A ATATÜRÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ ALANYA ŞUBESİ
Atatürk için… Atatürk ile…
AYLIK E-BÜLTEN
NİSAN 2021 SAYI :12
0242 5116066 www.addalanya.org [email protected]
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE
ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN
KÖY ENSTİTÜLERİ BASIN AÇIKLAMASI Cumhuriyet’i kuran çağdaş, aydın kadrolar eğitimin öncelikle köylerden başlaması gerektiğini belirleyerek, eğitimi köylere indirgemeyi benimsemişlerdir ve en büyük eserleri ise Köy Enstitülerinin kuruluşuydu.
"Kurtuluş savaşından çıkıldığında ancak toplumun yüzde 4 okuma yazma biliyordu.
Okuma yazma bilenlerinde çoğu büyük şehirlerde yaşıyorlardı. Toplumun yüzde 80'i köylerde yaşıyordu. Köy Enstitülerinin kurulması ile büyük bir eğitim seferberliği başlatılmış, ilk kez köylere köylü çocukları kanalı ile bilim, sanat, kültür, üretimde bilimsellik gibi konular ulaştırılmıştı. On binlerce dönüm arazi ekim alanlarına açılmış, milyonlarca küçük ve büyük baş hayvan yetiştirilmiş, milyonlarca ağaç Anadolu bozkırlarını yeşertmiş, sulama kanalları açılmış ve köylümüz modern tarımla buluşmuştu. On binlerce öğrenci ve
yüzlerce öğretmen yetiştirilmiş. Bunların arasından yazarlar, bestekarlar, derlemeciler vs. çıkmıştır. Bu gelişmeden rahatsız olan egemen çevreler, emperyalist devletlerinde baskıları sonucu, bu okullarda 'Komünist' yetiştiriliyor diyerek karşı propaganda ile saldırıya geçmişlerdir"
Köy enstitülerinin Kuruluşunun 81. yılında
“Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, eğitim seviyemiz ne olurdu?” diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Çünkü Köy Enstitülerinin kapatılması eğitim devrimlerinin yarım kalmasına neden olmuştur. Köy Enstitüleri kapatılmamış olsaydı, Cumhuriyetin eğitim devrimleri hedefine ulaşmış; Türkiye hayal bile edemeyeceğimiz gelişmişlik seviyesine çıkmış olacaktı. Köy Enstitüleri, Cumhurbaşkanı İnönü’nün talimatıyla kurulmuştur. Dönemin Milli Eğitim Bakanı efsane isim Hasan Ali Yücel’dir. Köy Enstitüleri’nin mimarı ise eğitim bilimci, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’tur.
17 Nisan 1940 yılında kurulan Köy Enstitüleri, “Eğitim içinde üretim, üretim içinde eğitim” yapmıştır. Anadolu’nun en ücra köşesindeki köy çocuklarının okumasına fırsat vermiştir. Yetiştirdiği öğretmenler de yine Anadolu’nun en ücra köşelerine giderek aydınlanma hareketine öncülük etmişlerdir.
Ancak Köy Enstitüleri 1954 yılına gelindiğinde Demokrat Parti tarafından siyasi nedenlerle kapatılmıştır.Güçlü devletlerin
eğitim politikaları partiler üstüdür ve süreklidir. Ancak Türkiye’de bu kural dönem dönem göz ardı edilmiştir.
O dönem Köy Enstitülerini kapatan anlayış, bugün de kanunla koruma altına alınmış olan 21 Köy Enstitüsü binasını yıkmak için çabalamaktadır. En son Konya Ereğli İvriz Köy Enstitüsü binaları boşaltılmıştır. Fikri varlığını yok etmek için kapatanlar, fiziki varlığını da ortadan kaldırmak için hala
mücadele ediyor.
O gün köylerde başlayan eğitim mücadelesi, bugün de köy okulları kapatılarak tam tersi yönde devam ettiriliyor. Eğitimde yaşadığımız sorunun temel kaynağı da bu anlayıştır. Ancak bugüne kadar sürdürülen çabalar nafile çabalar olmuştur.
Cumhuriyetin eğitim temelleri sağlam atılmıştır. Duvarlar hasar görse de temeli kimse yıkamaz.”
Çok sayıda öğretmen ve eğitmen yetiştirmenin ve köy çocuklarına öğrenim
olanağı sağlamanın yanı sıra Türkiye’nin kültür yaşamına damgasını vuran bir “köy kökenli aydın kuşağı” yaratan Köy Enstitüleri, yöneltilen bütün eleştirilere karşın kalıcı bir iz bırakmıştır. Köy enstitüleri unutulmadı.
Hasan Ali Yücel unutulmadı. İsmail Hakkı Tonguç unutulmadı.17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluş günü kutlu olsun"
Zuhal SİRKELİ Atatürkçü Düşünce Derneği
Alanya Şube Başkanı
Kemal KARAKUZEY Tarihçi, yazar ve E. Albay
ANDIMIZ, REŞİT GALİP ve ATATÜRK 1. Genel konular.
a. Yüreği insan sevgisi ile dolu, Atatürk sevdalısı yurtsever değerli dostlarım hepinize selam, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Ben 2000-2014 yılları arasında Ankara’da görev yaptım ve Çankaya ilçesinde ikamet ediyordum. Çankaya sırtlarında oturan Ankaralılar, şehre Reşit Galip Caddesi'nden geçerek inerler. Ben de dahil olmak üzere pek azı bu ismin kim olduğunu bilir. Bu bilinmezlikte belki Dr. Reşit Galip'in 41 yaşında göçüp gitmesi rol oynamıştır, belki de İnönü'yle yıldızının hiç barışmaması gibi söylentiler de vardır.
b. İlk işim bu değerli insanın kim olduğunu araştırmak oldu. Doğaldır ki kendisiyle ilgili harika bilgilere ulaştım. Reşit Galip’in diğer adı da Mustafa Reşit Baydur’dur. Türkiye’de üniversite reformları başta olmak üzere, kısa ancak onurlu yaşamında büyük devrimleri başlatan kişidir
2. Hayatı, kişiliği ve yaşamı boyunca meydana gelen gelişmeler.
a. 1893 yılında Rodos'ta doğan Reşit Galip, Ortaokulu bitirince kardeşiyle bir sandala binip Marmaris'e gelmiş. Liseyi İzmir'de okumuşlar. Kardeşi Hüseyin Ragıp (Baydur) diplomatlığı seçip büyükelçilik yapmış. Reşit Galip ise İstanbul Tıp'a gidip doktor olmuş. Öğrenciyken gönüllü olarak I.
Dünya Savaşı'na katılmıştır.
b. Kafkas Cephesi dönüşü öğrenimini tamamlayıp fakültede asistanlığa başlamış, 1923 Mart'ında, hekimlik yaptığı Mersin'e Mustafa Kemal Paşa geldiğinde Paşa'nın huzurunda konuşmuş ve gözlerine doğru bakarak şöyle demiş: " Muhterem Gazi, sen yalnızca bu milletin bir kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün. Sen bu milletin bir ferdisin.
Senin birinci büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmenliğindir." (Yetinmen ve gurur duymandır)
c. Herkesin yüceltme yarışına girdiği günlerde Gazi'yi " milletin bir ferdi " sayan 30 yaşındaki bu hatip, herkesin dikkatini çekmiş. Tabii en çok da Gazi'nin Kemal Paşa ona milletvekilliği önermiş ve Dr. Reşit Galip,
Ocak 1925'te Meclis'e girmiş. Bir süre İstiklal Mahkemesi üyeliği yapmış. CHF (Cumhuriyet Halk Partisi) İdare Heyeti'nde görev almış. Türk Ocakları'nda, Halk evlerin de çalışmış. Yine Atatürk'ün isteğiyle Serbest Fırka ya girmiş ve Atatürk'ün sofrasına oturmuş. Onu bakanlığa taşıyan süreç de o sofrada başlamış. Bu sofra sahnesi pek çok tanığın anılarında vardır:
d. 1931 sonbaharıydı. O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet'in bir yakınmasıyla başladı. Esat Mehmet, Atatürk'ün Harbiye'den " Tabya öğretmeniydi. Kazım Özalp'in " Atatürk'ten Anılar " kitabında (T. İş Bankası Y., 1992, s.
48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı. Esat Mehmet, " kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini " belirtti. Bir tamim (genelge) yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi. Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı: " Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi " dedi. " Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılâplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia
edemeyiz." Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı. "
Bu konuyu uzatmayalım. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız" dedi. Ama Reşit Galip alttan almadı. "Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılâp ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılâpları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez."
e. Reşit Galip'in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı: Halkevi'nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekâleti (Millî Eğitim Bakanlığı)’nden izin alamamışlardı. Reşit Galip " Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez " diye kestirip attı. Atatürk'ün kaşları çatıldı. " Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz " diye çıkıştı. Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti. Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti. 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı'nı işaret ederek dedi ki: "
Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar.
Meclis'te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır." Atatürk yeniden uyarma gereği duydu: " Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni
okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?" "Kusura bakma Paşam, taşımıyor!
Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır."
" Sizi de eleştiririm!" Bunun üzerine Gazi'nin sabrı taştı: " Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı'na hakaret etmenize müsaade edemem" diye haşladı. Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı: "
Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Mesela Roze Noir'a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz."
f. İlk kez Atatürk'ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu. Reşit Galip'in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu'nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı. Atatürk bir gece oraya gitmiş, mekânın sahibi Madam Senya'dan " İş Bankası'ndan kredi alamıyoruz " acınmasını dinlemiş ve orada bir kâğıda İş Bankası Genel Müdürü'ne hitaben " yardımcı olunması " isteğini yazmış, Rus çifte vermişti. Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyordu.
g. Atatürk bu kez kızmadı; "
Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin "
diyerek kibarca Reşit Galip'i sofradan kovdu.
Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu.
Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı: " Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz.
Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır." Atatürk kendi fikirleriyle
kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp " Öyleyse biz kalkalım" dedi. Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip'i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.
h. Bu müthiş sahnenin devamı daha da ibret vericidir: Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı'nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir. Atatürk uyandığında Genel Sekreteri'ne Reşit Galip'i sorar. " Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi.
Ankara'ya gidecek kadar borç para istedi.
25 lira verdik " derler. Atatürk " Ankara'ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz " der. Sonra " Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var "
diye ekler.
ı. 1932 sonbaharında Atatürk, Reşit Galip'in Ankara Radyosu'ndaki bir konuşmasını dinler; "Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile"
demektedir. Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder. Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder. Onun yanına da hocası Esat Mehmet'i oturtur ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı'nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar. Rose Noir olayı mı? O nu da hatırlatalım: İş Bankası Genel Müdürü Muammer Eriş, Atatürk imzalı kâğıdı alınca doğruca
Dolmabahçe Sarayı'na gelmiş, Ata'nın ricacı olduğu krediyi vermeye kuralların uygun olmadığını bildirmiş, talebi reddetmiştir.
i. Reşit Galip'in bakanlığı sadece 13 ay sürdü. Bu süre içinde Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) 'dan üniversite reformunu başlattı. Öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı. Eşi Zübeyre Hanım'ın deyimiyle " deli gibi çalışıyor " ama Atatürk'e çıkışacak kadar ayarsız dili yüzünden her gün işe cebinde istifa mektubuyla gidiyordu. Aslında Atatürk'le araları iyiydi. O Gazi'ye " Paşam ", Gazi de ona " Doktor " diye hitap ederdi. Torunu Feyhan Oran'a " Peki ne oldu da ayrıldı? "
diye sordum. Bir gün sofradan ayrılırken, Atatürk, " Seni eve ben bırakacağım "
demiş. Eve bırakınca o da saygıdan, " Ben de sizi uğurlayacağım Paşam " karşılığını vermiş. Ama kendisinin arabası olmadığından O gece zatürree olmuş.
Dinlenmesi tavsiye edilince 1933 Ekim'inde görevden ayrılmış.
j. 1934 yazında Moda'daki bir deniz kazasında kızlarını kurtarmaya çalışırken akciğerlerini hepten üşütmüş. Bir mucize eseri kurtulduğu bu kazadan sonra ölümü bekleyerek, hastalığını takip etmeye başlamış. Keçiören'deki bağ evinin kütüphanesine demir yatağını taşıtıp yedi ay kitaplar arasında yatmış.1934'te, 41 yaşında hayata veda etmiş " Öldüğünde cebinde 5 lira parası varmış " dedi hiç görmediği torunu Feyhan: "Anneannem üç çocuğunu
büyütebilmek için Afet İnan'dan yardım istedi. Atatürk'ün yardımıyla krediyle bir ev aldılar. O evin bir odasına sığışıp diğer daireleri kiraya vererek geçindiler."
3. Sonuç olarak;
a. Her sabah okul öğrencilerini güne başlatan " Türküm doğruyum çalışkanım "
andı var ya... Geçenlerde sevgili hocam Prof.
Dr. Baskın Oran'ın eşi Feyhan, " Biliyor musun o andı kim yazdı? " diye sordu."
Kim? " dedim merakla... " Dedem." " Deden kim? " " Reşit Galip..." İnanılır gibi değil. Ne o andın 1933'ün 23 Nisan günü Reşit Galip'in kaleminden çıktığını biliyordum, Ne de Feyhan'ın andın dedesinin kaleminden çıktığını. İlkokul sonda annesinden öğrenmiştir.
b. Yukarıda anlatılan bilgiler ışığında;
bize bu güzel yurdu armağan eden ve çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma ülküsüne odaklanmış siyaset ve devlet adamlarının ne derecede liyakatli, aydın ve yurtsever olduklarına tanık oluyoruz. Bu iktidar döneminde ırkçılık ve ayrımcılık yaratıyor diyerek 8 Ekim 2013 tarihinde kaldırılan ve yerden yere vurulan andımız aslında Türkiye’de yaşayan halkların Atatürk milliyetçiliği ilkesinde kaynaşmasını ve bütünleşmesini sağlamıştır. Özellikle AKP kongresinde Başkan Erdoğan ve diğer parti yöneticileri tarafından ırkçılıkla ve kafatasçılıkla suçlanmış ve ezanın Türkçe okunmasının sorumlusu olarak gösterilmiştir.
c. Devrimlerin yaratıcısı Atatürk’e saldırmaya cesaret edemeyen ve halkın tepkisini çekmek istemeyen karşı devrimciler, bu devrimleri uygulayanlara saldırmayı seçmişlerdir. Halbuki Reşit Galip’in büyük devrimlerinden biri de Halk Evleri’nin uygulamaya geçmesini sağlanmış ve bu sayede halkın süratle eğitimi ve meslek edinmesi sağlanmıştır.
d. Her sabah okulumuzda kendimizi yırtarcasına büyük bir coşkuyla okuduğumuz andımızın yazarı ve uygulayıcısı olan ve 5 Mart 1934 tarihinde kaybettiğimiz bu değerli devrimci Milli Eğitim Bakanımız Reşit Galip’i ölümünün 87’nci yıl dönümünde saygıyla, büyük bir minnet ve şükranla anıyoruz.
Ruhun şad olsun
Açıklama: Makalede geçen bazı anılar Can Dündar’ın 25 Kasım 2007 tarihli Milliyet gazetesindeki köşe yazısından alınmıştır.
Tarihçi, yazar ve E. Albay Kemal KARAKUZEY
Fethi Karaduman Araştırmacı Yazar
ERMENİ SORUNU – GERÇEKLER, YALANLAR (Özet, Bilgi)
OSMANLI DEVLETİ’NDE ERMENİLER
Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu topraklarında dört millet Türk, Ermeni, Yahudi ve Yunan birarada huzur içinde yaşamaktadırlar. Yıllardır bu böyle sürmüştür ve hatta birbirlerinden asla nefret etmemişlerdir. Düşmanlık bile duymazlar.
Bu gördüklerime karşılık, bizim halklarımızda bu örnek davranışlardaki dayanışma ve hoşgörüyü görebilmek olanağı yoktur.
Gerard De Nerval, Fransız diplomat, 1843 yılı Ortadoğu gezi izlenimleri
19. yüzyılın başından 20. yüzyılın başlarına dek Balkanlardan Kafkaslar’a kadar 5 milyon 60 bin Türk öldürülmüş, 5 milyon 380 bin Türk sürgün edilmiş, yerinden yurdundan olmuştur.
Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün
…Bu yüz elli yıllık kirli, günahkâr ve kanlı bir ticarettir. Ermeniler, “Hıristiyanlık”
adına kan dökmekte, Batılı Hıristiyan devletler de karşılığında insani yardım yapmaktadır.
Samuel A. Weems Türkler hakkındaki yalanların iki kaynağı var:
Misyonerler ve İngilizler.
Propaganda Merkezleri aracılığıyla bugün bile inanılmaz yalanları yayıyorlar.
Benim yazdıklarımı bir Türk söylese kimse ona inanmazdı!
Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün
ERMENİ OLAYLARI HAKKINDAKİ DEĞERLENDİRMELER
Sözlerim hepimizi, Avrupa’nın bütün Hıristiyan halkını içine almakta.
Yeryüzünde en fazla insan öldüren biziz. Dudaklarımızda kardeşlik kelimesi olduğu halde, her yıl daha da çoğalan yakıp yıkıcı maddeler icat ederek Afrika’da, Asya’da yağma ve çapul düşüncesi ile kan ve ateş saçan bizleriz.
Kendi medeniyetlerine uymayanları, bizim gibi silahlanmış oldukları için, hiçbir şeyi umursamadan, incelemeden hor görüyor, top gülleleriyle eziyoruz.
Öldürebildiğimizi öldürdükten sonra, onları
gayemize uygun şekilde işletmeye başlıyoruz.”
Fransız yazar Pierre Loti (1850–1923)
ERMENİSTAN’IN İLK BAŞBAKANI OVANES KAÇAZNUNİ’NİN DEĞERLENDİRMESİ
Taşnak Partisi’nin ileri gelenlerinden ve Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni (1918 Yılı Temmuz ayında kurulan Ermenistan Devleti’nin ilk başbakanı) 1923 yılı Nisan ayında Taşnaksutyan Partisi’nin Bükreş’te yapılan Konferansı’na sunduğu rapor; tarihin içinde yaşayan kişinin, olaylar durulduktan sonra soğukkanlı ve nesnel bakışını yansıtır. 1914 – 1923 yılları arasındaki dönem ayrıntılarıyla özetlenir.
O. Kaçaznuni anılan dönemi savaş durumu olarak ele alır. Ermenilerin, Emperyalistler tarafından kullanıldıkları saptamasını yapar. Taşnak belgeleri de Ermeni işgali sırasında yapılan zulmü ve bu süreçte Osmanlı Ordusunun haklı savaşını kanıtlar.
Taşnak Partisinin yetkilisi ve Ermenistan’ın ilk başbakanı olan O.
Kaçaznuni, Kafkasya’da 1914–1920 yılları arasında gelişen olayları, “vicdanını sesini dinleyerek”, “köklü kanaatlerin ve net bilincinin sonucunu”, “geniş bir bakış açısıyla”, nesnel biçimde Parti Genel Kuruluna rapor olarak sunar. Bu rapora göre;
1. 1914 Sonbaharında, Türkiye henüz savaşan taraflardan birine
katılmadığı ve buna hazırlanmadığı dönemde, Güney Kafkasya’da büyük gürültü içinde ve enerjik biçimde Ermeni Gönüllü Birlikleri oluşturulmaya başlandı. Ermeni Devrimci Taşnaksutyan Partisi (EDDP) hem bu birliklerin oluşturulmasına hem de bunların Türkiye’ye karşı gerçekleştirdikleri askeri operasyonlara aktif biçimde katıldı.
2. 1914 kışı ve 1915 yılının ilk ayları, Taşnaksutyan da içinde olmak üzere; Rusya Ermenileri açısından bir heyecanlanma ve umut dönemiydi. Biz kayıtsız şartsız Rusya’ya yönelmiş durumdaydık.
Herhangi bir gerekçe yokken zafer havasına kapılmıştık; sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar Hükümeti’nin (Güney Kafkasya Ermenistan’ı ile Türkiye’nin Ermeni eyaletlerinden
oluşan) Ermenistan’ın
bağımsızlığını bize armağan edeceğine emindik.
3. 1915 Yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tabi tutuldu. Kitlesel sürgünler ve baskınlar gerçekleştirildi. Bütün bunlar Ermeni meselesine ölümcül bir darbe vurdu.
4. … Biz yalnızca kendi isteklerimizi Rus hükümetine de mal ederek, onu
ihanetle suçlamaktaydık. Tabii ki bizim gönüllü birlikler Van ile Muş’u bir an önce ele geçirmeye çalışıyorlardı. Oraya Ermenileri kurtarmak için gidiyorlardı. Oysa Rus ordu birlikleri Ermeni gönüllülerden oluşmuyordu ve farklı amaçları vardı. (…) Siyasal açıdan olgunlaşmamış ve dengesiz insanlara özgü bir şaşkınlık içinde bir uçtan diğerine savrulmaktaydık.
Rus hükümetine karşı dünkü inancımız ne denli körü körüne ve temelsiz idiyse, bugünkü suçlamalarımız da o denli körü körüne ve temelsizdi. (…) Kötü kaderden şikâyet etmek ve felaketlerimizin nedenlerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur; bu bizim milli psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir.
5. … 1917 Kasım sonlarında Rus Ordusu demoralize olmaya ve askerler Kafkasya cephesinden firar etmeye başladı. Ocak sonlarında ordu artık yoktu. Önemsiz Ermeni birlikleri, ordudan geriye kalan artıklarla birlikte Erzurum hattını savunmakla görevliydi.
6. Rus Ordusunun yozlaşmasından cesaret alan Türk ordu birlikleri aceleyle organize oldular, kendilerini düzene soktular ve yitirdikleri
bölgeleri peş peşe geri almaya başladılar.
7. 1 Ağustos 1918 günü Erivan’da Ermenistan Parlamentosu çalışmalarına başladı ve ilk hükümet kuruldu.
8. … Biz Azerbaycan’la resmi savaş durumundaydık, çünkü Karabağ’da fiilen savaşıyorduk. … Birçok yerde yerli Müslüman halkla kanlı savaşlar yaşandı. … Müslüman bölgelerde idari yöntemlerle düzen sağlayamadık; silah kullanmak, ordu sevk etmek, yıkmak ve katliam yapmak zorunda kaldık, hatta bu konularda da başarısız olduk ki, bu da hiç kuşkusuz iktidarın prestijini (saygınlığını) sarstı.
9. … 1920 Yılı Sonbahar başlarında Ermenistan-Türkiye savaşı başladı;
bu savaş bizi kesin olarak çökertti.
Biz savaştan kaçabilir miydik?
Büyük ihtimalle hayır. 1918 yılında bozguna uğratılan Türkiye iki yıl boyunca dinlenebildi. Bu iki yıl içinde Türkler canlandılar. Yine, genç ve yurtsever duygularla hareket eden bir kuşak ortaya çıkararak Anadolu’da kendi ordusunu yeniden organize etmeye başlamıştı.
Türkiye’de milli bilinç ve kendini savunma içgüdüsü uyanmıştı. Onlar Küçük Asya’da geleceklerini hiç olmazsa bir biçimde sağlamak için
Sevr Antlaşması’na askeri güçle karşı koymak zorundaydılar. Bu karşı koyma eyleminin ağırlıklı olarak kuzeydoğuda değil, güneybatıda gerçekleşeceği açıktı.
Fakat kendi güçlerini oraya çekmek ve Yunanlılara karşı cepheyi ayakta tutabilmek için, Ermenistan tarafından cephe gerisini sağlama almaları gerekliydi. Belki onların Kars ve Gümrü depolarında bol miktarda bulunan askeri mühimmata da ihtiyaçları vardı.
10. … Biz savaştan kaçınmak için yapmamız gereken her şeyi yapmadık. Sonuçlar bir yana, Türklerle ortak bir anlaşma zemini bulmak için var gücümüzle çalışmalıydık.
İşte biz bunu yapmadık
Sınırlarımıza Türkler tarafından hangi kuvvetlerin yığılmış olduğu konusunda bilgisizdik ve bu yüzden gereken tedbirleri almıyorduk.
Tersine Oltu’yu beklenmedik biçimde ele geçirmemiz, Türkiye’ye bir meydan okumaydı. Sanki biz kendimiz savaş istiyorduk.
Sınırlarımıza askeri operasyonlar başladığında Türkler bizimle bir araya gelmeyi ve görüşmelere başlamayı önerdiler. Biz ise onların önerisini geri çevirdik. Bu büyük bir hataydı.
… 1920 Sonbaharında biz, Türklerin gözünde ‘yok sayılabilir değer’
durumunda değildik. Geçen yılların dehşet saçan olaylar artık unutulmuştu. Halk da dinlenmiş, canlanmıştı. İngiliz silahlarıyla iyi biçimde silahlanmış ve iyi donatılmış ordumuz vardı. Yeterince askeri mühimmatımız vardı. Kars gibi önemli bir kale elimizdeydi. Nihayet Sevr Anlaşması vardı ve bu anlaşma o dönemde basit bir kâğıt parçası değildi. Türklere karşı önemli bir kozdu. Durumumuz 1918 Mayısı’nda Batum’da olduğu gibi değildi.
11. Savaş bizim tam ve kesin yenilgimizle sonuçlandı. Bizim karnı tok, sırtı pek, iyi silahlanmış ordumuz silahlarını bıraktı ve köylere dağıldı.
29 Kasım’ın ikinci yarısında, Karabekir Paşa’nın muzaffer birlikleri Gümrü’ye girdiğinde, ‘Büro- Hükümet’ istifasını parlamentoya sundu. Bu yenilgi sonrasında artık iktidarda kalamazdı. Türkiye ile görüşmelere başlamak gerekirdi.
1 Aralık (ya da 30 Kasım) tarihinde bizim delegasyon Gümrü’de Türklerle anlaşma imzaladı.
12. … Hâkimiyetimizin ilk gününden
başlayarak “mandacı”
aramaktaydık.
Mesele, sadece, kime ve ne derecede bağımlı olma meselesiydi.
Ovanes Kaçaznuni, 1919 İlkbaharında barış konfederasyonunda yöneltilen talepleri içeren memorandumu müttefik devletlere sunulduğunu belirtir. Bu memoranduma göre içine alacağı topraklarla birlikte Büyük Ermenistan’ın sınırlarının nasıl olması gerektiğini açıklar:
Sınırları genişletilmiş Güney Kafkasya Cumhuriyeti (Erivan eyaletinin tamamı, Ardahan’ın kuzey kısmı dışında Kars ili, Tiflis eyaletinin güney kısmı, Yelizavetpol (Gence), eyaletinin güneybatı kısmı);
Türkiye’nin yedi ili (Van, Bageş, Diyarbakır, Harbred, Sivas, Karin, Trabzon;
Diyarbakır’ın güney bölgesiyle Sivas’ın batı kısmı dışında)
Kilikya’da dört sancak (Maraş, Sis (Kozan), Celal-Bereket ve Aleksandretta ile Adana)
Karadeniz’den Akdeniz’e, Karabağ dağlarından Arap çöllerine uzanan Büyük Ermenistan tasarlanmakta ve talep edilmekteydi.
Paris memorandumu, özellikle kolonilerdeki olgunlaşmamış kafaları heyecanlandırdı. Sanki bir devlete sahip olmak için onun sınırlarının kâğıt üzerinde çizilmesi yeterliymiş gibi.
Amaçsız ve abartılmış talepler doğal olarak yerini acı bir hayal kırıklığına terk edecekti…
… “Birleşik” Ermenistan artık içi boş bir sözdür; bundan daha fazla bir şey değildir.
Ermeni olaylarının doğrudan içinde bulunan Çarlık Rusya’nın o günkü belgeleri de olayların aydınlatılmasında birinci derecede önemlidir.
Askeri tarihçi Prof. N. G. Korsun da,
“Yunan-Türk Savaşı, 1919–1922” adlı kitabında, “Taşnak iktidarındaki Ermenistan’ın Yunanistan’la birlikte Türkiye ve Kafkasya’da Anlaşık (İtilaf) Devletlerin, özellikle de İngilizlerin bir silahı ve kışkırtıcısı görevini gördüklerini” belirtir.
BÜYÜK SOVYET ANSİKLOPEDİSİ’NDE ERMENİ SORUNUNA İLİŞKİN BİLGİLER
Çarlık Rusya’sı, emperyalist amaçlar doğrultusunda Doğu Anadolu ve İstanbul ile Çanakkale Boğazlarını ele geçirerek Akdeniz’e uzanma politikasını uygulamaya geçirmenin yolunu arıyordu. Bu amacını gerçekleştirmek için de araç olarak Ermenilerden yararlanmayı gündeme getirmişti. Ermeni sorununun ortaya çıkışındaki en önemli etkenlerden birisi bu olguydu.
Nitekim 1926 yılında yayınlanan Büyük Sovyet Ansiklopedisi’nde
“Ermenistan” konusundaki yorumlar da anılan gerçekleri doğrulamaktadır:
“Rus ticaret-sanayi sermayesi
‘Hıristiyanların Müslüman Türkiye’nin egemenliğinden kurtarılması’ sloganıyla Karadeniz’i ve Boğazları ele geçirmek
istiyordu. Ermeni burjuvazisi bu sloganı milli- siyasi gelişimi için kullanıyor ve Rusya’ya yönelerek bu sloganla Türkiye’deki Ermeniler arasında propaganda yapıyordu. Ermeni burjuvazisinin bu tutumu, Türk Hükümeti’nin 1870 yılına kadar süren olumlu yaklaşımını tam tersine çeviriyordu.
V. Gurko-Krvajin, “Büyük Sovyet Ansiklopedisi’nde Ermeni Sorunu” adlı yazısında 1920 yılındaki gelişmeleri değerlendirir:
“1920 Yılı Nisan Mayıs aylarındaki San Remo Konferansı’nda, Ermeni sorunu Batı Avrupa emperyalistlerinden, ABD emperyalistine verildi. Cemiyeti Akvam’ın (Milletler Cemiyeti) Yüksek Konseyi
“Ermenistan yardımsız ayakta duramaz”
kararı aldı. Başkan Wilson, Cemiyeti Akvam’da alınan karara göre Yeni Ermenistan’ın sınırlarını belirledi.
Wilson’un kararına göre, Erzurum ve Trabzon’un büyük bölümü, Bitlis ve Van’ın tamamı Ermenistan’a verilmişti.
Ermenistan’ın toplam alanı, 30 bin mil kare, deniz kıyısının uzunluğu 151 mil (241,40 kilometre) idi. Ancak ABD politikacıları kendi Başkanlarından daha akıllı çıktılar ve ABD’nin onları yönetmekte hiçbir çıkarının olmadığını hesaplayarak, Wilson’un önerisini Senato’da reddettiler. Ermenistan yeniden dayanaksız kaldı.
Aynı işi Fransızlar 1919’da işgal ettikleri Kilikya’da yaşayan Ermenilere yaptılar. Fransızlar Ermenilere işgal ettikleri
topraklarda devlet kurdurmak sözünü vermişlerdi. Verilen bu söze dayanarak Ermeniler, Kilikya’da yaşayan Müslüman nüfusa karşı harekete geçtiler. Ankara Hükümeti 1920’de Kilikya’ya kalıcı ordu gönderdi ve bu ordular Fransızları deniz kıyısına dek sıkıştırdı. Bunun sonucunda Fransızlar Türkiye ile barış görüşmelerine başladılar. 1921’de Fransa Türkiye ile barış anlaşması yaptı. Bu antlaşmaya göre Fransızlar Kilikya’dan vazgeçtiler. Ermeniler yeniden yalnız kaldılar.
…Taşnaklar, Türkiye’nin Batı’da çeşitli cephelerde açtığı savaş nedeniyle Ankara Hükümeti’ne karşı harekete geçtiler. Eylül 1920’de Karabağ’da ve Nahçıvan’da gerilla hareketine başladılar. Bununla birlikte Ermeniler İngilizlerden silah alarak Kars’ta Erivan’da Müslümanlara karşı kıyım yaptılar.
Şorel, Şerur, Daralagöz, Kağızman, Surmanlı, Karakurt, ve Sarıkamış yörelerinde yerleşim yerlerini yok edecek derecede yakıp yıktılar. Türkler de karşılık verdiler. Türkler, Karabekir Paşa ile Halil Paşa’nın Doğu cephesi ordularıyla sert yanıt verdiler. Erivan Hükümeti’nin ordusunu darmadağın ettiler.
2 Kasım’da Kars’ı geri aldılar;
Aleksandropol’ü (Gümrü) ele geçirdiler.
Ermeni Hükümeti, Türklerle çok ağır koşullarda barış antlaşması yaptı. Ermeniler bu antlaşmaya göre, işgal ettikleri bütün toprakları terk ettiler.
… Ermenistan’da Ruslar tarafından Sovyet iktidarı kuruldu. 1921’de yapılan
antlaşmaya göre, Gümrü Antlaşması kaldırıldı. Ve Türkiye ile Ermenistan arasında şimdiki sınır belirlendi. Batı Avrupa emperyalistleri tarafından Lozan Konferansı’nda Ermeni sorunu yeniden gündeme getirildi, ancak başarılı olamadılar.”
Sovyet arşivindeki belgeler ve bilgiler uluslararası alanda öne sürülen “Ermeni soykırım” savlarını çürütmektedir. Bu belgelere göre;
Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Doğu Anadolu’da yaşanan olaylar, “Ermeni soykırımı”
olarak nitelendirilemez.
Belirtilen dönemde Ermeni çeteleri ve Osmanlı devleti arasında yaşanan savaş karşılıklı kırım, boğazlaşma olarak değerlendirilmelidir.
Ermeni – Müslüman çatışmasının sorumlusu Batılı emperyalistler ve Çarlık Rusya’sıdır.
Ermeniler, Osmanlı Devleti’ne karşı emperyalist güçler tarafından kışkırtılmış ve desteklenmiştir.
Sovyet arşivinden yararlanılarak hazırlanan, 1926 tarihli Büyük Sovyet Ansiklopedisi Ermeni Sorunu konusunda tarihsel olguları özetleyen bir çerçeve çizmektedir:
Ermeni sorununa dış açıdan bakıldığında büyük devletlerin Türkiye’de merkezkaç kuvvetleri destekleyerek Türkiye’nin
zayıflatılması ve daha kolay sömürgeleştirilmesi görülür.
Batı kapitalizminin Ortadoğu’ya taarruza geçtiği anda, Batı ülkeleri kendi güvenlikleri için Türkiye’de köprü mahiyeti taşıyan Ermeni burjuvazisini kullanma yoluna gittiler.
Ermeni sorunu, Rusya, İngiltere gibi büyük ülkelerin karışmasıyla iyice büyüdü. Rus ticaret-sanayi sermayesi
“Hıristiyanların Müslüman Türkiye’nin egemenliğinden kurtarılması”
sloganıyla Karadeniz’i ve Boğazları ele geçirmek istiyordu. İngiliz diplomasisi, Ermenilere denizden denize (Karadeniz’den Akdeniz’e kadar) “Büyük Ermenistan” hayalini pompalıyordu.
Dünya Savaşında Ermeniler çeteler kurmaya başlamışlardı. Bu çeteler, açıkça Türk Hükümetine karşı eylemlere geçtiler, ancak bir şey elde edemediler. Bu savaş nedeniyle Ermeni ulusu Doğu Anadolu’yu terk etmek sorunda kaldı.
1921 Nisan-Mayıs aylarında, Batı Avrupa emperyalistleri, Ermeni sorununu, ABD emperyalizmine devretti. Milletler Cemiyeti’nin Yüksek Konseyi “Ermenistan yardımsız ayakta duramaz” kararı aldı. ABD Başkanı Wilson’un kararına göre, Erzurum ve Trabzon’un büyük bir
bölümü, Bitlis ve Van’ın tümü Ermenistan’a verilecekti.
Fransızlar, Ermenilere işgal ettikleri topraklarda devlet kurdurmak vaadinde bulunmuşlardı. Bu vaatle Ermeniler, Kilikya’da yaşayan Müslüman nüfusa karşı harekete geçtiler.
Ermeniler İngilizlerden silah alarak Kars’ta ve Erivan’da Müslümanlara karşı soykırım yaptılar. Şorel, Şerur, Daralagöz, Kağızman, Surmanlı, Karakurt ve Sarıkamış yörelerinde yerleşim birimlerini yok edecek derecede yakıp yıktılar. Türkler de karşılık verdiler.
Batı Avrupa emperyalistleri, Ermeni sorununu Lozan Konferansı’nda yeniden gündeme getirdiler, ancak başarılı olamadılari.
Komitern’in Görüşü (1920)
Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun “İran, Ermenistan ve Türkiye’nin ezilen Halk Kitlelerine Seslenişi:
“Ermenistanlı Köylü ve İşçiler!
Yıllar boyunca Kürtlerin Ermenileri kestiğinden dem vurup sizi Sultana karşı mücadeleye kışkırtan ve bu mücadeleden her gün yeni kazançlar elde eden yabancı sermayenin çevirdiği dolapların kurbanı oldunuz. Savaş sırasında bunlar size bağımsızlık sözü vermekle kalmadı, tüccarlarınızı, öğretmenlerinizi, papazlarınızı
Türk köylüsünün topraklarını istemelerini için kışkırttı.
Böylece Ermeni ve Türk halkı arasında bir mücadeledir sürecek, onlar da bu mücadeleden sürekli kazanç sağlayacaklardır; çünkü sizlerle Türkler arasında huzursuzluk hüküm sürdükçe, İngiliz, Fransız ve Amerikan kapitalistleri Türkleri, bir Ermeni ayaklanmasıyla tehdit ederek gemleyebilir, Ermenileri ise Kürt kıyımı tehlikesiyle korkutabilir.”
ERMENİ OLAYLARI KONUSUNDA YANSIZ GERÇEKÇİ DİĞER DEĞERLENDİRMELER
Çıkarları topraklarını genişletmekten ve yeni pazarlar ele geçirmekten geçen egemen sınıflar, diplomatlar ve bilim adamları manevi kültürün temsilcileri gibi, basın yayın organlarıyla kendilerine gereken kamuoyunu yaratırlar. Bu şekilde çalışarak, sömürüye, tecavüze ve talana dayanan işgalci amaçlarını aklarlar.
Bagrat Artemoviç Boryan
Ermeni kökenli Sovyet Tarihçisi Tarihçi Prof. Bernard Lewis, 1 Ocak 1994 günlü Le Monde Gazetesindeki yazısında; Ermenilerin kıyım yaptığını ve Osmanlı Hükümetinin soykırım planı olmadığının altını çizer:
“Ermeniler bazı Amerikan misyonerlerinin raporlarının ortaya koyduğu üzere tehcir kararından önce ele geçirdikleri köylerde korkunç kıyımlar yaptılar. Osmanlı topraklarını işgal eden Rusları kurtarıcı
olarak gördüler ve onlara destek vermekle kalmayıp onların yanında çarpıştılar. Bu durum Osmanlı Hükümeti’ni, bu sorunu eskiden beri başvurduğu tehcir yöntemiyle çözmeye yöneltmiştir. Ancak Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni ulusunu yok etmek için bir plan ve kararı konusunda hiçbir ciddi delil mevcut değildir.”
Hindistan Bağımsızlık hareketinin önderlerinden ve Hindistan’ın ilk Başbakanı Nehru (1889–1964), Dünya Tarihi (Glimpes of World History, 1155 Sayfa) yapıtında Ermeni Sorununu irdelerken, “Ermenileri, Çarlık Rusyası ve büyük Batılı güçlerin;
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kullandığı bir silah” olarak değerlendirir. “Türk Hükümeti ile Ermeniler arasında karşılıklı katliamlarla (kıyımlarla) sonuçlanan çatışmanın nedeni budur.” saptamasını yapar.
Nehru; emperyalizmin taktiğini, değişmeyen yüzünü de ortaya koyar:
“Ermeniler, büyük güçlerce propaganda amaçlı kullanılmış, (Birinci) Dünya Savaşı sonrasında kendilerine ihtiyaç kalmayınca kenara bırakılmışlardır.” (Nilgün Cerrahoğlu, Hindistan, Cumhuriyet, 22 Ocak, 2010)
I. Dünya Savaşı’nda Doğu Anadolu’da Ermeni olaylarının yaşandığı bölgede görev yapan, “Ermeni olaylarının” tanığı Alman General Bronsart Von Schellendorf, 24 Temmuz 1921 günlü Deutsch Allgemeine Zeitung gazetesinde, gözlemlediği olayları;
“Ermeniler, Ruslarla savaş durumunda olan
Türk Ordusunun, geri ve yanlarına saldırmakla kalmıyordu. Ermeniler, eli silah tutan bütün Türklerin cephede olduklarını bildiklerinden, cephe gerisinde savunmasız kalmış olan Türkleri kolaylıkla kıyıma uğratıyordu. Tanığı olduğum Ermeni canavarlığı, Türklere yamanan canavarlıktan kat be kat öteydi” tümceleriyle açıklamaktadır.
General Bronsart von Schellendorf,’un gazetedeki açıklamasında, nesnel gözlemlere dayanarak o günlere ışık tutar:
“Eskiden beri süregelen anlaşmazlıklar sonucu, Ermenilerin, büyük savaşta Türkiye’nin doğusundaki il sınırlarında yaptıkları tehlikeli başkaldırılar daha da büyümüştür. Bunun için ortada özel bir neden yoktu. Çünkü Ermenilerin yeni Osmanlı parlamentosunda hem sandalyesi hem oyları vardı. Diğer halklarla eşit sosyal ve siyasal haklara sahiptiler. Başkaldırıların başkaları tarafından hazırlandığı, Ermenilerin yaşadığı bölgelerde ele geçirilen çok sayıda el ilanı, kışkırtıcı broşürler, silah, patlayıcı madde ve malzemelerden anlaşılıyordu.
Ayaklanmaların ardında kesinlikle, maddi destekte bulunan Rusya vardı.
İstanbul’da üst düzey devlet görevlilerine ve subaylara yönelik bir Ermeni komplosu ise son anda ortaya çıkarıldı. Eli silah tutan Müslümanlar, Türk Ordusunda silâhaltında olduğu için, Ermenilerin, savunmasız Müslüman halk arasında korkunç bir kıyım
yapmaları zor değildi. Çünkü Ermeniler, yalnızca Ruslar tarafından sıkıştırılan Doğu ordusunun kanatlarını askeri açıdan zayıflatmakla kalmayıp, bu bölgede yaşayan Müslüman halkın kökünü kuruttular.
Yapılan kıyımları gören kişi olarak şunu söyleyebilirim ki, bu acımasızlık, daha sonra Türklerin Ermenilere karşı giriştiği iddia edilen eziyetten çok daha acımasızdı.
İsyanın, Türk İmparatorluğu’nun daha geniş bölgelerine yayılması nedeniyle, Jandarma olayların önüne geçmek için devreye sokuldu. Dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa, jandarmaya gerekli duruma gelen bu emri (göç) vermek zorunda kaldı.
Durum çok acildi, çünkü ordu iç bölgeyle olan hassas iletişimin kesilmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalmış ve binlerce Müslüman, çaresizlik içinde Ermeni kıyımından kaçmaya başlamıştı.
Bu kritik durum karşısında, Osmanlı Bakanlar Kurulu, verdiği zor bir kararla, Ermenileri, devlet içinde tehlikeli kişiler olarak ilan etti ve öncelikle sınır bölgelerinden uzaklaştırılması emrini verdi.
Onlar, savaşın dışında kalan nüfus yoğunluğu az olan ve verimli topraklara sahip Kuzey Mezopotamya bölgesine taşınacaktı.”
ABD Yüksek Komiseri Amiral Bristol’un Dr. Barton’a yazdığı mektup, Ermeni kıyım yalanlarını ortaya çıkarmaktadır:
“… Türklerin Kafkasya’da binlerce Ermeni’yi katlettiğini belirten raporların,
ABD’de özgürce yayınlandığını görmekteyim. Bu raporlar o kadar çok tekrarlanıyor ki beni çok öfkelendiriyor. Yakın Doğu Yardım Örgütü Ermeni konusundaki bilgileri Yarrow ve Amerikan kaynaklarından almaktadır. Bu bilgilerde kesin olarak Ermeni savlarının bütünüyle yanlış olduğunu gösteriyor. Bu raporlar araştırılmadan ABD’de yayınlanması çok yanlış ve çok zarar vermektedir.
Taşnaklar iktidardayken Türklere ve Kürtlere saldırarak, Müslümanlara kendilerini temsil hakkı vermeyerek, evlerini soyup yakmışlardır.”
ABD’nin dinsel misyoner kuruluşlara ek olarak Osmanlı Devleti toprakları üzerinde açtığı Amerikan okullarında müdürlük yapan Caleb F. Gates, Mary Patrick gibi Amerikalı eğitimciler, Türklerle yakın ilişkiler içinde bulunan kişiler olarak olaylara daha yansız bakabilmişlerdir. Gates ve Patrick ABD Hükümetine ve gazetelere gönderdiği yazılarda; Türklerin Hıristiyan düşmanlığı yapmadıklarını, asıl ayaklanmaları Ermenilerin çıkardığını ve Müslümanlara saldırdıklarını açıkça belirtmişlerdir.
ABD önceki Başkanlarından Ronald Reagan’ın Hukuk danışmanı Bruce Fein, Reagan’ın Başkanlık yaptığı döneme rastlayan 1981 Yılında, Beyaz Saray tarafından Ermeni soykırım savlarının araştırıldığını ve söz konusu savların asılsız olduğunun belgelendiğini söylemektedir.
ABD’den yayın yapan Turkishny.com
İnternet sitesinin haberinde, Fein, Ermeni savlarına ilişkin olarak yapılan araştırma sonuçlarını açıklamaktadır:
“Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı ‘müthiş’ sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir biçimde sürdürdü. Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu sayının 2 milyon dolayında olduğu gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin dolayında olduğu araştırmalarla kanıtlandı.
Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu.
Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getirim sağlıyor.
ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor.
Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor.
Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile kazanılan getirimi yitirmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.” (Cumhuriyet, 1 Temmuz 2009)
İngiliz Lordlar Kamarası’nda, 1998 Haziranında, “Ermeni Soykırımı’na ilişkin bazı sorular gündeme getirilir. İngiliz Hükümeti’nin bu sorulara ilişkin verdiği yanıt açık ve kesindir:
“Türk Hükümeti’nin, Ermeni topluluğunu yok etmeye ilişkin bir kararının varlığına ait bir kanıt bulunamadığından,
İngiliz Hükümeti, 1915 olaylarını soykırım olarak tanımamıştır.”
İsveç Parlamentosu’nun, Haziran 2008’deki “Ermeni Soykırım” tasarısı savına ilişkin kararı, ABD ve AB ülkelerine örnek olacak niteliktedir. Anılan kararın özetinde;
BM Ermeni olaylarını hiçbir zaman
‘soykırım’ olarak kabul etmedi.
BM Soykırım Sözleşmesi, 1948’den öncesini geri dönüşümlü olarak dikkate almıyor.
Uzmanlar soykırım kavramının, başka suçları kapsayacak biçimde genişletilmesinden kaygı duyuyorlar.
Yasa koyucular, dış siyasaya müdahale edip Türkiye’nin iç sürecinde rahatsızlık yaratmamalıdır, denilerek yansız tutum sergilenmiştir.
ERMENİ TARİHÇİLERİN DEĞERLENDİRMELERİ
Ermeni kökenli Sovyet Tarihçisi Bagrat Artemoviç Boryan’ın, 1928 yılında basılan ‘Ermenistan, Uluslararası Diplomasi ve SSCB’ adlı yapıtında, Ermeni Sorununun özüne ilişkin saptamalarda bulunur:
“Berlin Konferansı’ndan sonra Ermeni Meselesi (Sorunu) büyük devletlerin diplomasisi için Türkiye’ye bir baskı aracı durumuna dönüşmüştür. İngiliz ve Rus diplomasisi ve onların ardı sıra Rus ve Alman diplomasisi, ‘Ermeni Meselesi’ni Doğudaki sömürgeci politikalarının bir aracı olarak kullanmışlardır.”
Tarihçi Boryan, Ermeni olaylarında emperyalizmin parmağına dikkat çeker:
“Karşılıklı kırımın ve Ermeni halkın çektiği acıların sorumluluğu Çarlık Rusya’sıdır. Ayrıca kendi milletine ihanet eden ve Çarlık emperyalizminin casusluğunu yapan Taşnak önderlerinin, Ermeni halkının çıkarlarını gözetmek yerine, emperyalist diplomasisinin çıkarlarını esas almıştır. Bu şekilde de Ermenilerin, yok olmasına neden olmuştur.”
Ermeni tarihçi Leo-Arakel Babakhanan, “Mazi” adlı kitabında, Ermeni ayaklanmaları konusunda gerçekçi, nesnel değerlendirmelerde bulunur:
“Şimdi durum apaçık ortadır. Bir yanda kendi halinde Türk Milleti, diğer yanda ise sakin Ermeni halkı vardı. Taşnaklar ise, Rus süngülerine dayanarak isyanlar çıkarıyorlardı. Türk Devleti, kendi varlığını koruma hakkını kullanıyordu. Bu öyle bir haktır ki, en medeni devlet bile bu hakkını kullanmaktan vazgeçmez.”
Leo, Osmanlı Hükümetinin göç kararına ilişkin olarak da; “Rus kışkırtmalarına kanarak ve Rus silahlarına güvenerek karışıklık ve isyanlar çıkaran Ermeni komiteleri karşısında, kendi varlığını koruma hakkı kullanmak” biçiminde yorumlar.
Ermeni tarihçi Dr. Astaryan da,
“Ermeni Milleti Tarihi” adlı kitabında; “1862 yılında Zeytun Ermenilerinin, çevredeki Müslüman köylere baskın yaptıklarını” ve
“Ermeni komitecilerin Van, Bitlis yöresinde
birçok köyü bastıklarını ve birçok insanı öldürdüklerini”, belirtmektedir.
Dr. Astaryan, yazdıklarıyla o günlerdeki olayları anlatmaktadır:
“Rusya’dan çok miktarda silah getirtilip, kiliselerde saklamışlardı. Türkiye’ye kışkırtıcılar gönderiliyordu. Bunlar Kürt veya Çerkez kıyafetleri ile köy-köy dolaşıp halkı başkaldırıya çağıran konuşmalar yapıyorlardı. En sonunda, bütün Ermeni kurumlarının birleşmesiyle meşhur Taşnak Partisi kuruldu. Partinin kurucuları olan Kristoper Mihailyan, Rosdom Zoryan vd.
Türkiye’ye gidip, Ermeni gençlere silah eğitimi yaptırıyorlardı. Ermeni okulları ve kiliselerinde ihtilal oyunları oynatılıyordu. İşte bunun sonucunda, Ermeniler, gizlice Rusya’dan getirdikleri silahlarla komşuları Kürtlere, Türklere sebepsiz hücum etmişler, Müslüman köy ve kasabalarını yakıp yıkmışlardır.”
Ermenistan S.S.C. Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü Öğretim Üyesi S. A.
Varandyan da, “Taşnakların, kendi halkına ve Ermenistan’daki azınlıklara karsı yaptığı kıyımdır.” “Taşnaklar, kendi ülkelerinde de ulusal bir boğazlaşmayı kışkırtmışlardır.”
saptamasında bulunur.
WASHİNGTON BÜYÜKELÇİSİ ŞÜKRÜ ELEKDAĞ’IN 1985 YILINDA YAPTIĞI ULUSLARARASI ERMENİ ARAŞTIRMASI
Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Şükrü Elekdağ, “Ermeni Soykırım Savlarını”
tartışmak için 1985 yılında 69 tarihçi bilim
insanını bir araya getirir. Prof. Dr. Halil İnalcık’ın dışında Türk’ün olmadığı toplantının sonuç bildirgesinde; “Ermeni soyundan bir buçuk milyon kişinin 1915–
1923 arasında Türkiye’de uygulanan soykırımın kurbanları oldukları anlatımına karşıyız. Türklerin 1915–1923 yılları arasında böyle bir katliam yaptıkları konusunda hiçbir kanıt yoktur.” sonucuna varılmıştır.
Dünyaya açıklanan bu sonucun ardından 69 bilim insanı, soykırım savında olan Ermeni ırkçıları tarafından tehdit edilerek baskı altına alınmıştır. Ne acıdır ki herkese demokrasi dersi vermeye kalkan Avrupa ülkelerinin bazı parlamentolarının çıkardığı yasalarla bu bilimsel sonucun açıklanması yasaklamıştır. Bugün yaşanan bu süreç, emperyalizmin ikiyüzlülüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak; Osmanlı Devleti’nin soykırım yapmadığı, tarihin nesnel olarak incelenmesinden ve dönemin siyasal gelişmelerinin incelenmesinden anlaşılır:
İlgili Yasa uyarınca yalnızca Doğu illerinde ayaklanma çıkartanlar, Osmanlı Ordusunu arkadan vuranlar ve Hükümet aleyhine çalıştığı belirlenenler göç ettirilmiştir.
İstanbul, İzmir gibi Batıdaki büyük kentlerde yaşayan Ermeniler, yaşamlarını hiçbir baskı ve kısıtlamayla karşılaşmadan sürdürmüşlerdir.
Devlet ve ordu içinde değişik hizmetlerde çalışan Ermeniler de aynı biçimde görevlerini sürdürmüşlerdir.
Osmanlı Hükümeti, göç topluluklarının korunması ve göç ve yeniden yerleştirme sırasında olumsuz sonuçlar doğurabilecek olaylara karşı gerekli önlemlerin alınması için ilgili Valiliklere gerekli yönergeler göndermiştir.
Göç sırasında Ermenilere karşı suç işleyen ve görevlerini titizlikle yerine getirmeyen yetkililer yargılanmışlar ve suçlu görülenler cezalandırılmıştır.
Devlet geride kalan yaşlı, yetim ve öksüz Ermeni çocukların bakımını üstlenmiştir.
Göç ettirilen Ermenilerin geride bıraktıkları mallarının değerlerinin
sahiplerine ödenmesi
kararlaştırılmıştır.
Savaş sırasında Osmanlı Devleti’nin yanında yer alarak hizmet sunan Ermeniler, savaş sonrasında bütçenin
“vatana hizmet” kısmından maaşa bağlanmışlardır.
Savaşın bitiminde göç ettirilenlerin geri dönebilmeleri için kararname çıkartılmıştır.
ERMENİ SORUNU (Entrikacının komplosu) – Fethi Karaduman
1 Büyük Sovyet Ansiklopedisi c.3, aktaran, Doğu Perinçek, Sovyet Belgelerinde Emperyalizm ve Ermeni Sorunu, 12 Nisan 2005 Cumhuriyet
KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILIŞI Erdal ATICI Mustafa Kemal Atatürk, şüphesiz 20. yüzyılın en büyük dâhisiydi. Onu diğer dünya liderlerinden ayıran en önemli özelliği, sadece savaş meydanlarında kazanan başarılı bir komutan değil, aynı zamanda halkını yeniden yaratan ve aydınlatan büyük bir devlet adamı olmasıydı.
Bilindiği üzere; Osmanlı devleti, 16. Yüzyıl sonlarından başlayarak çağa ve çağın gelişmelerine ayak uyduramamaya başladı.
Çağın bilimsel ve teknolojik devrimlerini kavrayabilecek ve bu kavrayışla büyük dönüşümler gerçekleştirebilecek yönetici kadroları yetiştiremedi. Eğitime gereken önem verilmedi, gerçekçi eğitim politikası oluşturulamadı.
Gerileme ve çöküş dönemi birkaç yenilikçi padişah ve devlet adamının arayışlarıyla da durdurulamayınca, her alanda Avrupa ülkelerinden geride kaldı. Bu geri kalış
sonucundadır ki, büyük toprak kayıpları ve insan kayıpları yaşandı.
İçeride eğitimsiz topluluklar, dini kendi çıkarları için kullanan tarikatlar ve bağnaz bir toplum oluştu. Tüm bunlara karşın, Tanzimat Fermanıyla eğitimden sağlığa, ulaşıma her alanda birtakım olumlu gelişmeler de yaşandı. Ama bütün bu gelişmeler kocaman bir imparatorluğun dağılmasına engel olamadı…
Mustafa Kemal Atatürk, özellikle Balkanlarda büyük acıların ve kayıpların yaşandığı dönemde Selanik’te dünyaya geldi. Okuduğu okullarda karşısına çıkan vatansever öğretmenlerin de etkisiyle kendini yetiştirmeye, milleti, ülkeyi kurtarmaya hazırlanmaya başladı.
Onların nasıl bir ruh haliyle yetiştiklerini anlamak için okudukları kitaplara, görev yaptıkları yerlerde gösterdikleri başarılara bakmak gerekir. Örneğin, daha harp okulundayken II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı mücadele ettikleri görülmektedir. Yine Mustafa Kemal’in ilk
görev yeri olan Şam’da “Vatan ve Hürriyet Derneğini kurması, Selanik’te şubesini açması hep bu vatanı kurtarma düşüncesinin ürünüdür. Yine Trablusgarp işgaline (1911)
karşı her türlü tehlikeyi göze alıp, gönüllü olarak Arap çöllerini aşmaları, orada kelle koltukta mücadele etmeleri, oradan Balkan Savaşlarına (1912 – 1913) katılmaları, işte bu kuşağın, nasıl vatansever bir kuşak olarak yetiştiklerinin bir göstergesidir…
Mustafa Kemal Paşa, dünyanın en azgın emperyalistlerine karşı Kurtuluş Savaşı verirken, savaş sonrasının planlamasını da yapmaya başlamıştı. Ancak en büyük sorun cahil bırakılmış bir toplumla, yeni kurulacak olan cumhuriyetin yaşamasının olanaklı olmamasıydı. Bu nedenle daha Kurtuluş Savaşının başlarında Ankara’da bir öğretmenler kurultayı topladı, burada çok güzel bir konuşma yapıp, öğretmenlerden asıl savaşa; yani cehaletle savaşa hazırlanmalarını istedi. Cumhuriyet kurulduğu tarihlerde Osmanlıdan bize kalan eğitim mirası 13 milyon olan nüfusun neredeyse % 90’larının okuma yazma bilmemesiydi. Öyle ki; her yüz erkekten 7’si, her bin kadından sadece 5’i okuryazardı.
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti kurduktan sonra da eğitimle ilgili arayışlarını sürdürdü. 1920’den 1935 yılına kadar 15 Genel Müdürü değiştirmişti. 1935’e gelindiğinde eğitim alanında istenilen başarı elde edilememiş, 40 bin köyden hala 35 binine okul ve öğretmen götürülememişti.
Mustafa Kemal Paşa biliyordu ki, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylüler okutulmadan, aydınlatılmadan yapılan devrimlerin ömürleri uzun süreli olamayacaktı.
Kurtuluş Savaşından tanıdığı kurmay subay Saffet Arıkan’ı Milli Eğitim Bakanı yaparak ilköğretim sorununu ivedilikle çözmesini istedi. Saffet Arıkan, köy eğitim davasıyla ilgili çalışmalar yapan, kitaplar yazan, makaleler yayınlayan İsmail Hakkı Tonguç’u ilköğretim genel müdürlüğüne getirdi. İşte Köy Enstitüleri Sistemi denilen ve bugün bile orada uygulanan çağcıl eğitimi mumla aradığımız Köy Enstitülerin Sisteminin temeli böylece atılmış oldu.
Tonguç’a göre düzeltilmesi istenen işin mevcut durumu iyi bilinmeliydi. Bilimsel çalışmalar yapılarak rapor haline getirildi ve
Bakana sunuldu. Raporun saptamaları gerçekçiydi, yapılan öneriler denenmeye uygun bulundu, deneme süreci başlatıldı.
(1936)
Köy Enstitüleri açılmadan önce de Türkiye’de öğretmen yetiştiren öğretmen okulları vardı.
Köy Enstitüleri bunlardan başlıca üç özelliği nedeniyle farklıydı.
Köy Enstitüleri parasız yatılı kurumlardı.
Öğrencisini köyden alıyorlardı. Öğretim programlarında kültür dersleri yanında tarım ve teknik dersler de vardı. Öğretim yöntemleri farklıydı. İş eğitimi ilkesi uygulanıyordu. İş içinde, iş aracılığıyla üretim amaçlı eğitim. Ezbere dayanmayan uygulamalı eğitim. Bilgi depolamayı değil, öğrenme yollarını öğreten bir yöntem. Okuma alışkanlığı kazandıran bir yöntem. Ülkenin demokrasi aşamasına geçmesi istendiğinden Köy Enstitülerinde demokrasi yaşam biçimi haline gelmişti. Her enstitü sanki öğrencilerce yönetiliyordu.
Köy Enstitüleri bölgesel kurumlardı. Her enstitünün 2 – 4 ilden oluşan bir bölgesi vardı. Ülke enstitü sayısı kadar enstitü bölgesine ayrılıyordu. Enstitü, bölgesindeki köylerin her türlü eğitiminden sorumluydu. Öğrencisini bölgesi köylerinden alır, mezunlarını
bölgesi köylerinde
görevlendirirdi. Mezunları ile ilişkisini kesmez, onların başarılı olması için her türlü yardımı yapardı. Genel planlamaya uygun olarak bölgesi eğitim planlamasını yapmak enstitünün göreviydi.
Köy Okulları, Köy Enstitüleri ve Yüksek Köy Enstitüleri ile Köy Eğitim Sistemi oluşuyordu. Bu sistemle köylerin yetenekli çocukları ilkokuldan sonra Köy Enstitüsüne giderek ortaöğretim, Yüksek Köy Enstitüsüne giderek yükseköğrenim görmüş oluyorlardı. Böylece ülke yönetiminin çeşitli kademelerinde görev almalarının önü açılmış, kolaylaşmış oluyordu. Bu görev ortaklığını istemeyenler kapatılmasında önemli rol oynamışlardır.
Köy Enstitüleri, Türkiye’nin gereksinimleri sonucu ortaya çıkmış, tamamen “Yerli” bize özgü kurumlardı. Atatürkçü düşüncenin ta kendisiydi. Laik ve bilimsel eğitimin filizlendiği, büyüdüğü kurumlardı Köy Enstitüleri.
17 Nisan 1940’ta çıkan 3803 sayılı kanunla kurulan Köy Enstitüleri kısa sürede çok başarılı oldular ve köylerde aydınlanma rüzgârları estirmeye başladı.
Atatürkçü düşünceyi, yapılan devrimleri bir türlü içine sindiremeyen gerici zihniyet, Köy Enstitülerine karşı cephe almakta gecikmedi.
Özellikle içeride toprak ağaları, şeyhler ve katı bürokratlar Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerden korkmaya başladılar. Çünkü enstitüden mezun olan öğretmenler bu üç grubun köylüyü sömürmesine karşı direnç göstermeye başladılar.
Köy Enstitülerine karşı ilk büyük saldırı 1946 seçimlerinden sonra geldi. Hasan – Âli Yücel gibi, ulusal eğitim sorunlarına karşı korkmadan insancıl savaş açan, Doğu’nun ve Batı’nın 496 klasik eserinin Türkçeye çevrilmesi için “Tercüme Bürosu” kuran ve çevirten, büyük kültürel devrimin de öncülerinden olan Hasan – Âli Yücel’in, milli eğitim bakanlığından ayrılmasıydı. Çok geçmeden Köy Enstitülerinin kurucusu, kuramcısı ve uygulayıcısı İsmail Hakkı Tonguç ilköğretim genel müdürlüğü görevinden alındı. Onların yerine, Mustafa Kemal Atatürk’ü anlayamamış, devrimlerin
amacını kavrayamamış, gerici kişiler göreve getirildi.
Hasan – Âli Yücel’in yerine getirilen Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer, Tonguç’a ve Köy Enstitülerine diş biliyordu.
Köy Enstitülerini diğer okullardan ayıran özellikler “İş Eğitimi”, “öğrencilere Okuma Bilinci kazandırılması”, “Eleştiri özeleştiri”, “okul yönetimine katılma ve örgütlenme” gibi uygulamalara son verildi.
1947’de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. Yüksek Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenler apar topar askere alındı ve % 25’i yedek subay hakları gasp edilerek çavuş çıkarıldı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün sarsılmaz devrimci duruşu karşısında ses çıkaramayanlar, gizlenenler, onun genç yaşında ölümüyle ortaya çıkmışlar ve yönetimde söz sahibi olmuşlardı. İkinci Dünya Savaşı sona erince en büyük darbeyi laik ve bilimsel eğitim almıştır. Din eğitimi konusu gündeme getirilmiş, DP (Demokrat Parti) içindeki gericilerle, CHP içindeki gericiler ortak çalışmaya başlamışlardır.
Reşat Şemsettin Sirer’den sonra milli eğitim bakanı olan Tahsin Banguoğlu da, Köy Enstitülerine karşı olan saldırgan tutumunu sürdürmüştür. Bu arada Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlere karşı da korkunç baskılar oluşturulmuş, çalışmaları engellenmiş, kıyımlara uğramışlardır.
Ödünler verilerek, laik eğitim zedelenerek ve bilimsel eğitimden sapılarak ilerleyen süreçte
1950 seçimleri yapılmış, DP ezici bir çoğunlukla iktidara gelmiştir. CHP devrimci niteliğini yitirmesinin faturasını çok ağır bir biçimde ödemiştir. Demokrat Partinin ilk Milli Eğitim Bakanı Avni Başman’dır. Başman Atatürk’ün eğitim felsefesini kavramış, devrimci milli eğitim bakanı Mustafa Necati ile çalışmış bir bakandı. Demokrat Partililerin isteklerine ve baskılarına dayanamayarak istifa etti. Yerine geçen Tevfik İleri Köy Enstitülerini kapatan bakan olarak tarihe geçmiştir. İşbaşına gelir gelmez, Köy Enstitülerinde görev yapan öğretmenlere, yöneticilere korkunç baskılar uyguladı.
Birtakım komplolarla bakanlık emrine aldı.
Her gittiği yerde Köy Enstitülerini kötüledi.
Çeşitli iftiralar atılmasına adeta ön ayak oldu.
Enstitülerde karma eğitime son vererek, kız öğrencileri belli bir yere topladı. Bununla da yetinmeyip, 1954’de Köy Enstitüsü adını da kaldırdı.
Köy Enstitülerinin kapatılmasında iç nedenlerin yanında, dış dinamiklerin de etkisinin olduğunu belirtmekte yarar görüyorum. 1946’dan sonra Türkiye bir makas değişimi yaşadı. SSCB’ye karşı;
Amerika ve Batı devletlerin yanında konumlandı. İçine girdiği Kapitalist sistem, Köy Enstitüleri gibi üretken insanlar yetişen, kendi ayakları üzerinde durabilen insanlar yetiştiren sistemi kabul etmezdi. Türkiye bu makas değişiminden sonra Batının ileri bir karakolu ve pazarı olacaktı. O nedenle
“Marşal yardımı” adıyla yapılan yardımlarla,
üretimin önüne geçildi. Örneğin;
hayvancılıkta dünyada önemli bir yere sahip
olan ülkemize süt tozu yardımı yaptılar.
Margarin yağı verdiler. Eğitim Gönüllüleriyle eğitimin her alanına sızdılar…
O güzel ışıklı eğitim kurumları kapatıldı gitti.
Yerine ezbere dayanan ve bir türlü yama tutmayan eğitim sistemlerine kaldık. Her yıl sistem değiştirip deneme yanılma yoluyla kaplumbağa hızıyla ilerlemeye çalışıyoruz.
Çoğu kez de bu ilerleme gerilemeye dönüşüyor.
Köy Enstitülerinde uygulanan çağcıl eğitim, 21. Yüzyılda yeniden insanlığı kurtaracak eğitim modellerinin başında gelecektir…
Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü Köy Enstitüleri hala ülkemizde ve dünyada en çok konuşulan, yazılıp çizilen kurumlardır.
Denenmiş ve çok başarılı olmuşlardır…
Tarihçi, Yazar ve E. Albay Kemal KARAKUZEY
23 NİSAN ULUSAL EĞEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLAMALARI
1. Genel konular.
a. Değerli dostlarım ve yüreği insan sevgisi odaklı Atatürk Sevdalısı yurtsever güzel insanlar hepinize selam, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Malumunuz bugün “ 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI “ mızın 101’ncü yıl dönümünü kutlayacağız. Sizlere bu bayramın önemi ve her yıl yapılan kutlamalarda göze çarpan önemli olaylar ve hatta çok traji-komik gelişmeler hakkında bilgi vermek istiyorum.
b. 23 Nisan 1920’de yeni Türk Devleti kurulmuştur. Atatürk, yeni Türk Devletinin kurucusu ve başkanıdır. Devletin yasama görevini gören meclis olan TBMM. 23 Nisan 1920’de kurulmuştur. Adı kurucu meclis olmamakla birlikte, gördüğü hizmetler ve
yetkileri bakımından kurucu meclise eş değerdedir. Atatürk aynı zamanda yeni kurulan ve çalışmaya başlayan TBMM.’nin de kurucusudur ve başkanıdır. Mustafa Kemal Ankara’ya gelip çalışmaya başladığında Anadolu’nun her bölgesine isyanlar başlamıştı ve içinde bulunulan şartlar son derece kötüydü. Buna rağmen
“Her şeyden önce Meclis, her şeyden önce meşruluk“ diye diretiyordu. Ayrıca bir ifadesinde ise “Meclis bir nazariye değildir.
Bir hakikattir ve hakikatlerin en büyüğüdür.“ diyordu. Bu sözler gerçi, daha meclis açılmadan söylenmişti. Ama bu sözler, onları söyleyebilen insanın, yeni kurulacak meclisin kürsüsünde bir ihtilalci değil, bir devlet adamı olarak belireceğini, önceden gösteriyordu. O zor günlerde bile Atatürk seçimlerin yapılmasını sağlayarak, ülkenin milli mücadelesinde alacağı kararların “ milli egemenlik “ ilkesinden ödün vermeden uygulanmasını gerçekleştirmiştir.
ç. Ayrıca yaşamımda etkilendiğim güzel örnekler de yaşadım. İç güvenlik harekâtı kapsamında bulunduğumuz Hakkâri ili Şemdinli ilçesinde 1999 yılında Tugay Komutanı operasyonda iken vekâleten komutan olarak katıldığım bir 23 Nisan Bayramında çocuklarımızın coşkusu ve halkın bayrama olan ilgisi beni çok mutlu etmişti. Tüm halk ve çocuklar İstiklal marşımızı büyük bir coşkuyla söylerken duygulanmamak elde değildi. Yörenin halk