"Uzmanlar değil rant çevreleri yönetiyor"
1966 yılında Dünya Bankası’nın (DB) verdiği bir krediyle İstanbul su ve kanalizasyon projesinin yapımı başlanacağı için İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) Anadolu Yakası Bölge Müdürlüğü’nün başına getirilen İnşaat Yüksek Mühendisi, ve Su Mühendisi Önder Çeri, yaşanan susuzluğun görevde olduğu yıllarda bile bilindiğini dile getirdi. O dönem “DB’nin değil de Türkiye’nin çıkarları için politikalar hazırlanmış olsaydı bugün su sıkıntısı yaşanmayacaktı” diyen Çeri, Melen Projesi dahil olmak üzere hazırladıkları projelerin dahi yapılması halinde İstanbul’un su konusunda büyük sorunlar yaşayacağını dile getirdi.
“Devletin su politikası politikasızlık. Susuzluğa karşı en önemli çözümlerden biri arıtma. Arıtıldıktan sonra, kullanılan sular bile içme suyu olur. Hadi içmeyelim ama sulamada ve diğer ihtiyaçlarda kullanalım. Bu sayede su barajdan alınmamış olacak” diyen Çeri 1973’te DB tarafından yapılan deniz deşarjının İller Bankası tarafından Amerikan-Türk ortaklığıyla revize edildiğini ancak hiçbir değişiklik yapılmadığını kaydetti.
“Belediyelerde işleri uzmanlar değil bazı rant çevreleri idare ediyor. Eğer belediyelerde ve devletin diğer
kuruluşlarında yönetim bilirkişilerin, uzmanların elinde olsaydı bu denli büyük bir su sıkıntısı yaşanmazdı. Eylülde su sıkıntısının şiddetleneceği biliniyor. Eğer dikkatli olunmazsa sonuçları ağır olacak” uyarısını yaptı.
Çevre katliamının önü açıldı
Su politikalarının yanı sıra o dönem yapılan Ömerli ve Alibey barajlarının da yanlış yapıldığını ifade eden Çeri “Deniz arıtması yerine deniz deşarjı yaptılar. 1970’lerde Afrika’da arıtma tesisi yapılıyordu, bizde deniz deşarjı yapıldı. Denizi kirletiyor, balıklar ölüyor diye yazdık, fakat hiçbir şey yapılmadı.” diyen Çeri, o dönem yapılanlarla hem susuzluğun hem de çevre katliamlarının önünün açıldığını söyledi. “Barajlarda su kıtlığı yaşanacağı belliydi, sürekli artan nüfus ve barajlar çevresindeki sürekli konutlaşma nedeniyle su kaynakları kirleniyor ve yok oluyordu” diyen çeri, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bir televizyon programında suyun kirli olduğunu, hatta insanları öldürebilecek kadar kirli olduğunu söylediğini, Erdoğan’ın ise “Ben içiyorum. Bana bir şey olmuyor. Bu suyla dişlerimi yıkıyorum” dediğini fakat suyun kontrolden geçirilmesini kabul etmediğini belirtti. Çeri bütün susuzluk ve kirlilik uyarılarına rağmen önlem alınmadığını da ifade etti.
Geleceğimizi kaybettik
Türkiye’nin bir su politikasına sahip olmadığına dikkat çeken Çeri, “DB o dönem bir miktar para verdi-bağışladı, ama bu parayı bizim önereceğimiz gibi kullanacaksınız dedi. ‘Bizim yollayacağımız mühendisler bu projeyi yapacak’ dendi. Avrupa’dan mühendisler geldi, projeler yapıldı. Birileri belki üç kuruş götürdü ama biz sonradan anladık ki
aslında daha büyük şeyleri, geleceğimizi kaybettik. Yani suyumuzu...” diyerek yaşanan süreci anlattı.
Önder Çeri, çeşmeden akan suyu incelettiğini ve içinde çok sayıda bakteri bulunduğunu, suyun yüz ve ağız yıkamak için temiz olmadığını belirterek çeşmeden gelen su için bile arıtma tesisi kurulması gerektiğini sözlerine ekledi. Kendilerinin görevlendirildiği dönemde DB tarafından yabancı mühendislerin de görevlendirildiğini aktaran çeri, aktarılan kaynakların DB ve mühendislerinin istediği yönde kullanıldığını ifade etti.
Çeri o dönem ilk olarak Alibey ve Ömerli barajları ile kanalizasyon hatları yapmayı planladıklarını, bunların yanı sıra gelecekte İstanbul’un su sıkıntısını gidermek üzere hazırlanan ön projeler de oluşturduklarını dile getirdi. Barajların bugünler için yetmeyeceğinin bilindiğini ve bu kapsamda projelerden biri olarak Melen’i hazırladıklarını dile getiren Çeri, “Melen suyunun çoktan gelmiş olması gerekiyordu. 1973’lerde o proje bitmişti. Ama belediyeler, müteahhitler ve diğerleri kendi çıkarları için projeyi bitirmediler” görüşünü savundu. Susuzluğa ‘çözüm’: akarsuların
özelleştirilmesi!
Küresel ısınma, beklenenin altında kalan yağışlar ve geciken barajlar’ nedeniyle kapıya dayanan su krizi için hükümet formülü: Akarsu ve göletlerin kullanım hakkını 49 yıllığına özel sektöre satmak. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, proje çerçevesinde belirlenecek bölgelerin sulanması için akarsuların Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli ile özel sektöre açılacağını bildirdi. Güler, hükümetin 4 ayrı projeden oluşan ve tarımsal sulama sorununu özel sektörle birlikte ‘çözmeyi hedeflediklerini’ söyledi.
İçme suyu da gündemde
Hazırlanan taslak çalışmaya göre, Türkiye genelindeki havzalar, sulama ihtiyacı da dikkate alınarak bölgelere ayrılacak. Bölgenin sulama sorununun çözülmesi için gereken tarımsal sulama barajları özel sektöre yaptırılacak. Projelerin bir sonraki adımı, tarımsal amaçlı suyun içme suyu olarak da kullanılması olacak. İşi üstlenecek
yatırımcılar nükleer santral projesinde olduğu gibi “yarışma” modeliyle belirlenecek. Yarışma yabancı şirketlere de açık olacak. Söz konusu projeyle tatlı su kaynakları yapılacak barajlarda tutulacak ve tarımsal sulamada
Anayasa: Kamu yararı
Hükümetin yeni projesi, su kaynaklarının özel sektöre devrinin Anayasa değişikliği gerektirip gerektirmediği sorusunu da gündeme getirdi.
Kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu hükme bağlayan Anayasa’nın 43. maddesinde, “Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir” ifadesi yer alıyor.
Özeleştirmeler ve sonuçları
İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi (Yuvacık Barajı), Antalya Su ve Atıksu Genel Müdürlüğü‘nün görev ve sorumluluklarının Fransız şirketi ANTSU‘ya devri, Çeşme Alaçatı Su Temini ve Kanalizasyon Projesi, Dünya Bankası kredileri ile hayata geçirilmiş, projeler ile gelen su özelleştirmelerinin, su fiyatlarında artışlar, yatırımların gecikmesi, belli kesimlerin su hizmetinden yararlanamaması ve uluslararası tahkim gibi sıkıntıları rahatlıkla görünür hale gelmiştir.
Ankara’yı kurtarırken bütün çevre yok olacak
Ankara’daki su kaynaklarının merkezi ve yerel iktidarlar tarafından yıllar boyunca tüketilmesi veya kirletilmesinin cezasını Ankaralılar çekiyor. Yıllardır, su sorununa ilişkin uzmanların uyarılarına kulak tıkayan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ise, sanki bu sorunların ortaya çıkmasının sorumluluğu kendisinde değilmiş gibi her gün medya karşısına geçip açıklamalar yapmaktan başka bir iş yapmıyor. Bir de bilim adamlarının ve konunun uzmanlarının karşı çıkmalarına rağmen Kızılırmak suyunu Ankara’ya getireceğini belirtiyor.
Bilim adamları, Kızılırmak’tan Ankara’ya su taşınmasının, nehrin geçtiği bölgelerde, özellikle Bafra Ovası’nda ekolojik dengenin bozulacağı uyarısını yapıyor. Kızılırmak Deltası (Bafra Ovası) Ramsar Sözleşmesi olarak bilinen BM Su Alanları Koruma Sözleşmesi’ne göre Türkiye’nin korumakla yükümlü olduğu 12 alandan biri.
TMMOB’un verilerine göre ise başkentin su ihtiyacının karşılanmasının planlandığı Kızılırmak’ın su kalitesiyle ilgili değerler ve içme suyu değerleri arasındaki ciddi fark önemli bir sorun yaratıyor. Bu değerler şöyle:
İçme suyu Kızılırmak’ın suyu Sertlik (FS) 8.5 45.4 Klorür mg/l 8.0 239.0
Sülfat mg/l 21.0 336.8
TMMOB tarafından yapılan açıklamalarda Kızılırmak’ın çevresindeki sanayi tesisleri tarafından atık sular ile sürekli kirletildiği, içerdiği sülfat oranının da gün geçtikçe arttığı belirtiliyor. Tarımsal sulama için bile risk taşımaya başlayan Kızılırmak’tan içme suyu çekilmesi vahim bir hata olarak değerlendiriliyor.
Yarardan çok zarar getirecek
Kızılırmak’tan Ankara’ya su taşınmasının, havzadaki doğal dengeye getireceği zararlar ise şöyle sıralanıyor: Tarımsal sulama azalacak, verimlilik düşecek.
Nehir suyundaki azalma nedeniyle yeraltı suları da azalacağı için tarımda kullanılan kuyularda su kalmayacak. Yeraltı sularının kuruması ormanları susuz bırakacak.
Havzadaki yumurtlayan-yavrulayan kuş sayısı azalırken, göçmen kuşlar da rota değiştirmek zorunda kalacak. Kuş sayısındaki azalma, tarım alanlarına zarar veren sivrisinek ve kene gibi böceklerin popülasyonunda artışa neden olacak.
Bu böceklerden insanlara bulaşan Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) gibi ölümcül hastalıklarda da artış gözlenecek.
Nehrin debisi azalacağı için balık türlerinde azalma olacak.
Nehrin geçtiği bölgelerde iklimi yumuşatma özelliği ortadan kalkacağı için kış aylarında don olayları artacak ve meyve-sebze üretimi azalacak.