A. Buğra : Konuşmadığımız süre içinde asgari ücret tespit edildi.

Tam metin

(1)

14.07.2004

Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder’le Sosyal Politika Forumundan Ö. Madra: Günaydın Ayşe

A. Buğra: Günaydın

E.Altuğ: Günaydın Ayşe Hanım A. Buğra : Günaydın

Ö. Madra: Evet. Bugün biraz asgari ücretten söz edelim. Değil mi?

A. Buğra : Konuşmadığımız süre içinde asgari ücret tespit edildi.

Ö. Madra : Evet. Tam ondan önce konuşmuştuk.

A. Buğra : Asgari ücret üzerine epey konuşmuştuk. Ben doğrusu bu kadarına ihtimal vermiyordum. Gerçekten çok düşük bir artış oldu ve asgari ücret net 318 milyon oldu.

Gazetelerdeki haberlerde günlük net artışın 500bin TL. kadar, yani bir simit parası kadar olduğu söyleniyor.

Ö. Madra: Biraz alay eder gibi değil mi?

A. Buğra : Evet, evet. Asgari ücret hâlâ Devlet İstatistik Enstitüsü’nün dört kişilik bir aile için tespit ettiği yoksulluk sınırının altında. Yani gerçekten çok düşük, olmayacak bir şey. Buna karşılık işveren kesimi de yıllık artışın epeyce yüksek olduğunu söylüyor.

Bundan önceki altı aylık dönemde çok yüksek bir artış yapıldığını dolayısıyla yıllık artışın enflasyon hedefinin çok üstünde olduğunu söylüyorlar. Ama bu durum ayda 318 milyon liranın gülünçlüğünü ortadan kaldırmıyor.

Ö. Madra: Bir de şu çelişmeyi de biraz önce sözünü ettiğimiz gibi, yani Devlet İstatistik Enstitüsü’nün de yoksulluk sınırının altında kalması gibi bir çelişkiyi de izah etmiyor bu tabii.

A. Buğra: Evet etmiyor. Nitekim, Devlet İstatistik Enstitüsü 395 milyon önermişti. Eğer 395 milyon olsaydı, yoksulluk sınırının bir miktar üzerine çıkıyordu. Bu dahi olmadı.

Ö. Madra: Dört kişilik bir aile için…

A. Buğra : Evet. Dört kişilik bir aile için, ama bu dahi olamadı.

Ö. Madra : Evet. Bu hüzünlü bir başlangıç program için.

A. Buğra : Evet, evet… Türkiye’de asgari ücret tespitinin epeyce hüzünlü sayılabilecek bir yönü daha var. Ona da biraz değinmek istiyorum. Türkiye’de sadece net asgari ücretin

(2)

düşüklüğü değil, net ücretle brüt ücret arasındaki farkın büyüklüğü de düşündürücü.

Asgari ücretten çok fazla vergi alınıyor, prim yükü hem işçiye hem de işverene çok fazla.

Yani bu asgari ücret hem asgari geçim standartlarının çok altında hem de ucuz emek yüzünden istihdamı arttırıcı bir yönü de fazla yok çünkü işçinin işverene yükü hala fazla.

Bu da Türkiye’deki çalışma hayatının düzenlenişinin çok rastlanan bir özelliği. İş güvencesini sağlayan yasalarda da bu böyle, ücretlere de bu böyle. İşçinin ve işverenin üzerine çok fazla yük bindiriliyor.

Ö. Madra: Evet… Evet. Peki bir de olumlu taraftan bahsetmek mümkün ama bireysel işten çıkartmalara karşı…

A. Buğra: OECD’nin yeni istihdam raporunu söylüyorsun...

Ö. Madra: Evet

A. Buğra : OECD son Employment Outlook – İstihdam Raporu’nu yayımladı. Bazı gazetelerde de bir parça buna değinildi. Raporda ilginç bir şey vardı: Türkiye’nin iş güvencesi açısından OECD ülkeleri arasında ön sırada olduğu söyleniyordu. Bunun anlamı, bireysel işten çıkarmaları engelleyen mevzuatın oldukça sağlam olması, bireysel işten çıkartmaların Türkiye’de engellenebiliyor olması. Bunun bir anlamı işçiye güvencenin sağlanması, bir anlamı da esnekliğin çok kısıtlı olması. Konunun işçiye güvence sağlanma kısmı ilk bakışta iyi, fakat bu OECD İstihdam Raporu, bunun biraz analizini yapıyor. Başka ampirik çalışmalara da değinerek “işçinin kendini güvende hissetmesi sadece işten çıkartmanın zor olmasına bağlı değildir, çok daha önemli başka unsurlar vardır” diyor. İşçi kendini nerede güvende hissediyor? Sadece işimi kaybetmem, işverenin beni atması çok zor dediği zaman değil,özellikle ücretlerinin belirli bir düzeyde seyredeceğine, ücret düzeyinin korunacağına güvendiği zaman kendini güvende hissediyor. İkinci olarak da, işini kaybettiği durumda sahip olabileceği güvenlik şemsiyesine göre kendini güvende hissediyor. Mesela işsizlik sigortasının cömert olması, rahat ulaşılabilir olması bu bağlamda çok önemli. Aynı zamanda, işini kaybeden birinin eğitime dönerek, ya da beceri kazanarak yeniden iş hayatına katılabilmesi imkânı çok önemli. Bu alanlarda Türkiye’nin performansı hiç olumlu değil. Sadece işverenin elini kolunu bağlıyor, bireysel olarak işçiyi çıkartmasını engelliyor, ama bunun yanı sıra toplu işten çıkartmaları engelleyemiyor mesela.

Ö. Madra: Burada da tuhaf bir çelişki var.

A. Buğra: İşveren bir kişiyi atamıyor ama yüzelli kişiyi atıyor.

Ö. Madra: Mesela Petkim’de olduğu gibi.

A. Buğra : Petkim basına çok yansıdı. Bir sürü haber var gazetelerde. Devamlı olarak şu kadar işçi özelleştirme ya da yeniden yapılandırma adı altında girişilen düzenlemelerle işini kaybetti. Bunların bazısı eyleme yol açıyor, bazısı açmıyor. Türkiye’de çok fazla toplu işten çıkarma oluyor ama işveren bir işçiyi çıkartmak istediği zaman bunu kolay yapamıyor.

(3)

Ö. Madra: Özellikle de sendikalara üye oldukları gerekçesiyle çıkartılıyor. Bu da işin bir başka yönü değil mi?

A. Buğra: Tabii, tabii. Toplu işten çıkartmalar arasında sendika üyeliği gerekçesiyle, işverenin hoşlanmadığı sendikaya üyelik gerekçesiyle olanlara çok fazla rastlanıyor.

Ö. Madra: Peki bu çelişkiyi nasıl izah etmek mümkün? Yani bireysel olarak zorlaştırılmış, tazminat ya da başka sebeplerle zorlaştırılmış. Ama toplu olarak nasıl mümkün kılınabiliyor?

A. Buğra: Toplu olarak yeniden yapılanma gerekçesiyle engellenemiyor. Türkiye’de taşeronlaşma son zamanlarda çok fazla arttı. İşveren güya belirli faaliyetleri –ki bu belirli faaliyetler aslında aynı faaliyet oluyor- bir taşeron firmaya devrediyor ve “bu benim işçim değil” diyor. Ondan sonra “taşeron firma yaptı” diyor. Toplu sözleşmeyle kendisini bağlayan kuralları bu şekilde aşabiliyor. Toptan işten çıkartmanın çok çeşitli biçimleri var. Bunu başka bir gün konuşalım. Sendikalar bağlamında da konuşalım.

Ö.Madra: Evet

A. Buğra : Ama bu bağlamda iyi bir şey oluyor galiba…

Ö. Madra : Nihayet olumlu haberlere geçelim artık…

A. Buğra: Bu kadar karanlıktan sonra bir olumlu haber verelim. Galiba Türkiye’de işsizlik sigortası uygulaması biraz değişecek. İşsizlik sigortası uygulaması 2000 yılında yürürlüğe girmişti. Fakat hem işten çıkarılmadan önce çalışılması gereken süre açısından, hem primler açısından çok faza kısıtlayıcıydı dolayısıyla çok fazla başvuru olmamıştı.

2000 yılından bugüne işsizlik sigortasından yararlanan işsiz sayısı çok fazla değildi.

Şimdi yeni sistemde düzenlemeler yapıyorlar ve kullanım biraz daha kolaylaşıp yaygınlaşacak gibi görünüyor ki bu işçinin kendini güvende hissetmesi açısından çok önemli. Bu konudada zannederim Dünya Bankası’nın önerileri de var. Dünya Bankası da biraz daha anlamlı bir uygulama olması yönünde fikir veriyor.

Ö. Madra: Evet, buradaki nedir şeyler, atılan adım diyebilirsek bunlara?

A. Buğra: İşsizlik sigortasından yararlanmak için gerekli toplam çalışma süresini 600 günden 300 güne indiriyor. Yani toplam 300 gün çalışmış bir işçi sigortadan yararlanabiliyor. Tam işten ayrılmadan önceki süreyi de düşürerek 120 gün kesintisiz çalışmış olma koşulu getiriyor…

Ö. Madra: Yoksa tazminat ya da sigorta alamaz

A. Buğra: Alamaz deniyordu. Süreyle birlikte işçi ve işveren payı olan primleri bir miktar indiriyor ki bunlar çok önemli. Devletin yalnız işsizlik sigortasında değil genel olarak sosyal sigortalarda da işçiye ve işverene yüklediği prim yükü çok fazla. Bu durum

(4)

Türkiye’de vergi toplayarak ve vergi dağıtarak sosyal dengeyi sağlamaya gayret eden bir devlet yerine, işçiye işverene ya da bulduğuna belirli yükler yükleyerek, haraç keserek meseleyi çözmeye çalışan bir devlete işaret ediyor. Bu iş güvencesinden bahsederken İsveç - Türkiye kontrastı çok enteresan. İsveç’te bazen düşünülenin aksine sosyal uygulamalar işsizliğe yol açmıyor, istihdam bakımından performans çok başarılı. Çünkü esnekliği sağlayan bir uygulama var. Mesela işveren gerekli gördüğü zaman işten çıkarabiliyor, kullandığı istihdam düzeyini sınırlayabiliyor. Fakat işini kaybeden işçi, kendini derhal bir sosyal güvence ortamında buluyor.

Ö. Madra : Evet, işsizlik sigortası…

A. Buğra : İşsizlik sigortası var, eğitime dönüş mümkün, beceri kazandırma programları var, yeniden iş bulmaya yardım eden pek çok program var. Dolayısıyla işçi kendini Türkiye’deki gibi sokakta bulmuyor.

Ö. Madra: Evet, buna sosyal demokrasi deniyor galiba…

A. Buğra: Sosyal demokrasinin bir türü tabii. İsveç örneği bu açıdan hakikaten çok enteresan çünkü esnekliği de sağlayabiliyor. Sosyal güvenlik uygulamalarının bir katılık getirerek ekonominin üzerine bir baskı yaptığı söylenir. İsveç’te istihdama yönelik politikalarda bunun tersinin gerçekleştiği belirtiliyor …

Ö. Madra: İlginç bir örnek.

A. Buğra: Evet, evet

Ö. Madra: Evet, peki. Bir de yasayla uygulama arasındaki farklardan da biraz bahsetmemiz gerekiyor galiba…

A. Buğra : Yasayla uygulama arasındaki farklardan bahsetmek lazım. Ben bunu dün çok düşündüm çünkü yasal alanda çok iyi gelişmeler oldu. İşsizlik sigortasının bu kullanımındaki esneme, kolaylaştırma olumlu bir şey. Fakat geçtiğimiz hafta pek çok gazetede uzun uzun tartışılan çok daha olumlu bir şey oldu: Kadın-sığınakları konusu. Bu da doğrudan doğruya sosyal politikanın alanına giren bir konu. Nüfusu 50.000’i geçen belediyelerin kadın sığınağı yapma mecburiyeti getirildi yasayla. Bu yasal uygulama hakikaten çok önemli bir şey. Başımızdaki muhafazakâr hükümetin dünya görüşüne de çok uygun bir şey değil. Bu sığınaklar AKP’li iki milletvekilinin çok uğraşmasıyla gündeme geldi ve yasalaştı. Fakat genel olarak AKP kanadında bunun aileyi bölebileceği, kadınların evi terk etmesini kolaylaştırarak aile bütünlüğüne zarar verebileceği gibi bir takım çekinceler öne sürüldü. Fakat anladığım kadarıyla bu iki milletvekili çok sağlam argümanlar öne sürerek parti grubunu ikna etmeyi başarmışlar.

Ö. Madra: Evet, kendi partilerinin genel eğiliminin de tersine olarak. Adlarını bir şekilde plaket haline getirmek mümkün olabilir…

(5)

A. Buğra: Hakikaten çok yararlı ve çok önemli. İkinci bir önemli yasa kadın memurların doğum izinleriyle ilgili. Doğum izni süresi ciddi bir biçimde arttırıldı ve istenildiği zaman bir yıla kadar ücretsiz izin alma hakkı getirildi. Bu biraz çelişkili gibi görünüyor.

“Kadının yeri ailedir, aile sosyal hayatımızın merkezindedir gibi” lafların özellikle başbakan tarafından çok söylendiği bir ortamda bu tür yasaların geçmesi, yürürlüğe girmesi gerçekten çok önemli. Memurların doğum izinleriyle ilgili olan yasa yürürlüğe girdi mi bilmiyorum ama komisyondan geçti. Bunlar çok önemli ama hemen arkasından insan ürküyor tabii. Senin demin dediğin gibi yasayla uygulama arasında…

Ö. Madra: Evet, bütün bu Avrupa Birliğiyle ilgili, bağlantılı olarak da yapıldığı söylenen reformların da temel sorunlarından bir tanesi de bu tabii yani. Uygulamanın nasıl gelişeceği…

A. Buğra: Bunların hepsi de Avrupa Birliği ile ilgili olarak mı yapılıyor bilmiyorum…

Ö. Madra: Ben de bilmiyorum tabii.

A. Buğra: Tabii onun çok önemli bir etkisi var. Ama aynı zamanda Türkiye bir ivme kazanmış gibi görünüyor.

Ö. Madra: Evet evet. Kesinlikle ben de aynı fikirdeyim.

A. Buğra: Avrupa Birliği ile birlikte veya Avrupa Birliği olmadan Türkiye bir yere gidiyor gibi geliyor. Bu çok memnuniyet verici. Ama her zaman bu tür yasalar uygulamada çok büyük bir değişikliğe yol açmıyor.

Ö. Madra: Evet. Uygulamayı özenle ve dikkatle takip etmek gerekiyor herhalde bu yasa değişiklikleri yapıldıktan sonra da…

A. Buğra: Uygulamanın çok dikkatle takip edilmesi gereken bir alan mesela çalışan çocuklar konusu..

Ö. Madra: Evet…En büyük yaralardan bir tanesi.

A. Buğra: Gerçekten yara. Yasal mevzuata baktığınız zaman Türkiye’deki yasal düzenlemeler ILO yükümlülüklerinin çoğunu karşılıyor; çocuk işçi kullanımında ILO standartlarını yakalamış gibi görünüyoruz. Fakat bu bazı durumları değiştirmiyor. Mesela geçtiğimiz cuma günü Radikal’in başlığı Gökhan adlı 10 yaşında bir çocuk işçiden bahsediyordu. Gökhan’ın durumunda bu yasalar çok fazla fark etmiyor çünkü bu çocuk bir gömlek atölyesinde günde 12 saat çalışıyor. Küçükpazar’da bir bekâr evinde abisiyle birlikte kalıyor. Ben Küçükpazar’daki bekâr evlerini biliyorum. Bir araştırmayla ilgili olarak gitmiştim, nasıl yerler olduğunu bir kere gördüm. Orada abisiyle birlikte kalıyor, günde 12 saat çalışıyor, okula gitmiyor, buna cevap veren hiç bir yasa yok

Ö. Madra: Bir de gene başka bir haberde de 186 çocuğun, yani araştırmacıların konuştuğu, yarısı 12 saatten fazla çalışıyorlarmış değil mi?

(6)

A. Buğra: Marmara Üniversitesi’nde Sağlık Eğitimi Bölümü’nde bir araştırma yapılmış.

Ben de gazetede gördüm araştırmayı elde etmeye çalışıyorum. Konfeksiyon, tesfiye ve berberlik alanlarında çalışan 186 çocukla Kartal civarında konuşmuşlar. Bunların bir kısmı tabii yasal yaşın üstünde yani 15–19 yaş arası. 15 yaş üstündeki çocuğun çalışması yasal mevzuata aykırı değil. Ama duruma baktığımız zaman ortaya çıkan tablo gerçekten korkunç. Gazeteye yansıdığı biçimiyle araştırma çocukların yarısından fazlasının günde 12 saatten fazla çalıştıklarını ortaya çıkarıyor. Yarısına yakını günde bir öğün yemek yemiyorlar, yiyemiyorlar; ya kahvaltı atlanıyor ya öğle yemeği atlanıyor ve bu fiziksel bir şeylere yansıyor. Boyları yaşlarının ortalama boyundan epeyce daha kısa.

Ö. Madra: Evet, dolayısıyla yasaların yeri geldiğinde yenileri de çıkarılıyor ama bu uygulamalar da alabildiğine birçok yerde böyle devam ediyor.

A. Buğra: Türkiye’de özellikle kontrolsüz küçük işletmeler var. O küçük işletmelerle ilgili ne yapılacak bilmiyorum çünkü biraz da “başımızın tacı, ekonomimizin dinamizminin sırrı” muamelesi görüyorlar. Oralarda olmayacak çok işler oluyor.

Ö. Madra: Evet, onlar çocukların sırtında yükseliyor biraz. Evet, yani tekrar hüzünlü bir noktayla da kafa atmış oluyoruz. Ama yani bunların üzerinde sürekli olarak konuşmak bir fayda getiririn ümidindeyiz tabii ki yani.

A. Buğra : Tabii. Bu konulara bakan, yani gözüyle bakan birilerinin olmasının dahi çok önemli olduğuna inanıyorum. Mesela bu konularda yapılan bütün araştırmalar bana memnuniyet veriyor.

Ö. Madra: Evet, tabi bunların da medya da yer alması en azından…

A. Buğra: Evet bu konular üzerinde araştırma yapılması, bunların medyada yer alması çok önemli. Bir gazeteye Gökhan’ın hikâyesinin başlık olması çok önemli..

Ö. Madra: Evet, peki çok teşekkür ederiz. İyi günler A. Buğra: İyi günler.

Şekil

Updating...

Referanslar

Updating...

Benzer konular :