Nurer UGURLU başkanlıQında bir kurul tarafından hazırlanmıştır.
Dizgi - Yayımlayan:
Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Baskı: ÇaQdaş Matbaacılık ve Yayıncılık ltd. Şti.
Mayıs 2000
Prof.Dr. TARIK ZAFER TUNAYA
SİYASAL KURUMLAR
VE
ANAYASA HUKUKU
ÇACDAŞ DÜNYA VE ANAYASA HUKUKU
Cumhuriyet
GAZETESİNİNOKURLARINA ARMAÔANIDIR.
Sevgili haya t a rkadaşım Melaha t'e
Sonsuz sa brı ve yardımın te şekkür/erle
ÇAGDAŞ DÜNYA
VEANAYASA
HUKUKU1. ÇAGIMIZIN GERÇEKLERİ VE ÇATIŞMALARI il. ANAYASA HUKUKU: KAPSAMI VE YÖNTEMİ III. SİYASAL YAPILAR VE KURUMLAR
GİRİŞ
ÇAGDAŞ DÜNYA VE ANAYASA HUKUKU
Bilim, kişi ve toplu yaşantısından soyutlanamaz. Her bi
lim dalının konusu da, yöntemi de, yaşanan çağın özellikleri, gerçekleri ve çatışmaları içinde anlam kazanır. Hukuk bilimi
nin bir dalı olan Anayasa Hukuku ve kapsadığı siyasal ku
rumlar da bu kuralın dışında kalamazlar. Anayasa Huku
ku 'nun konusunu, yöntemini ve uygulanmasını belirtmek için, şu sorulan yanıtlamalıyız: Biz, nasıl bir çağda yaşıyo
ruz? Çağımızın gerçekleri ve çatışmaları nelerdir?
1. ÇAÖIMIZIN GERÇEKLERİ VE ÇATIŞMALARI
A. Yirminci Yüzyılın Getirdikleri 1. Tarihin dönemeci
İçinde yaşadığımız çağı, geleceğin tarihçileri bir yandan bocalamalar çağı, bir yandan da ideolojik çatışmalar çağı ola-
rak adlandıracaklardır. Bununla beraber, yirminci yüzyıl ta
rihe bir hayli özellik katan bir çağ olarak geçmek üzeredir.
Yirminci yüzyıl, derin sayılan anlaşmazlıkların gitgide kendi
lerini yitirdikleri bir yüzeydir. Doğuda da, Batıda da verilmiş olan hürriyetlerin geri alınamayacağı, hiçbir devletin kapalı, bütünüyle otoriter, ayn ve tek başına yaşayamayacağı, yüzyı
lımızın ortaya koyduğu gerçeklerdir. Kuşkusuz, Doğu-Batı ayrılığı derindir, fakat karşılıklı etkilemeler bu arayı kapama
salar bile, önemini ve sertliğini azaltacak değerde yaklaştırı
cı olmaktadırlar.
Bugün, artık bazı sorunlar üzerinde tam anlaşma vardır.
Batı, ekonomik etkenlerin insan ve toplum hayatında oyna
dıkları rolü anlamıştır. Doğu da manevi etkenlerin aynı alan
lar üzerindeki etkilerini çoktan hesaba katmıştır.
2. Teknolojik ilerlemeler
Çağımızın, daha önceki tarih dönemleriyle mukayese edilmesine imkan bırakmayan en anlamlı özelliği, insan ve toplum hayatında, uygarlıkta, bilimsel ve teknik gelişmelerin büyük bir hız kazanması olayıdır (1 ). Son kırk yılda varılan teknolojik iledemeler, bütün insanlık tarihindeki teknik oluş
ların hepsinden fazladır ve hızlıdır. Tarih öncesi insanı, ateşi buluşundan itibaren, pişirilmiş tuğlaya bin yılda varabilmiş-
(1) Prof. Seha L. Meray, bir yazısında M. Weinberg'in şu gözlemini belir
tiyor: ''Tarih, nasıl Notre Darne Katedrali 'nde Orta Çağ 'ın sembol ini görmüşse, yüzyılımızın büyük bilim anıtlarında (çok büyük roketler, yüksek enerji aksele
ratörleri, yüksek akımlı araştırma reaktörleri) çağımızın sembollerini bulacak
lardır (Madaİyonun Öbür Yüzü, 1 . yazı).
tir. Pişkin tuğladan ilk buhar makinesine geçiş on bin yılda gerçekleşmiştir. Buhar makinesinden patlamalı motora ve elektriğe geçiş içinse yüz yıl beklemek gerekmiştir. Elektrik santralinden atom piline sadece kırk yılda varılmıştır. Bu hız, üç sanayi devrimi içinde yaşıyoruz. Çekirdek enerjisi, oto
masyon, elektronik, uzay araştırmaları yanı sıra biyolojide, tıpta büyük ilerlemeler kaydediliyor. İdeolojiler, ne kadar çe
şitli ve farklı olsalar bile, bu gelişmelerin önünde değil, pe
şindedirler. Onların baskısı altındadırlar. Teknoloji, sosyal bi
limleri geride bırakmıştır.
Nasıl ki, hiçbir kayıkçı vapurun zaferini durduramamış
sa, bu teknik ilerleme önünde durmak da olanaksızdır ve an
lamsızdır. önüne geçilemez bir hızla, sınırları aşarak evren
selleşen, milletler ve kıt'alar üstü kaplayıcılık kazanan teknik karşısında, hukukçu da, her sosyal bilimci gibi, düşünmek zo
rundadır. Üzerinde derinlemesine düşünmemiz gereken olay, sosyo-ekonomik planda gerçekleşmiş ve gelişmekte olan mu
azzam değişmedir: Tarımdan sanayiye geçiş ... Bu devrimin onsekizinci yüzyılda patlak verişine değin, dünya nüfusunun yüzde sekseni tarımla uğraşıyor ve geçiniyordu. İnsanın tar
ladan fabrikaya girişi, binlerce yıl sürmüş bir hayatın, ona bağlı değerlerin ve yapıların terk edilişi, "geleneklerin gö
mülmesi" olmuştur. Tarım hayatının dayandığı değerler bir yana, günümüzde, elli yıl önceki düşüncelerin bile kocadık
ları görülür. Yeni bir zihniyetle, yeni bir hayat, de�şik bir ge
leceğin yapıcı unsurları olacaklardır.
Teknoloji yavaş geliştiği zaman, insanları yeniliklere alıştırmak zor değildi. Gelişme hızı artınca, çağımızın siyasal düşüncesini, ·hukukunu, ahlakın.ı ve felsefesini yeni tip bir
toplumda aramak ve bulmak zor olmuştur. Herhalde daha
"nisbi", daha yumuşak, Paul Valery'nın deyimiyle "hareket halindeki yapılar çağı"na yaraşır davranış ilkeleri keşfetmek ve bunları katı, değişmez "kanun "lara tercih etmek zorunda
yız. Yirminci yüzyılın karmaşık sosyal yaşamını donmaya mahkum hukuk kurallarıyla düzenlemeye olanak yoktur (2).
Çağımızın bu çok yönlü durumunu, ünlü bilim adamı Al
bert Einstein'in, atom bombası hakkındaki sözleri büyük bir açıklıkla aydınlatıyor. " ... Binlerce yıldan beri doğada bu mad
deler vardı. Fakat bunlar patlamadı. insanlar bu konu üzerin
de düşünmeye başlatıktan sonradır ki bu sonuç ortaya çıktı".
insanlar, hemen her çağda yok etme gücü çok yüksek si
lahlan, yaşadıkları zamanın teknolojisi oranında düşünmüş
ler ve sonra da silahlarının esiri olmuşlardır.
Bu tutumu yenmek için, yalnız teknolojide değil, sosyal düşünce alanlarında da köklü bir değişim gereklidir.
Bu gidişe ayak uyduramayan, hala tarım hayatının inanç
larını ve geleneklerini sürdürmeleri istenen ya da "geçmiş"in esiri bırakılmak istenen toplumlar var. Sosyal bilimciler ve hu
kukçuların ağır ödevi işte burada beliriyor. insan ve toplum problemini yeni baştan ele almak zorundayız. Yeni şekilleri, yeni fikirleri doğal karşılamak, Atom devrinin sorunlarını XVIII. yüzyıl yöntemleriyle çözmeye savaşmanın yersizliğini anlamak ödevimiz olmalıdır. Hukukçuyu düşündüren baş me-
(2) Bu konularda bk. Louis Armand, Michel Drancourt: Plaidoyer Pour l'Avenir. - Carlo M. Cipolla: Histoirc Economique de la Population Mondiale - Max Pietsch: La Revolution lndustrielle - Paul Mantoux: La Revolution lndustri
elle au XVIII e Siecle - Andre Hauriou: Droit Constituonnel et lnstitutions Politi
ques - Henri Van Lier: Le Nouvel Agc- Stephane Lupasco: La Tragedie de l'Ener
gie (Bu bölümün bibliyografyasında konuyla ilgili başka kaynaklar da vardır)
sele, tekniğin siyasal rejimler üzerinde egemenlik kurma yolu
na gidişi, teknokrasidir. "O halde dünya teknokratların kuman
dasında mı kalacak?" sorusuna vereceği cevap ne olmalıdır?
Kitle insan
Yirminci yüzyıl, gruplaşmalar, kalabalıklar çağıdır. Za
manımızda insan tek başına yaşamaktan vazgeçmiştir. Ken
disini, kendisi gibi düşünen, davranan toplaşmalar içinde bul
maktadır. Birbirine benzemekte sakınca görmeyen insanlar
"ortalama insan" tipini ortaya çıkarmışlardır. Eskiden, birkaç kişiye, sınırlı bir gruba özgü görünen işler bugün herkese ta
nınmaktadır. Siyaset alanına, geniş seçmen kitlelerinin girişi durumun en canlı örneğidir (3).
Yirminci yüzyıl, kitlenin, yığınların iktidara gelişine ta
nık olmaktadır. Yaşlı, klasik demokrasi bu gelişmenin dışın
da kalamazdı. İnsan, kendi çevresinden çıkmıştır. Aile kitle
leşmiştir. Çevrenin baskısı, kişi üzerinde, doğuştan gelen et
kenleri, ailenin etkisini gölgede bırakacak kadar güçlenmiştir.
Sosyal karakter, kişi mizacını kendine göre şekillendirmek
tedir. Yığının malı olan insan, tekrarlayalım, ortalama bir tip
tir. Herkes gibi olmayana hor bakan bir tip ... insan, toplumda kendi yaratmadığı, başka kuşakların eseri olan sosyal kalıp
larda, karakterini ve fonksiyonunu kazanına durumunda ol
duğunu düşünmektedir.
B. Çağımızın Çatışmaları
Bugünün toplumları, içlerindeki çelişmeleri henüz çöze- (3) Jose Ortega Y. Gasset: La R' evolte das Masses, s. 55.
memişlerdir. İki, hatta üç bloka ayrılmış bir dünya (Batı, Sos
yalist Üçüncü Dünya) içinde sorunlar biçimlenmekte, somut
laşmakta, her geçen gün baskılarını arttırmaktadırlar. Ne var ki, çözümler aynı hızla gelememektedir. Sorular cevapsız, sosyal davalar teoriden yoksun kalmaktadır. Sosyal planda, bunların belli başlıları üzerinde, kısa da olsa, durmak gerek
lidir. Bu çatışmalara önce sosyal yapılar karşılaşmasında ta
nık oluyoruz: Azgelişmişlik - Çok gelişmişlik gibi . . . Yine ekonomik sistemler çatışması dikkatimizi çekiyor: Kapita
lizm - kollektivizm gibi . .. Ve son olarak, sosyal eğilimler ça
tışmasının tanığıyız: Sağ - Sol gibi...
Bu noktada iki özelliğe işaret edelim: Önce, çağımızda sadece bu çatışmalar yoktur. Şüphesiz daha başkaları da var.
Batı demokrasisi - Marksist sistemler bunun bir örneğidir.
Biz, bunlar üzerinde uzunca duracağımız için burada değin
medik. İkinci özelliğe gelince, acaba karşılaşan sorunlar bir
birinden kesin olarak mı ayrılmaktadır? Aralarında tam ve ka
tı sınırlar var mıdır? Belirttiğimiz gibi bu karşıtlık vardır. Ka
tı olmayabilir. Hatta bir karışıma doğru gidildiği görülüyor.
Fakat, bize sunuluş şekillerinde bu katılık daima öne sürül
mektedir. Sorunların derinliğine inme ödevi de böylece beli
riyor (4).
( 4) Ünlü sosyolog Georges Gurvitch, çağımızı şöyle anlatıyor: " ... Bugün, birçok kaplayıcı yapıların savaş ve rekabet halinde oldukları, geçit döneminde
ki bir dünyada yaşıyoruz. Hangi yapının hilim olacağını, hangilerinin bir karı
şıma gidebileceğini ya da yanyana yaşama durumunu sürdürebileceklerini kes
tirmek ilmi bakımdan mümkün değil. Hatta, şimdilik gücünü bilemediğimiz bir yapı türünün zaferine şahit olmamız olanaksız sayılamaz." ( Andr · e Marchal:
a.g.e., s. 8 1 ).
1. Sosyal yapılarda çatışma: Az gelişmişlik - Çok gelişmişlik
Az gelişmişlik kavramı
Azgelişmişİik kavramı, "geri kalmış", "gelişme halin
de", "sanayileşmemiş" deyimleriyle eş anlamdadır. Ve sade
ce ekonomik bir terim olmaktan, artık, çıkmıştır. Birçok kişi
nin sandığı ya da ard düşünceyle yorumlamak istediği gibi, bir hakaret anlamına da gelmez. Bir sosyal yapıyı, bir toplum strüktürünü belirler. Bu bakımdan, sosyolojinin olduğu kadar -belki daha fazla- Siyaset tlminin ve Anayasa Hukuku alan
larınında malı olmuştur. Biz, ilerde, bu konu üzerinde daha uzunca duracağız. Belirtmek istediğimiz, azgelişmişlik teri
minin bir yirminci yüzyıl gerçeğini dile getirdiğidir.
İktisatçılar, azgelişmiş ülke teriminin tam bir tanımı bu
lwıaınayacağı kanısındadırlar. Bununla beraber, azgelişmiş bir ülkenin çeşitli ölçülerini vermişlerdir: beslenme yetersizliği, tarım kesiminin kabarıklığı ve ilkelliği, milli gelir düşüklüğü, devamlı ve oransız nüfus artışı, kötü sağlık durumu gibi...
Ekonomik tablonun yanı sıra ve bu tablonun şartlarına bağlı olarak, azgelişmiş bir ülkenin sosyal tablosu da vardır ve siyasal gerçeğine de bu kanaldan varmak mümkündür. Hemen ekleyelim ki, dünya nüfusunun 3/4'ü, iki milyardan fazla in
san azgelişmişlik şartlan içinde yaşamaktadır ya da yaşamaya ma.hkfundur. Azgelişmişlik olayının problemleri yirminci yüz
yılın öz problemleridir ve çözüm yolu beklemektedirler.
Sosyal tablo, hiç de iç açıcı değildir. Azgelişmiş bir ül
ke, bir çeşit sömürgedir ya da şekil değiştirmiş sömürgecili-
ğin baskısı altındadır. Ekonomik bağlılık hızla siyasal bağım
lılığa vardırır. Azgelişmiş ülkede, ekonomik hayat üzerinde yabancı etkisi ağır basar. Gelişmemiş ülkenin toplum yapısı, sosyal hayatı geridir. Yarı feodal bağlantılar topluma hakim
dir. Bu ülkelerde halk ikiye bölünmüştür: Geniş bir muhafa
zakar kitle ile azınlıktaki aydın bir grup. Halk, Ziya Gö
kalp 'in deyimiyle "ya rençber, ya da memur"dur. Gelenekçi kitlenin kalabalıklığı din adına hareket eden çevrelerin vesa
yetini.güçlendirir. Bu çevreleri, özellikle seçimlerde ağır ba
san birer siyasal kuvvet haline getirir. Azgelişmiş toplum içinde, fakir - zengin ayırımı yok, uçurumu vardır. Gerici - ilerici çatışması çok şiddetlidir. İşsizlikle, kültürsüzlük mu
hafazakarlığın ilkel maddeleridir.
Azgelişmişliğin karmaşık bir gerçek olduğu söz götür
mez. Bu bakımdan eski unsurlarla, (açlık, hastalık, gerilik gi
bi) yeni etkenlerin birleşmesinden (nüfus artışı, kalkınma bi
linci) doğduğu söylenir. Bu nedenle, azgelişmişlik bir yirmin
ci yüzyıl olayıdır. Ne var ki, özellikle anayasa hukuku planın
da, bu sorunları gözlemekle yetinirsek, bir çözüme varamayız.
Bütün sorun, çağımızın sorunu, "azgelişmiş bir ülkenin siya
sal rejimi ne olmalıdır?" sorusunda düğümlenir. gerçi, azge
lişmiş ülkelerde, önüne geçilmez bir kalkınma bilinci, bir sos
yal uyanış vardır. Günümüzde, özellikle göze ve kulağa hitap eden (audio - visuel) kitle haberleşme araçları (Mass Maedia) artık sınırları ortadan kaldırmakta ve azgelişmiş toplum insa
nı daha refahlı bir hayat hakkına sahip olduğunu, çok gelişmiş ülkelerle kıyaslar yaparak anlamaktadır. Ama, kalkınma yön
temi ne olacaktır? Siyasal rejim demokratik mi, otokratik mi
olmalıdır? Geri kalmış ülkelerin aydınlan henüz bu sorunları çözememektedirler. Sosyal uyanış yeterli değildir. Çünkü, ya
şama çabası insanın bütün enerjisini emerse, sosyal ve ekono
mik iktidar belli bir azınlık elinde olursa, o memlekette de
mokrasinin nasıl gerçekleşebileceği düşünülmeye değer. Az
gelişmiş ülkenin sorunları henüz çözümlemnemiştir.
Çok gelişmişligin sorunları
Genellikle, azgelişmiş terimine karşılık gelişmiş ülke te
rimi kullanılmaktadır. Pek yerinde olmasa gerek .. . Zira, ge
lişmiş terimi statiktir. Bu ülkeler gelişip vardıkları düzeyde kalmış değillerdir. Büyük bir hızla gelişmektedirler. Bu ba
kımdan çok gelişmiş ya da fazla gelişme durumundaki ülke
lerin gelişmemişlerden daha az sorunlara sahip olduklarını ileri sürmek yanlıştır. Aksine, onların da çözmekle zorunlu bulundukları bunalımları vardır. Ve zaten bu hızlı ve sürekli gelişme halinde bulunmaları azgelimiş ülkelerin davalarını anlamalarına ve çözmelerine engel olmaktadır.
Önce, hızla gelişen ülkeler, daha fazla ve daha hızlı ge
lişme zorunda, adeta gelişmeye mahkfundurlar. Bu durum onları, gelişme durumundaki ülkelerin ekonomik, giderek sosyal ve siyasal yapılarına hakim olmaya gtöürmektedir. He
men ekleyelim ki, sürekli gelişme aşamasının ideolojik sis
temlerle ilgisi olsa bile, bugün Amerika Birleşik Devletleri de, Sovyetler Birliği de ekonomik bir gelişmişlik içindedirler.
İspanya. ile Kızıl Çin'in azgelişmiş oldukları gibi . .. Sorunu, daha başka yönlerde incelemek gerekir.
Çok gelişmiş ülkeler, üçüncü sanayi devriminin gerçek
leşme alanlan olarak görünüyorlar. Teknolojik ilerlemelerin hızı, bu ülkelerde dengesizlik ya da derinlemesine değişiklik
ler yaratma eğilimini göstermektedir. "Keynesçi ihtilalin ço
cukları" olarak nite lendirilen kapitalist ülkelerde gerçi bü
yük ekonomik bunalımlar olmamaktadır. Sarsıntısız ekono
mik büyümenin çareleri bulunmuşa benzemekte, uyumlu bir bolluk aşamasına girmiş oldukları belirtilmektedir. Çok ge
lişmiş ülkelerdeki ekonomik büyüme bilinci, aynı zamanda bu büyümenin devamını gerektirmektedir. Aynı bilinç, ürün
lerin sosyal kategorileri arasında, sosyal adalet ilkelerine gö
re, dağılımını ve bölünümünü de kapsamaktadır.
Sanayileşmiş toplumlarda, teknolojik, ilerleme, teknok
rat denen adamın yükselişini, giderek iktidarı kontrol edişini ortaya çıkarmıştır. Bu, dünyanın ayrıldığı her iki blokta da, böyledir. O kadar ki, siyasal iktidar teknokratları idare ve kontrol edemez hale gelmek üzeredir. "Çağdaş dünyanın bü
yücüleri" sayılan bu adamlar, normal vatandaşın üstünde,
"onun anlayamadığını anlayan" bir çeşit sınıf oluşturmakta
dırlar. Böylelikle, bu devletlerde bir siyasetten arınma (d' e
politisation) olayı ortaya çıktığı belirtilmiştir (5).
Kapitalist ülkelerde, tekniğin bu derece ilerlemesi, -ana
yasa hukuku planında düşünürsek- demokrasiyi zayıflatıcı olabilmektedir. İktidar kişiselleşmekte, ekonomik ve sosyal
(5) Çeşitli açılardan bu duruma işaret edilmiştir. Prof. Himide Topçuoğ
lu, G. Vedel'in bir makalesini tercüme ederken bu terimi "siyasetle ilgisizleş
me" olarak çevirmiştir (D'epolitisation, Mythe ou R'ealit'e?) (Ankara Hukuk Fakültesi 40. Yıl Armağanı, s. 419- 435).
hayata hakim, otoriteleri kabul edilen, devletin "babası" sa
yılan şef karakterli başkanların etrafında toplanılmaktadır.
Roosevelt, De Gaulle bu tipin temsilcileri olmuşlardır (6).
Kısaca, ideolojik farkları ne olursa olsun, olgunluk ve bolluk ekonomilerine girmiş devletlerde, anayasa planında bunalım, ve siyasal kurumlar arasında bir dengesizlik vardır.
Bloklar arasındaki karşıtlığı, hatta Batı - Doğu bloklarının an
lamlarını bile değiştirmekte olan durum budur.
Bu durumun yanı sıra, asıl büyük tehlike, zengin ve sa
nayileşmiş ülkelerin, kalkınmak için kalkınma, kısaca zen
ginken daha da zengin olma, tutkusundan doğuyor.
İçinde yaşadığımız dünya, sayılan yetişilmez bir hızla artan insanları besleyemez bir dar boğaza girmiştir. Dünya
mızın boyutları sınırlanmıştır ve maddi kaynaklan azalmıştır.
Artık artmamaktadır. Eski Yunanlıların sandıklan gibi, deniz
ler sonsuzluğun simgesi olmaktan çıkmıştır. Uzay da öyle ...
Üstelik, kaynaklar ve gelirlerin dağılımında da adaletsiz
likler vardır. Daha da zengin olma, gelişmekte olan ülkelerin sırtına yüklendiği için, onları daha da fakirleştirmektedir. Ve her iki tür ülke arasındaki çatışmalar sertleşmektedir.
Bu bakımdan yapılmış olan bilimsel incelemeler, çok gelişmiş ülkelerin kalkınmalarına "dur" denilmesini öner
mişlerdir (6a). Çok gelişmişliğin asıl hastalığı budur.
(6) Anclr' e Hauriou: a.g.e. s. 533 - 536; Benoit Jeanneau: Droit Constitu
tionnel et lnstitutions Politiques, s. 65 - 66. Bu duruma aynca, BAtı Demokrasi
sinin bunalımı bölümünde ileride değineceğiz.
(6a) ileride "Batı demokrasisindeki gelişmeler" ve "Sosyal Devlet'e ge
çiş" bölümlerinde konuya yeniden değinilmiştir. Bu konuda şu esere bk: Halle a Croissance: s. 290 - 299.
Her iki yapı üzerine
Şimdi, bir kez daha, azgelişmiş ülkelere göz atalım. İle
ri sanayi aşamasına varmış memleketlerle aralarındaki ilişki
leri ve karşılıklı anlayışı nasıl kurmak kabildir? Sanayileşmiş ülkeler yönünden bakarsak, bu ülkelerin azgelişmiş ülkeleri kalkındırmaktaki çıkarlarının, onları bir pazar olarak kullan
maktan doğan çıkarlarından daha az olduklarını görürüz. Kı
zıl Çin'in Sovyet Rusya'yı revizyonist olmakla itham edişi bu nedene dayanır. Türkiye'nin, petrol davasında, yabancı şirket
lere karşı tutumu da böyle bir tepkinin eseridir. Şu halde, çok gelişmiş - az gelişmiş ülkeler arasındaki ilişki eşitliğe ve ger
çek bir iyi kalpliliğe dayanmıyor. Tersine, sanayileş�ek yani kalkınmak isteyen ülkelerle -ki az gelişmişliğin asıl anlamı budur- buna engel olan ülkeler arasında bir çatışmaya, gerçek bir çatışmaya dayanıyor.
Böyle olmakla beraber, azgelişmiş ülkelerdeki sosyal uyanış ve bilinçlenme, onları siyasal bağımsızlıkla yetinme
yip, ekonomik kalkınma (sanayileşme) yöntemlerini aramaya sevketmiştir. Bu olay nasıl gerçekleşebilir? Az gelişmiş ülke
ler Batı ve Doğu blokları karşısında üçüncü bir blok teşkil et
mektedirler. Bu bloka Üçüncü Dünya adı da verilmiştir. Üçün
cü Dünya ülkeleri nasıl kalkınacaklardır? Batı örneğine göre mi, Doğu örneğine göre mi? Daha doğrusu, kapitalist sistem
le mi, yoksa kollektivist sistemle mi? Yoksa ortalama bir sis
tem bularak mı? Çağımızın sorunu budur. Kısaca, bu soruna değinmek ve yeni bir diyalog üzerinde durmak gerekiyor.
2. Ekonomik sistemlerde çatışma:
Kapitalizm-Kolektivizm
Çağımız, iki ekonomik sistemin çatışma ve çarpışma alanıdır: Kapitalizm ve kolektivizm (7). Bu karşılaşma, yir
minci yüzyılın anlaşmazlığıdır. Hiç şüphe etmeyelim, ekono
mik sistemler çatışması, aynı zamanda siyasal, sosyal, kısaca
sı ideolojik bir çatışmadır. İki dünyanın karşılaşmasıdır. Biz, ilkin bu sistemlerin, konumuz açısından, ana çizgilerini be
lirteceğiz. Sonra da, aralarındaki ilişkilere ve az gelişmiş ül
keler bakımından önemine değineceğiz (8).
Kapitalist sistem
İlk çağlardan günümüze değin, değişik zaman ve mekin şartlan içinde rastlandıği belirtilen kapitalizm, XVIII. yüzyıl
dan beri süreli bir gelişim göstermiştir. tktisatçlara göre, bu
(7) Bu ayınında, özellikle sistemlerarası bir diyaloğu ön pl8nda ele almak istediğimiz için sistem, rejim, kurum (müessese) ve yapı gibi kavramlann açık
lanmasına geçmedik. Sözü edilen kavramlar ileride ele alııurtıştır.
(8) Ekonomik sistemlerle ilgili olarak çok geniş bir bibliyografya vermek mümkündür. Biz, özellikle Anayasa Hukuku ve Siyaset timi açılarına yakın ol
maları bakımından şu eserlerden faydalandık: Joseph Lajugie'nin iki eser: Les Doctrines Economiques - Les systemes Economiques; Raymond Barre: Econo
mie Politique, C. I; Yüksel Ülken: XX. Yüzyılda Dünya Ekonomisi; Feridun Er
gin'in iki eseri: Gelişme Hareketlerinin Tarihi Seyri - İktisat; Paul A. Samuel
son, İktisat; François Perroux: Le Capitalisme: Maurice Niveau: Histoire des Fa
its Economiques Contemporains; A. Piettre: Les Trois Ages de l'Economie; Tho
mas Suavet: Dictionnaire Economique et Social - Diction-naire des Sciences Econoıniques, C. I; Andr' e Marchal: Systemes et Structures Econoıniques; Bar
toll; Sysremes et Suructures Econoıniques; John Kenneth Galbraith: American Capitalism; Gregory Grossman: Economic Systems; Bertrand Nogaro: Les Grands Problemes de l'Economie Contemporaine; Erdoğan Alkin: iktisat.
sistemin "itici kuvveti" kar ve özel menfattir. Kapitalist sis
temi kabul etmiş bir devlet içinde, siyasal iktidarın işlevi ne
dir? Bu soruya cevap arayacağız.
Kapitalizm, özel menfaat ekonomisidir. Özel sermaye
nin ve sermayedarın bilim ekonomik kuvveti ya da kuvvet
leri teşkil ettiği, ekonomik hayata egemen olduğu, ya da - prensip itibariyle olması gerektiği bir iktisadi rejim içinde, devletin (siyasal iktidarın) ödevi, toplumun yapısal (bünyevi - strüktürel) kesimlerinde daha açık olarak görülür.
Sosyal yapı kesiminde: Temel hukuk prensibi olarak, üretim araçları özel mülkiyet konusudur. Bunların sahipleri, sermayedarlar, müteşebbisler, yani kapitalistlerdir. işin yöne
timi de onlardadır. Devlet, bu hususu sağlamakla ve koru
makla ödevlidir. Devlet doğrudan doğruya özel mülkiyete ka
tılmaz, fakat özel mülkiyeti korumak, görevidir.
Bu kesimde, ortaya çıkan problem, işverenle işçi arasın
daki ayrılık ve çatışmadır. Toplum, özellikle, sanayileşmiş ül�
kelerde, iki büyük sınıfa ayrılır ve sınıflar mücadelesi karak
terini kazanabilir. Siyasal iktidar, egemen ekonomik kuvvet
lerin elinde olmakla beraber, sınıflar arasında bir denge ve düzen bulma zorundadır.
Ekonomik ve teknik yapılar kesiminde: Müteşebbisin amacı, piyasa için çalışmaktır. Her şey piyasada oluşum ka
zanır. Sermaye sahibinin kan, faizi, işçinin ücreti, fiyat meka
nizması ve rekabet yollarıyla piyasa içinden çıkar. Piyasa, otomatik bir mekanizmadır. Devlet, prensip itibarıyla, piyasa
ya bakim değildir ve olmamalıdır. Piyasaya bakim kuvvet müteşebbislerdir. Üretime de, paylaşmaya da hfil<lm olan on
lardır. Üretim geliri, otoriter bir dağılıma tabi olmaz. Piyasa,
milli olduğu kadar milletlerarası bir pazar da olabilir. Devlet o zaman, sınırları dışındaki alanda, kendi müteşebbislerinin yayılmasını ve ticaretini korumakla ödevlidir. (Bu yayılışa emperyalizm denecektir.) Devlet, ileri bir tekniğin gelişmesi
ni sağlayacaktır.
Psikolojik yapı kesiminde: Kapitalist sistemde, ekono
mik hayata hakim olan kuvvetlerin amacı, "ihtiyaçları karşı
lamak" değildir. En dolgun kar yani rantabilitedir. Müteşeb
bis, toplumun ihtiyaçlarını, öncelik sırasına göre değil, karlı
lık sırasına göre, kendisi tayin eder. Gerekirse, yine kendisi, yeni tüketim ihtiyaçları da yaratabilir. Devlet bu oyun kural
larına saygı göstermeli ve onları korumalıdır.
Yukarıki açıklamalar gösteriyor ki, özel mülkiyet, piyasa ve en dolgun kar (rantabilite), kapitalist sistemin nirengi nok
talandır. Anayasa hukukunda, bizi ilgilendiren, bu noktalarla, devlet ya da siyasal iktidar arasındaki ilişkilerdir. Siyasal re
jimlerle, devlet şekilleriyle kapitalizm arasında, daima bir an
laşma olmuştur. İster otoriter ve totaliter, ister demokratik (dev
letçi ve plancı) olsun, kapitalizm değişik kadrolar ve ideoloji
ler içinde varlığını koruyabilmiştir. Mısır'dan İsveç'e kadar ...
Bu noktada kapitalizmin gelişmesiyle ilgilenmek gere
kiyor. XIX. yüzyılda, kapitalizm liberaldir. Liberalizm, kapi
talizm demek değildir. Kapitalizmin aldığı şekillerden birisi
dir; yoksa kapitalizmin kendine özgü niteliklerini ifade et
mez. Kapitalizmin, tarihi oluşu içinde bir aşama olan libera
lizm, siyasal iktidarın (devletin) ekonomik hayata karışması
nı asgari (en az) dereceye indirmek ve serbest rekabet şartla
rını toplum hayatına hakim kılmak isteyen bir doktrindir. Te
kelci ve temerküzcü (güçleri bir merkezde toplayıcı) değildir.
Bu bakımdan devlet müdahalesine bile karşıdır ve ekonomik iktidarı, siyasal iktidarın rahat bırakmasını ister. Kapitalizmin hürriyetçiliği ve siyasal demokrasi yanlılığı bu durumundan doğmaktadır. Küçük birimli işletmeler ve "basiretli tacir"ler, serbest rekabet meydanı olan toplum hayatında, değişmezli
ğe dayanan güven, bir çeşit ebedilik aramışlardır. Kişi hak ve hürriyetlerinin, iktidar karşısında, güçlü olmasını istemişler
dir ve bu hakların devlete karşı (negatif) niteliğini destekle
mişlerdir. Böylece, ekonomik liberalizmin yanı sıra klasik ya da liberal demokrasi, yeni siyasal kurumlarıyla oluşmuştur.
XX. Yüzyıl, özellikle Birinci Dünya Savaşı, kapitaliz
min koşullarım da değiştirmiştir. Sanayi kapitalizmi, çeşitli ekonomik etkenlerin altında, serbest rekabet rejiminden vaz
geçerek, tekelci rekabet alanını tercih etmiştir. Küçük firma
lar birleşme yoluna girmişlerdir. Basiretli tüccar büyük işlet
meler ve birleşmeler içinde (konzem, trust, kartel, holding şirketleri gibi. .. ) yerini uzman işletmeci gruplarına bırakmış
tır. Ekonomik iktidar kitleleşince, siyasal iktidarın yardımını isteyen, müdahaleci (devletçi) sistemlerin kurulmasını varlık şartı sayan bir politikanın gerçekleşmesini istemiştir. Devle
tin, dış ve iç piyasaların düzenleyicisi olması tekelci kapita
lizmin (ve kapitalist zümrenin) siyasal iktidarı kontrol etme
sini mümkün kılmıştır. Bu suretle, kapitalizm sadece plancı ve düzenleyici bir sistemle bağdaşma durumuna girmemiştir.
Siyasal iktidarı, hürriyetleri yok etme pahasına, tekelleştiren otoriter rejimlerle de anlaşabilmiştir.
Liberalizmde tekelciliğe varan bu gelişme boyunca, ka
pitalizm güçlü bir organizasyonla, güvenli bir istikrar sağla
yabilmiştir. Çeşitli siyasal sistemlere uyabilecek bir esnek-
liğe sahip olabilmesi, kurduğu ve savunduğu düzene bir çe
şit değişmezlik ya da değişmemesi gerekliliği inancını yer
leştirmiştir. Bu amacı, "din kuvvetine, ahliika, devlet adam
larına, kanunlara ve basına dayanmak suretiyle" gerçekleş
tirmiştir (9). Ne var ki kapitalizm, merkantilizmden gelen,
uzun geçmişine ve bütün esnekliğine rağmen, sosyal mese
leyi, kapitalle ücret arasındaki problemi çözememiş, ikisi arasındaki uçurumu dolduramamıştır. İhtiyaçlarla üretim arasındaki dengeyi kolaylıkla kuramamıştır. Sermaye ve emeğin, bu sistem içinde, fiyat barometresinin işaretlerine süratle uymadıkları da ayn bir gerçektir. Yine, milli sınırla
rı aşan, pazar arayıcı ve emperyalist politika da, kapitaliz
min eseridir. Özellikle, az gelişmiş memleketlerin kalkınma
sı bakımından, kapitalist sistemin tutumu da olumlu sonuç
lar vermemiştir ( 1 0). Bu ülkeler üzerinde kurduğu yeni ve ağır baskı sistemi, az gelişmiş ülkelerde, ihtilal hareketleri yaratmıştır. Arap ülkeleri, günümüzde, bu durumun en iyi örneklerini vermektedirler.
Kolektivist sistem
Kapitalist sistemin karşıtı olarak sosyalist (giderek .Marksist, komünist) sistemlerden söz edilmektedir. Bir kere, terimlerin birbirine karıştırılmaması gerekir. Bugün, sosya
list, Marksist, komünist terimleri arasında hatırı sayılır fark-
(9) Feridun Ergin: iktisat, s. 175, 1 85.
( 1 O) Marcel Niveau: a.g.e., s. 546; Prof. François Luchaire az gelişmiş ül
kelere yardımın, ancak, siyasetten arınmış ( d · epolitis · ee) olması şartıyla etkin ola
bileceği kanısındadır (L' Aide aux Pays Sous -D' evelopp ·es, ıi. 124).
lar vardır. Sonra da, sosyalizm bir sistem değil bir rejimdir.
Liberalizm nasıl, kapitalizmin bir şekliyse, sosyalizm de ko
lektivist sistem içinde ele alınmalıdır. Bu sistemin bir şekli olunca, çeşitli sosyalizmlerden söz etmek mümkündür ( l l ).
Biz bir karışmayı önlemek amacıyla "kollektivizm" deyimi
ni kullanmayı uygun bulduk. Kollektivizmle, kastedilen ne
dir? Ama prensibi kar ve özel menfaat olmayan, fakat kamu yaran olan, planlı ekonomik bir sistem ... Kollektivist sistem
de, üretim mekanizmasını, herkesin yapacağı işi ve milli ge
lirden alacağı payı, siyasal iktidar bir plan aracıyla sağlar. Kı
sacası, toplumun ihtiyaçlarını, merkezi otorite saptar, üretime de, tüketime de o yön verir. Kollektivist sistem, "Özel men
faat" ekonomisi değil, bfr "ihtiyaç" ekonomisidir.
Durumu, yine, çeşitli yapı kesimlerinde izleyebiliriz:
Sosyal yapı kesiminde: Temel ilke şudur: Üretim araçla
rı özel mülkiyet konusu olamaz. Bunların tek sahibi toplum ya da devlettir. Siyasal iktidar, şu halde, üretim araçlarını ken
di emredici planına göre işletir. İşveren kendisidir. İşçiye, emeği karşılığında, belirli bir satın alma gücü sağlayan da yi
ne kendisidir. Kolektivist sistem, böylece, kapitalizmin do
ğurduğu sömürme olayını ortadan kaldıracağı, giderek sınıf mücadelesini yok edeceği, sınıfsız bir topluma varacağı ka
nısındadır.
Ekonomik ve teknik yapılar kesiminde: Otorite, emredi
ci plan, devletin elindedir. Bu planla üretim, tüketim, payla
şım kuralları ve oranlan tespit edilir. Piyasa (rekabet ve fiyat)
( 1 1 ) Yüksel Ülken: a.g.e., s. 2 1 8; Raymond Barre: a.g.e., s. 17 1 .
mekanizması kaldırılmıştır. Plancı ve teknokrat bir idareci sı
nıfı, siyasal idareciler yanında, karşısında teşekkül eder. Ço
ğu zaman iktidar içinde yer alır ve imtiyazlı yeni bir sınıf ha
line gelir.
Psikolojik yapı kesiminde: Kar ve özel menfaat, yerleri
ni hizmete bırakmıştır. Topluma yapılan hizmet esastır. İhti
yaçların karşılanması rantabiliteye göre değil, siyasal iktida
rın öncelik listesine ve sıralamasına göre sağlanma yoluna gi
dilir. İhtiyaçlar hiyerarşisini saptayan devlettir. Tüketicinin tercihi, esas itibarıyla rol oynamaz. Önemli olan mesele, üre
timle ihtiyaçlar arasındaki uygunluğunu ve dengenin nasıl kurulacağıdır. Bu da, plan yoluyla yapılmak istenir. Herşey plan gereğince yönetilir. Bütün üretim araçları, devletin elin
de olduğuna göre, aynı devlet, bunları öngördüğü ihtiyaçları karşılamak üzere, çeşitli üretim alanları arasında bölüştürür.
Bu yoldan piyasa tıkanmaları, aşın üretim gibi olayları önle
me olanağını bulduğu iddiasındadır.
Özel menfaat amacını, piyasa mekanizmasını ve km or
tadan kaldırarak, bunların yerine toplum mülkiyetini, hizmet ve emek esasını, otoriter plfuıı koyan kolektivizmin ana hede
fi, işçilere sağlanan satın alma gücünün, işçiler tarafından ya
ratılan değere eşit olmasıdır. Böylece, toplumda bilim siyasal ve ekoomik kuvvet özel sermaye sahipleri olmamakta, bizzat sınıfsızlaştınlmış toplum olmaktadır. Bütün mesele, kolekti
vist sistemin teorik yönü değildir. Bu sistem içinde görülen uygulamalar ve rejim tipleridir. Bu alanda, ilk olarak sosyalist rejimlerden sözetmek mümkündür. Daha ilerde, özellikle si
yasal partiler bölümünde ve Marksist toplumların anayasa hu-
kukunu incelerken göreceğimiz gibi, sadece sosyalizm sözcü
ğünü kullanmakla hiçbir şey halledilınemektedir.
Mesele, kolektivizmin ulaşmak istediği toplum amacına dayanır.
Öy
le bir düzeye varılsın ki, herkes "kabiliyetleri oranında" çalışsın. karşılığında da ihtiyacı kadar alabilsin.
Kolektivizm, bu aşamaya varabilmek için, büyük yapı değişmelerinin yapılması gerektiği iddiasındadır. Şu halde, kolektivizm, sırf ekonomik bir terim değildir. Büyük çapta değşimlerin, yeni bir toplum modelinin yaratılması amacına dayanmaktadır. Tarihe bakarsak, bu gibi isteklerin, ütopyacı
lar tarafından bile ortaya atıldıklarını görürüz. Bu bakımdan, sosyalizm de, hayli eski bir geçmişe sahiptir.
Bu alandaki en büyük değişme, Marksizmin ortaya çıkı
şıyla başlar. Mesele, ideal bir toplumu gerçekleştirmekten doğmuyor. Bu toplumun nasıl gerçekleştirileceği, hangi rejim
le kapitalizmden, ideal sayılan topluma geçilebileceği konu
sundan çıkıyor. Bu bakımdan, Marksizmin getirdiği açıklama
ların rolü azımsanamaz. Ne var ki, Marksizmin yorumlan çe
şitlidir ve durum derin anlaşmazlıkların kaynağı olmuştur. Ko
lektivizm içinde iki büyük rejim, ideal topluma geçiş yöntemi bakımından, birbirinden uçurumlarla ayrılmışlardır eve her ikisi de dış Enternasyonal hareketleri içinde ele alınabilir:
Batı sosyalizmi ya da demokratik sosyalizm adını almış olan rejim, demokratik yollardan sosyalizmin gerçekleştirile
bileceği kanısındadır ve kendisini I. ve il. Enternasyonallerin uzantısı saymaktadır.
Sovyet komünizmi ya da Marksizm-Leninizm adını al
mış olan öteki rejim, III. Enternasyonalle başlamıştır ve ko
münist topluma, proletarya diktatörlüğü denen ihtiliille -ve
yalnız bu yoldan- varılacağı kanısındadır. Komünizmin en derin iç anlaşmazlığı, bu ihtilalin sürekli bir dünya ihtilali ya da önceki tek devlet içinde (Sovyetler Birliğinde) gerçekleş
tirilip gerçekleştirilemeyeceği konusundan doğmuştur.
Her iki rejim de Marksizme bağlıdır. Yalnız, demokratik sosyalizm, Marksizmin tekeli kabul etmemekte, aynı "dini ve hümanist" görüşlerde· de ideal bir topluma varılacağını ön
görmektedir. Sovyet komünizmi ise çok daha katı bir düzey
de kalmaktadır. Bununla beraber, gerçekleştirme metodunun ihtilalci ya da demokratik olup olmaması, bizzat Kari Marx'ın açıklamalarındaki tereddütlere ya da çeşitliliğe bağ
lanmaktadır. Kolektivist sistem, görüldüğü gibi, Batıda da Doğuda da uygulanma alanlan bulmuştur. ve kapitalizmin karşısındadır. Ne var ki, kapitalizmin karşısında bulunuşu, ra
kip sistemin baş edemediği sorunları çözmüş olduğunu gös
termez. Üretim-tüketim dengesi bu sistemde de kurulama
mıştır. Kolektivizm, kendisinden önce var olan kapitalizmin bütün teknik ilerlemelerini almış ve işe buradan başlamıştır.
Fakat özellikle Leninist model de, Proletarya Diktatörlüğü döneminde, içinde bulunduğu çelişmeleri çözememiştir. İn
sanın mutluluğu amaç sayılmakla beraber, örneğin Sovyetler Birliğindeki ekonomik düzeye varmak için, özellikle Stalin döneminde insan değerinin hiçe indirilmesi gerekmiştir. Ko
lektivist sistem "tüketiai..t:ercihi"ni pliina bağlamakla, hiçbir serbestliğe sahip olamayacak, belki bir insan modeli yaratma yoluna gitmiştir. Sınıfsız olması gerekli bir toplum, "yeni bir sınıf"ın baskısı altına girmiştir. Pliin, toplum, devlet sadece Komünist Partisine bakim bir ekibin emirlerine ve yasakları
na meşruluk vermek için kullanılır kelimeler olmuştur. Yeni
gelişmelere ilerde değinilmiştir. Kaldı ki, kolektivizmin Sov
yetler Birliğindeki uygulama ve sonuçlarım, -tabii kaynakla
rındaki
zenginlik bakımından- Komünist Blokun öteki ülkelerine uygulamak yersizdir. Emperyalizmi yok etme amacım güden kolektivizmin, Sovyetler Birliğindeki uygulamaları, kapitalizm gibi dış pazarlar arayarak başka ülkelere ekono
mik baskı altında tutma sisteminde
�
ar kıldığı ve bu politikayı önce komünist bloku içindeki ülkelerde denemekte ol
duğu bugün bir gerçektir. Az. gelişmiş ülkeler bakımından da, bu durum, ağır bir baskı niteliğine sahiptir (12).
Onun bu durumudur ki, bir te
p
ki olarak "Avrupa Komünizmi" (Eurocommunisme) 'ni ortaya çıkarmıştır.
Böylece her iki sistem de kendilerinden daha aşağı eko
nomik durumda olan ülkeler üzennde sömürücü baskılar yap
makta, hatta bu bakımdan "nüfuz" (etki) bölgeleri paylaşımı
na girişmektedirler.
Sistem lerarası yaklaşma
Birbirine tamamen karşıt olan, dünyayı iki bloka ayırmış olan bu sistemler arasında sanıldığı kadar katı ve bağdaşma kabul etmez bir ayrılık mı vardır? Soruyu cevaplandırmak için her ikisini de uygulama alanında ve tarihi gelişim rayla
rı üzerinde izlemek gerek. İktisatçıların da, siyaset bilimcile
rinin de, sistemleri somut olarak görmeleri gerekir. Önce, ça
ğımızın teknolojik gelişmeleri, her iki sistemi de etkilemiştir.
( 1 2) Şu makalelerimizde konu ele alınmıştır: Az. gelişmişlikten kurtuluş savaşı (Cumhuriyet, 28.5. 1 966); Emperyalizmler arasında (Cumhuriyet, 25.5. 1 967).
Yine belirttiğimiz gibi,
her
ikisistem de, üretim-tüketim den
gesini kendi teorik ve ideal şemalarına göre gerçekleştireme
mişlerdir. Aksaklıklarını, birbirlerinin iyi taraflarıyla düzelt
me yoluna gitmişlerdir. Böylece gerek kapitalizm, gerek ko
lektivizm (özellikle Sovyet kolektivizmi) eklektik (derleyici) bir karakter kazanmışlardır.
Üçüncü ve önemli bir olay
da,her
ikisistemin mekin de
ğiştirmeleridir. licisi de yeni ülkelere yayılmışlar ve o bölge
lerin sosyal koşullarıyla bağdaşmak d
urumunda kalmışlardır.
Yeni ve
değişikyapılara uyma çabası sistemlere derin deği
şiklikler getirmiştir. Sovyet kolektivizmi, başka ülkelere ya
yılınca, kolektivizmin yeni tipleri ortaya çıkmıştır. Yugoslav
ya'nın Titocu rejimi (Titisme), Mao Ze Tung'un yöneldiği re
jim d
urumuncanlı örnekleridir. Kapitalizm de, önce belirtti
ğimiz gibi çeşitli yapılarla karşılaşmış,
zamaniçinde çeşitli kapitalizm tipleri vücut bulmuştur.
Uygulama alanındaki değişmeler, her iki
sistemi doğuran,
yapılar arası
uyuşmazlıkla açıklanabilir. Sistemler, iç çekişmelere ve ayrılıklara sahip
olunca, karmaşık ve istikrarsız, değişken biryapı
doğmuştur. Her iki sistemin değişik sosyal şartlarauyma
ve değişebilir unsurlara sahip olma nitelikleri zamanımızda anlamlı bir sonuç doğurmuştur: Kapitalizm de, kolektivizm de birbirlerine yaklaşmaktadırlar. Birbirlerinin amansız düşmanı olmaları, Khurchev'in "Sizleri gömeceğiz, torunlarınız sosyalist olacaklar" sloganı ilmin objektif olarak ortaya koyduğu bu yaklaşma gerçeği üzerinde bir değişiklik yapmamaktadır.İki
uç, birbirine değme yolundadırlar.Önemli olan bu yaklaşımın varlığıdır. Bir Batı-Doğu sa
vaşı çıksa bile bu olay artık vardır. Ve milletlerarası ilişkiler
alanında büyük değişiklikler de doğurmaktadır. Sovyet ko
münizmi, eskisi gibi ihtiliilci değildir. Batı demokrasilerinde de; komünist partiler bundan böyle, proletarya diktatörlüğün
den söz etmez olmuşlardır. Artık çatışmadan birleşmeye doğ
ru bir gidiş görülüyor ( 13 ). O kadar ki, katılıklarını yitirmek
te olan, bununla beraber yaşama güçlüklerini (ve esneklikle
rini) ispat etmiş olan iki sistem, belki de kliisikleşmiş anlam
larını kaybetmekte ve iki ayn sistem yerine Maorice Merleau Ponty'nin isim babası olduğu -yeni bir sistemin "genelleşen ekonomi" (Economie G' en' eralis' ee)'nin doğduğu bile ileri sürülmektedir (14). Günümüzün iktisatçılarını bu sonuca var
dıran, herhalde kolektivizmle kapitalizm arasında buldukları ortak noktalardır ve paralel gelişmelerdir.
Mikro ve Makro ekonomilerin açılarından saptanmış olan bu gerçek karşısında az gelişmiş ülkelerin Üçüncü Dünya'nın tutumu ne olmalıdır? Kalkınma yollan bakımın
dan, kapitalist ve kolektivist dünyalar arasındaki bu yaklaş
ma az gelişmiş ülkelerin tercihlerini zorlaştırmakta mı, yok
sa daha da kolaylaştırmakta mıdır? Meselenin incelenmesi
ni, az gelişmiş ülkelerin anayasa hukuku bahsinde gözden
geçireceğiz.
3. Sosyal eğilimlerde çatışma: Sağ-sol
Sağ ve sol terimleri, önce birbirine karşıt iki toplum ve dünya görüşünü temsil eden eğilimlerdir. Sol da sağ da birer
( 13) Maurice Duverger: lntroduction ala Politique, s. 27 1 ve müt.; Mauri
ce Niveau: a.g.e., s. 5 5 1 ve müt; François Perroux: Ocuvres de Kari Marx (Cilt I), ônsöz, s. xıv. -·
( 1 4) Yüksel Ulken: a.g.e., s. 2 1 2, 261 , 276.
zihniyettir. İnsanlıkla yaşıt sayılabilecek kadar geçmişi olan zihniyetler ... Çok sonra, Fransız Devrimini izleyerek, yaşama meclislerinde partilerin ideolojik tutumlarını, (doktrin ve ey
lemlerini) belli etmek ve siyasal kuvvetleri birbirinden ayır
mak için kullanılmışlardır ( 1 5).
Üç soru
Sağ ve sol eğilimler diyaloğunun temelinde başka bir di
yalog yatar: durulma (istikrar) - değişme ihtiyaçları. Her sos
yal yapı, kendi iç çelişmelerini çözme ihtiyacında, yani sü
rekli hareket halindedir. "Hareketsizlik ki ihtilale götüren en emin yoldur." Sonuca varalım: Bu hareketlilik vle değişme ihtiyacının yanı sıra, bir toplumda yaşayanlar belli bir karar
lılığa, durağan kurallara da ihtiyaç duyarlar. Özellikle, de-·
mokratik bir rejim içinde, herkesin hakkını hukukunu bilme
si, yarınına güvenle bakabilmesi esastır. Toplumun en köklü çelişmesi de aslında buradan doğmakta ... 1Ikelerde hem ka
rarlılık, hem değişme. İki gerekliliğin çatışması oluyor.
( 1 5) Bu konuda şu kaynaklara bk. Encyclopedie Universelle, cilt. 5, s. 557- 575; E. Beau de Lom' enie: Qu'appelez-vous Droite et gauche?; Tank Zafer Tu
naya: Türkiye' de Siyasi Partiler ve şu makalemiz: Siyasi Hayatımızın Yılan Hi
k3yesi (Milliyet, 29.4.1 967); Andr'e Philip: La Gauche, Mythes et R'ealit'es - Maurice Duverger'nin dört eseri: Constitutions et Documents Politiques ( 1 957), lnstitutions Politiques ( 1964), lntroduction ala Politique ve Sociologie Politique ( 1 966); Mete Tunçay: Türkiye'de Sol Akımlar; Rene Bulman: lnitation ala Po
litique; J. Moreau, G. Dupuis, J. Georgel: Sociologie Politique; Georges Lefranc:
Histoire des Doctrines Sçıciales; Christian Perroux: Siyasilnsan; Vilma Fritsch:
La Gauche et la Droite; G 'erard Sandoz: La Gauche Allemande; Jean Andr' e Fa
ucher: La Gauche Française sous de Gauelle; Marc Paillet: Gauche, Ann' ee Z' e
ro; Jean Reynaud. A1ain Lancelot: Les Attitudes Politiques.
Kültür düzeyi ne olursa olsun, her insan kendisinden başlayarak, ailesinin, çevresinin, içinde yaşadığı toplumun sevk ve idaresiyle meşguldür. Tabii, bu, kendisine yakın ve
uzak çevrelerden haber alabildiği oranda daralır, genişler, yü
zeyde kalır yahut derine inebilir. İnsanlar bilgileri oranında ufuklarını genişletebilirler. Ülkelerinin dış politikasıyla, gi
derek dünya sorunlarıyla ilgilenirler. Ve köy kahvesinden, lüks salonlara kadar, bu sorunlara cevap ararlar. Dağcı yargı
larına varabilirler (16).
Bir yandan, insan değişme bilinci içindedir. Bir yandan da güvenliğinin teminatını kararlılıkta arar. eski çağlarla ya
pabileceği kıyaslamalar sonucunda bu bilinç kendisinde kök
leşir. İnsan da, toplum da zamanın dışında değillerdir. Değiş
meye adeta zorunlu, hatta "mahkfun" olduklarına göre, bu gerçekten kalkarak üç soru sorabiliriz:
Bu değişmeyi biz yapabilir miyiz? Ve kolaylaştırabilir miyiz?
Bu değişme karşısında sessiz ve kararsız mı kalacağız?
Yoksa değişmeyi "biz yapamayız" düşüncesiyle yapan
lara karşı da direnecek miyiz?
Klasik ayrıma göre birinci soruya evet dersek, soldayız.
İkinci soruya evet dersek ortadayız. Üçüncü soruya evet dersek
· sağdayız. Eğilimler, cevaplara göre açıklık kazanacaktır ( 17).
( 1 6) Özellikle az gelişmiş ülkelerde, kültür derecesinin ne kadar düşük ol·
duğu bir gerçektir. Biz, böyle bir durumu ''oy genişlemesi'' olayı ile açıklama·
ya çalıştık.
( 1 7) Maurice Duverger, ilk olarak, -bu sorulan sormuştur (lntroduction iı la Politique, s. 1 53 vd.).
Sagegilim
İnsan ve toplwn meselelerine sağ eğilim açısından bakan bir kimse, aslında bir değişmezlik yanlısıdır. İnsanın da, top
lwnun da değişmeyeceğine, daha doğrusu değiştirilemeyece
ğine inanır. Hiç mi değişiklik olmayacaktır? Olacaktır. Ne var ki, insan, kendi gücüyle, kendi aklı ve iradesiyle, kendi yarat
madığı bir düzeni değiştiremez. Toplwnu da, insanı da, kim - ya da kimler- yaratmışsa, o -ya da onlar- değiştirebilir. Top
lwn dışı ve üstü, metafizik kuvvetlerdir ki, yarattıkları ve kur
dukları şeyleri yok edebilirler, değiştirebilirler, sürdürebilirler.
insan, yaratmadığı şeyi, değiştirme yetkisine sahip değildir.
Bunu iddia etmesi yersizdir, hatta "küfr "dür, doğru yoldan sapmaktır. Reform, safdaki adama göre günahtır.
Tabiat düzeninde fakir-zengin, efendi-köle olayı var.
Eşitsizlik de doğal bir olay. Bunları değiştirmek olanaksız. İn
sanın yaratıldığı kadar çizgisi dışına çıkamayacağı hem açık
tır, hem de buna kimsenin gücü yetmeyecektir. Devlet de bu
na karışamaz.
Sağ zihniyete göre, insan ve toplwn, kendi dışlarındaki, kendilerine hakim -görünen ya da görünmeyen- kuvvetler ta
rafından idare edilirler. Sosyal, ekonomik ve siyasal, kişisel ve toplwnsal davranış kanunlarını bu kuvvetler koymuşlardır.
Bu sınırlar dışına çıkılamaz. Yeryüzünde, görünmez kuvvet
lerin görünür temsilcileri, aynı zamanda üstün kanunların uy
gulayıcıları dırlar. İktidarını Tanrı'dan alan bir "hanedan ", va
tandaşın bir şey soramayacağı "hikmeti hükfunet" sahibi bir kral, Tanrı emirlerini bildiren ve ilahi ilmi bilen din adamları
ve bu çevrelerin "tayin ve tasvip" ettikleri kişiler, aileler, ku-
ruluşlar olabilir .. . İnsan, kendisini aşan bu çevrelerin koyduk
ları ilkelere, sahip oldukları imtiyazlara, yetkilere ve tasdik edilmiş geleneklere sadece boyun eğer. Şu halde, sağ, insan
l�r arası eşitliğe inanmaz. Aksine insanlar arasında hiyerarşi
ye, eşitsizliğe inanır.
Sağ, eğilimin varabileceğı siyasal düşünce, daha doğru
su siyasal rejim doktrinleri, bu zihniyetin dokusundaki unsur
lardan çıkarılabilir ve bel li bir gelişme izlemiştir:
Sağ, ilke olarak, saltanatçı (monarşık) ve teokratik dev
let şekillerinde iyi bir toplum düzenının garantisini görmüş
tür. İdare edilenlere benzemeyen, onlardan üstün ve onlara si
yasal bakımdan yerini borçlu olmayan, idare edilenlere karşı sorumsuz bir kişiyi ya da bir zümre, eşitsizlik ve bağımlılık inancının ürünüdür. XX. yüzyılda, kişiyi toplum içinde eriten totaliter diktatörlükler ( 18) en güçlü şekillerini ırk üstünlüğü üzerine kurulan Nasyonal-Sosyalizm'de bulabilmişlerdir.
Zamanla, sağın belirli ve sınırlı bir siyasal demokrasiye vardığı görülmüştür. Hümanist bir dünya görüşünün sonucu olarak ortaya çıkan bu ılımlı gelişme, insan hak ve hürriyet
lerini tanımıştır. Ne var ki, insanların eşitliği konusunda ka
rarlı ve iyimser olmadığı için, toplumda yapılması gerekli köklü reform hareketlerine karşı kalabilmiştir. Aşın sağda olanlar, her türlü değişimi bidat (doğru yoldan sapma) say
mışlar ve reformcularla çarpışmışlardır. Demokrasi düşmanı olmuşlar ve demokratik sistemi ihtilalci hareketlerle yıkmak
( 1 8) Totaliterlik. kişiyi tamamıyla toplum içinde eriten, ona hiçbir hürri
yet alanı tanımayan. kişinin iç dünyasını tamamıyla iktidarın emrine tabi kılan rej imdir. Her diktatörlük. mutlaka totaliter olmayabilir. Fakat. totaliterlik dikta
törlüğün en aşırı şeklidir. Bu konuya ileride değineceğiz.
istemişlerdir. Ilımlı sağcılar, bazı taviz hareketlerini tanımak
tan öteye gidememekle beraber, demokratik gelişmelere ka
tılmışlardır. Demokrasiden yanadırlar. Değişmelerde, insanın akıl ve iradesine belirli bir yer tanımışlardır.
Sol eğilim
Sol eğilim, zihniyet olarak sağın tamamen karşısındadır.
Ve yüzde yüz karşıt bir görüşü savunur. Amacı, bütün insan
lar arasında, mümkün olduğu kadar, eşitliği ve adaleti gerçek
leştirmektir. Bu eşitlik sadece siyasal değildir. Yani, kanun önünde ve oy sandığı başındaki eşitlik yeterli değildir. Eşitli
ğin aynı zamanda, toplumsal alanda ve ekonomik hayatta da gerçekleşmesi kanısı, sol zihniyete hakimdir.
Önemli olan şudur: Yüzyıllardır, kişi ve toplum hayatı
nın iyileşmesi yönündeki gelişmeler, insanı sadece siyasal hayatın yapıcı unsuru olarak ele almanın yetersizliğini ortaya koymuştur. insanı ekonomik hayatın dalgaları arasında yalnız başına bırakmak, onun gücünü hiçe indirmektir. Şu halde, in
sanı, sosyal ve ekonomik çevresi içinde izlemek, destekle
mek, onu birtakım baskıların etkisinden kurtarmak, o baskı
lara karşı koyabilmesini sağlayacak tedbirleri devleteliyle al
ma anlamına gelmektedir. İşte bu tedbirleri sağladığı oranda, bır politika �osyaldir ve soldadır.
Sol eğilim, insanın akıl ve iradesinin rehberliği altında, kendi hayatını ve toplum hayatını daha iyiye ve ileriye götüre
bileceği inancına dayanır. Çünkü devlet, uygarlık gibi kurum lar (müesseseler) insan yapısıdırlar. Bu nedenle gerekli düzen değişmeleri, yapı değişmeleri ve reformlar yapılabilir ve ya-
pılmalıdır. insanın ve toplumun iyiliğine ve ilerlemesine en
gel gelenekler ve kurumlar değiştirilebilir ve değiştirilmelidir.
Sol, eğilim eşitlik kanısına, hürriyetler kapısından gir
miştir. Bugün eşitlik hürriyetin tamamlayıcı şartı olarak be
nimsenmiştir. Netekim siyasal demokrasinin sosyalleşmesi de bu bakımdan mümkün olmuştur. Solun büyük tehlikeleri, eşitlik perdesi altında hürriyetin yok edilebilmesi ve rasyonel (akılcı) bir buluşun, efsane haline getirilmesidir.
Sol eğilim de ılımlıdan aşırıya doğru bir bölünme gös
termiştir. Toplumsal değişmelerin zamanında, yavaş yavaş ve demokratik yoldan yapılmasını düşünenlerin yanı sıra, bu de
ğişmelerin ani (birdenbire) ve şiddetli olmasını savunanlar vardır. Sosyalistler (özellikle demokratik sosyalistler) ilk te
zi benimsemişlerdir. Diktatoryal ve totaliter ihtilal yoluyla (Proletarya ihtilali) düzeni yıkmayı düşünenlerse komünist
ler olmuştur. Bu bölünme, özellikle siyasal plandadır.
Her iki egilim üzerine
Belirttiğimiz gibi, sağ sol çatışmasını düşünce planında, toplumsal olaylan insanların sevk ve idaresini yorumlama planında ele aldık. Siyasal hayat içinde, eylem olarak, sağ-sol çatışması değişik bir sorundur. Duruma, ileride siyasal parti
ler konusunda değinilecektir.
Düşünce planında, varılabilecek ilk sonuçlara göz ata
lım: a. Sağ, insanı, toplumun idaresi bakımından, hareketsiz bırakabilmekte, kişinin vatandaş olarak devlet yönetimine ka
tılmasını yetersiz bir statüye bağlamakta, statik kalmasına amil olmaktadır. Sol, insana toplum içinde daha dinamik si-
yasal bir işlev sağlamakta, insan yapısı saydığı toplumun yö
netiminden kişiyi sorumlu tutmaktadır. b. Her iki eğilimin aşırı uçlan, karşıt akımları temsil etmekle beraber, kişiyi te
orik olarak toplumun (ya da devletin) gerçekteyse sınırlı bir zümrenin (faşist, komünist partilerin ve bunların idareci ekip
lerinin) emrinde kişiliği yitirilmiş bir parçası durumuna indir
mektedir. c. Anlamını yitirmiş, sosyal gelişmelere kayıtsız, biçimsel, sözde demokrasi anlayışı da aynı sonuçlan verebil
mektedir. d. Şu halde, bugün için insan kafasının varmak is
tediği ideal: Hürriyetçi bir eşitliği gerçekleştirebilmektir. İn
sanı, insanlığından uzaklaştırmamaktır.
Sağ-sol ayrımının ortaya çıkardığı çok önemli bir sorun daha var: Düşünülen bir programın, kim tarafından ve nasıl gerçekleştirileceği... Bu, insanın, düşündüklerini, hangi yol
dan, hangi yöntemle uygulama planına geçilebileceğini de düşünmesidir. Bir eylem planı çizmesidir. Düşünceyle eylem arasındaki kesişme noktasını da burada görüyoruz. Düşünce
lerimiz bakımından sakin, kararsız, ılımlı ya da şiddet yanlı
sı olabiliriz. Ne var ki, sübjektif, kişisel dünyamızı aşıp, ob
jektif alana çıktığımız anda düşüncelerimize uyan eylemlere katılmıyoruz. Solda olan bir kimsenin sağ tutumlu bir parti
ye girdiği, sağda olan bir kimsenin sol tutumlu bir gazeteye yazdığı görülmemiş olaylardan değildir. Düşünceyle eylem arasındaki çelişme ve çatışma, siyasal hayatı incelemenin ve siyasal hayatta (örneğin parlamentoda) bulunduğumuz yeri tayin etmenin zorluklarını gösteriyor. Düşündüklerimizi ger�
çekleştirici araçların ve rejimlerin saptanması, sağ-sol arasın
da mutlaka bir karışıklık yaratıyor. Bununla beraber, siyasal düşünceye, teoriye rengini veren, insanın araç ve yöntem an-
layışıdır. Düşüncelerimizin somutlaşması, müesseseleşmesi ve örgütlenmesi ancak bu suretle mümkün olmaktadır. işte insanlar, bu "düşünce + araç" anlayışları bakımından sağda, ortada ve solda olmaktadırlar.
Son bir analizde, solun sağa oranla daha rasyonel oldu
ğu görülüyor. Sağ, aklın, belirli sınırlar içinde gelişebilme
sinde, bu sınırların metafizik ve geleneksel olmasına daha yatkın bir zihniyettir. Solda olmak, sağa nazaran daha sos
yal, daha toplumsal olmaktır. insanlar sağ ya da sol zihniyet
lere sahip olabilirler. Ama solda olmak, mutlaka sosyalizm değildir. Komünizm ise hiç değildir. Nasıl ki sağda olmak, faşist olmak değilse ... Hatta insanlar Tann'nın yarattığını ka
bul ettikleri bir toplum düzenini, yine Tann'nın verdiğini ka
bul ettikleri akıl ve iradeleriyle, ıslah etmek ve değiştirmek isterlerse, sağda sayılmamalıdırlar. Ne yazıktır ki memleke
timizde, sağda ya da solda olmak yerine, "sağcı, solcu" gibi yeni terimler icat ederek, kavramlara gerçek anlamlarını bozmaktayız. Ve bu icatlarımızı yanlış ve haksız ithamlar uğruna, bir lekeleme edebiyatı haline getirmekteyiz. Anla
mını bilmeden kullandığımız kelimeleri, gerçek değerlerine kavuşturarak, güdülen lekeleme metodlanna son vermek bir uygarlık ödevidir.
il. ANAYASA HUKUKU: KAPSAMI VE YÖNTEMi
Köklü değişmeler çağında Anayasa Hukukunun çağ dı
şı kalacağı düşünülemez. Anayasa Hukukunun gelişmeleri üç noktada toplanabilir: Kapsam gelişimi, yöntem değişimi ve kendi sınırlarından taşarak girdiği ülkedeki uygulamalar-