınacaktır.9 Bu modelin ana önermesi krizlerin parasallaşmış aşırı miktarlara ulaşan kamu kesimi borcu ile döviz kuru sistemi arasındaki uyumsuzluktan kaynaklandığıdır.

3.2. İkinci Nesil Kriz Modelleri

1992-1993 Avrupa Para Krizinden sonra geliştirilen bu modele göre para krizini yaratan olgu, makroekonomik politikaların sürdürülebilirliği konusunda meydana gelen ani değişikliklerdir.

9 Paul Krugman, “Currency Crises”,

http://web.mit.edu/krugman/www/crises.htm/krugmanhomepage.

(13)

İkinci nesil kriz modelleri enflasyonun finansal yapı üzerindeki beklenmedik etkilerini vurgulamaktadır. İstihdam açığı, cari açık ve faiz oranlarındaki dengesizliği bilen piyasa katılımcıları nominal faiz oranlarının yükseleceğini ve enflasyonla birlikte ulusal paranın değerinin azalacağını bilmektedirler. Daha açık bir ifade ile para ve maliye politikaları ne kadar tutarlı olsa bile, bir ekonomi her zaman spekülatif etkiye açıktır, ancak bir spekülatif saldırı olmasa dahi, piyasada yayılan bilgi eğer piyasa katılımcıları tarafından inanılır bir bilgi olarak kabul görürse ekonomi kriz ortamına sürüklenebilmektedir.

4. Finansal Kriz Türleri

Finansal krizlerin ortak özellikleri olmakla birlikte, kendi içlerinde ayırt edici özellikleri bulunmaktadır. Finansal krizlerin ortak noktası ise maliyet yaratıcı özellikleridir. Bahsedilen maliyetlerin başında hasara uğramış finans sektörünü onarmak için gerekli olan finansman kaynağının doğurduğu fırsat maliyetidir.

Genel kabul gören yaklaşıma göre finansal krizler dört ayrı grupta incelenebilir:10

10 Jeffry D. Sachs, “Alternative Approches to Financial Crises in Emering Markets”, Capital Flows and Financial Crises, Editör: Miles Kahler, Cornell University Pres, Ithaca New York, 1998, s. 243.

(14)

1. Para krizleri 2. Bankacılık krizleri 3. Dış borç krizleri

4. Sistematik Finansal Krizler

Bir ekonomi finansal kriz yaşadığında bu farklı olarak adlandırılmış aslında finansal krizin aşamaları olan kriz durumları sırasıyla o ekonomide gözlemlenir.

4.1. Para Krizleri

Para krizi ( currency crises), literatürde döviz krizi olarak da ifade edilmektedir. Para krizleri döviz kurunda ve sermaye hareketliliğinde ortaya çıkan ani bir değişim sonucu oluşmaktadır.11 Özellikle sabit döviz kuru sisteminde piyasa katılımcılarının aniden ulusal para ile şekillendirilmiş aktiflerden yabancı paralı aktiflere kaydırmaları sonucu Merkez Bankasının döviz rezervlerinin tükenmesi şeklinde ortaya çıkan krizlerdir. Bir ülke parasının üzerindeki spekülatif saldırı bir devalüasyonla veya şiddetli değer kaybıyla sonuçlanırsa veya Merkez Bankası büyük miktarlarda rezerv satmak veya faiz oranlarını yükseltmek suretiyle paranın değerini korumaya zorlanırsa bir döviz veya para krizi ortaya

11Turan Yay et al., Küreselleşme Sürecinde Finansal Krizler ve Finansal Düzenlemeler, İstanbul Ticaret Odası Yayınları, No:47, 2001, İstanbul, s. 20.

(15)

çıkmaktadır. 12 Para krizi yatırımcıların o ülkenin parasına olan güvenini kaybetmesi dolayısıyla spekülatif fonların ya da sıcak paranın ekonomiden çıkmaya başlaması ve Merkez Bankasının tüm müdahalelerine rağmen mevcut kurun sürdürülemeyerek ulusal paranın devalüe edilmesi olarak tanımlanabilir. 13

Serbest döviz kuru sistemine sahip bir ekonominin cari dengesi fazla verse dahi ulusal parası değer kaybıyla karşılaşabilmektedir. Bunun nedeni ekonominin sahip olduğu kısa dönem özel ve kamu borçlarının, uluslararası rezervlerinden fazla olması yani o ülke ekonomisinin dış borç geri ödemelerini karşılayacak düzeyde uluslararası rezervinin olmamasıdır.14 Bir ülkede uygulanan para, maliye, istihdam ve kalkınma politikaları o ülkenin parasının aşırı değerlenmesine ya da değer kaybetmesine yani dış borç açıklarına neden olabildiğinden parasal krizlere neden olabilmektedir. Para krizlerine yol açan spekülatif saldırılar, Asya’da olduğu gibi yurtiçi aktif piyasalarda bir çöküşün, yabancı para cinsinden kısa vadeli dış borçlardaki artışın, Meksika’da olduğu gibi döviz kurundaki aşırı değerleme ve cari hesap açığındaki artışın veya 1992’de

12Güven Delice, “Finansal Krizler: Teorik ve Tarihsel Bir Perspektif”, Erciyes Üniversitesi, İ.İ.B.F. Dergisi, Sayı:20, Ocak Haziran 2003, s. 59.

13 İlker Parasız, Uludağ Üniversitesi İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler Bölümü, Makro Ekonomi Ders Notları, 2003.

14Mustafa Özer, Finansal Krizler, Piyasa Başarısızlıkları ve Finansal İstikrarı Sağlamaya Yönelik Politikalar, Anadolu Üniversitesi Yayınları, No: 1096, 1999, Eskişehir.

(16)

İngiltere’de olduğu gibi sabit döviz kuru rejiminin terk edilmesinde sonra ortaya çıkabilmektedir.15

Para krizlerini döviz krizi ve ödemeler dengesi krizleri olarak ikiye ayırmak mümkündür. 16 Sabit kur sistemi uygulayan ekonomilerde para krizleri ödemeler dengesi krizleri diye adlandırılarak döviz rezervi azalmalarına dikkat çekilirken, esnek kur sistemi uygulayan ekonomilerde krizlere döviz krizi adı verilerek kur değişimlerine dikkat çekilmiş olmaktadır.

Para krizi, bir ülke parasına güvenin kaybolması nedeniyle spekülatif fonların ülkeyi terk etmeye başlaması sonucu hükümetler, almaları gereken ekonomik kararları geciktirdikçe döviz krizinin daha da derinleşeceği ve daha yüksek orantılı bir devalüasyon, faiz artışı ve/veya rezerv kayıpları ile sonuçlanmaktadır. 1990’lardan sonra ortaya çıkan para krizlerinin büyük bir kısmında krizin tetikleyen unsur yüksek sermaye hareketliliğinin ortaya çıkardığı sermaye hesabı krizleri olmaktadır.

15Delice, op. cit., s. 59.

16Aykut Kibritçioğlu, Türkiye’de Ekonomik Krizler ve Hükümetler, 1969-2001, Yeni Türkiye Dergisi, Yıl: 7 Sayı:41, Eylül-Ekim 2001, ss. 174-182.

(17)

4.2. Bankacılık Krizleri

Bankacılık krizleri genelde banka bilançolarının küçülmesinden;

bilanço aktif yapılarını bozulmasından kaynaklanmaktadır. Daha açıkçası geri dönmeyen kredilerin artması, menkul değerler piyasasındaki dalgalanmalar, reel sektörün küçülmesi nedeniyle bankaların aktif yapılarının bozulması bankacılık krizlerinin temel nedenleri olmaktadır.

Bankacılık krizine yol açan nedenler farklılıklar göstermektedir.

Bankaların sorumsuzluğu, bankacılık sisteminin zayıflığı, finansal piyasaların kırılganlığı, ülkelerin izlediği ulusal kur politikaları bunların başlıcalarıdır. Ayrıca bankacılık sektörünün ülkelerarası farklılığı, kurumsal ilişkiler, mülkiyet yapısı, Sektörel yoğunlaşma, sistemsel denetim, uluslararası standartların varlığı, teknolojik alt yapı gibi özelliklerden kaynaklanmaktadır.

Döviz krizleri bankacılık krizlerine neden olmaktadır. Kriz öncesi dönemde uygulanan sabit döviz kuru rejimi değiştirilmeden önce spekülatif saldırılar sonucu uluslararası rezervlerin büyük ölçüde kaybolur ve bu da para stokunda ve kredi arzında ani düşüşlere yol açar. Azalan kredi hacmi üretim üzerinde olumsuz etki yaratabilecek ve geri dönmeyen kredilerin artması bankacılık krizlerine neden olabilecektir. Bunun dışında döviz krizi ile birlikte ulusal paranın aşırı değer kaybı sonucunda, bankalararasında

(18)

büyük miktarlarda olan ve kur riskine karşı korunmamış döviz cinsinden borçların geri ödenme problemleri ortaya çıkabilmektedir. Bankaların kendi döviz pozisyonları küçük olsa bile uluslararası sermaye girişine açık olan bir ekonomide bazı sektörlerin; emlak sektörü gibi; döviz cinsinden borçları muhtemelen yüksek olmaktadır. Banka kredilerinin büyük ölçüde bu sektörlerce kullanılması ve borç geri ödeme oranlarının düşmesi bankacılık sisteminin zayıflamasına yol açabilmektedir.17

Finans sektöründe artan sorunlar krizi tetikleyen en önemli nedenler haline gelirken geri dönmeyen krediler ne kadar artarsa bilançodaki vade olumsuzluğu o kadar çoğalmaktadır. Likidite riski yüksek, dövizde aşırı pozisyon açığı ile çalışan, özkaynakları yetersiz olan bir bankacılık sistemini varlığı, kuşkusuz ekonomik kriz için uygun bir ortam hazırlamaktadır.18

4.3. Dış Borç Krizleri

Bir ülkenin kamu veya özel kesime ait dış borçlarını ödeyememe durumudur. Hükümetlerin dış borçlarını çevirememesi ve yeni dış kredi bulma konusunda sıkıntı yaşamaları nedeniyle dış borcun yeni ödeme planlarına bağlanması veya yükümlülüklerin ertelenmesi şeklinde ortaya

17M. Necat Coşkun, “ Gelişmekte Olan Ekonomilerde Bankacılık Krizleri”, Gazi Üniversitesi, İ.İ.B.F. Dergisi, Cilt:3, Sayı:2, 2001 Güz, Ankara, s. 41.

18Öztin Akgüç, “Bankacılık Kesimi Kriz Nedeni mi?”, İktisat Dergisi, Şubat-Mart 2001, s. 32.

(19)

çıkmaktadır. Dış borç krizi borçlarını düzenli olarak ödeyen bir ülkenin borcunun anapara ve faizlerini ödeyemeyeceğini ilan etmesi durumu olarak da tanımlanabilir.

Likidite krizleri olarak adlandırılabilecek para ve bankacılık krizlerine düşen bir ekonominin tüm yükümlülüklerinde olduğu gibi dış borç geri ödemelerinde de aksamalar oluşabilir.

Dış borç krizlerinin özellikleri şunlardır:19

1. Dış borçların geri ödenmesinde yaşanan güçlük geçici bir süreçtir.

2. Ülke borçlarını geri ödemeye muktedir olduğu halde yükümlülüklerinden kaçınmak istiyor olabilir. Ülke kıt kaynaklarını yatırım ve üretim gibi alanlara tahsis edip, bunun cezai yaptırımına katlanmak suretiyle, geri ödemelerini askıya alabilmektedir. Bu durum “kıt kaynakların öncelikli alanlara tahsis ve tercihi” olarak da değerlendirilebilir.

3. Dış borç krizi borçlu ülkenin beyanı ile başlamaktadır.

4. Bir ülkede başlayan likidite krizi global anlamda finansal sisteme önemli zararlar verebilirken, dış borç krizine düşen

19Ömer Veysel Çalışkan, Uluslararası Finansal Krizler, Ekonomik Yaklaşım, Cilt: 14, Sayı: 44- 46, Kış 2003, Ankara, s. 226.

(20)

bir ülkenin sadece alacaklıları bundan olumsuz etkilenmektedir.

1970’li yılların başında gelişmekte olan ülkelerin dış borç yükümlülükleri yüz milyar Doların altındadır. Ancak 1973-1974 petrol krizi ile başlayarak 1980!li yıllarda bu rakam 565 milyar Dolara, 1983 sonunda ise 800 milyar Dolara ulaşmıştır. 2001 yılı verilerine göre gelişmekte olan ülkelerin dış borç stoku 1.6 trilyon Dolar olarak hesaplanmıştır.

Ekonomilerin bu şekilde dış borç stoklarının artığı 1980-2000 yılları arasında gözlenen genel eğilim, borç vadelerinin kısalmakta oluşudur.

Özetle kısa vadeli dış borçların toplam dış borçlar içindeki payı sürekli artarken yaşanan krizlerin nedeni olarak ise bu kısa vadeli sermaye hareketlerindeki artışın olduğu önem sürülmektedir. 20

4.4. Sistematik Finansal Krizler

Bankacılık ve kur risklerinin sıklığı ve büyüklüğü sistematik kriz riski olarak adlandırılır. Finansal piyasaların ciddi biçimde bozulmasını ifade etmektedir ve ekonomik, sosyal, politik yapıdaki değişkenliklerden kaynaklanmaktadır.21

20 Ibid., s. 229.

21Delice, op. cit., s. 62.

(21)

Sistematik krizleri ekonomideki işletmelerin finansman sorunlarını çözemeyişleri ve iflasa gitmeleri, Merkez Bankasının likidite sorunun çözmedeki başarısızlığı, banka iflaslarına nende olmakta ve ülkenin tüm finansal yapısını sistematik olarak etkilemektedir. Sistematik krizlerde bir yayılma süreci vardır. Bir ülke, kurum veya işletmedeki sorunlar neoliberal sistemin bir sonucu olarak diğer bir ülke, kurum veya işletmede sorunlara neden olmaktadır.22 Örneğin Aysa krizinde başlangıçta şirket iflasları Kore ve Tayland’da gözlemlenirken, bu durum kısa süre sonra bölge ülkelerinin finansal piyasalarına yayılmıştır.23 Sistematik kriz dönemlerinde yatırımcılar geri çekilirler ve bu nedenler işletmelerin finansal kaynak bulma olanakları azalır. Bu da üretimi olumsuz etkiler. Bununla birlikte bankaların faaliyetlerinde kötüleşmenin başlaması da üretim miktarını düşürmekte ve ülkenin milli gelirinde önemli azalmalara neden olmaktadır.

22Neoliberal teori hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Alfa Yayınları, Bursa, 2001, ss. 309-325.

23Özer, op. cit., s. 35.

(22)

Sekil-2: Finansal Krizlerin Sınıflandırılması24

Yapılan ekonometrik çalışmalarda döviz kuru çöküşleri ile bankacılık krizleri arasında yüksek bir korelasyon görülmektedir. Diğer taraftan para krizlerinin sistematik finansal krizlere neden olma olasılığı oldukça yüksektir. 25 Örneğin 1980’lerin başında Güney Amerika’da, 1990’ların başında İskandinavya’da, 1995’te Meksika’da ve 1997’de Asya’da yaşanan para krizleri sistematik finansal krizlere dönüşmüşlerdir.

24 Delice, op. cit., s. 63

25 Ibid., s.63.

(23)

5. Finansal Serbestleşme Politikaları ve Finansal Krizler

1990’lı yıllarda yaşanan finansal krizlerin belki de en temel sebebi sermaye hareketlerinde yaşanan sınırsız serbestleşmedir. 1990’lı yıllardan itibaren yoğunlaşan küreselleşme çabaları, sermaye hareketlerinin geleneksel (doğrudan yatırım) işlevlerinin değişmesine neden olmuştur.

1980’li yılların başlarından 1990 yıllarına kadar uzanan dönemde gelişmiş, gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkeler mali sistemlerini serbestleştirmek amacıyla bir dizi reformlar yapmışlardır. Bunların en önemlileri faiz oranlarının serbest bırakılarak kredi tavanlarının kaldırılması, bankaların Merkez Bankasında tutmak zorunda oldukları mevduat munzam karşılık oranlarının indirilmesi ya da tamamen kaldırılması, bankacılık sektörünün hem yabancı hem de yerli yatırımcılara açılması, genel olarak sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesidir.

Türkiye’de o dönemde 24 Ocak 1980 Kararları çerçevesinde finansal serbestleşme politikalarını uygulamaya başlamıştır. Sermaye piyasalarında liberalizasyona gidilmesinin temel nedeni kuşkusuz uluslararası siyasette yaşanan gelişmelerdir. 1990’lı yılları takiben dünya global/ küresel bir hal almıştır.

(24)

Finansal serbestleşme ve devamında yaşanan küreselleşme26 soğuk savaştan sonra tüm gelişmekte olanları etkisine alan kaçınılmaz bir süreç olarak karşımıza çıkmıştır. İki kutupluluğun ortadan kalktığı ve sosyalizme karşı liberalizmin, komünizme karşı da kapitalizmin kazandığı yarış sonucu dünya genelinde bir tek tipleşmeye gidiş kaçınılmaz bir sondur. Bu tek tipleşme doğal olarak da kazanan bloğun değerleri üzerinden olacaktır. Kuşkusuz endüstrileşmiş ülkelerin ekonomik değerleri çevresindeki bu tek tipleşme uzun yıllara dayanan teorik ve pratik gelişmeleri olan bir süreçtir. Sonuçta bazı değerler etrafında bütünleşmenin yaşandığı bir sistemde bu değerleri üretenler de, dünyanın geri kalanını kendilerine bağlamakta ve sürekli kazanan taraf olmaktadırlar.

Küreselleşmeyi öncelikle liberalizm teorisi bağlamında ele aldığımızda, küreselleşmenin liberal teorinin yarattığı özgürlük ve serbest piyasa mantığının zamanla uluslararası boyutunu aşıp uluslaraşırılaşması ile, yani Neo - Liberal dönemle birlikte, günümüzdeki nihai halini aldığını görürüz. Liberal sistemin üretime ve pazara yönelik sınır tanımamazlığı ile

“küresel bir oluşum” ortamı doğmuştur.

26 Küreselleşeme siyasi, ekonomik ve kültürel olmak üzere üç ana kolda değerlendirilebilecek bir süreçtir. Çalışmamız kapsamında ekonomik anlamda küreselleşmeyi kastetmekteyiz. Ekonomik anlamda kürselleşme ulusal ekonomilerin uluslararasılaşması, finansal piyasaların serbestleştirilmesi ve yabancı yatırımcılara açık hale getirilmesi sürecidir.

(25)

1990 ve sonrasında ABD ve serbest piyasacı Batılı güçler yeni endüstrileşen devletlere tek bir model sunmaktaydı. Ancak ABD ve Avrupa artık aynı bloğun ittifak halindeki güçleri değil, aynı pastadan daha büyük bir dilim almayı kendine amaç edinmiş iki güç konumundaydı. Bu durum endüstrileşememiş ekonomilere bir pazarlık payı doğursa bile, rakip güçlerin takipçileri olduğu sistem mutlak kazancı27 öngördüğünden, çoğunlukla bu pazarlık payı rakip güçlerin aralarındaki işbirliklerinin önüne geçememiştir. Fakat ABD 80 milyon nüfus 10.5 trilyon Dolar yıllık gelir 38.000 Dolar kişi başına geliri ve en büyük askeri kapasitesi ile Avrupa Birliğinden daha donanımlı bir konumdadır.28 ABD ve Batılı güçlerin Soğuk Savaştan galip çıkmaları kuşkusuz Sovyetlerin korumacılığından bölgelerde söz konusu güçlerin siyasi-ekonomik-kültürel açılardan etkisini zorunlu kılmaktaydı. 1990’lı yılları takiben Sovyetlerin de glasnost ve prestroika politikaları aracılığıyla piyasa ekonomisine yönelik reformları başlatması dünyada rakiplerin de kabul ettiği tek ekonomik sisteme doğru gidiş hızlandı.

Ekonomik küreselleşmenin birinci ve halen devam eden nedeni ticari faaliyetlerdir. Ticari ilişkiler ülkeler arasında karşılıklı bağımlılık ve benzeşme yaratmaktadır.29 İktisadi açıdan küreselleşme şirketlerin,

27Arı, op. cit., s.324.

28Tahir Baştaymaz, “Değişen Dünya Düzeni ve Türkiye”, Diplomatik Eksen, Sayı 5, Bursa, Uluslararası İlişkiler Topluluğu yayınları, s.32.

29Ekonomik küreselleşmenin temelleri konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Nalan Ölmezoğulları, Dünya Ekonomisi, Bursa, Ezgi Kitabevi, 2003. ss. 3-52.

(26)

üretime dönük enformasyonun, üretimin, finansal değerlerin, paranın, hizmetin ve emeğin uluslararasılaşması ile gerçekleşmektedir. Görüldüğü gibi küreselleşmeye konu olan tüm değerler aslında endüstri devrimiyle yükselişe geçmiş olan Batılı güçlere30 aittir.

6. Gelişmekte Olan Ülkelerdeki Finansal Krizler Finansal Serbestleşme Politikalarının Bir Sonucu mudur?

Bir toplumun gelişmişlik düzeyinin pek çok göstergesi olmakla birlikte31, bunların çoğu ekonomik kalkınmayla halledilebilecek sorunlardır.

Azgelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomilerinin en önemli ortak özelliği ise süregelen finansal krizlerin varlığıdır.

Gelişmiş ve endüstrileşmiş ekonomiler küreselleşme ile zaten önceden kendilerinin sahip olduğu değerler üzerinde zorunlu bir uzlaşmanın getirdiği yararları sağlarken, aksine gelişememiş/ azgelişmiş toplumlar endüstrileşme süreçlerini olağan haliyle yaşayamamış, kendileri dışında yaşanan süreci ve bu sürecin gereklerini ya da araçlarını olduğu gibi ihraç etme zorunluluğu ile karşılaşmışlarıdır. Bu durum da endüstrileşmiş ülkelerin daha fazla kar etmesine, finans piyasaları korumasız ve nispeten kırılgan olan ülkelerin ise zarardan ziyade kar

30Batılı güçlerden kastedilen: Ekonomik anlamda ABD, Batı Avrupa ve endüstrileşmiş diğer devletlerdir. Siyasi anlamdaysa soğuk savaştan galip çıkmış Batı Bloğuna mensup devletlerdir.

31Gelişme ve azgelişmişliğin göstergeleri konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., İbrahim S. Canbolat, Gelişmekte Olan Ülkeler, İstanbul, Alfa-Akademi Yay., Eylül 2004. ss. 18-24.

(27)

etmeye çalışmasıyla sonuçlanmıştır. Burada serbest piyasa mantığının her iki tarafa da yarar sağlayıcı özelliğini yadsımak istemeyiz. Ancak bu evrimin devamında bir bağımlılık ilişkisi kurulmuş ve bu ilişkiyi yönlendiren taraf gelişmiş ekonomiler olmuştur. Bu eşitsizlik temeline dayanan ilişki sürekli gelişmekte olanların aleyhine işlemektedir.

Bağımlılık teorisyenlerine atıfta bulunacak olursak, Galtung yapısal bağımlılık teorisinde uyum içindeki çıkarların ilişkisini uyumlaştırılamayan çıkarların çatışmasını ifade eden bir tarafın fazla kazanç sağlayacağı bir süreçtir ve bu süreçte azgelişmişler kendi ortak çıkarları doğrultusunda da ilişkiler geliştiremezler, burada da belirleyici olanlar gelişmiş ülkelerdir.

Wallerstain’in kapitalist üretim biçimi teorisi ise emek ve sermaye arasındaki eşitsiz ilişki sonucu kapitalistin sermaye birikimini garantilemesine ve azgelişmişliğin sürekliliğine olanak sağlayan bir işbölümü sürecidir ve bu işbölümüne dayalı üretim pek çok ülkede gerçekleşmektedir.

Gelişmiş ekonomiler hem mallarına bir pazar hem de üretim süreçlerine ucuz iş gücü olmaları açısından azgelişmiş toplumları kendi yararları doğrultusunda yönlendirmektedirler. Bu sürece azgelişmişlerin tümden yok olmalarına da izin vermek hem tümden mantıksızlık, hem de sürdürülebilir kalkınma modeline ters düşeceğinden gelişmiş ülkeler için arzu edilen bir durum değildir. Azgelişmişlik her ne kadar endüstrileşmede

(28)

geri kalmışlık olarak anlaşılsa da küresel piyasa sisteminde bunun aşılması da zorlaşmıştır. Bu anlamda azgelişmiş yada gelişmekte olan ekonomilerin düzenli aralıklarla yaşadığı finansal krizler doğrudan küreselleşmenin bir sonucu olarak değil ancak; küreselleşmenin yarattığı ortam ile aşılması güç bir süreç olarak değerlendirilmelidir.

Finansal serbestleşme ile birlikte ulusal ekonomiler yabancı yatırımlara açık hale gelmiş, sıcak para olgusu gelişmekte olan ekonomilerin temel dayanağı olmuş ve dolayısıyla finans piyasalarındaki entegrasyona paralel uluslararası gelişmelere/endişelere açık, kırılganlık kapasitesi yüksek ulusal ekonomiler oluşmuştur. Bir ekonomide kamu açıklarının, cari işlemler açığının ve tasarruf açığının artması ekonomideki yapısal dengenin bozulmanın temel nedenleridir. Genişleyici para ve maliye politikaları bu açıkları ortaya çıkarmaktadır. Döviz kurunun aşırı değerlenmesi ya da faiz oranlarının aşırı artması bu açıkların bir sonucudur. Kamu ve tasarruf açıklarının artması faiz oranlarını artırmakta bunun sonucunda döviz talebini ve fiyatını yüksek oranda arttırarak finansal krizin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.32

Gelişmiş ülkelerde iç piyasaların doyması, özellikle 1970'lerdeki petrol krizi sonrasında dış piyasalara açılma isteği yani finansal

32Vedat AKMAN, Modern Dünyadaki En Büyük Ekonomik Kriz, İstanbul, Rota Yayınları, 1998, s. 24.

(29)

serbestleşme ve ekonomik faaliyetlerin artması küreselleşme sürecini ortaya çıkaran ekonomik faktörlerden bazılarını oluşturmaktadır.33 Çokuluslu şirketler üretimi tüm dünyaya yaymışlardır. Günümüzde tam olarak entegrasyonunu tamamlamış tek piyasa finans piyasalarıdır. 34 Bu durum gelişmekte olan ekonomileri hem olumlu hem de olumsuz bir süreç içerisine sokmaktadır.

Finansal serbestleşme politikalarının esas amacı ekonomik büyümeyi hızlandırmaktır. Bu iki şekilde gerçekleşir: Birinci olarak faiz oranlarının serbest bırakılmasıyla ekonomide tasarruflar artar ve bireyler gelirlerinin büyük kısmını finansal aktif biçiminde tutmaya başlarlar.

Finansal aktif stokunu artması likidite ihtiyacının azalmasına yol açar ve yatırımlar için gerekli finansman kaynaklarının doğmasına yol açar. Faiz oranlarının artması işletmelerin yatırım talebini bir miktar olumsuz etkilese de, ekonomide ödünç verilebilir fonların miktarı artacağından yatırımlar ve dolayısıyla ekonomik büyüme artar. Ancak mevduat faiz oranı, sermayenin marjinal verimlilik oranını aşmamalıdır.

Eğer aşarsa girişimciler yatırım yapmak yerine faiz geliri elde etmeyi tercih ederler. İkinci olarak; finansal serbestleşme ile birlikte yatırımların finansmanı için iç ve dış kredi bulma olanakları artar.

33Emre Kongar, Küresel Terör, Remzi Kitabevi, İstanbul 2002, s. 8-19.

34Yalçın Karatepe, Ankara Üniversitesi, S.B.F. Uluslararası Finans Ders Notları, 2008.

(30)

Mevcut bankacılık sistemi yatırılabilir kaynakların sadece bir kısmını yatırıma dönüştürse bile, tasarrufların yatırımlara kanalize edilmesinde büyük rol oynar. Finansal aracılar gerçekleşme ihtimali yüksek yatırım projelerini bulup finanse ettiği sürece, bankacılık sisteminin gelişmesi ve rekabetin artmasıyla birlikte çoğalan ve daha verimli hale gelen aracı kurum faaliyetleri, getirisi çok yüksek projelerin finansmanını sağlar.

Sonuçta yatırımların ortalama verimliliği ve yatırım hacmi artarak ekonomik büyüme hızlanır.

Bu fikirlerden etkilenen bir çok ülke 1980-1990 yılları arasında finansal serbestleşme politikaları uygulamış ancak birkaç Güneydoğu Asya ülkesi dışında bu politikaların bir çoğu başarısızlıkla sonuçlanmıştır.35 Finansal serbestleşme politikaları bekleneni vermemekle

35Kore, Hong Kong, Singapur, Endonezya, Tayland, Malezya gibi ülkelerin içinde bulunduğu bir grup Asya ekonomisi küreselleşmenin hızla devam etmesine, çok uluslu şirketlerin dünya pazarların aralarında paylaşmalarına ve gelişmiş endüstrilerin varlığına rağmen yüksek ölçekte kalkınmayı başarmışlardır. Ancak bu ülkeler salt kendilerine ihraç edilen sistemi almamışlar, bunu kendi yerellikleri doğrultusunda ve algılayış/uygulayış biçimlerini değiştirerek olumlu sonuçlar almışlardır. Her şeyden önce bu ülkeler neo liberalizmi benimsemiş dolayısıyla küreselleşme sürecinde kendilerini sürece bırakmaktansa süreci kendileri lehine çevirebilmeyi başarmışlardır.

Bir çeşit ithal ikameci, dışa dönük politikaların sentezini oluşturmuşlarıdır. İthal ikameciği dışa dönük uygulamışlardır. Piyasa mekanizmasına sahip bir iktisadi sistemi benimsemişler ancak devlet müdahaleciğini de dış yatırımların yönlendirilmesinde devreye sokmuşlardır. Konfucian mantıkla Asya ekonomilerinin iç tasarruf oranları oldukça yüksek olduğundan, yabancı yatırımlara çok sık ihtiyaç duyulmamıştır. Ancak yabancı yatırımlardan ülkeye sadece teknolojik destek beklenmiştir. Teknoloji transferi yapmışlar ancak bunu sadece iç piyasanın teşviki yolunda kullanmışlar ve teknoloji transferi ile sanayi mamulleri üretmişlerdir. Bununla birlikte, teknoloji transferi vasıflı işgücüne ihtiyacı ortaya çıkarmış ve Güneydoğu Asya ülkeleri bir dizi eğitim reformunu gerçekleştirmişlerdir.

(31)

kalmayıp, uygulandığı ülkelerin bir çoğunda finansal krizlere neden olmuştur.

7. Kısa Vadeli Sermaye Hareketleri ve Finansal Krizler

Global finansal piyasalarda kısa vadeli sermaye hareketlerinin yoğunluğu son yıllarda çok büyük boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Bu artış yabancı sermaye giren ülkelerin mali piyasalarında girişte ve çıkışta önemli değişiklikler meydana getirmekte, bunun yanı sıra ülkenin reel sektörüne büyük bir fayda da sağlamamaktadır. Kısa süreli sermaye hareketlerinin meydana getirdiği büyük fon birikimi ve büyük işlem hacminin gelişmekte olan ülke piyasalarına anlık giriş çıkışlar yapması ilgili ülke piyasalarında büyük dalgalanmalar meydana getirmekte, bu dalgalanmalar finansal krizlerin başlatıcısı da olabilmektedir. Nitekim Avrupa’daki 1992 ERM krizini, 1994-1995 Latin Amerika finansal krizlerini, 1997 Güneydoğu Asya ve Rusya krizlerini kısa süreli sermaye hareketlerinin tetiklediği halen tartışılmaktadır.

Ulusal ekonomilerin karşılaştıkları finansal krizlerde “sıcak para”

dediğimiz uluslararası kısa vadeli sermaye akımlarının ve spekülatif saldırıların önemli bir rolü bulunmaktadır. Dünyada ve Türkiye’de karşılaşılan finansal krizlerde bu etkileri görmek mümkündür.

(32)

Global mali piyasalar günümüz itibariyle büyük bir derinlik kazanmış bulunmaktadırlar. Bu piyasalarda oluşan günlük işlem hacmi mal ticaretinin yaklaşık 40 katına ulaşmaktadır. Global piyasalar, bir tarafta üretilmiş mal ve hizmetlerin ticaretinin yapıldığı reel ekonomi, diğer tarafta ise spekülatörlerin ve fon ihraç edenlerin yer aldığı ikili bir yapı göstermektedir.

Kısa süreli sermaye hareketlerinin engellenmesi konusunda James Tobin’in döviz işlemleri üzerinden küçük oranlı bir vergi alınmasını öne sürmüştür. Tobin vergisi denilen bu vergi ile hem büyük miktarlara ulaşan döviz alım satım işlemlerine ilave bir külfet getirilerek bu hareketlerin azaltılması, hem de buradan elde edilecek gelir ile dünyanın sosyal sorunlarının çözümüne bir fon temin edilmesi amaçlanmaktadır.

Ülkemiz de, 80’li yıllardan sonra kısa süreli sermaye hareketlerinin giriş ve çıkışlarına sahne olmuştur. Özellikle 5 Nisan 1994, 20 Kasım 2000 ve 21 Şubat 2001 krizlerinde kısa süreli sermaye hareketlerinin olumsuz etkisini görmek mümkündür.

8. IMF Politikaları ve Finansal Krizler

Gelişmekte olan ekonomilerin yaşamış olduğu krizlere karşı Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kurtarma girişimleri kriz yaşayan

(33)

ekonomilerin finansal sistemlerini revize etmekten ziyade, Batılı bankaların borç kredilerini geri almalarını sağlamaya yaramakta ve kriz yaşayan ülkeler daha büyük bir borç yüküyle karşılaşmaktadırlar.

IMF’in kurtarma paketleri genelde yeni kredi anlaşmalarını ya da mevcut kredilerin vade ve faiz yapılarında değişiklikler yapılmasını içermektedir. IMF, kuruluşunda ülke ekonomilerindeki bir bozulma durumunda bu bozulmanın diğer ülkeleri de etkilememesi için büyümeyi teşvik edici mali politikalara, fon ve destek sağlayıcı bir kurum olarak düşünülmesine rağmen günümüzde bu anlayış yerini sıkı para politikalarına bırakmaktadır. Bu durum da kötüleşen ekonomilerin daha da kötüleşmesine sebep olmaktadır.

(34)

İKİNCİ BÖLÜM

DÜNYADA ve TÜRKİYE'DE YAŞANAN FİNANSAL KRİZLER

1990’lardan sonra yaşanan krizlerin pek çok ortak özelliği bulunmaktadır. Özetle belirtmek gerekir ki; Avrupa’nın yaşadığı ERM Krizi sıkı para politikalarından, Meksika Krizi aşırı tüketimden, Asya Krizi ise aşırı yatırımdan kaynaklanmaktadır. Rusya, Brezilya ve Arjantin krizleri ise bu ülkelerin makroekonomik temellerindeki bozukluktan kaynaklanmıştır.

Çalışmamız kapsamında Türkiye ekonomisine ve yaşanaN krizlere yakın olduğu düşünülen Latin Amerika/ Meksika ver Asya Krizleri ele alınacaktır.

1. Meksika Krizi

Meksika diğer Latin Amerika ülkeleri gibi sürekli olarak döviz krizleri, banka iflasları, hiper enflasyon gibi sorunlarla mücadele eden bir ülke olup, 1982’de yaşadığı krizden sonra IMF programlarını uygulamaya başlamıştır. 1985’ten itibaren Meksika’da dış ticaret serbestleşmiş, gümrük tarifeleri indirilmiş, özelleştirmeye hız verilmiş ve yabancıların mülk edinmesi kolaylaştırılmıştır. Ardından Amerika ve Canada ile Kuzey Amerika Serbest Ticaret Andlaşması ( NAFTA) imzalanmıştır. Böylece Meksika uluslararası piyasalara tahvil ihraç eden ve yatırımcıları kendine çeken bir ekonomi haline gelmiştir.

(35)

Ülkeye giren sıcak para ise özelleştirilmiş bankalar kanalı ile tüketime ve krediye dönüştürülmüştür. Nihai aşamadan Meksika ekonomisi sıcak paraya bağımlı bir hale gelmiştir. Ülkeye giren sermayenin büyük bölümü yatırımdan ziyade kısa vadeli spekülatif yatırımlara ve borsaya yönelmiştir. Spekülatif sermaye ile finanse edilen cari işlemler açığı ekonomiyi yabancı yatırımcının güven algılamasına oldukça duyarlı hale getirmiştir.36

Tekila Krizi olarak adlandırılan ve ekonominin sıcak paraya bağımlılığından kaynaklanan bu kriz başta Arjantin olmak üzere diğer Latin Amerika ülkelerine de yayılmıştır. Küreselleşen sermaye piyasalarından “yükselen piyasalar” (emerging market) olarak adlandırılan ekonomilerden birinde yaşanan kriz adeta domino etkisi yaparak çevre ülkelere sıçramıştır.

2. Asya Krizi

Asya’da ortaya çıkan kriz esas olarak bölge ülkelerinin para ve finans piyasalarında ortaya çıkan uyumsuzlukların bir sonucudur. Kriz döneminde ülkelerin ulusal paralarının değer kaybetmesi üretim sektörünün borç ödeme kapasitesine zarar vermiştir.

36Ertuğrul Karsak, “Meksika’da Yaşanan Ekonomik Gelişmeler ve Diğer Gelişmekte Olan Ekonomilere Etkileri”, Banka ve Ekonomik Yorumlar Dergisi, Sayı: 32, Haziran 1995, s. 36.

(36)

1997’de Tayland’ın ulusal parasını devalüe etmesi ile başlayan Asya Krizi Güney Kore, Tayland ve Endonezya başta olmak üzere birçok Asya ülkesinin ekonomisini derinden etkilemiştir. Asya ekonomileri sermaye ithaline dayalı büyüme modeli izlemişlerdir. Faiz oranlarını yüksek tutarak, yabancı yatırımcıyı ülkeye çekmişler ancak bu sermayenin kısa vadeli olması bu ekonomileri krize sürüklemiştir. Yine faiz oranlarındaki yükseklik üretim sektörünü borçlanma maliyetlerindeki yükseklikle vurmuştur. Başta Tayland’da olmak üzere bir çok Asya ülkesini derinden etkileyen kriz hem bankacılık hem de para krizinin bir arada yaşandığı ikiz kriz modelini sergilemiştir. Krizin derinleşmesinde söz konusu ülke ekonomilerinin finans piyasalarının derin olmaması, bankacılık mevzuatındaki boşluklar, kredi geri dönüşlerinde yaşanan sorunlar da önemli rol oynamıştır.

Asya Krizi IMF’in kriz politikaları açısından oldukça önemlidir.

Yabancı sermayeye bağlı gelişme modeli benimseyen Asya ülkeleri IMF’in kriz sonrası bile sermaye ithaline bağlı büyüme modelini takip etmeleri neticesinde tehlikeli ödemeler bilançoları açıklarıyla baş başa kalmışlardır.

3. Türkiye’de Yaşanan Krizler

Türkiye ekonomisi 1963- 1970 döneminde istikrar içinde büyüme bakımından oldukça başarılı bir performans göstermiştir. Bu dönemde

(37)

büyüme hızı yılda ortalama %6.5 dolayında gerçekleşirken, yıllık enflasyon oranı ortalama %5.5 dolayında kalmıştır.37 Türkiye üçüncü kalkınma dönemi olan 1974- 1976 döneminde de büyüme hızını devam ettirmiştir. 1974'ten itibaren petrol fiyatlarındaki süratli yükselmeler ödemeler bilançosu üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Dolayısıyla 1978'li yıllarda Türkiye ekonomisinde döviz darboğazı ve dış ödeme güçlükleri gibi ciddi bunalım belirtileri ortaya çıkmıştır.

Genel hatlarıyla 1950- 1989 yılları arasında Türkiye ekonomisinin yaşadığı krizler makroekonomik dengelerin korunamaması neticesinde oluşan döviz darboğazına bağlı yaşanmıştır.38 Cari açık, beraberinde

“tasarruf yatırım eşitliğinin”39 sağlanamaması sonucu görülen enflasyon, aşırı değerlenmiş TL. ve ihracat- ithalat dengesizlikleri ile borçların ödenemez duruma geldiği bir ekonomik ortam doğmuştur.

3.1. 1978-1979 Krizi ve 24 Ocak 1980 Kararları

Türkiye ekonomisi 1963 ve 1970 yılları arasında büyüme bakımından başarılı bir performans göstermiştir. Ancak 1974’ten itibaren

37Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi Tarihsel Gelişimi Bugünkü Durumu, Bursa, Ezgi Kitabevi, Genişletimiş 7. Baskı, Mart 2002, s. 179.

38Gülten Kazgan, Tanzimattan 21. yy. ‘a Türkiye Ekonomisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2002, s. 277.

39Dengede olan bir ekonomide tasarruflar en az yatırımlar kadar artmalıdır, aksi durumda finansal dengesizlikler meydana gelebilir.: Parasız, Makro Ekonomi Ders Notları, Uludağ Üniversitesi, İ.İ.B.F.

(38)

ekonomide ciddi bunalım belirtileri ortaya çıkmıştır. Türkiye ekonomisinin 1970’li yılların ikinci yarısında bunalıma girmesinin başta gelen nedeni izlenen sanayileşme politikasıdır. Döviz sıkıntısı ve dış borçları ödeme güçlükleri ekonomiyi tıkanma noktasına taşımıştır.

Türkiye Birinci ve İkinci Kalkınma Planları döneminde dayanıklı tüketim mallarının ithal ikamesini benimsemiştir.40 İthal ikamecilik; yurtiçi piyasa talebinin koruyucu ve özendirici önlemler uygulanarak yerli üretimle karşılanmasını öngören ve devlet müdahalesinin yoğun olduğu bir kalkınma stratejisidir.41 İthal ikameci sanayileşme stratejisinde devlet ithalata kısıtlama getirerek tüketicinin ihtiyacı olduğu mamulü ülke içinden almasını sağlamaktadır. Ülke içindeki sanayiciyi dışardan gelen mamulleri üretmeye teşvik etmekte ülke içindeki paranın dışarı çıkmansın engellemeyi amaçlamaktadır. Bu dönemde ara ve yatırım mallarının ithalatına öncelik verilmiştir. Ekonominin mevcut üretim kapasitesi bu malların ithaline bağlı durumdaydı. Çünkü ekonomi henüz bu malları üretebilecek yeterliliğe haiz değildi. Aşırı değerlenmiş kur politikası ihracat üzerinde caydırıcı etki yapmaktaydı ve tüketici talepleri yerli sermaye malları yerine yabancı sermaye mallarına doğru kaymıştı. Bunun sonucu olarak ithalata ve dolayısıyla dövize bağımlılık artmıştı. İthalatın devamlılığını sağlayacak olan döviz, petrol fiyatlarının yükselmesiyle

40 ŞAHİN, OP. CİT. s. 180.

41 Halil SEYİDOĞLU, İktisat Biliminin Temelleri, İstanbul: Güzem Can Yayınları:21, 2006, s.

856.

(39)

petro-dolar rezervleri artmış olan Arap ülkelerin fonlarını az gelişmiş ülkelere yüksek faiz oranlarından kullandıran uluslararası bankalardan kısa vadeli borçlanmaya gidilerek aşılmaya çalışılmıştır. Bu durum da Türkiye’nin borç yükünü olağanüstü boyutlara taşımıştır. Bu noktada 1970’li yılların başından itibaren işçi dövizlerinin bir kaynak olarak devreye girmesi döviz talebini karşılama bakımından önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak bu döviz girişleri her ne kadar 1973 yılında dış ticaret açığını % 154 oranında42 kapatsa da, dünya petrol fiyatlarındaki artışın ithal mal fiyatlarında meydana getirdiği artış neticesinde cari açıkların hızla yükselmesini finanse edebilecek boyuta da ulaşmamıştır.

Zira sanayileşme sürecinde ithalata bağımlılığı arttıran diğer önemli bir neden olarak da değerlendirilebilecek olan aşırı değerlenmiş kur politikasının izlenmesi, söz konusu bu dövizlerin girişini de yavaşlatıcı bir faktör olmuştur.

Anlaşılacağı gibi Türkiye ekonomisinde 1970’li yılların sonunda kamu gelir ve giderleri arasındaki dengesizlik artmıştır. Devlet bunun finansmanını sağlamak için Türk Lirasının değerinin düşmesine neden olsa da para arzını genişletmeyi tercih etmiş ve bunun yanı sıra borçlanmaya da gitmiştir. Kamu kesimi açıkları enflasyonist baskıyı arttırmıştır. Hızlanan enflasyon Türk Lirası’nın satın alma gücünü

42Çağlar KEYDER, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, Çev. Sabri TEKAY, 2. Baskı, İstanbul:

İletişim Yayınları, 1990, s. 152.

(40)

düşürmüş ve arka arkaya yapılan mini develüasyonlara rağmen döviz kurunun değerlenmesine neden olmuştur. Aşırı değerlenmiş kur politikası da yukarıda bahsedildiği gibi işçi dövizlerinin girişini ve ihracatı yavaşlatırken, ithalatı özendirici rol oynamıştır.43

Enflasyon 1970’li yıllarda çift rakamlarda seyrederken 1980’e gelindiğinde % 107.2’ye ulaşmıştır. 1970 ve 1980 arası dönemde ihracat 8.39 kat artarken; ithalattaki artış bunu ikiye katlayarak 15.59 kat olarak gerçekleşmiştir.44 1977-1980 döneminde enerji ve döviz sıkıntısından dolayı Türkiye ekonomisi eksik kapasite kullanımıyla da karşı karşıya kalmıştır. Gayri safi yurt içi hasıladaki büyüme 1977’de 4.4 oranında iken 1979’da -0.5 olarak ve 1980’de ise -1.1 olarak gerçekleşmiştir.45

Petrol krizinin etkisiyle ithal mal fiyatlarında yükseliş ekonomide hem döviz sıkıntısına hem de enerji sıkıntısına neden olmuştur. Petrol fiyatlarındaki artışı gelişmiş ekonomiler ihraç ürünlerine yansıtmış ve Türkiye’nin bu ülkelerden ihraç ettiği malların fiyatları da yükselmiştir.

Bunun sonucunda dış borçlarda finanse edilmesi çok güç artışlara gidilmiştir. Türkiye ekonomisinde ise petrol fiyatlarındaki artışlar başta tüketici fiyatlarına yansıtılmamış, aksine sübvansiyonlarla petrol tüketimi teşvik edilmiştir. Petrolün maliyeti ve satış fiyatı arasındaki fark hazineden

43ŞAHİN, op. cit., s. 185.

44Baskın ORAN, Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I:1919-1980, İstanbul: İletişim Yayınları, 2003, s. 661.

45ŞAHİN, op. cit., s. 187.

(41)

ödenmiştir. Artan petrol fiyatlarının olumsuz etkilerinden sıyrılmak için Avrupa ülkelerinin enflasyonu kısma ve büyüme hızlarını sınırlama politikaları Türkiye’den bu ülkelere olan işçi akımının ve dolayısıyla Türkiye’ye gelen işçi dövizlerinin de azalmasına neden olmuştur.

Enflasyon para ve maliye politikalarıyla kontrol edilebilir seviyeyi aşmıştır ve buna bağlı olarak gelir dağılımda adaletsizlikler artmış, yatırım oranları düşmüş ve ihracat yavaşlamıştır.

Petrol krizi, dünyanın ekonomik tercihlerindeki değişimler, ülke içi siyasal istikrarsızlıklar 1978-1979 ekonomik bunalımını aşmak için gerekli ekonomik tedbirlerin zamanında alınmasını engellemiştir. Terörün tırmanışı, toplumda sosyal barışın bozulması, artan işsizlik üretimi olumsuz yönde etkilemiştir. Nihayet enflasyon bunalımı ağırlaştıran bir faktör rolü oynamış, TL’nin satın alma gücü düşmüş, yapılan develüasyonlara rağmen döviz kurunun aşırı değerlenmesinin önüne geçilememiştir. İthalat ihracatı aşmış ve ödemeler bilançosu açıkları genişlemiştir. 1979 ve 1980’de GSYİH’da gerileme olmuştur. 46

Petrol fiyatlarındaki olağanüstü artışlar ödemeler bilançosu üzerine dolaylı ve dolaysız etkiler yapmıştır. 1974’te tonu 68.4 Dolar olan ham petrol fiyatı, 1977’de 99.9 Dolara, 1979’da 145.2 Dolara yükselmiştir.

46ŞAHİN, op. cit., s. 185.

(42)

Petrol ithalatı için Türkiye’nin yaptığı ödeme 1974’te 752 milyon Dolar iken, 1980’de 2990 milyon Dolar olmuştur. Bu yılların ihracat gelirleri ise petrol ithalatını karşılamamıştır. Dolayısıyla Türkiye ekonomisinde 1978- 1979 krizinin uluslararası boyutunu 1973 Petrol krizi oluşturmaktadır.

Türkiye’nin bu krizden bu kadar fazlaca etkilenip devamında tüm sanayileşme stratejisini değiştirecek radikal politikalar izlemek durumunda kalmasının başlıca nedeni; petrol fiyatlarındaki yükselişe rağmen bunları tüketici fiyatlarına yansıtmayıp, aradaki farkı hazineden ödemeyi tercih etmiş olmasıdır. Bu da ekonominin döviz krizine girmesine, enflasyon artışına, üretimin azalmasına ve büyümenin yavaşlamasına yol açmıştır.

1979’da petrol ithalatı zorunlu olarak kısılmışsa da ekonomiyi krizden kurtarmanın geç kalındığı bir tarihte 24 Ocak Kararları olarak değerlendireceğimiz radikal değişiklikler yapılmıştır.

3.2. 1994 Krizi ve 5 Nisan 1994 Kararları

24 Ocak İstikrar Programının kısa vadeli amaçları ilk dönemde bir ölçüde gerçekleştirilmiştir. 1981-1983 döneminde enflasyon hızı kesilmiş, yıllık ortalama fiyat artışları %30’lara çekilmiştir. GSMH (Gayri safi milli hasıla) büyüme hızı %4 olarak gerçekleşmiştir. Dış ekonomik ilişkilerde gelişmeler olmuş, ihracat ve ithalat oranları artmış, ihracatın ithalatı karşılama oranı %36.7’den %66.3’e çıkmıştır. Buna paralel ödemeler dengesi açıklarında iyileşme gözlenmiştir.

(43)

Askeri yönetimden iktidarı 1983’te devralan Anavatan Partisi dış kaynak kullanımını artırmıştır, sanayide kapasite kullanımı artmış, işsizlik oranı düşmüştür. 1984-1987 arası dönemde; 24 Ocak İstikrar programının ikinci bölümü; GSMH büyüme oranı artarken, enflasyon oranı 1980-1983 programın ilk dönemine oranla artmış ve %40’lara ulaşmıştır.

24 Ocak istikrar programı ekonominin temel kriz nedenlerini ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Özellikle kamu kesimi finansman dengesi kurulamamış, devletin gelir ve giderleri arasındaki açık kapatılamamıştır.

Yoğun bir biçimde borçlanmaya ve TCMB (Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası) kredilerine başvurulmuştur. Sosyal sigortalar kurumlarının ve tarım destekleme politikasının bütçe üzerindeki yükü kaldırılamamıştır.

Türkiye ekonomisinde 1988-1993 dönemi iç talebe bağlı büyüme stratejisinin sürdürüldüğü ve büyümenin istikrara tercih edildiği bir dönem olmuştur. 24 Ocak kararlarının uygulandığı ilk döneminde enflasyon oranını kontrol etmeye çalışılmış ve ikinci dönemde ise GSMH büyümesine öncelik verilmişti. Bu bağlamda ilk dönem olan 1980-1983 döneminde ücret artışları enflasyon oranından daha aşağıda tutulmuşken, 1984-1988 ikinci döneminde ücretler önceki döneme oranla daha fazla artırılmıştır. Bunun sonucu olarak GSMH yılda ortalama %6.1 oranında büyümüş ancak enflasyon oranı %60’ın üstünde gerçekleşmiştir. Ancak GSMH’daki bu büyüme istikrara kavuşturulamamış, ekonomi 1988 ve

(44)

1989 yıllarında stagflasyon47 yaşamış bu stagflasyon da 4 Şubat 1989’da alınan mali önlemlerle aşılmaya çalışılmıştır.

1984 -1988 döneminde ihracat teşviklerle desteklenmişti. Bu dönemde TL. Dolar karşısında %40 oranında devalüe edilmişti. 1989’dan itibaren ise hükümet kur ayarlamalarını enflasyonun altında tutmuş ve TL’deki aşırı değerlenme sonucunda ihracat artış hızı yavaşlamış, ithalat artmaya devam etmiştir. Bu da 1988- 1993 döneminde dış ticaret açığında büyümeye neden olmuştur. Bunun yanı sıra 1991 yılındaki II. Körfez Savaşı’nın da Türkiye ekonomisine maliyeti yüksek olmuştur. Yine bu dönemde iç ve dış borçlar genişlemiştir. Kamu kesimi açıklarına bağlı olarak büyüyen iç borçlanma kamu kesiminin fon talebinin artmasına ve faizlerin yükselmesi sonucunu doğurmuştur.

Ekonominin 1988- 1993 yılları arasında döviz açığının büyümesi ihracatçı şirketlerin gelecek beklentilerini olumsuz etkiledi. Devalüasyon beklentisindeki ihracatçı şirketlerin ekonomiye olan güvenlerinin azalmasına paralel hızlanan enflasyon sonucu tasarrufçular TL’den kaçıp dövize ve altına yönelmişlerdir. Yatırım oranlarındaki artış tasarruf oranındaki artışların altında gerçekleşince mali sektörde dengesizlikler

47Stagflasyon: İşsizlik/ resesyon ve enflasyonun bir arada yaşandığı makro ekonomik sorun. Halil SEYİDOĞLU, İktisat Biliminin Temelleri, İstanbul: Güzem Can Yayınları:21, 2006, s. 571.

(45)

artmış ve ekonomi 1988 – 1989 stagflasyonunu yaşamıştır.48 Hükümet bu stagflasyonu aşmak için 4 Şubat 1989 kararlarını almıştır. Bu kararlarla döviz girişini teşvik etmek için bazı önlemler alınmıştır. Bu çerçevede ihracat gelirlerinin yurda getirilmesi zorunlu olan kısmı %80’den %100’e çekilmiştir. İç ve dış faiz oranları arasındaki fark genişleterek yabancı sermaye girişi yeni yüksek faizlerle teşvik edilmeye ve tasarruf yatırım eşitliğini sağlayıcı önlemler alınmaya çalışılmıştır. Devlet tahvili, hazine bonosu ve döviz tevdiat hesapları gibi gelirlerden alına vergiler indirilmiştir.

32 nolu yasa çıkarılmış ve Türkiye ekonomisi sermaye hareketleri açısından daha da serbestleşmiştir. TL. yine bu stagflasyondan sonra konvertibl hale getirilmiştir. Bu uygulamalar sonucunda ekonomide Dolar cinsinden rezervler artmıştır.

Yukarıda da bahsedildiği gibi 1989 sonrasında Türkiye ekonomisi tasarruf ve yatırım anlamında uluslararası finans piyasalarının denetimine girmiştir. Yüksek faiz, düşük döviz kuru ve aşırı değerlenmiş ulusal para kısa vadeli spekülatif yabancı yatırımları çeken bir ortam yaratmıştır. Bu durum üretime yönelik doğrudan yabancı sermayenin ekonomiye kazandırılması önünde büyük bir engel oluşturmuştur. Bu yapay büyüme süreci neticesinde Türkiye ekonomisi 1994 yılında yabancı sermayenin yer

48Tasarruf paradoksuna göre, bir ekonomide tasarruflar en az yatırımlar kadar artmalıdır.

Tasarruflar yatırıma dönüştürülmez yani ekonomiye geri kazandırılmaz ise, tüketim harcamaları da kısıldığından milli gelir gerileyecektir. Bu şekilde olan tasarruf eğilimi toplumu fakirleştirir.

Çünkü ekonomide refah tasarruflarla değil harcamalarla artar. İlker Parasız, Makro Ekonomi, 8.

Baskı, Bursa: Ezgi Kitabevi, 2003, s. 31.

(46)

yer yaşadığı güven eksikliğinin yanı sıra kamu kesimindeki açıkların ve bunların kapatılması konusunda alınan yanlış finansal kararların neden olduğu ve başta sermaye ve döviz piyasalarını etkileyen bir kriz yaşamıştır. 49

Ekonomiyi kriz ortamına sürükleyen bir gelişme olarak 32 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile mali piyasalarda erken ve aşırı ölçüde bir serbestleşmenin sağlanmış olmasıdır. Bu kararname ile hükümet içeride mali piyasayı, döviz piyasasını ve sermaye hareketlerini ileri derecede serbestleştirmiştir.50 Dolayısıyla hükümetin faiz haddi ve döviz kurunu belirlemedeki rolü azalmış, bu değerler bundan sonra makro ekonomik değişkenler ve uluslararası mali piyasalardaki fon akımları tarafından belirlenmeye başlanmıştır.

Enflasyon oranı kısa vadeli sermaye girişleri ve kamu kesimi açıkları dolayısıyla artan fon talebi neticesinde artmıştır ve %60’lara kadar çıkmıştır. Nihai aşamada hükümet ve TCMB bu darboğazdan kurtulmak için % Nisan Kararları adı altında yeni bir istikrar programı benimsemiştir.

49 E. Yeldan, Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi: Bölüşüm, Birikim ve Büyüme, İletişim Yayınları, 2002, s. 51.

50Gülten KAZGAN, Yeni Ekonomik Düzende Türkiye’nin Yeri, İstanbul: Altın Kitaplar, 1994, s. 205.

(47)

3.3. Kasım 2000 Krizi

Güney Asya ve Rusya Krizlerinin olumsuz etkileri de devreye girince Türkiye ekonomisi 1998'den itibaren tekrar ekonomik bunalıma sürüklenmeye başlamıştır.

Kasım 2000 krizinin en önemli nedeni bankacılık kesiminde kısa vadeli borç kullanımının artmasıdır. Bankalar dışardan dövizle borçlanarak kamu kesimine fon aktarmaktaydı dolayısıyla kur riski oldukça yüksetti. Bu dönemde TCBM para politikasını ısrarla uygulayarak bankalara kredi açmadı ve piyasa önemli ölçüde likidite sıkışıklığı ile karşı karşıya kaldı.

Sonuçta Kasım 2000 Krizi ile para arzının içsel olduğu bir kez daha onaylanmış oldu. İçsel para teorisine göre para arzındaki bir artış kredili harcamalardaki bir artışın bir sonucudur.51 Dolayısıyla Merkez Bankasının para arzını kontrol edebilmek için harcamaları azaltacak olan faiz hadlerinde bir yükselme sağlaması gerekmektedir. Yani Merkez Bankaları belirlemiş olduğu faiz hadlerinin üzerine çıkacak da olsa son ödünç verme

51 Dışsal para görüşürünün savunucuları para arzı para talebinden bağımsız olduğunu ve dolayısıyla para arzının merkez bankası tarafından kontrol edilebilir olduğunu savunurlar.

Klasikler , Ortodoks Keynesgil- Fisher, Cambridge Okulu- Pigou, Robertson, ilk dönemlerde Keynes ve Monetarist okul paranın dışsal olduğunu kabul ederler. Friedman’a göre para arzını arz koşulları belirler. Para arzı GSMH’deki büyümeye orantılı olarak artmalıdır ki enflasyon önlensin.

İçsel para savunucuları ise para arzının para otoritelerinin inisiyatifinden bağımsız olduğu görüşündedirler. İçsel para savunucularından Yeni Makro Ekonomik Uzlaşma’ya göre para içseldir, para arzındaki artış enflasyona neden olmamaktadır. Faiz oranları ise piyasada değil para otoritesi tarafından belirlenir. Bu anlamda faiz oranı talebi ve enflasyonu hedef enflasyona ulaştırmada kullanıldığını savunurlar. İlker Parasız, Para Banka ve Finansal Piyasalar, 8. Baskı, Bursa: Ezgi Kitabevi, 2005, ss. 331-333.

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :
Outline : Faiz Oranı