• Sonuç bulunamadı

Resmi adı “Biyogüvenlik Yasası” olan film tüm Türkiye’de seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Resmi adı “Biyogüvenlik Yasası” olan film tüm Türkiye’de seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor"

Copied!
7
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

“MATRUŞKA YASASI” TARLALARIMIZDAN SOFRALARIMIZDAN ÖNCE MECLİS SALONLARINDA GÖSTERİME GİRİYOR..

Büyük prodüksiyon şirketlerini aratmayacak bütçeyle hazırlanan “Matruşka Yasası” yakında hayatımız pahasına ve hayatlarımızda gösterime giriyor. Resmi adı “Biyogüvenlik Yasası” olan film tüm Türkiye’de seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor. Filmin konusu kısaca şu: Yoksul ülkelere zenginlik getirme bahanesiyle Monsteranto, Tarım tekelleri soyunun izniyle uzak diyarlara sefere çıkar. Monsteranto ’ya ulvi bir misyon yüklenmiştir: Ülkelerin topraklarını işgal etmeden onların gen kaynaklarını, bitkilerini, hayvanlarını, çiçeklerini ve tüm güzelliklerini ele geçirmek. Bunu başardığı takdirde dünyanın efendiliği payesi verilecektir. Daha önce kullandığı silahların yanı sıra Carthegena’nın da gücüyle donatılır. Carthegena’nın güçlü bir ikna kabiliyeti vardır: Yoksul halkları da gen kaynaklarını koruyacağına söz vererek kandırmış ve onların yöneticilerine bir protokol imzalatmıştır. Şimdi bu protokol yoluyla bu güne kadar domates kokusuyla büyüyen çocukların sofralarına, akrep geni aktarılmış domatesler, domuz geni aktarılmış lahanalar göndermek istemektedir. Monsteranto bunu yapabilecek bir kişiliktir. Monsteranto, gittiği diyarlara dokuz adet iç içe geçmiş matruşka götürmektedir. En büyük matruşka, açlığın ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasını ve canlıların çeşitliliğini simgelemektedir. Gittiği topraklarda bu Matruşka’ya inanılması için yıllarca beklemeyecektir.

Carthegena’ın ruhu O’nun önünü açmaktadır. Diğer sekiz matruşka ise, Monsteranto’un emellerini

gerçekleştirebilmek için en büyük matruşkanın içinde saklanmaktadır. Bunların adları biyoteknoji, bürokrasi, kapitalizm, savaş, sömürü, eşitsizlik, adaletsizlik ve Sonrüya’dır. Monsteranto, gittiği diyarlardaki yardımcısı hacıyatmazlarla, halkların, matruşkaların getireceği zenginliğe ve şölene katılmalarını sağlamak için tüm cephaneliğini kullanmaya hazırdır. Fakat Monsteranto’un hesaba katmadığı bir şey vardır: Topraklarını ve geleceklerini savunan ve güneş ülkesinin kurulacağına inanan mülksüzler.

Burada filmin tamamını anlatmayacağız, Ama konunun bilindik olduğunu hatırlatalım. Buna karşın filmden çok şey bekleyenler, hayal kırıklığına uğrayabilir. Filmin senaryosu İngilizce aslından, tagemceye çevrilmiş. Bu yüzden film hakkındaki yorumlarımızı da tagem dilinde yaptık. Bundan sonraki bölümde tasarı, taslak, yasa sözcükleriyle film kastedilecektir. çünkü tagem dilinde film sözcüğünü bu kavramlar karşılamaktadır.

TASLAK MI, KASNAK MI!!!

Birleşmiş Milletler 4 Haziran 1992’de, yani Şubat karnavalından dört ay sonra Rio de Janerio’da “Çevre ve Kalkınma” konferansını toplayıp “Biyolojik çeşitlilik Konvansiyonu” nu imzaya açtığında, dünyanın en büyük

biyoteknoloji firmaları ve laboratuarları Midland’daki 27 kilometrelik DNA vadisine çoktan yerleşmişlerdi. Böylece çoktan Brezilya kestanesinin genleri soya fasulyesine aktarılmış ve tarıma elverişli Brezilya topraklarının üçte birinden fazlasına yayılmıştı. Sözleşmeden sekiz yıl sonra bu kez Cartagena’da üslenen aynı “Milletler”,

“Cartagena Biyogüvenlik Protokolü”nü Konvansiyona ek protokol olarak kabul ettiklerinde ise, sadece İspanya topraklarının 30.000 hektardan fazlası , dünya tarıma elverişli ekim alanlarının ise sözleşmeden bu yana 25 misli artarak, yani 44.2 milyon hektara yakını Vadi çalışanlarının hizmetine tahsis edilmiş bulunuyordu.

Ama 2000 yılının başında yalnızca bu protokol kabul edilmekle kalmadı, aynı tarihlerde biyogenetik firmaların regülasyon yükümlülüğü altına sokulmasını öneren BM Transnasyonel Şirketler Merkezi bizzat BM tarafından cezalandırılarak lağvedildi ve yerine en büyük 250 şirketin “kendi kendisini kontrol edeceğine” söz verdiği “BM Global Compact” şirketler konvansiyonu kuruldu. Biyogüvenlik protokolünün taraf devletlerin imzasına açıldığı tarih olan 2000 yılının Mayıs ayına gelindiğinde ise hemen kuzeyde İsveç’in Malmö kentinde toplanmış olan BM Çevre Bakanları konferansı, çevre ve kalkınma sorunlarının “Global Compact” öncülüğündeki

“governence”(yönetişim) anlayışı içinde çözülebileceğini ilan ediyordu.

Biyogüvenlik Protokolünün mehazı sayılması gereken “Biyolojik çeşitliliğin Korunmasına dair Sözleşme” ye göre çeşitliliğin korunması; biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve biyolojik kaynağın kullanımından doğan yararın taraf milletler arasında “hakça” paylaşımı ile aynı anlama geliyordu. Sürdürülebilir kullanım; “ çeşitlilik unsurlarının uzun dönemde azalmasına yol açmayacak şekilde ve oranda kullanımı” demekti. Biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımından ise “milli egemenlik” prensibinden hareketle, ulusal devletler sorumlu tutulmuştu. Yarar paylaşımı adı altında düzenlenen ilk husus “biyolojik kaynaklara erişim hakkı” idi. Diğer bir deyişle bir devletin öteki devlete ait gen kaynaklarını kullanma hakkı. Sözleşmenin 15. Maddesinde, kaynaklara erişim hakkı, bu hakkın içeriği

(2)

ve miktar ayarlamaları öncelikle ikili veya tek taraflı anlaşmalarla mutabık kalınan şartlara tabi kılınıyordu. Bu hukuk sarmalından çıkan netice ise basitçe söylemek gerekirse şu oluyordu; kullanım sorumluluğu milli devletlerde,

kullanım yetkisi ise milletlerarası topluluklarda! Böylece sadece sözleşmenin imzalandığı 1992 yılından bu yana ve sözleşmenin gözetimi altında, onlarca yoksul “egemen devlet” gen kaynaklarının kullanımını 500 den fazla ikili anlaşma ile ve TRIPs plus ya da UPOV adı altında, birkaç egemen devlete devretmiş oldu. Şimdi bu kaynaklar Midland’da gen vadisi çalışanlarınca kullanılmakta.

Gerçekte kaynağını BM’in 1962 tarihli “Doğal Kaynaklar üzerinde Daimi Egemenlik Kararı”nda bulan bu dahiyane yaklaşım, milli egemenlik safsatası yani, yüzyıl boyunca bütün kritik müzakerelerde sermayenin çıkarını ulusal üstü düzenlemelere, yoksul halkın çıkarını ise “ulusal egemenliğe” havale eden döngüsüyle epeyce iş gördü ve hala görmekte.

Sözleşmede burjuva hukukunun dolambaçlı diliyle ustalıkla örülmüş bir diğer husus ise doğrudan “yarar paylaşımı”

ile ilgili idi. Bu husus genetik kaynaklar üzerindeki bilimsel araştırmalara devletlerin karşılıklı katılımını ve bu kaynakların ticari ya da başka amaçla kullanımından elde edilen yararın paylaşımını bir hak olarak düzenliyordu.

Hakkın öznesi yani yararlanıcısı ise, “biyolojik kaynakları temin eden taraf “olarak tayin edilmişti . Buraya kadar makul görünmekle birlikte sözleşmenin giriş kısmında yapılan terim tanımlamaları işin rengini iyiden iyiye değiştiriyordu. Buna göre; Menşe ülke, genetik kaynaklara in-sitü koşullarda sahip olan ülke anlamına geliyordu.

Temin eden ülke ise (her hangi bir yasallık kriteri gözetilmiyordu) bu kaynakları menşe ülkeden toplayan veya temin eden ülke; yani biyokorsanlar. Sözleşmede yararın kendisiyle paylaşılması istenilen taraf işte bu ikinci gruptakilerdi. ” Adil ve eşit” !

Şimdilerde Türkiye’de belki de en çok konuşulan konulardan biri olmaya aday, biyolojik çeşitlilik sözleşmesinin eki Biyogüvenlik Protokolü ve ondan iktibasla hazırlanan ulusal “Biyogüvenlik Yasa Taslağı”. Dünyada yürürlüğe giriş tarihi 11.10.2003 olan protokolün Resmi Gazetede yayımlandığı tarih 24.6. 2003 oldu. Yürürlüğe giriş tarihi ise 24.1.2004 olarak belirlendi. Yani protokol 24 Ocaktan bu yana Anayasanın 90. Maddesinin son fıkrası hükmü gereği mer’i kanuna eşdeğer olacak şekliyle yürürlükte. Ulusal Biyogüvenlik Kanun Taslağı ise aslında protokolün Resmi Gazetede yayımlanmasından çok önce, 18 Eylül 2002 tarihinde başlatılan ve 444.000 dolarlık proje finansmanının yarısına yakını BM Küresel çevre Fonu (GEF) tarafından karşılanmakta olan “Ulusal Biyogüvenlik çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi’nin mevzuat ayağı. GEF ise Rio zirvesinde “çevre”nin “küresel kamusal mal” olarak, yani mal olarak tanınmasıyla birlikte açığa çıkan finansman ve belki de tedarik pazarlama ve satış ihtiyacının giderilmesine yönelik bir BM kuruluşu.

Protokol bütün bir ulusal mevzuat ayarlamalarının mehazını teşkil ettiğine göre öncelikli ve detaylı bir incelemeyi hak ediyor.

Dibacesine kayıtlı olduğu şekliyle, Cartagena Biyogüvenlik Protokolünün tarafları, “modern biyoteknolojinin çevre ve insan sağlığı için yeterli güvenlik tedbirleri ile birlikte geliştirilmesi ve kullanılması halinde insanlığın refahı için büyük potansiyele sahip olduğunu kabul ederek" ve Rio'’da kabul edilen "ihtiyatlılık prensibi”nin ışığında söze başlıyorlardı. Ardından genetiği değiştirilmiş organizmaların “güvenli nakli muamelesi ve kullanımı” alanında yeterli(!) bir koruma düzeyinin sağlanmasını taahhüt editorlardı. Dolayısıyla değiştirilmiş organizmaların nakli, muamelesi ve kullanımını da. Bu nedenle olacak ki, protokole damgasını vuran temel rejim, değiştirilmiş organizma ticareti için “yasaklama” değil, daha çok “bilimsel belirsizlik- risk belirsizliği”, “risk”, “risk değerlendirme” ve “riskin yönetilmesi” kavramlarının etrafında uçuştuğu bir tür aşamalı serbestleştirme fikrinin merkezden ulusal piyasalara ihracı şeklinde gelişiyordu. Esasen bu “risk”, “risk belirsizliği”, “risk değerlendirme”, “güvenli kullanım (etiketleme v.s dahil)” benzeri kavramlar hiç de yeni değildi. Örneğin tahıl ve gıda ticaretinin kuralsızlaştırılarak

serbestleştirilmesini amaçlayan WTO-SPS (DTÖ-Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerine dair Anlaşma) metninde bunların her birinin açılımını bulmak pekala mümkün.

Bununla birlikte GDO ve GDO’lu ürünlerin tamamının Protokol kapsamına alınarak güvenli muamelesinin taahhüt edildiğini düşünmek de yanıltıcı olur. Çünkü “Amaç” maddesine, güvenli muamelesi hedeflenenlerin “biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek organizmalar” olduğu açıkça ima edilmiş. Yani zararsız ve denetimi gerekmeyen GDO’lar da mevcut. Zaten 7/4. Maddesinde de bu türden

“olumsuz etkiye sahip olması olası görülmeyen” GDO’lardan söz edilerek bunların ön bildirim, dolayısıyla büyük

(3)

ölçüde risk değerlendirme sürecinin dışında bırakılması sağlanmış. Protokolün “Risk Yönetimi” başlıklı 16/5.

Maddesi ise tarafların olumsuz etkiye sahip GDO’ların belirlenmesi konusunda işbirliği yapacakları hususunu bağıtlıyor. Bu haliyle yakın gelecekte GDO’lar dünyasının da akranı olan tüm tarım kimyasalları, gübre ve yem katkılarında olduğu gibi, zararlılar ve zararsızlar olarak sınıflandırılıp, karar süreçlerinin standartlaştırılacağını tahmin etmek güç değil. çünkü ekonominin bakış açısına indirgendiğinde hiçbir satışın ötekinden farkı yok.

Protokol, devletlerarası bir anlaşma olmak nedeniyle, daha ziyade “sınır ötesi hareketler” olarak adlandırdığı ithalat- ihracat işlemleri üzerine odaklanmış. Sınır ötesi hareketler ise “kasıtlı çevreye salım”, diğer bir deyişle “genetiği değiştirilmiş organizmanın açık ve geniş alanda üretimi maksatlı” tohum ithalatı ve kastî olmayan yani “gıda ya da yem olarak veya doğrudan işleme amaçlı ithalat” olarak iki ayrı prosedürde ele alınmış. Kasıtlı çevreye salım yani GDO’lu tohumluklar için kararlaştırılan kontrol mekanizması, diğerine göre ağırlaştırılmış prosedürler içeriyor.

Örneğin protokol kapsamında ön bildirim anlaşmasından doğan yükümler kapsamına yalnızca kasıtlı çevreye salımın konusunu teşkil eden tohumluklar alınmış. GDO’ ların araştırılması veya geliştirilmesi için öngörülen “Kapalı

kullanım”esasları, gıda, yem veya doğrudan işleme amaçlı ithal edilen ürünler ön bildirim anlaşması kapsamının dışında bırakılmış. Ön bildirim süreci ihracatçı taraf ya da doğrudan ihracatçı tarafından ithalatçı tarafa yapılacak ve protokolle kararlaştırılan(ek 1) bilgileri içermesi öngörülen bir bildirimle başlıyor. Ön cevap adı verilen ve ithalatçı tarafın başvuruya ilişkin ön değerlendirmesinin ihracatçıya bildirildiği bir tür “usul muhakemesi” ile devam ediyor.

Başvurunun protokolle belirlenmiş olan usul şartlarını sağlaması halinde ise bu kez ikinci aşamaya yani “esastan”

karar aşamasına geçiliyor. Yetkili ulusal mercii tarafından verilecek olan nihai kararın protokole göre iki şekli var;

koşullu ya da koşulsuz ithalat onayı veya doğrudan doğruya ithalatın yasaklanması. Protokolde yasak hallere ilişkin hiçbir ön belirleme yok. Bütün bir karar süreci “risk değerlendirme” adı verilen ve ölçütleri protokolün III numaralı ekinde belirtilmiş olan bir tür ”bilirkişilik” müessesesinin sonuçlarına terkedilmiş. Ama birleşen milletler bununla da yetinememiş olacak ki , 15.maddenin 2. Fıkrasına şöyle bir cümle iliştirilmiş; ”ithalat tarafı ihracatçının risk

değerlendirmesi yapmasını şart koşabilir”. Gerçekte bu ifadenin burjuva hukukun asgari temel prensipleri

gözetildiğinde dahi skandaldan farkı yok. Meseleye tabiatın temel yasalarıyla bakılacak olursa da tek bir karşılığı bulunabilir; kurdu kuzuya çoban koşmak!

Öte yandan risk değerlendirmesine ilişkin üçüncü genel prensip, bu değerlendirmeyi yapacak olanları “uluslar arası kuruluşların tavsiye ve rehberlerini” göz önünde bulundurmaları konusunda uyarıyor. Aslında bu rehber, FAO (Gıda Tarım Örgütü) nun bir alt organizasyonu olan Codex Alimenterius Commission(CAC) ve WHO (Dünya Sağlık Örgütü) nün tahıl ve gıda kodeksinden başka bir şey olmayacak elbet. Bu kodeks, yani zararlılar listesi ise tohum ve tahıl ticaretinde söz sahibi dev firmaların da katıldığı ve CAC tarafından organize edilen toplantılarda

kararlaştırılıyor. Bu güvenlik standartları Dünya Ticaret Örgütü’nün Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin

Uygulanmasına ilişkin Anlaşma(SPS) ekinde bitki sağlığı standartları olarak yer alan ve yılardır örneğin NAFTA ülkelerinde titizlikle uygulanmakla sonuçları bilinen standartlar.

Protokolün genetiği değiştirilmiş organizma ticaretine yaklaşımının belirlenmesi bakımından önem taşıyan başka bir husus ise yine giriş bölümünün 4. Paragrafında dile getirilen “ön tedbirci yaklaşım” prensibi. Esasen Rio’dan bu yana biyolojik çeşitliliğin korunması ile ilgili bütün uluslar arası metinlerde GDO’nın ekolojik sistemler ve insan sağlığı üzerindeki tahribatı “bilimsel belirsizlik” şablonuyla göğüsleniyor. Yani bu alanda kabul edilen esas yaklaşım zararın henüz “bilimsel olarak kanıtlanamamışlığı” ve bu bilimsel belirsizlik altında dahi sırf “kamuoyunun artan ilgisini “ dikkate alarak lütfedilmiş bir “risk” varsayımı. Bu varsayım riskin gerçek bir risk olarak kabul edildiği anlamına gelmiyor elbette. Yalnızca riskin sürekli araştırılması gereğini kabul etmekle yetiniyor. Örneğin Rio bildirisinin meseleyi dile getirildiği 15. Maddesinde , “ciddi tehditlerin veya tamiri mümkün olmayan zararların bulunması halinde, bilimsel belirsizliğin önlemlerin alınmasını erteleyebilecek bir neden olarak kullanılmayacağı” hususu deklare edilmiş. Yani ortada öyle bir bilim var ki, transgenik tarım nedeniyle ekilebilir arazilerinizin yarısı yansa,

“belirsizliğini” sürdürebiliyor. Diğer bir deyişle bu metinlerin tamamı için “bilimsel belirsizlik” bir fikri sabit, büyük şirketler lehine geliştirilmiş bir” ön karine”den başka bir şey değil. Bu nedenle olsa gerek risk değerlendirmede

ispatlanması gereken iddia “zarar” la ilgili olanı. Yani ispat külfeti tıpkı SPS’de olduğu gibi zararı öne süren tarafa ait.

O halde karine de en az SPS’ninki kadar açık; zararsızlık!

Protokolün kendi hukuki etkililiğine bakış açısının ise içeriği doğrudan ticari olmayan, diğer bir deyişle “sosyal içerikli” uluslararası anlaşmalar bakımından klasikleşmiş bir yaklaşım gösterdiği söylenebilir. Aslında ticaret

diplomasisinin jargonuna bakılacak olursa milletlerarası müktesebatın ticari olanına “ulusal yükümlülük”, olmayanına

(4)

“ulusal taahhüt” deniliyor. Ulusal yükümlülüklerden ise daha çok Dünya Ticaret Örgütü ile imzalanan konvansiyonlar anlaşılıyor. Protokol giriş bölümünde kendi hükümlerinin diğer uluslar arası anlaşmalardan doğan hak ve

yükümlülükleri değiştirici bir nitelik taşımadığını vurgulamak suretiyle kendi pozisyonunu seçmiş . Aynı zamanda bu protokole göre yapılacak ulusal düzenlemelerin de “uluslararası yükümlülükleri” tavan kabul eden bir anlayışla yürütüleceğini bağıtlayarak(md 2/4), protokol hükümlerinin ulus-devletlerce yüksek koruma standartlarına çekilmesi tehlikesini DTÖ öcüsüyle savuşturmuş. Yine de mevcut protokol ve tam- iktisapla hazırlanan ulusal mevzuatın dahi DTÖ hukukunu ihlal ettiği iddiasıyla tahkim ve DTÖ panelistlerinin önüne sıkça taşınacağını tahmin etmek güç değil. Bugün bile DTÖ’ye getirilen uluslararası tahkim davalarının önemli bir çoğunluğu çok taraflı çevre anlaşması MEA’nın DTÖ hukukunu ihlal ettiği iddiasıyla açılıyor. DTÖ’nün müstear hale gelmiş kararlarına göre ise “çevre hukuku” ticaretin önüne konulan tarife dışı teknik bir engelden başka bir şey değil.

Öte yandan 24. Maddeyle getirilen, protokole taraf olmayan devletlerle yürütülecek işlemlerde protokole uyumluluk esası (uygunluk değil), bu gri alanı ikili bölgesel ve çok taraflı ticari anlaşmaların bilinen kaderine terk ediyor. En büyük GDO ihracatçısı üç ülke, ABD, Kanada ve Arjantin protokolün imzacısı değil. Dolayısıyla, Türkiye’ye 2003 yılında giren toplam 1.818.131 ton mısırın 1.113.483 tonunun ABD’nden, 356.713 tonunun ise Arjantin’den; 813.635 ton soyanın ise yarısının ABD’nden diğer yarısının da yine Arjantin’den ithal edildiği hatırlanacak olursa protokolün mevcut haliyle bile yaşamadığı söylenebilir.

Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca yürütücülüğü üstlenilmiş olan “Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı “ na gelince; O bu haliyle ele alındığında Protokolün hiç de veciz sayılmayacak bir replikasından ibaret. Ya da şöyle diyelim; pahalı bir hukuki danışmanlık dışında protokolde gördüğü bütün malzemeyi kullanmış

Yine de protokolün sahnesinde şenlik devam ediyor. Örneğin Avrupa Komisyonunun, 1998 tarihli transgenik bitki ticareti yasağıyla başlayan ve bu yasaklama nedeniyle DTÖ’ce tazminata mahkum edilmesi ve ilan edilen

moratoryumun mayıs ayında kaldırılmasıyla devam eden macerası protokolün yürürlüğe girmesi ile mutlu sona erdi. .AB artık bu ürünlerin ticaretini apriori yasaklayamayacak, risk formülüyle çalışıp güvenli muamelesini sağlayacak. Bu ürünleri etiketleyerek serbest piyasa ajanlarının ürün seçme özgürlüğünü garanti altına alacak.

Türkiye’ye gelince; O da Protokolden önce yasaklanmış olan transgenik tohum ticaretini serbest piyasanın güvenli muamelesine terk ederek, evdeki bulguru dimyat tacirlerine teslim etmiş olacak. Aslında bütün bu gelişmeler Protokolün milletlerarası sahada göreceği asıl işe ışık tutuyor; transgenik ürün ticaretiyle ilgili varsa ulusal herhangi bir direncin egalesi , yoksa gelecekte ortaya çıkması olası “ulusal mevzuat” aşırılıklarının şimdiden kontrol altına alınarak ortak bir piyasa standardının oluşturulması.

Bu haliyle Biyogüvenlik protokolü ve onun her türlü ulusal tekrarı, yalnızca ticaretin güvenliğini sağlıyor. Diğer taraftan, Cartagena Biyogüvenlik Protokolü ve Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı da gıda güvenliği (food safety) konusu yer almamıştır. İşlenmiş gıda ürünleri de Protokol kapsamı dışında bırakılmıştır. Şirketler için taslak, biyolojik çeşitlilik, gıda güvenliği ve egemenliği talep eden tüketiciler, üreticiler ve halk için kasnak, hem de içine zorla sokulduğumuz bir kasnak haline dönüşüyor.

YASA MI TASA MI!!!

Cartagena Biyogüvenlik Protokolü'nün uygulamaya konulması için çerçeve yapının geliştirilmesini amaçlayan ve TAGEM tarafından yürütülmekte olan, Birleşmiş Milletler çevre Programı (UNEP)-GEF tarafından desteklenen

“Ulusal Biyogüvenlik çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi” faaliyetleri kapsamında, 06-08 Ocak 2004 , 03-05 Mart 2004 ve 30 Mart-01 Nisan 2004 tarihlerinde yapılmış olan 1., 2., 3. ve 4. çalışma toplantıları sonuçları doğrultusunda

oluşturulan bir komisyon tarafından hazırlanan “Ulusal Biyogüvenlik Kanun Taslağı” ilgili kurumlardan görüş alınmadan Meclis’te onaylanmak için gün sayıyor.

Biyolojik çeşitlilik ve gen kaynakları envanterini çıkartmadan plansız ve programsız olarak biyolojik çeşitliliğini bir yasayla koruma niyetinde olduklarını iddia edenler, taslağın tartışma toplantılarını bile ilgili kurumlardan ve kişilerden gizli yapmayı tercih etmektedirler.

Alınan kararlara zorla, halkını katmayı ilke edinen mevcut siyasal iktidarlarımız, bürokrasi ve bu taslağı ivedilikle çıkartmaya çalışan biyoteknoloji lobileri gün sayıyor.

(5)

Tarımsal üretimden elini çekmesi istenen ülkelerden biri olan Türkiye’nin genetik kaynaklarının yağması bu tasarıyla yasallaştırılıyor. Ekonomik borçlarımızı bahane ederek her türlü düzenlemeyi dayatan şirketler ve devletler, dünyaya olan ekolojik borçlarının bedelini de Bizlere ödettiriyorlar.

Bütün bunlara rağmen mevcut taslağa getirdiğimiz öneriler ciddiye alınsa bile, Önümüzdeki yüz yılın savaş

nedenlerinden biri olacak olan genetik kaynakların, korunarak kullanılması bu siyasi iktidarla ve piyasacı kalkınmayla mümkün görünmüyor.

Bu tasarı tüketicilere ve üreticilere ne gıda güvenliği ne de yaşam hakkı tanıyor. Bütün bunlara rağmen tasarı taslağı hakkında, pozitif hukuk çerçevesinde de görüşlerimizi paylaşmak gerekli ve zorunludur. Bu tasarı yasalaşırsa,

biyolojik silah tacirlerine, biyoteknoloji tekellerine at koşturacakları yeni ufuklar hazırlanacaktır. Belki bu tasarı son rüya değildir; ama son rüyadan önceki derin kabustur. Biz güneş ülkesi insanlar için de bu yasa, bir tasadır.

MADDELERLE İLGİLİ GÖRÜŞLER BİRİNCİ KISIM

GENEL HÜKÜMLER

BİRİNCİ BÖLÜM : AMAÇ, KAPSAM VE TANIMLAR TANIMLAR

Madde 3-

ı) İzleme başlıklı tanımında yapılan düzenlemeye ek olarak geçen tasarıda da belirtilmiş ancak son taslak metinden çıkarılmış olan “çevreye serbest bırakılmasından ve/veya piyasaya sürülmesinden”ibaresinin özellikle toprakla ve çevreyle direkt temasa geçecek GDO’lu ürünlerin izlenmesine imkan vereceğini düşünerek tekrar metne eklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

j) AB rehberinde yer alan Risk değerlendirme tanımı “İnsanların ve çevrenin risk kaynağına maruz bırakılmasını takiben, tanımlanmış şartlar altında olumsuz etkilerinin/olayların ortaya çıkma boyutunun ve olabilirliğinin ve

belirsizliklerinin belirlendiği değerlendirme sürecidir. Risk değerlendirme, zararın tanım ve özelliklerini, maruz kalma değerlendirmesini ve risklerin özelliklerini içerir. Zarar, risk kaynağının olumsuz etkiye sebep olma potansiyelidir.

Risk değerlendirme, GDO’nun olumsuz etkilere sebep olabilecek özelliklerinin, bunların potansiyel sonuçlarının, ortaya çıkma olasılığının belirlenmesi ve belirlenen her bir özelliğin sebep olabileceği riskin tahmin edilmesi basamaklarından oluşur.” şeklindedir..

Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Başkanlığından Dr. Servet Kefi’nin “Modern Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik” yazısında risk değerlendirmenin tanımı ise “Modern biyoteknoloji teknikleri

uygulamalarının ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecidir.” şeklindedir. Tüm bu tanımlardan yola çıkarak risk değerlendirme tanımına

“biyolojik çeşitliliğe, çevreye, insan, hayvan bitki sağlığı üzerinde oluşabilecek olumsuz etkilerin, potansiyel

zararların ve risklerin tümü bilimsel esaslara göre yapılacak değerlendirmeler” tümcesinin eklenmesi yerinde olacaktır.

Şu anki taslakta, biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşabilecek zararlar göz ardı edilerek risk değerlendirme tanımı yapılmıştır. Bu tanım eksik ve AB rehberindeki risk değerlendirme tanımından da uzaktır.

Diğer bir husus da; tanımda geçen “potansiyel zarar” ibaresidir. Geleneksel hukuk kavramı olarak zarar geniş anlamıyla maddi ve manevi zararı içine alacak şekilde şu şekilde tanımlanır: “Hukuken himaye edilen maddi ve manevi varlıkların bunlara yapılan bir tecavüzün vukuundan önceki ve sonraki halleri arasındaki farktır.” Genel hukukta zararın hem varlığının hem de miktarının saptanmasında kural olarak bir sorun çıkmamaktadır. Özellikle

‘şeylere’ yönelik zararın saptanmasında, onların objektif değerinin, piyasada kendileri için biçilen değerin; bir başka değişle satış değeri esas alınır. Ancak çevre hukukunun kendine özgü yapısı çevre hukukuna ilişkin kavramların geleneksel hukuk kavramlarıyla tanımlanabilmesini imkânsız kılar. Bu nedenle de zarar kavramı geleneksel hukukta olduğu gibi tanımlanamaz. Zarar kavramı çevrenin fiziksel, kimyasal ve biyolojik bozulmasından yola çıkarak

(6)

çevresel kirliliğin yol açtığı biyolojik ve sağlığa ilişkin zarar ile maddesel zararın tipine; akut, kronik veya sonraki döneme uzanan etkilere ve etkilenen alanın özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Yani yalnızca mülkle ve fiziksel bütünlükle sınırlı kalınmış bir zarar kavramı çevre hukuku açısından yeterli değildir. Bu nedenle taslakta kullanılan

“potansiyel zarar” geleneksel hukukun kavramlarıyla tanımlanamaz.

Çevre hukukunun genç bir hukuk dalı olması ve kavramlarının yorumlanmasındaki zorluk göz önüne alınarak, uygulamada (hakimlerin yasayı değerlendrmesi aşamasında) potansiyel zarar kavramının geleneksel hukuk

kavramlarıyla yorumlaması ihtimalinin önünü kesmek amacıyla, kanun içinde ayrıca bir potansiyel zarar tanımının yer alması gerekir. Bu yolla, uygulamada oluşabilecek kavram kargaşası engelleneceği gibi kanunun uygulanmasında çevre hukuku kavramlarının “genel uygulama bulması gerektiği” yönünde bir anlayışı da perçinlemiş olacaktır.

l) Eski taslakta yer alan

“Basitleştirilmiş işlem: Yetkili birimin ithalatına ve/veya piyasaya sürülmesine izin verdiği ve kullanım izni devam eden bir GDO’nun ve/veya GDO ürününün aynı muhteviyat ve kullanım amacıyla ithalatı ve/veya piyasaya sürülmesi için yapılan ikinci başvurusundan itibaren uygulanmak üzere ilk başvuruyu takiben yapılmış risk değerlendirme sonuçlarının gözden geçirilerek sadece ihtiyaç duyulan analizlerin tekrarlanmasına dayalı karar verme sürecini içeren izin işlemleri tanımı şu anki taslak metinde yer alan açıklamadan daha açık ve anlaşılırdır. Ayrıca “ilk başvuruyu takiben yapılmış risk değerlendirme sonuçlarının gözden geçirilerek” gerekli görüldüğünde tekrar analizlerin

yapılmasına imkân sağlaması açısından da daha kabul edilebilir bir tanım olduğunu düşünüyoruz. Şu anki taslakta yer alan tanımda olduğu gibi yalnızca daha önce yapılmış risk değerlendirmesine dayalı bir karar verme süreci olmayıp yeni anakizlerin yapılmasına imkan sağlaması açısından da ihtiyat ilkesine daha uygundur.

m)AB’nin genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmaların (GDOM) kapalı kullanımı konusunda 23 nisan 1990 tarih ve 90/219/EEC kodlu direktifinin amacı çevre ve insan sağlığının kapalı kullanım gerektiren mikroorganizmalardan kaynaklanabilecek risklere karşı korunmasıdır.. GDOM’ların fiziksel ve biyolojik engellerle çevre ile temasa geçmesinin önlenmesini, direktif ekinde belirtilen parametrelere göre risklerin belirlenmesi için ön değerlendirme yapılmasını ve üye ülkelerin söz konusu mikroorganizmaların yaratacağı riskleri önleme yolunda önlemler almasını gerektiği belirtilmiştir.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının Biyoteknoloji ve Biogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporunun tanımlar bölümünde kapalı kullanım şu şekilde tanımlanmıştır: “Mikroorganizmaların genetik olarak değiştirilmesi ya da GDMO’ların üretilmesi saklanması kullanılması taşınması fiziksel korunaklar ya da bunlarla birlikte kimyasal ve/veya biyolojik korunaklarla elden çıkarılmasına ilişkin her işlemin genel toplum ve çevre ile temasında uygulanan

sınırlama”

Kanun taslağının tanımlar kısmında kapalı kullanımın: “GDO’nun harici çevre ile etkileşiminin engellenmesi amacıyla kontrol edildiği tesis” olduğu belirtilmiştir. Ancak ‘harici çevre’ kavramının kanun taslağında

tanımlanmamış, sınırları belli edilmemiş bir alan olması nedeniyle, kapalı kullanım teriminin tanımına “kamu ile etkileşimi” ibaresinin de eklenmesi gerekir.Bu şekilde Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında da belirtildiği gibi

“genel toplum”u da gözeten geniş bir tanımlama yapılmış olacaktır. Ayrıca kavramın içeriği konusunda daha geniş bir yorumlamaya imkân sağlaması açısından da “kamu ile etkileşim” ibaresinin eklenmesi daha isabetli olacaktır.

ö) “Ayırıcı kimlik” başlığı altında yapılan tanımlamaya, önceki taslakta belirtilen “GDO’nun ait olduğu özel ve /veya tüzel kişilerle birlikte ayırıcı özellikleri” ibaresinin eklenmesinin GDO’ların ayırıcı özellikleri kadar ait olduğu hukuk kişinin bilinmesini sağlaması açısından ayrıca bir önemi bulunmaktadır.Hukuk kişisinin bilinmesi sorumluluk hukuku açısından yardımcı bir işleve de sahip olacaktır. Bu nedenle de ayırıcı kimlik içinde GDO’ların “kime ait olduğu”

belirtilmelidir.

s) “Deneysel çevreye serbest bırakma” başlığındaki açıklamanın daha geniş bir tanımlamaya ihtiyacı vardır. “çevreye serbest bırakma” teriminin ne “protokol”de ne de “kanun taslağı” içinde herhangi bir tanımı bulunmamaktadır. Sözü edilen “çevre”nin kapsamı ve serbest bırakmayla kastedilenin ne olduğu tanımlanmalıdır. Sözü edilen tanımlamalar yapılınca “Deneysel çevreye serbest bırakma” ile ifade edilenler çok daha açık ve anlaşılır olacağından uygulama açısından da kolaylık sağlayacaktır.

Bu maddeye yapılabilecek diğer bir ek öneri ise eski taslak metinde yer bulan ancak bu metinde yer almayan

(7)

izsürülebilirlik başlığı altındaki tanımın tekrar metne eklenmesi gerektiğidir

“İzsürülebilirlik: Çevreye serbest bırakılan ve /veya piyasaya sürülen bir GDO’nun ve/veya ürünün ilk ithalatçısına veya yurt içindeki ilk üreticisine kadar her aşamada geriye dönük takibinin belirlenmesini ve tanımlanması”. Böylece hem çevreye serbest bırakılan hem de piyasaya sürülen her tür GDO’nun zarar ve tehlikelerine karşı güven ve tedbir sağlayıcı mekanizmanın oluşturabilmesi ve GDO’ların takip edilebilirliği açısından da önemli ve gerekli olduğu kanısındayız.

İKİNCİ BÖLÜM : TEMEL ESASLAR İZİN

Madde 4- Hukukun insanın çevreyi etkileyen alanlarda düzenlemeler yapması bu davranışlara yönelik yasaklar getirmesi ve oluşan sorunlar için önleyici ve giderici nitelikte reçeteler sunabilmesi ancak belirlenmiş bilimsel verilerin varlığı halinde mümkündür. Bu durum özellikle de hukuk normlarının objektif, genel ve belirlenebilir olmaları zorunluluğu nedeniyle ve özellikle yasaklayıcı normlar bakımından kendini hissettirir. Çünkü bu özellikler sıkı bir nedensellik ilişkisini ve başta öngörülebilirlik olmak üzere birçok temel ilkeyi beraberinde getirir. Ancak çevre sorunlarının meydana getireceği zararlar hukukun genel zarar kavramı içinde tanımlanması güç, belirlenmesi çoğu zaman imkansız boyutlardadır. Verili bilimsel imkanların ve gelişmelerin meydana gelen çevresel zararlara ölçtüğü zarar kavramı “zaman” ve “diğer değişkenler” ile çoğu kez yetersiz kalmaktadır. Bu yetersiz ve belirsizlik nedeniyle de klasik hukuk anlayışı bu alanlarda düzenleme yapmamakta yahut yaptığı düzenlemeler meydana gelebilecek zararlar karşısında değersiz görülebilmektedir.

Bu noktada ihtiyat prensibi üzerinde durmak yerinde olacaktır:

“Hukuk kesin bulgular beklenene kadar, hareketsiz kalmak gibi bir yol seçemez; "tehlike" kavramı esas alınarak, önlemler alınmalıdır. İhtiyat ilkesinin özü de budur; yani, tehlikeyi, riski göze almak değil; tehlikeyi, riski dikkate alarak, önlemleri düşünmektir .Böylece risk ile ihtiyat arasındaki seçimde bu ikincisinden yana tavır takınılmakla, riskten kaçınılmaktadır.

İhtiyat ilkesi Cartagena Protokolü’nün de hukuki ilkelerindendir. Bu ilkeye göre: Güvenlik konusunda bir bilimsel bilgi ya da uzlaşı eksikliği olduğunda, ülkelerin GD organizmaların ithalatını ve kullanımını yasaklama ya da sınırlandırma hakkı vardır..

Ancak 4. maddede ihtiyat prensibi çerçevesinde ele alınacak hususlar arasında, ithalat, piyasaya sürülme, kapalı kullanım, transit sayılmış olmasına karşın “üretim” aşamasının atlanması GDO üreticisi şirketlere, GDO’larla ilgili bilimsel verilerin yetersizliği ya da biyoteknolojinin hızla gelişebilirlik özelliği bahane edilerek kurtuluş yolları mı sağlanmaya çalışılmaktadır? sorusunu akıllara getirmektedir Tanımlar bölümünde muamele başlığı ile; “başta üretim, çevreye serbest bırakma, piyasaya sürme, kullanma, ithalat, ihracat, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama gibi, GDO üzerinde gerçekleştirilen herhangi bir faaliyet ve işlemi” ifadesiyle üretim kapsamda zikredilirken, metnin izin başlığı altında yer alan faaliyet alanı ” bu kanun kapsamına giren GDO ve/veya ürünlerinin, ithalatı, piyasaya sürülmesi, kapalı kullanımı, transiti izne tabidir” ifadesi, üretim

Referanslar

Benzer Belgeler

Çünkü GDO’lu üretim yapılan tarım alanlarındaki yabancı otlarda GDO nedeniyle ilaca direnç gösterdi ğinden daha çok ilaç kullanımı gerekmektedir.. Yani hem ilaç

10 yıl geçerli olacak: GDO veya ürünlerinin, ithalatı, ihracatı, deneysel amaçlı serbest bırakılması, piyasaya sürülmesi ile geneti ği değiştirilmiş

GDO ve ürünlerinin, onay almadan piyasaya sürülmesi, Biyogüvenlik Kurulu kararlar ına aykırı olarak kullanılması veya kullandırılması, genetiği değiştirilmiş bitki

GDO’lu ürünleri üreten şirketlerin, bu ürünler üzerinde araştırma yapılmasına izin vermediğini belirten Kenan Demirkol, ne gibi sakınacalarla karşı karşıya

Mersin Liman ı’nda ele geçirilen pirinçler ile ilgili Tarım Bakanı Mehdi Eker’in GDO analizinin hatalı olduğu söylemesinin ardından İTÜ Rektörlüğü daha önce

Dün yap ılan oylamada; İngiltere, Hollanda, İsviçre ve Finlandiya'nın komisyon lehinde oy kullanmasına rağmen diğer tüm ülkeler komisyon aleyhine oy kulland ılar ve

Denizli Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı İbrahim Gür, "Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı" adıyla görüşülen tasla ğın Meclis'te kabul edilmesi durumunda,

Daha önce de defalarca yazdığım üzere, bu verim artışı doğrudan verim artışına yönelik genetik modifikasyon sonucu değil; daha etkin böcek ve yabancı ot kontrolü sayesinde