T.C.
İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sosyoloji Anabilim Dalı
Uygulamalı Sosyoloji Yüksek Lisans Programı
Cumhuriyet’in İlk Dönemi Eğitim Politikalarının Kültürleme Etkisi
Yüksek Lisans Tezi
Esra Erzin 200015614
İstanbul, 2021
T.C.
İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sosyoloji Anabilim Dalı
Uygulamalı Sosyoloji Yüksek Lisans Programı
Cumhuriyet’in İlk Dönemi Eğitim Politikalarının Kültürleme Etkisi
Yüksek Lisans Tezi
Esra Erzin 200015614
Tez Danışmanı: Doç. Dr. Mehmet Bedri Mermutlu
İstanbul, 2021
ii
ÖZ
Çağımız, insan ve makine gücünün yerini düşünce ve akıl gücüne bıraktığı bilgi toplumu çağıdır. Bilgi toplumlarının en önemli toplumsal yapısı eğitimdir. Çünkü eğitim; düşünce üretiminin hammaddesi sayılabilecek olan bilginin kazanıldığı, türetildiği ve aktarıldığı alandır. Eğitimin bilgi, meslek ve statü kazandırmak gibi işlevlerinin yanı sıra kültürleme etkisi de vardır. Devletler geliştirdikleri eğitim politikaları ile toplumu yeniden inşa edebilmekte ve varlıklarını sürdürebilecek nesiller yetiştirebilmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşu ve hayata geçirdiği reformları ile dünya tarihinde bir örnek teşkil etmektedir. Cumhuriyet idaresine geçişle birlikte Türk toplumsal hayatında yaşanan radikal değişimlerin halk tarafından özümsenmesi ve sürdürülebilmesi için dönemin eğitim politikaları yeni baştan düzenlenmiş ve geleceğin Türkiye’sinin tohumları atılmıştır. Bu çalışmanın amacı eğitim ve kültürleme kavramlarının ışığında Cumhuriyet Dönemi eğitim politikalarının incelenmesi ve söz konusu politikaların yarattığı toplumsal dönüşümlere ışık tutulmasıdır.
Anahtar Kelimeler: Eğitim, Kültürleme, Toplumsal Yapı, Cumhuriyet Dönemi, Eğitim Politikaları.
ABSTRACT
Our age is the age of information society where human and machine power has been replaced by the power of thought and reason. The most important social structure of information societies is education. Because education is the field where knowledge that can be considered as the raw material of thought production is derived, acquired and transferred. In addition to the functions of education such as gaining knowledge, profession and status, it also has an acculturation effect. Governments are able to rebuild the society and raise generations that can continue their existence with the education policies they develop. Turkish Republic is a sample in world history with its establishment and its reforms implemented. With the transition to republic, education policies of the period were rearranged in order for the radical changes in Turkish social life to be absorbed and sustained by the public, therefore the seeds of future’s Turkey were planted. The aim of this study is to examine the educational policies of the Republic Period in the light of the concepts of education and acculturation and to shed light on the social transformations created by these policies.
Key Words: Education, Acculturation, Social Structure, Republic Period, Education Policies.
iii
İÇİNDEKİLER
ÖZ ...ii
ABSTRACT ...ii
İÇİNDEKİLER ... iii
TABLO LİSTESİ ... v
1.GİRİŞ ... 1
2.EĞİTİM KAVRAMI ... 3
2.1. Eğitim Nedir? ... 3
2.2. Sosyal Bir Olgu Olarak Eğitim ... 5
2.3. Eğitimin Görev ve Fonksiyonları ... 8
2.3.1. Eğitimin Bilgi Kazandırma Fonksiyonu ... 11
2.3.2. Eğitimin Meslek Kazandırma Fonksiyonu ... 11
2.3.3. Eğitimin Statü Kazandırma Fonksiyonu ... 13
2.3.4. Eğitimin Sosyal Ağ (Network) Kazandırma Fonksiyonu ... 14
2.3.5. Eğitimin Milli Bilinç Kazandırma Fonksiyonu ... 14
2.3.6. Eğitimin Çağa Uyum Sağlama Yetisi Kazandırma Fonksiyonu ... 15
2.3.7. Eğitimin Topluma Uyum Sağlama Yetisi Kazandırma Fonksiyonu ... 16
2.3.8. Kültürel Mirasın Eğitim Vasıtasıyla Aktarılması ... 17
3. KÜLTÜRLEME KAVRAMI... 18
3.1. Kültürleme Nedir ... 18
3.2. Eğitim ve Kültürleme Arasındaki İlişki ... 19
4. TOPLUMSAL YAPI KAVRAMI ... 22
4.1. Toplumsal Yapı ve Toplumsal Yapıda Değişimler ... 22
4.2. Cumhuriyet Dönemi Öncesi Türk Toplumsal Yapılarına Kısa Bakış ... 27
5. CUMHURİYET DÖNEMİ EĞİTİM POLİTİKALARI VE UYGULAMALARI ... 29
5.1. Cumhuriyet Öncesi Türk Toplumlarında Eğitim ... 29
5.1.1. İslam Âleminde Eğitim ... 29
5.1.2. Osmanlı’da Eğitim ... 30
5.2. Cumhuriyet Dönemi Eğitim Politikalarının Düzenlenme Gerekçeleri ... 35
5.2.1. Batılaşma nedir. Cumhuriyet Dönemi Öncesi Batılaşma Hareketlerine Bakış ... 35
5.2.2. Cumhuriyet Döneminde Batılılaşma Fikri ... 41
5.2.3. Atatürk İnkılapları ... 42
5.3. 1921-1950 Yılları Arasında Eğitim Politikaları ... 45
5.3.1. Genel Bakış ... 45
5.3.2. Kız Çocuklarının Eğitimi Konusu ve Karma Eğitim Modeli ... 54
iv
5.3.3. Türk Dilinde Değişimler ... 59
5.3.4. Yabancı Dil Eğitimi Konusu ... 65
5.3.5. Köy Enstitülerine Genel Bakış: Amaç ve Hedefler... 66
5.3.6. Halkevlerine genel bakış ... 73
5.3.7. Toplumsal Hayatta Eğitim Kaynaklı Değişimler ... 76
5.3.8. Din Eğitimi ... 81
5.4. Cumhuriyet Dönemi Eğitim Politikalarının Kültürleme Etkisi ... 83
5.5. Cumhuriyetin ilk dönemi eğitim politikalarının günümüz toplumsal yapısı üzerine etkileri ... 92
6. SONUÇ ... 109
KAYNAKÇA ... 112
v
TABLO LİSTESİ
Tablo.1: Yıllara göre açılan Köy Enstitüleri ………69 Tablo.2: 1943 Tarihli programa göre Köy Enstitüleri ders grupları ………71 Tablo.3: 2018 Yılı PISA Testi Okuma Alanı Ülke Sıralaması ……….104 Tablo.4: Yıl Bazında PISA Testi Okuma Alanı Türkiye ve OECD Ülkeleri Başarı Grafiği………104 Tablo.5: 2018 Yılı PISA Testi Bilim Alanı Ülke Sıralaması ………105 Tablo.6: Yıl Bazında PISA Testi Bilim Alanı Türkiye ve OECD Ülkeleri Başarı Grafiği………105 Tablo.7: 2018 Yılı PISA Testi Matematik Alanı Ülke Sıralaması ………106 Tablo.8: Yıl Bazında PISA Testi Matematik Alanı Türkiye ve OECD Ülkeleri Başarı Grafiği………106
1
1.GİRİŞ
Eski Yunan’da felsefi öğretileri yaymak amacıyla kent alanlarında topluluğa yapılan
‘hitaplar’ şeklinde başlayan eğitim faaliyetleri (Eğitim ve Tarihçesi, 2020), tarih boyunca yayılım ve gelişim göstererek bugünkü kurumsal kimliğine kavuşmuştur. Günümüzde ülkelerin gelişmişlik düzeyleri; halkın okur-yazarlık oranları, eğitime ayrılan bütçeleri, teknolojik ve bilimsel gelişmelere yaptıkları katkılar gibi ölçütlerle değerlendirilir olmuştur. Bu nedenle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde uygulanan zorunlu eğitimin süresi ve nitelikleri uzun incelemeler ve tartışmalar sonucu belirlenmektedir.
İnsani Gelişim Raporu (Human Development Report) verilerinde gelişmişlik göstergelerinden birisi ülkelerdeki umulan eğitim süresi (Expected Years of Schooling), bir diğeri ise ülke vatandaşlarının aldıkları ortalama eğitim süresidir (Mean Years of Schooling). 2019 yılı verilerine göre, 22.1 yıllık umulan eğitim süresi ile dünya sıralamasında ilk sırada yer alan Avusturya’da vatandaşların aldıkları ortalama eğitim süresi 12.7 yıldır. Almanya ise vatandaşlarının ortalama aldıkları 14.1 yıllık eğitim süresi ile vatandaşları en uzun süreli eğitim alan ülke olarak 1. sırada yer alır. Umulan eğitim süresi 16.4 yıl olan ülkemiz dünya sıralamasında 25. sırada yer alırken, Türk vatandaşlarının aldıkları ortalama eğitim süresi 7.7 yıldır. Bu süre ile ülkemiz dünya sıralamasında ancak Mikronezya Federal Devleti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Namibya, Zambia, Gana ve Nikaragua gibi devletleri geride bırakabilmiş ve 118. sıraya yerleşebilmiştir. Öte yandan 189 ülkelik listede Cezayir, Paraguay, Brezilya, Zimbabve, Katar, Bahreyn, Filipinler, Malezya gibi ülkeler ve tüm Türki Cumhuriyetler Türkiye’den üst sıralarda yer almıştır. (Human Development Index Ranking, 2019)
Osmanlı İmparatorluğu dönemi de dâhil olmak üzere ülkemiz tarihinde pek çok siyasi olay ve sosyo-kültürel dönüşümler gözlemlenmiştir. Günümüzde dahi ülke ekonomimiz ve beşeri durumumuz toplumsal ve küresel etkilere maruz kalmaktadır. Bu durum toplum üzerinde baskı oluşturduğu gibi, söz konusu girişimlerin başarıya ulaşma ihtimali büyük risk anlamına gelmektedir. Böylesi tehditler ile karşı karşıya olan bir milletin/toplumun alması gereken önlemler ve uygulaması gereken politikalar üzerinde hassasiyetle durması gerekmektedir. Bu hassasiyet ancak kendi değerlerini özümsemiş, kültürel bilinci sağlam, çağının gerektirdiği bilgi ve donanıma sahip, sağlam beyinlerce sağlanabilir.
Bir ulusu oluşturan bireylerin eğitim ile kazandıkları düşünüş ve davranış modelleri, o milletin içinden çıkan yöneticilerin alacakları karar ve atacakları adımlarla milletin
2 kaderini tayin ediyor ve tarihine yön veriyor olması açısından önemlidir. Ancak sahip olduğu kültürel değerleri iyi tanıyarak bunları kullanabilen, akılcı düşünebilen, yeniliklere açık devlet yöneticileri içinde bulundukları siyasi ve ekonomik konjonktürü iyi değerlendirerek uluslarının refah, huzur ve güven içinde yaşamasını sağlayabilirler.
Bu nedenle devletlerin eğitime bakış açıları ve eğitim politikaları büyük önem arz etmektedir.
Amaçlı olarak uygulanan eğitim politikaları bireylerin düşünme ve davranış modellerine yön verebilir ve kültürleme etkisi yaratır. Bu tezde araştırma konusu olarak Cumhuriyet Dönemi eğitim politikalarının kültürleme üzerine etkisi seçildiğinden, Cumhuriyet dönemi maarif kadrolarının ve politikacılarının okullarda uygulama kararı aldıkları öğretim sistemi ve eğitim elemanları incelenecektir. Bununla birlikte okullarda alınan eğitimin bireyin sosyal hayatının her anına yansıyacağı gerçeğinden yola çıkılarak eğitimin toplumsal boyutu da mercek altına alınacaktır.
1920’li yılların başlarında, meşruti düzenden cumhuriyet yönetimine geçmiş olan bir toplumda medrese sisteminin sonlandırılmasıyla kurumsallaşmış okul sisteminde verilen eğitim; yurttaşların aile hayatı, yaşam biçimleri, ahlaki değerleri ve inanç sistemleri dâhil tüm sosyal hayatlarını yeniden kodlamak amacındaydı. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak adına cesur tutumlar sergileyen bir liderin önderliğinde, öğretim sistemi yeni baştan yaratılmaya karar verilmişti.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında, başlatılan eğitim seferberliği başarıya ulaşmış ve büyük değişimler gerçekleştirilmiş olsa dahi, ilerleyen dönemlerde hedeflerden sapmalar yaşanmıştır. Modernleşme sürecindeki Türkiye’de karşılaşılan bazı siyasi ve ekonomik problemlerin toplumun kültürel kimliğine yapılan müdahaleler kaynaklı olduğu düşünülebilir ki bu müdahaleler uzun vadede günümüz Türkiye’sinin sosyal, siyasal, ekonomik ve teknolojik kimliğini de belirlenmiştir. Tezin ilerleyen bölümlerinde Cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren uygulanan eğitim politikalarının günümüz Türkiye’si üzerindeki etkileri de açıklanmaya çalışılacaktır.
3
2.EĞİTİM KAVRAMI
2.1. Eğitim Nedir?
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre “çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye”
olarak tanımlanan eğitim; günlük hayatta öğretim yerine de kullanılabilmektedir. (Eğitim Ne Demek?, 2020) Oysa ki belli bir amaca veya eyleme yönelik bilgilerin verilmesi, belletilmesi eylemi olarak ayrıştırılabilecek öğretim genellikle okul, kurs, akademi gibi talim ve tedrisat işiyle uğraşılan mekânlarda hayata geçirilen bir faaliyettir. Bu faaliyetin aktörleri ise öğrenme eylemini gerçekleştiren öğrenciler ile öğretme eylemini gerçekleştiren öğretmenlerdir. (Çelikkaya, 2019) Öğrenim ve öğretim; yönlendirme niteliğine sahip ögelerdir ve eğitimin vazgeçilmez unsurlarıdır.
Dilimizde eğitim yerine kullanılan bir başka kelime ise ‘terbiye’dir. Terbiye besleyip büyütme anlamında Arapça kökenli bir kelime olup eğitimin birincil işlevlerinden kişilik gelişimine dikkat çeker. (Doğan İ. , 2018)
İnsanoğlunun öğrenme yetisi üzerine çalışmalar yapan antropologların bulgularına göre, günümüzden 1.8 - 2.5 milyon yıl önce yaşayan Homo Habilisler, taştan araçları kullanma becerisine sahip olan ilk canlılardı. (Human, 2020) Öğrenme eylemini kültür yaratma becerisi ile harmanlayabilen ve yeni nesillerine aktarabilen canlı türü ise 200.000 yıllık geçmişteki Neanderthal İnsanıdır. (Akazawa, Nishiaki, & Aoki, 2013) Eğitmek ve öğretmek faaliyetlerinin aynı anda ve aynı amaçla hayata geçirildiği tarih öncesi insanının faaliyetleri düşünüldüğünde, öğrenim hayatta kalabilme becerileri ile sınırlıydı. Yani insan doğayla mücadele etmeyi, hayvan avlamayı ve korunmayı öğrenmek zorundaydı.
Bu becerilerini kendinden sonra gelen yavru bireye aktarmaktaki amacı ise neslini sürdürmek idi. İnsanoğlu evrimi boyunca fiziksel olduğu kadar bilişsel yeteneklerinde de büyük değişimler yaşayarak eğitim ve öğretim olgularını geliştirdi. Günümüz modern insanının gerek eğitimde gerekse öğretimde anlayış, motivasyon ve ihtiyaçlar kapsamı genişlerken bu iki olgu kimi zaman iç içe geçmekte kimi zaman da ayrılıklar göstermektedir.
Eğitim ve öğretim faaliyetlerinin ortak paydalarından birisi amaçlarıdır. Her iki olgunun da amacı kişiyi, yaşanan evreni ve bir üyesi olduğu kültürü tanıyıp anlayabileceği bilgi
4 ve becerilerle donatmak, yetişkinlik döneminden itibaren de kendi değerlerini üreterek yeni nesillerine aktarabilecek yetilere sahip kılmaktır.
Amaç bağlamında aynı çerçeveyi paylaşan eğitim ve öğretim, bireyin bu eyleme başlama zamanı bakımından farklılık gösterir. En geniş biçimiyle eğitim doğumla başlar. Çocuk dünyaya geldiği andan itibaren öğrenmeye açıktır. Bununla birlikte çevreden aldığı verileri bilişsel olarak işleyebilme ve davranış üretebilme yetisi için zaman geçmesi gerekir. Her çocuğun fiziksel gelişimi ve içine doğduğu ortamdan aldığı dürtü ve bilgiler birbirinden farklı olduğundan bu süreç kişiden kişiye farklılıklar gösterir. (Ages and Stages of Development, 2020)
Doğumdan itibaren başlayan ve hayat boyu devam edecek olan eğitim olgusu mekâna bağlı olmaksızın insan hayatının her anında ve her alanında sürekli olarak tekrarlandığından, öğretimin çok ötesinde, geniş bir anlama sahiptir. Tarih öncesi insan topluluklarında hayatta kalma dürtüsü ile gerçekleşen bilgi aktarımı, günümüz modern toplumlarında daha karmaşık bir yapıya bürünür. Birey ilk olarak içine doğduğu ve modern toplumlarda aile olarak tanımlanan sosyal toplulukta eğitim almaya başlar. Bu eğitimin ana gayesi bireye içinde bulunduğu coğrafya, tarih dilimi ve kültüre uygun olan davranışsal örüntüleri belletmek, güvenli ve sağlıklı bir ömür sürebilmek için gerekli olan temel bilgileri vermektir. Yeni doğan birey bebeklikten okul öncesi döneme kadar olan süreçte bu bilgileri yakın çevresindeki rol modelleri gözlemleyerek ve sözlü uyarılar vasıtasıyla edinir ki en önemli rol modeller genellikle çocuğun anne ve babası ile aynı hanede yaşayan büyük kardeşler ve/veya büyük ebeveynlerdir.
Aile içerisinde alınan eğitim; yaşanan hayata ve çevreye ait bilgiler ile çocuğun küçük yaşlardan başlayarak çevresine uyum sağlaması ve gerek akranları gerekse girdiği diğer insan toplulukları ile sosyal bağlar kurmasına yardım edecek olan davranışsal bilgilerden oluşmaktadır. Bu davranış örüntüleri yaşanan coğrafya ve tarih dilimine göre değişiklikler gösterir. Yani aile içerisinde alınan eğitim bir nevi çocuğa kendi öz değerlerini, gelenek ve göreneklerini, davranış kalıplarını kısacası kültürünü aşılamaktadır.
Aile; çocuğun sosyalizasyonunda yer alan okul, akran grubu, medya, yasal sistemler gibi diğer kaynaklardan çok daha önemli olup bireyin doğumdan ölümüne kadar sürekli olarak yenilenen ve tekrarlanan çok boyutlu bir eğitim kurumudur. (Çabuk Kaya, 2015)
5 Aile tipleri ve yaşam tarzları kültürden kültüre ve yaşanan zaman dilimine göre farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar çocuğun davranış ve düşünüş tarzlarını direkt olarak etkileyen faktörlerdir. Öyle ki çocuğa okulda öğretilen sosyokültürel kalıplar aile ortamındaki ile örtüştüğü takdirde çocuk bu kalıpları benimser ve kendi yetişkinlik döneminde yeniden üretir. Okulda öğrenilen ve evde yaşanan kalıpların örtüşmesi bireyin davranışlarının tutarlılığı ve iç huzuru açısından vazgeçilmezdir. Aksi takdirde kişi birbiri ile örtüşmeyen düşünce ve davranış kalıpları arasında kalacak ve hangisini içselleştirip uygulayacağı konusunda tereddütler yaşayacaktır. Örneğin okulda akranlarıyla iyi geçinmesi, fikir ayrılıklarına düştükleri durumları konuşarak ve empati yaparak çözmesinin takdir edilecek bir davranış modeli olduğu öğretilen çocuk, ev ortamında sorunlarını birbirlerine bağırarak, kavga yoluyla çözmeye çalışan hatta şiddete başvuran bir anne-baba modeli ile karşılaşıyorsa, bu ikilem çocukta hangi yönteme başvuracağı hususunda tereddütler doğuracaktır.
Okulda olsun okul dışında olsun, öğretilen davranış, konuşma, problem çözme şekilleri gibi çocuğun içinde bulunduğu kültüre ait düşünüş ve yaşam tarzına yönelik değişim ve biçimlendirme kültürleme eylemi olarak değerlendirilebilir. Öğrenilen davranış ve düşünüş kalıpları birey tarafından hem okul ortamında hem de okul dışındaki sosyal hayatında tekrarlanarak birbirini takip eden süreçlere dönüştürülür ve tekrarlandıkça pekişir. Bu düşünüş ve davranış kalıpları bireyin sosyal hayatını yaşayış tarzından, çevresinde olup bitenleri algılama şekline kadar son derece geniş bir yelpazede seyretmektedir. Kültürleme eylemi kişinin gerek kendi hayatını gerekse kendinden sonra gelecek olan ve kültürel aktarımlarda bulunduğu nesillerin hayatlarını etkileyeceğinden son derece önem arz etmektedir.
Okul sisteminde verilen derslerle, bir yanda öğrenciye yaşamsal ve kültürel bilgiler öğretilirken diğer yanda bireyin şahsına münhasır beceri ve yeteneklerini ortaya çıkartmasına yardımcı olunarak gelecekteki mesleğini ya da yaşam tarzını seçmesi sağlanır. Eğitim verilen bireyden de fen bilimlerinde olsun sosyal bilimlerde olsun yeni buluşlar yaparak, yeni kavramlar ortaya koyarak insanlığa ve kendi toplumuna maddi ve manevi katkı sağlaması beklenir.
2.2. Sosyal Bir Olgu Olarak Eğitim
Sosyal olgular; toplum tarafından benimsenerek uzun ömürlü hale getirilmiş, kurumsallaşmış, inkâr edilemez gerçekliğe sahip sosyal olaylardır. Din, dil, örf ve adetler
6 gibi eğitim de toplumdan topluma değişim gösteren ve aynı toplum içerisinde de zamanla değişebilen bir sosyal olgudur. (Çelikkaya, 2019)
Eğitim faaliyetleri bireylerin katılımları ile gerçekleşen sosyal bir olay olduğundan sosyoloji bilimi de eğitimi sosyal bir olgu olarak ele alır ve Eğitim Sosyolojisi alt dalı ortaya çıkar. Eğitim Sosyolojisi tüm eğitsel kurumları ve eğitimcileri inceler. Bu kurumlar okullar olabileceği gibi, aile, din, siyaset, ekonomi gibi toplumsal kurumlar da olabilir.
Eğitimin eylemi olan öğrenme çocuk bireyin büyümesinde, olgunlaşmasında, bilişsel ve psikososyal yönlerden gelişiminde büyük rol oynamaktadır. Özellikle psikososyal gelişimde çocuğun içinde bulunduğu çevre koşulları ile bireye yönelik davranış ve tutumlar bu gelişimin hızı ve yönü itibarıyla önemlidir. (Ceyhan, 2014) Bir başka ifadeyle bireyin yetenekleri bağlamında kalıtımsal faktörler birincil derecede önem arz etmekle birlikte bu yeteneklerin nasıl ve ne kadar ortaya çıkacağı çocuğun içinde bulunduğu sosyal grupların tutum ve davranışlarına bağlıdır. Aile, arkadaş çevresi, okul tüm zamanlarda çocuğun etkilendiği sosyal çevreler anlamında birer örnek teşkil etmekle birlikte günümüzde bunlara sosyal medya grupları da eklenmiştir.
Çocuk yetişkinlik çağına gelene kadar okulda aldığı amaçlı eğitimin yanı sıra, okul dışında da içerisinde bulunduğu toplumun kültürel yapısını özümseyerek sosyal olarak eğitilir. Yetişkinlik dönemine geldiğinde ise öğrendiği ve içselleştirdiği tüm bilgi, tutum ve davranış ögelerini yeniden üretmeye ve toplumdan aldığını yine topluma sunmaya başlar. Örneğin, okulunda yaşadığı fiziksel çevreyi temiz tutmak, diğer canlı türlerine sevgi ve şefkatle yaklaşmak, yaşam haklarına saygı göstermek üzere eğitilen bir çocuk, aile ortamında da aynı davranışlarla karşılaşıyorsa, çevreci bir kişilik olarak gelişim gösterecek ve yetişkinlik döneminde de aynı çevreci tutumları sergileyecektir. Hatta kendinden sonra g-elen neslini de bu zihniyetle yetiştirecektir. Bu durum toplum ile birey arasında karşılıklı olarak sürüp gidecek olan bir etkileşimdir.
Eğitim sistemlerinde meydana gelen değişim yalnızca eğitimin şekli ile değil eğitimin sosyal bir olgu olarak algılanışında da görülmektedir. Geleneksel ve çağdaş eğitim olarak ayrıştırılabilecek olan iki farklı eğitim sisteminde kişiye bakış ve kişinin kültürlenmesi eylemleri farklılıklar içermektedir. Geleneksel eğitim sistemlerinde birey toplum için vardır. Yani birey toplum için yetiştirilir ve eğitim vasıtasıyla toplumun kültürel birikimi
7 kendisine aktarılır. Oysaki çağdaş eğitim sistemleri bireyi hem kendisi hem de toplum için yetiştirmeyi hedefler. Bu nedenle çağdaş eğitim öğrencinin fiziksel, bilişsel ve psikososyal tüm gelişim alanlarına bütüncül yaklaşır. Bireyi meslek sahibi yapmak, toplumla uyumunu inşa etmek, kendisini geliştirmesine olanak vermek, maddi ve fikri olarak üretken vatandaş olmasını sağlamak çağdaş eğitim anlayışının olmazsa olmazlarındandır. Arzulanan tam gelişim çağdaş eğitim sistemlerinde geleneksele nazaran daha incelikli ve karmaşıktır.
Çağdaş eğitim, bireyin eğitim ve öğrenim esaslarına ait çıkış noktalarını insan doğasından alır. Her bireyin kendisine özgü bir doğası vardır ve bu doğanın merkezinde yaratıcı itki yer alır. Eğitimin amacı ise bu yaratıcı itkiyi harekete geçirecek ve büyümesini sağlayacak zemini hazırlamaktır. (Chomsky, 2013)
Toplumsal bir varlık olarak insan çevresindeki diğer insanlarla iletişim, ilişki, paylaşma ve yardımlaşma içerisindedir. Ömür boyu sürecek olan bu alışveriş insanın doğasından kaynaklanmaktadır. Antropolojik çalışmalar göstermiştir ki insan tek başına yaşadığı zaman insani özelliklerini kazanamaz. Yani insanı insanlaştıran toplumdur. (Dursun, 2018) Durkheim’a göre ise toplum bireylerin toplamından oluşan fiziksel bir yığın değil, bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan ve kendine has özellikleri olan bir kurumdur.
Toplum için esas olan bireysellik değil kolektif bilinçtir. (Güneş, 2012) Toplumu oluşturan bireylerin düşünüş ve davranış mekanizmaları ile istekleri, beklentileri, değer yargıları toplumun kültürel değerleriyle şekil kazanır. Zamanın geçmesiyle ve insan gruplarının birbirleriyle etkileşmesiyle kimi davranış kalıpları değişim gösterse de, toplumsal düzeni oluşturan değerler uzun solukludurlar.
Toplum tarafından benimsenerek yeniden üretilen bu değerler ve davranış kalıpları eğitim sayesinde yeni nesillere aktarılmaktadır. Eğitim bireylere gerekli nitelikleri kazandırırken, toplum bu nitelikler sayesinde varlığını korur ve gelişerek devamlılığını sağlar. Toplum gelişen teknolojiler sayesinde sürekli olarak gelişim ve değişim gösteren organik bir yapı olarak düşünüldüğünde eğitim bu yapının ana besin maddesidir.
Toplumu oluşturan bireyler eğitim sayesinde sosyalleşirler. Sosyalleşme ilk olarak aile, oyun arkadaşları, okul gibi birincil sosyal çevrelerde başlar ki bireyin benliği bu etkileşimler esnasında ortaya çıkar ve gelişir.
8 Günlük dilde sosyalleşme kelimesinin, toplumsallaşma yerine de kullanılabilmesine karşın, sosyalleşme kişinin doğumundan ölümüne kadar olan süreçte çevresindeki kişiler ile arasında meydana gelen her türlü iletişim olarak düşünülür. Oysa ki toplumsallaşma kişinin bir topluma ait olmasına yani bir bütünün parçası olmasına yaptığı atıfla bilişsel bir eylem olduğunu ortaya koyar.
Toplumsallaşma kavram olarak içinde medeni olma halini de barındırmaktadır. Burada medeni olma, kişinin üyesi olduğu sosyal grubun yaşayış ve davranış örüntülerini öğrenmesi, kabullenmesi anlamlarını ifade etmektir. Bu yeti kişinin toplum tarafından eğitilmesi sürecinde gerçekleşen bir kazanımdır. Söz konusu sürecin başarı ile tamamlanması bireyin toplum tarafından kabul görmesini sağlar. Bu durum toplum ile birey arasındaki uyumun ön koşuludur. Toplumun da bireyden etkilendiği gerçeğinden yola çıkılarak uyumlu bireylerden oluşan toplumların daha uzun ömürlü olacağı düşünülebilir.
2.3. Eğitimin Görev ve Fonksiyonları
Günümüz modern toplumlarında eğitim dendiğinde ilk akla gelen sistemler okul, üniversite, akademi gibi kurumlarda eğitim veren yetkin kişiyle eğitim alan öğrencinin bir arada bulunduğu örgün öğrenim ile öğrencinin müfredata ait ders içeriğini kitap ve çeşitli medya araçları vasıtasıyla takip ettiği uzaktan öğrenimdir. Her iki öğrenim şeklinde de ana amaç öğrenciye hayatı boyunca gereksinim duyacağı bilgi, beceri ve yetkinlikleri kazandırmaktır. Bununla birlikte bir de geniş anlamda ele alınan bir eğitim olgusu vardır ki, bu, doğumdan başlayarak hayat boyu devam eden bir öğrenme faaliyetidir.
Yukarıda bahsedilen öğrenim şekillerinden başka, 2020 yılının pandemi süreci ile tanışılan on-line eğitim sistemi de mevcuttur. Bu sistemde öğrenciler ev ortamında bilgisayar, tablet, cep telefonu gibi aygıtlarla zoom adı verilen aplikasyon üzerinden öğretmenlerine bağlanmak suretiyle ve/veya EBA (Eğitim Bilişim Ağı) sistemi ile televizyondan dersleri dinlemektedirler. (TRT EBA TV Ders Yayını, 2020) Bu sistem, pandemi döneminde öğrencileri bulaş riskinden korumak amacıyla geliştirilmiş bir sistemdir. Üzerinde uzun uzadıya düşünmeye, tartışmaya, deneyerek doğru ve yanlış noktaları tespit etmeye ve düzeltmeye yeterli zaman olmaksızın devreye sokulan bu sistemin pek çok eksiği olduğu görülmektedir. Öğrencilerin fiziksel eğitim ortamında bulunamadıklarından özellikle yaşı küçük olanların konsantrasyon zorlukları çekmesi, Türkiye’nin heterojenik toplumsal ve ekonomik yapısı gereği her öğrencinin cep telefonu,
9 bilgisayar gibi elektronik aygıtlara erişiminin olmaması ve/veya internet ağının bu sistemi destekleyecek altyapıya sahip olmaması en sık karşılaşılan sorunlar olarak çözüm beklemektedir. Bununla birlikte çocukların büyük çoğunluğu ders saatlerinin takibi ve derse bağlanma konularında ebeveynlerinin desteğine muhtaçtırlar. Kimi ebeveyn evde bizzat çocuğunun başında durarak bu konuları çözümlerken, çalışan ebeveynler -hele de birden çok çocuk sahibi olanlar- için durum içinden çıkılması zor bir hal almaktadır.
Pandemi süresinin belirsizliği gibi bu sistemin de daha ne kadar devam edeceği ve eksikliklerinin ne derece giderilebileceği belirsizdir. Eğitim ve öğretimin bu şekilde gerçekleştirilmesi yeni yetişmekte olan neslin ‘kayıp bir nesil’ olma tehlikesini beraberinde getirmektedir.
Gerek geniş anlamıyla hayat boyu devam eden eğitim gerekse kurumsallaşmış anlamıyla eğitim kapsamı ve kişiye kazandırdıkları bağlamında toplumsal kurumlar içerisinde en önemlilerinden birisidir. Hatta aile, din, ekonomi, hukuk, siyaset gibi tüm diğer toplumsal kurumlar ile ilişkili ve bu yapılara yön verebilir olması özelliğiyle en önemlisidir diyebiliriz. Diğer toplumsal kurumlar ile olan etkileşimi göz önünde bulundurulduğunda eğitim son derece geniş kapsamlı ve çok boyutludur.
Toplumlar geliştikçe eğitimin önemi de artmaktadır. Tarihin başlangıcında küçük gruplar halinde yaşayan ve temel amacı hayatta kalmak olan insan gruplarında eğitim deneyimlerden oluşmaktaydı. Avlanmak için basit araçlar yontmak, av hayvanlarını yakalayarak etkisiz hale getirmeye çalışmak, yırtıcılardan ve doğa olaylarından saklanmaya çalışmak, yiyecek toplamak ve dünyaya getirdiği yavruyu çevresel tehlikelerden koruyarak hayatını sürdürmesine yardımcı olmak eski insanların en temel bilgilerini oluşturmaktaydı. İnsan bu bilgilere ya kendinden önce toplulukta var olan diğer kişilerden gözlemleyerek ya da bizzat yaşayarak ulaşırdı. Eski insan toplulukları daha gelişmiş insan topluluklarına evrildikçe insanların yaşam biçimleri, ihtiyaçları, kullandıkları araç ve gereçleri, ilgi alanları ve insana ait daha pek çok yaşamsal olgu da gelişmiş ve çeşitlenmiştir.
Merak eden bir varlık olarak insan beş duyusu sayesinde algıladığı her türlü şeyi anlamaya, çözümlemeye ve onunla ilgili kavramlar geliştirmeye ihtiyaç duyar ve tüm bu faaliyetleri yapabilmesi için de bilmesi gerekir. Kendi varlığını, evreni, diğer canlı organizmaları, yaşamı, ölümü, hatta ölümden sonrasını bile bilmesi, bunlarla ilgili düşünce üretmesi gerekir. Bilgiye vâkıf olmanın ve düşünce üretebilmenin en bariz yolu
10 eğitimdir. Eğitim kişinin sistemli ve programlı olarak anlamlı bilgi sahibi olmasına imkân tanırken aynı zamanda bir takım sosyal kazanımlar elde etmesini de sağlar.
Çelikkaya eğitimin topluma olan hizmetlerini doğrudan ve dolaylı hizmetler olarak iki başlık altında toplar. Çelikkaya eğitimin doğrudan hizmetlerini,
a) Milli kültürü koruma, yaşatma ve geliştirme b) Çocuğun sosyalleştirilmesi
c) Üstün vasıflı devlet adamları ve komutanlar yetiştirme
d) Ülkenin ekonomik olarak güçlenmesini sağlayacak sayıda ve seviyede ekonomi uzmanı yetiştirme
e) Ülkenin çağın gerisinde kalmaması, kalkınması ve sanayide gelişmesi için gerekli teknolojik donanımı sağlayacak teknik insanları yetiştirme
f) Öğrencilerin kabiliyetlerine göre meslek seçimlerini yapmalarını sağlama şeklinde sınıflandırılırken, eğitimin dolaylı hizmetlerini ise
a) Statü kazandırma
b) Tanıdık çevresini genişletme c) Eş seçme yetisi kazandırma d) Geçici işsizliği önleme
e) Huzurlu ve emniyetli bir hayat sağlama başlıkları altında toplanmıştır. (Çelikkaya, 2019)
Günümüzün değişen yaşam standartları göz önünde tutularak, yukarıda belirtilen başlıkların açılımlarını da kapsayacak şekilde eğitimin kişiye kazandırdıkları aşağıdaki biçimde gruplandırılabilir:
• Bilgi
• Meslek
• Toplumsal statü
• Sosyal Ağ
• Milli Bilinç
• Çağa uyum sağlama yetisi
• Topluma uyum sağlama yetisi
• Yaşadığı topluma ait kültürel ögelerin öğrenilmesi
11 2.3.1. Eğitimin Bilgi Kazandırma Fonksiyonu
Eğitim denince çağrışım yapan ilk kavramlar öğrenmek ve öğretmektir. Gerçekten de eğitmek ve eğitilmek ile öğrenmek ve öğretmek kavramları arasında çok sıkı bir bağ vardır. Latin kökenli dillerdeki karşılığı ‘education’ olan kelime ‘educatio’ kelimesinden türemiştir ve besleyip, büyütmek anlamındadır. Eğitim yeni Türkçe bir kelime olup eskiden dilimizde kullanılan ‘tahsil’ veya ‘tedris’ kelimelerinin yerini almıştır. Tahsil gelir elde etme veya ürün alma anlamındadır ve Arapça ‘hsl’ kökünden türemiştir.
Dilimizde sıkça kullanılan tahsilat, hasılat ve mahsul kelimeleri de yine aynı kökten türemişlerdir. Tedris ise çalışmak anlamındaki ‘drs’ kökünden türer. Dilimizde ders çalışmak ve dershane kelimeleri bu kökten gelmektedir.
Eğitimin kelime kökeni olan beslenmek ve büyütmek kavramları bir şeyi almak, özümsemek ve kullanılabilir, faydalı hale getirmek şeklinde düşünülebilir. Tıpkı aldığımız gıdaların organizmamız tarafından öğütülerek ihtiyacımız olan protein, vitamin, karbonhidrat gibi ihtiyaç maddeleri halinde vücudumuzca kullanılması ve enerji üretmesi gibi; bilgiler de dimağımızın besini olarak alınır, işlenir ve yeri geldiğinde kullanılmak üzere depolanır.
Bilimin fiziksel sunularının yanı sıra, insana dair elle tutulmayan, gözle görülmeyen olgulara ait düşünsel keşifler de yine bilim tarafından ortaya konmuştur. Sosyoloji, psikoloji, felsefe, dil, din, vb. fiziksel olmayan ancak tanımlanan, üzerine araştırmalar yapılan, kavramlar geliştirilen bilimsel konulardır.
Eğitim hem pozitif hem de sosyal tüm bilimsel alanlardan bilgi elde etme, bilgiyi işleme, disiplinler arası ilişki kurma ve elde edilen verileri diğer insanlarla paylaşma, aktarma aracıdır. Eğitimin en kurumsal şekli olan bilgi kazandırma işlevi öğretimdir.
2.3.2. Eğitimin Meslek Kazandırma Fonksiyonu
Bir kimsenin çalışma alanı olarak seçtiği ve geçimini sağladığı, gelir elde ettiği sürekli işine meslek denir. Eski çağlarda özellikle kapalı toplumlarda insanlar pek çok işlerini kendileri yaparak yaşamlarını sürdürürken insan toplulukları gelişip karmaşıklaştıkça, yaşamsal ihtiyaçların belirlediği meslekler ortaya çıkmıştır. Avcı-toplayıcı gruplarda aile bireyleri genellikle kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kapasitede iş gücüne sahiptiler. Yani yaşadıkları çadır ya da kulübeyi kendileri kuruyor, kendi avladıkları hayvanın postuyla giysiler hazırlıyor, hayvan etini veya çevreden topladıkları meyve ve yemişleri yiyerek
12 besleniyorlardı. Topladıkları şifalı otlarla kendi kendilerinin doktoru, çocuklarının öğretmeniydiler. Kısacası insan kendi kendine yeterek yaşamaktaydı.
İnsan nüfusu arttıkça, gruplar büyümeye ve kendi kendilerine yetemez olmaya başladılar.
Topluluklar yakınlarındaki diğer insan toplulukları ile ilişki kurmaya, kendilerinde bulunmayanı diğer gruplardan tedarik etmeye, kendilerinin yapamadığı işlerde başkalarından yardım almaya başladılar. Zamanla bir işi en çok yapan kişi o işi daha iyi yapar oldu. Bir işi yapmak için bilgi ve beceri gerektiği anlaşıldı.
Meslek edinmenin ilk yolu, bu mesleği icra eden bir kimsenin yanında çalışarak iş öğrenmekti. Usta-çırak ilişkisine dayalı olan bu sistem, bilgilerin çoğalması ve çeşitlenmesi ile yeterli olmamaya başladı. Mesleği edinecek olan kişilerin aynı zamanda işin esaslarını sözlü ve yazılı olarak da öğrenmeleri gerekmekteydi. Böylelikle eğitim alan kişiler mesleklerini daha iyi icra ederken aynı zamanda bu eğitim, yetkinliklerinin de bir göstergesi oldu.
Antik dönemlerdeki insan topluluklarında tanrılar ile bağlantı kurduğuna inanılan ve bu bağlantılar sayesinde doğa olaylarına yön verdiği düşünülen, aynı zamanda şifa dağıtan kişiler, içten gelen dürtüsel yetilerle meslek icra eden ilk din adamları hatta ilk meslek sahipleri olarak düşünülebilir. İnsan yaşayışı, ahlak ve mantık gibi konularda düşünen, çıkarımlar yapan kişiler de ilk sosyologlar ve felsefeciler olarak tarihte yerlerini almışlardır. Hatta bu kişiler, söylemlerini şehir merkezlerindeki alanlarda halk ile paylaştıklarından, ilk eğitmenler olarak da anılmışlardır. İlerleyen zamanlarda toplumların gelişmesiyle paralel insanların yaşayışları ve ihtiyaçları çeşitlenmiş bu ihtiyaçlara cevap verecek gelir elde eden meslek erbapları ortaya çıkmıştır. Hastalıklara çare ilaçlar yapıp uygulayan doktorlar, güvenliği sağlayan askerler, giyecekleri diken terziler, pazarlarda giyecek, yiyecek, baharat, hayvan ve türlü kap-kacak satan tüccarlar, öğretmenler, ilk ortaya çıkan meslek erbaplarıydılar. (Meslek, 2020)
Günümüzde, özellikle modern toplumlarda, insanların yaşayış biçimleri çok daha çeşitli ihtiyaçları doğurmakta dolayısıyla yeni mesleklerin doğmasına sebep olmakta ya da var olan meslekleri icra edenlerin daha derin bilgilere sahip olmalarını gerektirmektedir.
Hatta bilim dalları geliştikçe alt dallara ayrılmakta, her dal için ayrı bir mütehassıs kişi ortaya çıkmaktadır. Örneğin eski çağlarda bir doktor hastasının hemen her türlü hastalığıyla ilgilenebilirken günümüzde tıp bilimi anatomik olarak alt dallara ayrılmıştır.
13 Alınan her eğitim yetkinliğin simgesi olarak kişinin mesleki hayattaki başarılarını ve kazanımlarını arttırmaktadır.
Bazı meslekler için hem eğitim hem de işi deneyimleyerek öğrenmek imkânı vardır.
Mesela ticaret ile uğraşan bir kişi ticaretin inceliklerini bu işle uğraşan bir müessesede bizzat çalışarak da öğrenebilir, ticaret ile alakalı derslerin okutulduğu meslek lisesi ve/veya üniversiteye giderek de. İlkini tercih eden kimse ‘alaylı’ tabiriyle anılır ve bilgileri daha çok pratiğe dayalıdır. Ticari olayları duyarak öğrenir yaşayarak pekiştirir.
Burada sorun bilginin duyulanlar, görülenler ve yaşananlarla kısacası kişinin çevresi ile sınırlı kalmasıdır. Öte yandan okul ortamında eğitim alan kişi eğitimin evrensellik niteliği sayesinde farklı zamanlara ve farklı topluluklara ait bilgileri toplanmış ve sınıflandırılmış bir şekilde alır, alıştırmalar ve/veya stajlarla pekiştirir. Eğitimi süresince konunun uzmanı eğitimcilerle ve diğer öğrencilerle tartışma şansına sahiptir. Böylece hem fikirlerinin sağlamasını yapabilir hem de farklı bakış açılarını görebilir.
2.3.3. Eğitimin Statü Kazandırma Fonksiyonu
En basit ifadesiyle toplumsal (sosyal) statü, bireyin toplumda işgal ettiği konumdur. Bir statü kazanan birey bu statünün gereği olan sorumlulukları yüklenirken, statünün sağladığı haklardan da yararlanır. Statüler toplumsal ve kültürel boyutta olduğundan bireyin kimliğine ait her türlü sıfat aynı zamanda onun statüsüdür. Yani kadın olmak, anne olmak, müdür olmak, avukat olmak, ünlü olmak, Müslüman olmak gibi unsurlar birer statüdür.
Statüler doğuştan gelebileceği gibi sonradan da kazanılabilir. Örneğin kadın olmak doğuştan gelen, anne olmak ya da öğretmen olmak sonradan kazanılan statülerdir.
Sonradan kazanılan statülerde eğitimin önemi büyüktür. Sonradan kazanılan statülerden biri olan mesleki unvanların kazanımında ve söz konusu mesleğin icrasında da eğitimin önemi büyüktür. Bu nedenledir ki günümüzde hemen her mesleğin eğitiminin verildiği okullar kurulmuştur ve bu okullardaki eğitimlere her geçen gün ihtiyaca göre yeni dallar eklenmektedir.
Sanatsal alanlarda da durum farklı değildir. Eski zamanlarda yeteneklerine istinaden tiyatro ve sinema oyunculuğu yapan, şarkı söyleyen, resim ve heykel yapan pek çok sanat dalı icracısının yerini güzel sanatlar akademisi ve konservatuvar mezunu sanatçılar
14 almaktadır. Zira yeteneğini akademik olarak geliştirerek ortaya koyan sanatçılar alaylı tabir edilen sanatçılar ile kıyaslandığında daha fazla rağbet ve takdir görmektedirler.
Pek çok meslek dalında üniversite eğitimi üzerine yapılan yüksek lisans ve doktora çalışmaları kişilere yalnızca unvan kazandırmamakta, prestij, güven ve saygınlığı da beraberinde getirmektedir.
Eğitimin statü kazandırma fonksiyonu mesleklerdeki alaylı-okullu olma hali ile sınırlı değildir. Pek çok kişi kariyerinde yükselmek ve uzman, müdür, genel müdür, operatör doktor gibi unvanlara sahip olabilmek için üniversite eğitimlerine ihtisas, yüksek lisans, doktora ile devam ederler. Özellikle lisans eğitimi sonrasında kazanılan unvanlar kişiye toplumda büyük saygınlık kazandırmaktadır.
2.3.4. Eğitimin Sosyal Ağ (Network) Kazandırma Fonksiyonu
İnsan sosyal bir varlık olması nedeniyle hayatı boyunca pek çok kişi ile tanışır ve iletişim kurar. Bir de tanıdıklar olarak kategorize edilebilen bu kişilerin dışında kalan, kişinin daha ziyade eğitim ve meslek hayatı süresince tanışarak mesleki bilgi ve ticari alışverişlerde bulunduğu, kariyerinde ilerlemesine fayda sağlayan kişiler vardır. Bu kişilerle tanışma daha ziyade meslek dernekleri, sosyal dernekler, mesleki toplantı, seminer ve kongreler vasıtasıyla olur. İletişim daha ziyade meslek veya ilgi alanları sayesinde kurulur ve bu konular üzerinden ilerler.
2.3.5. Eğitimin Milli Bilinç Kazandırma Fonksiyonu
Türk ulusu tarihi boyunca manevi değerlerine önem veren, onları yücelten ve değerleri uğruna büyük fedakârlıklarda bulunan bir ulus olmuştur. Bu değerler vatan, bayrak, Atatürk gibi milli değerler olabileceği gibi, Müslümanlık, Hz. Muhammed, Kur’an-ı Kerim gibi dini değerler de olabilmektedir. İster milli değerler olsun ister dini değerler olsun kutsal sayılan ve uğruna can dahi verilen değerleri Türk milletini bir ülkü etrafında toplayan, birleştiren ve güçlendiren unsurlardır. Öyle ki tarihimizde örnekleri görüldüğü gibi ülkenin bütünlüğüne ve bağımsızlığına yönelik bir tehdit söz konusu olduğunda farklı etnik kökenlerden gelen, farklı dine mensup pek çok kişi Türk kimliği altında birleşerek vatanı savunmuşlardır.
Yeni kurulan Cumhuriyet Türkiye’sinde kurumsallaşan eğitim sistemi ile milli bilincin kazandırılması okullarda verilen eğitimin amaçlarından birisi haline getirilmiştir. İlk olarak, 1943 yılında düzenlenen 2. Milli Eğitim Şûrasında ‘İdeal Türk Çocuğu’
kimliğinden bahisle milliyetçilik bilinci gündeme getirilmiştir. Bu şûrada Türk Dili
15 eğitimi üzerinde durulmuş ayrıca Türklük eğitiminde tarihin öneminden yola çıkılarak derslerde Milli Tarih’e ağırlık verilmesine karar verilmiştir.
24 Haziran – 4 Temmuz 1974 tarihlerinde dönemin Milli Eğitim Bakanı Mustafa Üstündağ başkalığında toplanan 9. Milli Eğitim Şûra’sının ‘Genel Amaçlar’ bölümünün 1. maddesinde ise şu ifadeye yer verilmiştir:
‘Türk millî eğitiminin genel amacı, Türk milletinin bütün fertlerini,
Atatürk inkılaplarına ve Anayasa’nın başlangıcında ifadesini bulan Türk milliyetçiliğine bağlı; Türk milletinin millî, ahlâkî, insanî, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan;
insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan millî, demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış hâline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.’ (IX.Milli Eğitim Şûrası, 1974)
Milli eğitim sistemimizde okula başlama yaşı, zorunlu eğitimin yılları, okutulan dersler ve içeriği yıllar içinde değişime uğrasa da, okullarda verilen Türk Dili, Türk Tarihi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâplar Tarihi gibi dersler zorunlu ve ağırlıklı olarak okutulan dersler olarak kalmıştır.
Okulda okutulan ve milli bilinci yerleştirmeye yönelik derslere ilaveten her yıl 12-18 Aralık tarihlerinde Türkiye’de ilköğretim okullarında ‘Yerli Malı Haftası’
kutlanmaktadır. Milli Mücade’leden yeni çıkmış, imkânları kısıtlı Türk milleti için bağımsızlığın korunması ve ekonominin sürdürülebilirliği için halkın kendi ürettiği malları kullanması böylelikle yerli sanayinin teşvik edilmesi büyük önem taşımaktaydı.
Bu nedenle 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi’nde yerli malların üretilmesi ve kullanılması kararlaştırılmıştır. ‘Yerli Malı Yurdun Malı’ felsefesini gelecek kuşaklara aktarmanın hedeflendiği yerli malı haftası etkinliklerinde tutumlu olma, yatırım yapma, tüketilecek ürünlerin ülkede üretilen ürünlerden seçilmesi gibi konuların önemi vurgulanmaktadır.
2.3.6. Eğitimin Çağa Uyum Sağlama Yetisi Kazandırma Fonksiyonu
Çağımız tam anlamıyla teknoloji çağıdır. Sanayi devrimi ile başlayan teknolojik gelişmeler yüksek ivmeli bir hızla ilerlemektedirler. İnsanoğlunun makine yapabilir düzeye erişmesi yüz binlerce yıl almışken, ilk makineden bu yana geçen 200 seneden
16 daha kısa bir sürede, IOT teknolojisi denilen birbirlerine komut veren akıllı makineler tartışılır duruma gelinmiştir. Teknolojideki bu hızlı gelişmenin sebeplerinden birisi atılan her adımın bir sonrakine basamak teşkil etmesi, var olan teknolojilerin birbirlerini beslemeleridir. Bireyin eğitim düzeyi arttıkça teknoloji aşinalığı da artmakta, maruz kaldığı bilgi akışını daha rahat yönetmekte ve ihtiyacı olduğunda bu bilgileri rahatlıkla kullanabilmektedir.
Her yeni nesil kendisinden bir önceki nesle oranla teknolojiye daha aşina olmakta ve teknolojik gelişmeleri hayatına daha kolay alarak hayat standartlarını yükseltmekte, işlerini kolaylaştırmakta ve güvenliğini sağlamaktadır.
Internet çağımızın vazgeçilmezlerinden biridir. Cep telefonları vasıtasıyla her an ve her yerde dünyaya bağlanarak haberleri takip edebilen, mesaj ve e-postalarını okuyabilen, her türlü alış verişini yapabilen insanlar bu yetiye yine bilişsel yetenekleri güçlendiren eğitimleri sayesinde sahip olmuşlardır.
2.3.7. Eğitimin Topluma Uyum Sağlama Yetisi Kazandırma Fonksiyonu
İnsan doğduğu andan itibaren önce içinde bulunduğu toplumun değer yargılarını sonra da evrensel değer yargılarını görerek ve duyarak öğrenir. Okul hayatı boyunca bu değerler kendisine öğretilmeye devam eder ve yetişkinlik döneminde kendisi de bu düşünüş ve davranış kalıplarını yeniden üretmeye başlar. Günlük yaşamdaki ilişkileri yönetme biçimi, çevrecilik bilinci, toplumsal cinsiyet algısı, adalet anlayışı, ekonomik üretkenliği, hep bu öğrendiği davranış ve düşünüş kalıplarına göre şekillenir. Kişi kendisine öğretileni benimseyip uyguladığı oranda toplum tarafından kabul görür ve toplumun bir bireyi olarak benimsenir. Toplumsallaşma olarak isimlendirebileceğimiz bu süreç kişinin psikolojik iyi oluşu ve iç huzuru açısından önemlidir. (Maslow Teorisi, 2020)
Eğitim ‘iyi insan’ yetiştirmeyi hedefler. İyi insan özünde sözünde ve davranışında bir olan, mantıklı düşünebilen, kendine olduğu kadar çevresine karşı da fayda sağlayacak tutum ve davranışlarda bulunan kimsedir. İyi insanlar çoğaldıkça toplum güvenli, huzurlu ve müreffeh olacaktır. Çünkü iyi insan olan bir gıda üreticisi ürettiği ürünlerin insan sağlığına zararlı maddeler içermesine izin vermeyecektir. İyi insan olan bir müteahhit inşa ettiği binaların bulundukları coğrafi şartlara uyumlu, sağlam yapılar olmasına özen gösterecektir. İyi insan olan devlet adamı ve politikacılar temsil ettikleri halkların şeref ve haysiyetini en üst düzeyde tutacak, refah seviyesini yükseltmeye yönelik siyaset
17 yapacaklardır. Kısacası iyi insanlar yaptıkları işleri insan onuruna yaraşır, ahlaka uygun bir şekilde yapacaklardır.
Burada asıl olan okul içi eğitimle okul dışındaki eğitimin birbiriyle örtüşür olmasıdır.
Ancak bu örtüşme her bireyin çevresinde ve her zaman mümkün olmayabilir.
2.3.8. Kültürel Mirasın Eğitim Vasıtasıyla Aktarılması
Eğitimin görevlerinden bir tanesi de, toplumun kültürel mirasının yeni nesillere en doğru şekilde aktarılmasının sağlanmasıdır. Ortak tarihi geçmişten konuşulan dile, gelenekler, görenekler ve âdetlerden, el sanatlarına, halk oyunları ve türkülere, inanışların ritüellerinden mimariye bir ulusun kültürel mirası o ulus için yapı harcı görevi görür;
bağlar ve bir arada tutar. Bu mirasın doğru olarak aktarımı yeni gelen kuşakların toplum hayatlarını, düşünüş ve davranış modellerini etkileyecek, toplumsal dönüşümlerde büyük rol oynayacaktır. Kültürel kimliğini yitirmiş toplumların uzun ömürlü olmaları beklenemez.
Kültürel değerlerini yitiren toplumlar boşalan yere kendilerine ait olmayan değerleri koymaya çalışırlar. Çoğu zaman bu değerler toplumun öz değerlerinin yerini alamaz ya da toplumsal değerlerle örtüşemezler. Bu hal toplumun bireyleri üzerinde baskı yaratır ve toplumsal düzenin bozulmasına sebep olur. Bunun farkına varabilmek ve önlem alabilmek yüksek bir bilinç düzeyi ile mümkün olabilir. Bu bilinç ancak eğitim ile sağlanabilir.
18
3. KÜLTÜRLEME KAVRAMI
3.1. Kültürleme Nedir
Kültür, Latince ekin anlamına gelen ‘cultura’ dan dilimize girmiş olup hem uygarlık hem de bilgi anlamında kullanılan bir kelimdir. (Uğur & Nalçaoğlu, 2015) Örneğin ‘Doğu Kültürü’ dendiğinde, doğu ülkelerinin kendilerine özgü yaşayış biçimleri anlaşılırken, ‘o çok kültürlü bir insan’ dendiğinde söz konusu şahsın bilgi birikimine değinilmiş olur.
Ziya Gökalp ise çalışmalarında kültür yerine Arapça kökenli ‘hars’ kelimesini kullanırken kültürün milli oluşuna dikkat çekmiştir. (Doğan, 2018) Bu bağlamda kültür kimlik oluşumu sağlayan ve bireyde aidiyet duygusu uyandıran bir olgudur. Zira ‘Türk Kültürü’
dendiğinde tarih boyunca Türk toplumlarının ortaya koyduğu maddi ve manevi değerler anlaşılırken, Türk olan her bireyde bu kültüre dair bir aidiyet duygusu oluşur. Yani kültür bütünleştirici, ‘biz’ yapıcı bir unsurdur.
Toplumsal boyutuyla kültür insana mahsustur ve her insan topluluğunun bir kültürü vardır. Hatta kapalı ve statik toplumlarda bile kültürden söz edilebilir. Nesiller arası köprü görevi gören kültür nesilden nesle aktarılır. Bu aktarım aslen bir kültürleme eylemidir.
İnsanlar kendilerinden sonra gelen neslini yani çocuklarını yetiştirirken o toplumun istek ve beklentilerine uygun olan davranış kalıplarını öğretirler. Amaçları çocukların içine doğdukları kültürün değerlerini öğrenip bu değerlere göre davranmaları dolayısıyla topluma uyum sağlamaları ve toplum tarafından kabul edilmelerini sağlamaktır. Bu tip kültürleme bilinçsiz, zamansız, rastgele ve bireysel öğrenmeye dayalıdır, bireyin toplumsallaşma sürecidir.
Kültürlemeye farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak gerekirse; Pierre Bourdieu sosyolojisinin temel kavramlarından birisi olan habitus; her bireyin toplumsallaşma süreci boyunca içselleştirdiği, çevreyi algılama, hissetme, düşünme ve davranış şemaları bireyin bilinçsiz kültürlenmesi sonucudur denilebilir.
Kültürlemenin sosyalize etmek amacından hariç bir başka amacı da; topluma giren yabancıların toplum tarafından kabulünü sağlamaktır. Kültürleyen tarafından bilinçli olarak kültürleme yapılırken, aktarım kültürlenen bireyler tarafından bilinçsizce alınıyorsa bu eylemin bir tür asimilasyon olduğundan söz edilebilir. Burada amaç o topluma doğmamış, ancak hayatının belli döneminde topluluğa girmiş bireylerin, toplumun davranış örüntülerini sekteye uğratmadan o toplumla bütünleşmesidir. Bu tür
19 kültürlemenin en genel şekli dil öğrenme yoluyla gerçekleşir. Örneğin yabancı bir ülkede okumak, çalışmak ya da bir sebepten ötürü yaşamak durumunda kalan kişilerin ilk eylemleri genellikle o toplulukta konuşulan dili öğrenmek böylelikle topluluğun diğer bireyleri ile iletişim kurabilmektir. Dil öğrenimi topluluğa sonradan dahil olan kimse için o toplumdaki gündelik hayatını ya da iş hayatını ya da öğrenimini kolaylaştıracak bir eylem olarak görülmekte olsa da toplumun bireylerince kendi dillerinin konuşulması kültürel bir bağ kurulması şeklinde algılanır. Gerçekte de kültürel ögelerin öğrenilmesi ve içselleştirilmesi aşamasında dil son derece önemli bir unsurdur.
Bilinçli kültürlemenin amaçlarından bir başkası mevcut toplumsal yapılarda değişiklik yapmaktır. Bu durumda toplumu oluşturan bireylerin yaşayış biçimlerine ve düşünüş tarzlarına müdahale edilerek istenilen kalıba sokulmaya çalışılır. Amaç bireyi topluma uydurmak değil, yeni bir toplumsal yapı yaratarak bireyin bu yeni yapıya adaptasyonunu sağlamaktır. Bu tür kültürleme uygulamalarının daha ileri kademelerinde reformlara hatta inkılaplara varan boyutları mevcuttur.
3.2. Eğitim ve Kültürleme Arasındaki İlişki
Bir toplumda kabul gören ve süregelen davranış kalıpları, değerler, düşünüş biçimleri ve normlar birer kültürel öge vasfını taşırlar. (Doğan, 2018) Bu ögeler toplum tarafından topluma yeni katılan bireylere sosyal yaşam esnasında aktarılır, öğretilir. Burada amaç topluma yeni katılan bireylerin topluma uyum sağlaması ve toplumun bir üyesi olarak tüm bu kalıpları yeniden üretmesidir. Bu aktarım bir tür dayatma olarak kabul edilebilir.
Zira söz konusu kalıpların aksine davranışlarda bulunulması en basit haliyle kınama, en sert haliyle de toplumdan dışlanmaya varan yaptırımlarla karşılaşılmasına sebep olur.
Zaman içinde toplumun değerlerinde, sosyal yapılarında ve sosyal yapıların fonksiyonlarında iç veya dış etkenlerce meydana getirilen değişimler gözlenir. Bu değişimler genellikle çağın gereklilikleri kaynaklıdır. Değişiklikler örf ve âdetlerdeki değişmelerde olduğu gibi aşağıdan yukarıya doğru ya da ihtilallerde olduğu gibi yukarıdan aşağıya doğru olabilir. Değişim her iki yönde de direnç ve tepki ile karşılanabilir. Georges Gurvitche’e göre bu tepkiler bir yandan toplumsal rollere bir yandan da toplumsal simgelere bağlı olarak şekillenirler. (Tunç, 2015) Ancak dayatmanın devam etmesi ve boyutun en üst noktaya ulaşması halinde değişim bir başka deyişle
‘yenileşme’ sağlanmış olur.
20 Öğrenmede edimsel koşullanma prensibini ortaya koyan B. F. Skinner, davranışlarda meydana gelen değişiklikleri öğrenmek olarak tanımlamaktadır. Ona göre edimsel koşullama, klasik koşullamadan farklı olarak davranışın sonucu dikkate alınarak aktif olarak gelişir. Skinner’in bir başka savunusu da öğrenmenin çevresel değişikliklere bağlı olarak gerçekleştiği yani çevresel olaylarca şekillendirildiği yönündedir. (Tekin İftar, 2014) Toplum tarafından öğretilen davranışların benimsenmesi ve yerleşmesi pekiştiriciler sayesinde olur. Kişi davranış örüntülerinin çevresinde tekrarlandığını gördükçe ve kendisi de bu davranışları sergilediğinde olumlamalar ile karşılaştıkça davranış kalıbı yerleşir ve doğal bir hal alır. Bazı görüşlere göre bu tür sosyalizasyon amaçlı yönlendirmeler eğitim vasfı taşımazlar, kültürel aktarımlar olarak ele alınırlar.
(Çelikkaya, 2019) Oysaki eğitim bilimsel verilerin aktarılmasını olduğu kadar davranışı veya davranış değişikliğini kazandırmayı da hedefler. (Başaran, 2007)
Biyolojik anlamıyla ekim, çoğaltma, büyütme; sosyolojik anlamıyla uygarlık anlamında kullanılan kültür; beşeri anlamda eğitim sürecinin bir ürünüdür. Belli yaşayış biçimlerini, düşünüş ve davranış kalıplarını belletmek amacına yönelik olarak örgütlenmiş eğitimi kültürleme olarak izah edebiliriz ki bu şekil Malinowski’ye göre basit insan topluluklarında kısmen maddesel, kısmen tinsel yolla; gelişmiş insan topluluklarında ise somut ve spesifik ögelerin eğitim yoluyla aktarımıdır. (Aman, 2012) Bir başka deyişle kültürleme; bireye kendi kültüründe etkinlik kazandırmaktır. Sosyal bilimlerde toplumsallaşma, sosyalizasyon ya da en geniş anlamıyla eğitim olarak adlandırılan bu süreç sonsuzdur. Kültürleme topluma uyum sağlayıcı, bilinçli ve istendik koşullanmalar ile olduğu kadar, bilinçsiz ya da bilinç-dışı, yaygın, rastlantısal ve kendiliğinden bireysel öğrenme yoluyla da gerçekleşir. Doğduğumuz andan itibaren cinsiyet rollerini öğrenmemiz ve bu rollere atfedilen görev ve sorumlulukları benimsememiz bilinç-dışı kültürleme ile olur.
Kültürlemenin en doğal ve etkin şekli okul ortamında amaçlı ve metotlu eğitim ile gerçekleşir. Bu bağlamda devletler halkın duygu, düşünce ve değer yargılarını kaynaştırıp bütünleştirmek suretiyle yeniden şekillendirmede ve ideolojilerini aktarmada eğitim kurumlarından faydalanarak ideolojik faaliyete meşruluk kazandırabilirler. (Şimşek, Küçük, & Topkaya, 2012). Ancak burada kurumsal anlamda okulun kuralları ve yaptırımları nedeniyle zorla kültürlemeden (trans-culturation) söz edilebilir ki söz konusu dönüşümle, dönüştürülmek istenen kültüre ait bazı tarihsel ve manevi izler tahrip
21 ya da tamamıyla yok edilebilir. Benzer bir deformasyon kişilerin belli ideolojiler ekseninde aynılaştırılması biçiminde de gerçekleşebilir. Esasen tez konusu Cumhuriyet dönemi eğitim politikalarının amaçları arasında ulus devletin siyasi ve sosyal politikalarından birisi olan bu aynılaştırma görülmektedir.
Dil hem okul ortamında hem de okul dışı sosyal hayatta bir kültürleme aracıdır. Dil yoluyla başlayan kültürleme eylemi, dilin açıklayıcı, tanımlayıcı, bilgilendirici ve iletici olma özelliklerinden dolayı sosyal hayatın her alanına nüfuz ederek, zaman içerisinde istenen değişimlerin, dönüşümlerin gerçekleşmesini sağlar. Bu konuda İrlanda örneği incelenebilir. İrlanda’nın resmi dillerinden İrlandaca (Gaelic) tarihi M.S. 4. yüzyıla dayanan bir dil olup, Hint-Avrupa dil ailesinden Keltik alt grubuna aittir. 6. yüzyılda Latin alfabesine geçişle birlikte İngilizcede bulunan Latin kökenli kelimelerin aynı zamanda İrlandacaya da geçmesiyle İrlanda ve İngiliz dilleri arasında köprüler kurulmaya başlanmıştır. 18. yüzyıla değin yoğunlaşarak süren bağlantılar ve Katolik Kilisesi’nin İngilizce kullanımını teşvik etmesiyle birlikte İrlanda hem İrlandacayı hem de İngilizceyi resmi dil olarak kabul etmiştir. (Irish Language, 2020) Zaten yakın olan bu iki coğrafyada aynı dilin kullanılır olmasıyla gelişen münasebetler neticesinde İrlanda Kelt kültürü ögelerini yavaş yavaş yitirmeye başlamış, eğitim dilinin de İngilizce olmasıyla Gaelic dilinin kullanımı azalmış ve hatta yerleşim birimlerinin isimleri İngilizceleştirilmiştir.
Bugün İrlanda’da halkın %36’sı İrlandaca (Gaelic) konuşabilmekte ve yalnızca %1.8’i bu dili ana dili olarak konuşmaktadır. Öte yandan binlerce yıllık geçmişleriyle bağlarının kopartıldığının bilincine varan halk 2005 yılında yaklaşık 2.300 yerleşim biriminin isminin orijinal haline döndürülmesi için hareket başlatmıştır. (Ireland speaks up loudly for Gaelic, 2005)
22
4. TOPLUMSAL YAPI KAVRAMI
4.1. Toplumsal Yapı ve Toplumsal Yapıda Değişimler
Toplumsal yapılar ve bu yapılardaki değişimler sosyoloji biliminin en önemli konularındandır. Emre Kongar’a göre toplumu bir arada tutan sistematik ve organize ilişkiler bütünü olan toplumsal yapıların çerçeveleri kültürle korunmuş olup bu çerçeveler topluma ve zamana göre farklılık gösterirler. (Kongar, Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, 2004) Toplumsal değişmeler konusuna ilk olarak değinen kişi İbn Haldun olmuştur. İbn Haldun ‘Mukaddime’ adlı eserinde toplumların değişme sürecini şu şekilde izah eder:
‘Dünyanın ve toplumların durumu, gelenekleri, örfleri ve inançları hep aynı şekilde ve istikrarlı bir çizgi halinde devam etmez. Aksine günlerin geçip zamanın değişmesiyle onlar da değişir ve bir halden başka bir hale dönüşürler.’
Emile Durkheim, Karl Marx ve Max Weber gibi sosyologlar da 19. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan toplumsal değişmeleri ve bu değişmelere yol açan olayları incelemişlerdir.
Yapısal-işlevselci görüşü benimseyen Emile Durkheim, öncülleri August Comte ve Herbert Spencer gibi, toplumsal iş bölümü üzerinden şekillenen sosyal farklılaşma kavramını kullanır. Karl Marx, temelinde sınıf ilişkileri ve çatışmaları olan toplumların değişimini tarihsel materyalizm olarak adlandırdığı süreç ile tasvir eder. Max Weber ise toplumsal değişimleri daha ziyade Batı toplumlarındaki rasyonelleşme ve kapitalistleşme sebebine bağlar. (Kalaycıoğlu, 2017) Hızı ve yönü toplumdan topluma farklılık gösteren toplumsal değişimler, tüm zamanlarda sosyal kurumları derinden etkileyerek yerleşim şekillerini, yaşayış biçimlerini, inanışları, teknolojiyi, otorite ve karar vermeyi, kültürü, kısacası yaşamı yeniden biçimlendirmişlerdir. Günümüzün modern dünyasında toplumsal değişimlerin hızı da nedenleri de artış göstermiştir.
Aynı olaydan etkilenen farklı toplumsal yapılar farklı değişimler gösterebilmekte ve toplumsal değişimler toplumsal tabakalaşma yaratabilmektedirler. Örneğin ekonomik yapıda meydana gelen değişmeler sonucunda oluşan kırsaldan kente göç sonucunda kent ortamında farklı yaşayış biçimlerine sahip gruplar oluşabilir. Kentli tabir edilebilecek olan bireyler ile şehre sonradan gelen ve sosyo-ekonomik yapıları itibarıyla varoş tabir edilen yerleşim birimlerinde yaşayan bireylerin oluşturdukları sınıflar, tüketim odakları başta olmak üzere yaşamsal pek çok farklılığa sahiptirler. Bu farklılaşma Marksist
23 kuramın öngördüğü biçimde, fırsat eşitsizlikleri çevresindeki bölünmüşlüktür denilebilir.
Toplumdaki bazı gruplar var olan fırsat ve haklardan daha fazla yararlanabilmekte ve bu avantajı üstünlüklerini sürdürebilmek adına kullanmaktadırlar.
Kongar, toplumsal yapının, onu meydana getiren kurumlar arasındaki ilişkiler ile şekillendiğini; dolayısıyla değişimin ilişkiler boyutlu olduğunu söyler. Benzer bir ifadeyle toplumsal kurumlar arasındaki ilişkilerde değişimler meydana geldiğinde toplumsal yapı yeniden şekillenmiş olur. (Bottomore, 1998) Bu da gösteriyor ki toplumsal yapı ile onu oluşturan kurumlar arasında çift taraflı bir etkileşim vardır. Örneğin bilim ve teknolojideki gelişmeler sanayileşmeye yol açacağından, üretim miktarı ve üretilen ürünün katma değeri artacak; bu da ülkenin ekonomisinde gelişmeye neden olacaktır.
Ülke ekonomisindeki gelişme vatandaşlarının hem eğitim hem de refah düzeylerini yükseltecek, alım güçlerini arttıracaktır. Eğitim düzeyi yükselen kişiler yeni buluşlara imza artarken hem yeni ekonomik katma değerler yaratılmış olacak hem de yeni toplumsal değişmeler yaşanmış olacaktır ve bu döngü bu şekilde sürüp gidecektir.
İncelemelerinde bu döngüye değinen ve toplumsal değişmeleri kalıcı bir kimlik içinde farklılıkların zaman içinde birbirini izlemesi olarak tanımlayan Robert Nisbet’in “kalıcı kimlik”ten kastı değişmeyen yapılar ve özlerdir. Nisbet’e göre değişim varsa, sabit olan bir değer, bir öz de vardır ve değişim bu sabite göredir. (Çapçıoğlu & Glazie, 2005) Alman sosyolog Dahrendorf, sosyal analizlerinde toplumun normatif yapılarını/değerlerini ele alarak değişmeyi bir önceki yapı ile sonraki yapı arasındaki fark olarak görmektedir. (Suğur, 2013)
Alvin Boskoff gibi sosyologlara göre ise değişim bir sapma halidir. Ancak burada sapma olumsuz bir anlam içermemektedir; bilakis Boskoff sapmayı anlamlı bir gelişme kalıbı olarak ele alır. (Canatan, 2017)
John J.Macionis’e göre toplumsal değişmenin dört karakteristiği vardır (Turan F. , 2015):
• Toplumsal değişme tüm toplumlarda vardır ancak değişmenin hızı toplumdan topluma farklılıklar gösterir. Bilgiye ulaşmada daha sınırlı olanaklara sahip toplumlarda toplumsal değişim hızı daha düşüktür.
• Toplumsal değişme genellikle planlanmadan olur. Ancak bazen toplumsal değişme önceden düşünülerek ve değişim süreci planlanarak gerçekleştirilir.
24 Cumhuriyetin ilanı sonrasında yapılan inkılaplar sonucu yaşanan değişimler düşünülerek ve planlanarak gerçekleştirilen değişimler için örnek teşkil eder.
• Toplumsal değişme bazen tartışma hatta çatışma ortamları yaratabilir. Örneğin eşcinsel evliliklerin kabulü, kadın hareketleri, dini söylemler pek çok tartışmalara neden olmuştur ve halen de olmaya devam etmektedir.
• Bazı toplumsal değişmeler diğerlerinden daha etkili olabilir. Örneğin yapay zekânın bulunması ile sağlanan teknolojik gelişmelerin meydana getirdiği değişimler, traktörün icadıyla ortaya çıkan değişimlerden daha etkilidir denebilir.
Tarih boyunca tüm toplumlar, milletler, gruplar değişim yaşamışlardır. Yoğunluğu değişmekle birlikte insan toplulukları için değişim kaçınılmazdır ve süreklidir. Anthony Giddens günümüzde toplumların bir geçiş sürecinde olduklarını ve sosyal bilimcilerin bu süreçleri ‘bilgi toplumu’, ‘tüketim toplumu’, ‘post-modern toplum’, ‘sanayi sonrası toplum’ şeklinde isimlendirdiklerini belirtmektedir. (Görgün Baran, 2017) Ancak Giddens’a göre son iki yüzyılda toplumsal değişmenin yapısını açıklamaya çalışan kuramlar, avcılıktan toplayıcılığa, köy topluluklarından geleneksel uygarlığa ve son olarak günümüzün toplum düzenine varan karmaşık serüveni açıklamakta yetersiz kalmaktadırlar. Giddens için tarih boyunca yaşanan değişimlerin paradigmaları 1789
‘Fransız Devrimi’ ve 18. yüzyılın sonlarında İngiltere’de ortaya çıkıp 19. yüzyılda tüm Batı Avrupa’ya ve oradan da Amerika Birleşik Devletleri’ne yayılan ‘Sanayi Devrimi’dir.
Fransız Devrimi, sınıf ayrımları ve yönetim biçimleri bağlamında ortaya çıkan ve devrim niteliği taşıyan bir hareket, bir simge olarak toplumsal değişimlere neden olurken, sanayi devrimi, buhar gücünün imalatta kullanılması ve yeni makinelerin icadı şeklindeki teknolojik gelişmelerin neden olduğu ekonomik ve toplumsal değişikliklerdir.
Öte yandan üzerinde durulması gereken bir başka konu da yaşanan değişimin toplumsal mı yoksa kültürel bir boyutta mı olduğudur. Robert K. Merton bireyin iki farklı yapı ile çevrelendiğini ileri sürmektedir. Bu yapılar toplum üyelerinin ortak davranışlarını yöneten normatif değerlerden oluşan kültürel yapı ve toplum üyelerinin çeşitli şekillerde içinde bulundukları örgütlenmiş ilişkilerden oluşan toplumsal yapıdır. (Sungur Taşdemir, 2017) Değişimin zaman boyutlu olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda toplumsal yapılarda ve değerlerde ortaya çıkan farklılıkların kültürde yansımalarının olacağı aşikârdır. Bu durum değişim kavramını daha geniş bir yelpazede ele almak