ISSN: 2718-0123 YIL: 1 Sayı: 2 OCAK-ŞUBAT-MART 2021
Yayın Türü Süreli Yayın
E-Posta
İmtiyaz Sahibi Neo Dağıtım Pazarlama Ticaret
Abdulmutalip TURAN
Genel Yayın Yönetmeni Aydın ZEYFEOĞLU
Yayın Kurulu Selamet BAĞCI Ferit SÜRMELİ Dolunay AKER
Kapak Tasarım Erman AKÇAY
İllüstrasyon Alkbazz Garagel
Mizanpaj Masa65 Ajans
Yönetim Adresi
Muratreis Mahallesi, Sebilci Molla Sokak Dış Kapı No: 18/1 Üsküdar, İSTANBUL
***
Ticari amaçlı bir dergi olmadığı için telif ödenmez. Dergiye gelen ürünler iade edilmez.
Başka yayın organlarında yayımlanmamış ürünler değerlendirmeye alınır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir.
İÇİNDEKİLER
ŞİİRLER M.İnan Filiz Aykut Akgül Görkem Özçelik
Özgür Balaban Özer Aykut Batuhan Çağlayan
İlhami Batı Faruk Saadet Onur Köybaşı Cengizhan Genç
YAZILAR Batuhan Saç Mehmet Aslan
ÖYKÜLER Zafer Doruk Nurgök Özkale Halil İbrahim Yıldız
İnci Gürbüzatik Erinç Büyükaşık Neriman Ağaoğlu
Cabir Özyıldız Baki Mesut Köprücü
Vacip Örger-Anlatı
SÖYLEŞİ Hazırlayan: Aykut Akgül
Konuk: İlhami Batı
TEK BİR SORU Hazırlayan: Ferit Sürmeli
Konuk: Ayşegül Tözeren
BENLİK
Hazırlayan: Dolunay Aker Konuk: Murat Çelik
KARİKATÜR Vacip Örger
ÇEVİRİLER Dan Nielsen Çeviri: Kerem Bereketoğlu
SUNU
Hiç şüphesiz 2020 virüsle mücadele yılı oldu. Kaybolmuş ve evlerine çekilmiş insanların her şeyi yeniden düşünmeye başladığı, dünyanın her
anlamda yeniden şekillendiği anlar, bu anların dışavurumları, ikili bir görüntü sergiledi daha çok.
Edebiyat, dünyadan kendisini soyutlayabilir mi? Edebiyatçı dünyada her şey normalmiş gibi hareket edebilir mi? Bu sorunun cevabına “hayır”
diyenlerin çok olacağını biliyoruz. Ama biz evet diyeceğiz.
Evet; görmemek, duymamak, içselleştirmemek, kendi sesine hayran olan edebiyatçının konfor alanıdır. Bu konfor alanında ne eleştirinin hükmü vardır
ne de edebiyat kaygısının. Türkiye’de edebiyat ortamları bu konfor alanına her daim “evet” demiştir; hayır’ın arkasına sığınarak!
Biz evet diyoruz; evet siz o konfor alanında devinip durun! Birbirinize ödül dağıtın. Ödül almadığınızda üzülün. Ödül alana kadar arkadaş seviciliği oyununu oynayın. Eleştiri metinlerini önemsemeyin. Listelerde olmayı hayal
edin. Evet, siz hiç durmadan kendi aranızda mükemmel senaryolar oluşturun.
İnsanları hedef gösterin. O hedefe herkesin inanmasını isteyin.
İnanmayanları linç edin.
Ama bu her şeyi iki gün sonra unutun.
İşte biz buna HAYIR diyoruz!
Poesis Edebiyat Okurun Kalbine Bir Ok!
M. İnan Filiz
MİLENA’YA ATILMAMIŞ YARISI YALAN YARISI GERÇEKDIŞI BİR MEKTUBUN AÇIK ŞİİRİ
Sana bir akşamüstü Prag’dan açık mektup yazmıyorum Bir akşamüstü Merano’dan yazmadığım gibi...
Dünya güvenli bir yerdir
Aranjörler de mutludur saya işçileri de
Ve öndeki aracı takip edecek bir mevzu kalmamıştır.
Ben 51 oynuyorum bu yüzden 51de iyiyim, birde kustuktan sonra.
Artık kimse intihar da Etmiyor.
Tanıdığım her İsa’ya Baba filmi izletiyorum Bir oğlum olmadığı için adı Hamza değil
Bir katilin katil olmadan önceki son 2 perşembesinden biri de değil Saat 2 yönünde ve Wilson İlkelerine gerek duyarak geçiyor.
Yatmadan önce bir bardak ılık süt içiyorum Dilimin altında bir jilet, sakal bırakıyorum.
Üstelik kanun önünde pek eşitiz Angelina Jolie ile.
Uçmasalar da kanatları vardır binaların Fakat tek yurttaş yoktur helikopterden atılan Fidel henüz ölmedi, Formula 1’den bihaberim İdarecilerden memnunum
Semazenler de mutludur Vanlı dublörler de Beni kan tutar, kısa kesiyorum
Sana - akşamüstü - açık - bir - Prag’dan - yazmıyorum - mektup.
Bir akşamüstü Merano’dan yazmadığım gibi Seni sevmiyorum.
Aykut Akgül EVLİYALAR
Dudaklarında bir ıslık gibi koşturup duran isimler damağında kola
kollarında zakkum
karnında ana haberlerin ağrısı yüzündeki kavganın sevinci mi yoksa sebebi mi çocukluk Bir vapura yaklaşıyor bahçem
bol ceninli rüyalar gör diye söylüyorum bunları sana şiir değil, dedikodu tatlım bunlar
Her cehennem kendi fikrine emanet
ben mutfakta sabaha karşı içilen yarım bir sigara sesten gizlenen karanlık
çantasında küflü bir halhaldır kalbim hadi diyelim ki bu pimi yazgım çekti peki bazı şarkılar seni nereden tanıyor
Hiçbir beton okuma yazma bilmez.
Sarhoşluk bir doğal afettir
yüksek sesle ağlamak ise tamamen toyluk bütün kuyular şeytanın dölü
her gün batışı bir sansürdür kabza, tanrının elidir belki
seni yudum yudum boşaltıyorum bir kuşun kursağından
kendine yenilmiş migrenler kusuyorum evdeki bütün eşyaların üzerine dokunma onlara
Bazı evliyalar kelepçe taktırır kendine.
Her ihtimali şefkatsiz tavırlarıyla uzanıyor gök zehri kendinden bize geçmiş kuvvetli soy utangaç denge, bol tembihli zıvanalar pusu dediğin de tesadüfe girer bir bakıma dehşet dediğin şey komikliktir bazan
ziyan olan her zerrenden öperim cephelerinin ateş etme artık
Al bakalım şu özgürlüğü sen şairin yanında bulunsun.
Merhametin çok zavallı senin Kabrin bu yüzden narin olacak
Her duayla mühür basılacak söküldüğün musalla taşına Çamurdan yapılmış her yıldız parçacığı
Kim ölüyor diye geldik hayata biz
Seni kesiyorum kafamdan Dağılmakta haklısın
Bir kılıcı kıracak kadar uzakta şimdi
Suratına baka baka uykuya daldığım bütün yakamozlar Dedim ya, dağılmaya hakkın var
Elbette Lanetle Elbette Gayret
BU GECEMİ SANA AYIRDIM
Zafer Doruk
J
ülide’nin evi bitirimlerin, berduşların, karanlık işlerle uğraşan adamların, kırk yılda bir macera yaşamak isteyen evli erkeklerin uğradığı, mahalle sakinlerinin ise yakınından bile geçmeye çekindikleri bir sokağın en ucunda, üç tarafı briketle çevrili yüksek bir avlunun içindeydi. Evin yan yana iki odası, köşede de küçük bir mutfağı vardı. Tuvalet avlu kapısının girişindeydi.Dumanağa, evin bahçesine attığı alçak iskemleye oturmuş, kemik saplı kavisli çakısıyla çam
dalından ağızlık
yontuyordu. Yanında
oturan çocuk yüzlü,kel kafalı genç adam, gözünü avludaki incire dikmiş, sanki çok ilginç bir şey görmüş gibi ağacı dalından yaprağına inceliyordu.
Yaprakların arasından ballı sarı incirler sarkıyordu ama çok yüksekteydiler...
Evin horozu peşinde üç tavukla bahçeye, yeşil küçük domateslerin, taze soğanların, süs biberlerinin arasına daldı...
Bir kız çocuğuyla bir oğlan çocuğu pencerenin önünde seksek oynuyordu. Duvar gölgesinde uyuklayan yaşlı kangal köpeği arada bir başını kaldırıp miskince bakıyor, sonra gene uyuklamaya devam ediyordu.
Ceketini işaret parmağına asıp omzuna atmış biri çıktı evden. Saçı, bıyığı, duruşu ve bakışlarıyla,
“Ben Ayhan Işık’ın benzeriyim,” diyordu. Jülide’nin özel müşterilerinden biriydi. Avluya girerken hindi gibi kabaran o ağır abi, suya kavuşmuş toprak kadar dingindi şimdi.
Arkasından Jülide çıktı. Şalvarına sıkışan gömlek uçlarını tombul kalçalarının üzerine indirdikten sonra tavukları kışkışlayıp bahçeden çıkardı. Tuvalete doğru yürürken,
"Çok gürültü yapıyorsunuz, çocuklar, çıkın dışarıda oynayın!" dedi.
"Ama anne, daha demincek, girip avluda
oynayın demedin mi?" dedi kız.
"Dedim ama bu sefer de çok gürültü yapıyorsunuz, misafir rahatsız oldu."
Ayhan Işık, Dumanağa’nın yanına geldi; belli ki bir güzellik yapacaktı, yoksa ona takılmak ne haddine!
“Hayatın ağızlık yontmakla geçiyor, Dumanağa. Bitir de üfle artık şunlardan birini," dedi. Sonra kel kafalıya bakarak göz kırptı.
"Dolmadı mı bu abazanın çilesi hâlâ?"
Dumanağa konuşmuyordu, kafası harmandı.
Ayhan Işık, “Kırayım mı kafanı, Dumanağa?” dedi cebinden sarılmış bir cıgara çıkarıp uzatarak. “Al yak hele! Güzelleş!”
Dumanağa ilk nefesi derin çekip gözlerini yumdu; dumanı ciğerlerinde bir süre tuttuktan sonra gözlerini aralayıp havaya üfürdü. Mest olmuş, yüzüne can gelmişti.
Onları izleyen kel kafalı, bakışları doymuş bir timsahı andıran bu ıslak, dumanlı gözlerden tırsıp incire doğru döndü. Dumanağa, zıvanayı ayağıyla ezip incirin dibine fırlattı.
Ayhan Işık çıkarken avlu kapısını sessizce kapatmayı unutmadı; racon böyleydi. Kimi hıyarlar tak diye çarpıp gidiyorlardı ya, Dumanağa delleniyordu. Yanındaki hıyar da bir keresinde öyle çarpmıştı; bir türlü sevemedi şu keli. Jülide’yi bekliyordu. Onunla baş başa
bir saat geçirebilmek için üç gündür geliyor, Dumanağa sırasını başkalarına veriyordu. Çıldırsındı inek!
Avluya kravatlı, takım elbiseli biri girdi; sol
elinin orta parmağındaki iri taşlı yüzük bas bas bağırıyordu. Kehribar taneli tespihini sağ bileğine takmıştı.
“Müsait mi, Dumanağa?”
Dumanağa gözlerini yumdu; bu, tamam demekti. Başını aşağı yukarı hafifçe salladı:
Geçebilirsin, beline kuvvet! Misafir, iki yüzlük banknotu onun yan cebine sokuşturup eve doğru yürüdü. Jülide tuvaletten çıkıp kalçalarını devire devire yeni misafirini karşılamaya gitti.
İncire bakmaya ara verip Jülide'yi bir kamera gibi izleyen kel kafalı sonunda patladı:
"Ama Dumanağa, olmuyor böyle! Biz para vermiyor muyuz abi? Beklemekten fıtık olduk şurada!"
Dumanağa, başını çakısından kaldırıp sönmüş bir yanardağ gibi baktı; soğuk, sinsi, her an püskürebilir. Kel kafalı ürperdi, yeniden incire döndü, bir daha ağzını açmadı.
Evin kapısı açıldı. Takım elbiseli misafir yüzünde mutlu bir gülümsemeyle çıkıp Dumanağa'nın yanına geldi, kulağına eğilip, “O işi hallettim, Dumanağa, haberin olsun,” dedi.
“Kulaklarına kar suyu kaçmış. Endişeye mahal yok, dedim. Namuslu aile evidir, bir yanlış anlama olmuş, herkes birbirinin bacısı kardeşidir o mahallede, deyip yolu şimdilik kapattım. Siz gene de işi sağlam tutun.
Ahlakçıdır bunlar. Her an çökebilirler."
Dumanağa başını hafifçe eğerek anladığını gösterdi.
Kravatlı misafir çıkınca Jülide şalvarını çekiştirerek geldi.
“Kapatıyoruz, Dumanağa, alma içeri kimseyi!” dedi.
Kel kafalı için Jülide artık uzak bir hayaldi. Farkındaydı, Dumanağa bir sebepten ona gıcık kapmıştı. Çaresiz, durumu kabullenmişti.
“Tamam, peki,” dedi. “Öyle olsun.”
Kapıdan çıkarken durup incire son kez baktı.
“Güzel incir. Mahallede pek kalmadı bunlardan.”
Dumanağa günün hasılatını Jülide'ye teslim etti, o da parayı sayıp yarısını ona uzattı. “Git tıraş ol!” dedi. “Hamama git, bir güzel keselen, güzel kokular sürün, kafayı da bir iyi tütsüle gel! Bu gecemi sana ayırdım!”
YÜZ GÖRÜMLÜĞÜ
Nurgök Özkale
S
aksağan eti çürümüş bir iskelet çenesi gibi takırdıyor bahçede. Kötü bir hisle sıkışıyorum.Uğursuz kuş! Üç gündür böyle takırdayarak uykunun rahminde bulup gagalıyor beni. O böyle takırdayınca işler rast gitmez. Kaç kez tanık olduğumu uykumun arasında hatırlamıyorum.Takırdamalar beddua misali sıralanırken, annem çok uzak bir zamandan yalvarıyor. Vurma, belime vurma, belim sakat, vurma. Çığlıkları tekinsiz takırdamalar arasında boğuluyor. Dalları meyvelerden ağırlaşmış ağaçlarla çevrili bahçenin kapısından içeri giriyorum. Gökyüzü, bulutlar, bahçedeki toprak taze portakal kokuyor. Evden annemin çığlıkları geliyor, dur dedim, vurma, elini ayağını öpeyim. Nereye bastığımı, bahçeyi ne zaman geçtiğimi, odaya girip annemle babamın arasına nasıl daldığımı anlamıyorum.
Denizin nemi güneşten kararmış tenimden fışkırırken sırtım cayır cayır
yanıyor. Babam elindeki bahçe hortumunu katlıyor. Karı mısın,
ağlamasana lan diye bağırıyor. Burnum ılık ılık boşalıyor, dilimde paslı kanın tadı. Derin bir nefes alıp tutuyorum. Kime diyorum gevşek diye kükrüyor babam. Bir ismi seçiyor kulaklarım: Erdoğan. Erdoğan, duyuyor musun lan beni? Gülmek geliyor içimden. Duymuyorum diyeceğim ama
boğazım tıkanıyor. Uyanmaya uğraşırken karanlığa çekiliyorum.
Boğazında acı bir kusmuk tadı var, dili şişmiş, keçe gibi; ağzına sığmıyor. Geceden kalan bedeni uyuşmuş, üstelik daha da ağırlaşıp kirli çarşafa yapışmış. Pis bir ağlama duygusu kabarıyor. Bu, ilk uyanışı değil böyle.
Ailesinin haşmetli adına inat, o sabaha da babasının istediği gibi er olarak doğmuyor.
Perdesi çekilmiş pencereden odaya dolan güneş solgun. Tül perde rüzgârla havalanıyor.Kavrulmuş sarımsak kokusu odaya doluyor. Üst kattaki yemek pişiriyor, mutfak kapısı açık olmalı. Yapıştığım yerden doğrulup kendimi bedenimin içine sokuştururken sıkışıyorum. Bacaklarımı yataktan aşağı sarkıtıp ayaklarının üstüne dikiliyorum. Akşamdan kalma duvarlar el ele vererek dönmeye başlıyor. Tuvalet masasına tutunarak pufa oturuyorum. Ezilmiş sinek ölüleriyle lekelenmiş aynada beni süzen kadını görüyorum.
“Günaydın Esra.”
Boğazından çıkan afyonu patlamamış, o bet sesten nefret ediyor. Sol gözünün çukurunda gecenin yumruğu zonkluyor. Gül rengi solmuş geceliğin, askıları omuzlarından kaymış. Sol omuz başındaki çiçek aşısı lekesi küçük bir kurşun yarasına benziyor.
Öğretmen yazı yazdığınız kolunuz olmaz, diğerini açın, aşı yeri şişerse yazı yazamazsınız demişti.
Önlüklerinin kollarını sıyırıp kuyrukta beklerken korku çocukların gözlerinde birikiyordu. Deniz, basketbol potasının gerisinde, yokuşun aşağısında mavi parlak bir çizgiydi, o çizgiye bakarak beklemişti. Sıra ona geldiğinde hemşireye dönüp acı bir ısırık duygusu bekleyerek gözlerini yummuştu.Yanlış kolunu açmışsın demişti hemşire. Ne aptal çocuksun. Öğretmen yazı yazmadığınız kol dedi; ben sol elimle yazıyorum ama hemşire o sırada önlüğünün düğmelerini çözerken onu duymuyordu, sol elle iş yapılmaz; şeytan soluyla yer içer demişti. Keskin bir yanma hissi omuz başından koluna akmıştı.
Askıları düzeltip, parmağının ucuyla omzundaki aşı lekesine dokunuyor. Bahçedeki saksağan çıldırmış iyice, takırdadıkça takırdıyor. Bunaltı ağırlaşıyor. Neden hiç susmuyor diye soruyor Esra. Aynadan gitmemiş. İyi bir şey söylüyordur belki diyorum. Niye her şeyi kötüye yoruyorsun? Söylediğim her şeye inanır. Güller açıyor yüzünde.
Bacaklarımın beni taşıyabileceğini sanmıyorum
ama çabalıyorum yine de. Ayağa kalkıp pencerenin önüne
gelirken adımlarım sarsılıyor. Yokuş boyunca sıralanan
apartmanlar arasına sıkışmış bahçeye, daha öğle geçmeden
gölge düşmüş. Eski bağlardan geriye kalan ağaçlar çıplak.
Pencereyi açınca esinti ılık. Bu mevsimde rüzgârın hâlâ bu
kadar ılık oluşu görülmüş şey değil. Öğle ezanının sesi,
bahçeye yayılıyor. Bunu bir işaret sayıyorum. Her sabah yaptığım
gibi dualarımı geçiriyorum içimden. Mutfağa yürürken
bacaklarım birbirine karışıyor. Karşıdaki apartmanın gölgelediği mutfak karanlık. Pencerenin pervazına oturmuş sarman bir kedi, bir gece önce balkona bırakılmış yemek artıklarını mideye indirmiş, patilerini burnuna sürterek yalanıyor. İçeri girdiğimi fark edince kafasını kaldırıp bakıyor. Göz göze geliyoruz. Kafasını çevirip yalanmaya devam ediyor.
Musluğu açıyor. Su tekdüze bir şırıltıyla lavabonun içine akıyor. Ellerini tezgâha dayayıp suyun sesini dinliyor. Elektrikli su ısıtıcısına bir kahvelik su dolduruyor musluktan. Musluğu kapatıyor, ısıtıcıyı yerine koyup düğmesini indiriyor. Su ısıtıcısı tıslamaya başlıyor.
Pencere önündeki kedi, ısıtıcının sesiyle kapanmak üzere olan gözlerini aralayıp duruyor. Kafasını patilerinin üstüne koyup hırıldamaya devam ediyor.
Mutfaktan çıkıyorum. Bacaklarım yürüdükçe rahatlıyor. Banyoya girip lambayı açıyorum. Gri lekelerle dolu fayanslar lambanın ışığında alacalanıyor. Ilık su omuzlarıma değdikçe gevşiyorum. Saç diplerimde ferah, buz gibi nane kokusu. Şampuan saçlarımdan akarken gecenin kiri köpük köpük çözülüyor.
“Erdoğan, aşkım; çok ballıymışsın lan!”
Otomobillerin farları E-5’in üzerinden bir ışık seliyle akıyor.Bir cankurtaran sireni çığlık çığlık geçiyor, akan gürültünün içinde giderek uzaklaşırken cebe çekilip park edilmiş kamyonun içinde, arkasına geçmiş adamlar, öfkeyle dişlerini sıkarak, kulağına inatla, onun olmayan ismi fısıldıyorlar. Çürük bez kokuyor terleri. Bir paket sigarayla acılaşmış nefesleri ensesini yakıyor. Tekrarlandıkça hecelere bölünüyor isim.
Heceler anlamsız seslere dönüşüyor, birer ikişer siliniyorlar. Adamlar kaba elleriyle silahlarına uzanıyor, onun aklı çocukluk fotoğraflarının olduğu albüme düşüyor. O anda eski fotoğraflarını düşünmek tuhaf geliyor ona. Kenarları tırtıklı bütün fotoğrafların, birkaç tanesi yırtılmış, renkleri solmuş.
Kızları ön sıraya dizmişti fotoğrafçı. Oğlanlar arkaya geçsin demişti. Kızların arasında, ellerim önlüğümün ceplerinde, başımı yere eğip durmuştum. Dişlerini göstere göstere gülmüştü oğlanlar. Fısıldaşmalarını duyuyordum. Kız gibi diyorlardı birbirlerine. Kız gibi lan bu. Adamların kalın parmakları kalçalarında gezinirken gözlerini fotoğraftaki kâkülleri güneşten açılmış yeşil gözlü oğlana dikiyor. Bir tek o gülmemişti.
“Hoşuna gidiyor mu; ha Erdoğan?”
Duştan çıkıp, yatak odasına dönüyorum. Bornozun kuşağı kendiliğinden çözülüyor. Havluyu açınca saçlarım, şelale olup dökülüyor omuzlarıma. Kulaklarımda çağıldayan nehrin sesini dinleyerek saçlarımı tararken parmaklarım sızlıyor.
“O saçlarının hali ne öyle?”
Babasının delirmiş bakışları başkalarına
benzemeyişini gözüne sokuyor. Erdoğan rolü
oynamaktan utanıyor artık. Saçlarını uzatması kendini
ortaya dökme provası işte. Babasına göre çok saçma
söylediği. Başıma bela mısın sen diyor. Bir soru değil
bu. Durumun komikliğini fark ediyor; kahkaha atmamak
için dudaklarını ısırıyor. Başa bela olan saç mıdır diyor o
da. Ama bu da bir soru değil. Kellerin öyle
düşünmediğinden emin. En azından büyük bir kısmının.
Babasının da yumuşayacağını umarak
gülümsüyor. Adamın kanı beynine sıçrıyor nedense.“Lan gevşek!” diyor dişlerini sıkarak. “Dalga mı geçiyorsun sen benimle? Haline bakmadan bana mı kusur buluyorsun?” Zincirinden boşanmış deli kahkahalar atıyor. “Hastasın sen” diyor babası. “Hastasın. Üretim hatasısın.” İlk tokat yüzüne değdiğinde oturduğu sandalyede öne arkaya gidip gidip geliyor.Masanın kenarına tutunup toparlanıyor, dimdik oturuyor. Babası şaşkınlığını gizlemeyi biliyor.
“O giydiğin ne?”
Artık komik değil hiçbir şey, giderek saçmalaşıyor. Midesinde bulantı kabarıyor. Eğilip babasının baktığı yere bakıyor.
“Pantolon.”
Cevaplar da sorular kadar saçma artık. İkinci tokat savrulduğunda kıpırdamıyor yerinden.
“Ne renk lan o pantolon?”
“Kırmızı.”
“He, kırmızı. Kırmızı…Ulan sapık mısın sen? Ha?”
Değil. Sapık değil.
“Ne bu halin öyleyse! Nesin lan sen?”
Sorular, sorular, sonra sipsivri bir tırnak. Sarsıldığını saklayabilir ama bu savaştan yenik çıkacağını biliyor.
“Senin çocuğunum baba!”
Babasının gözlerinde iki gül açılıyor. Dişlerini sıkıyor.
“Olmaz olaydın!Ailemizin yüzünü yere getirdin. Böyle olacağına, hiç doğmasaydın!”
Mutfakta haşlanan tavuğun kokusu, oda kapısında dikilen annesinin gölgesiyle birlikte odaya doluyor.
Annesinin babasından gizlediği korkak şefkati öfkelendiriyor onu.
“Bozuk musun lan sen?”
Derin bir nefes çekiyor. Bekliyor.Geriye dönüşün
olmadığını biliyor.
“Hem de önde gideniyim!”
Sonra olanlar on beş yaşındaki çocuğa oluyor; bana bir şey
olduğu yok. Çocuğun savruluşunu, kırmızı
pantolonun bacaklarından sıyrılışını, çekiştirilerek
evden çıkarılışını, sokaklarda sürüklenişini, berber
dükkânına sokulup saçlarının kazınmasını hızlı çekim
filmlerden birini izler gibi izliyorum. Yazık. Ona
biçilmiş giysileri giyip, onun için yazılmış cümleleri tekrarlıyor. Yaşamasının tek amacı var: Ailesinin yüzünü yere getirmemek.
Ellerimi havlunun üstüne bırakıyorum. Birden fark ediyorum; ayak parmaklarımı büzüp öylece oturmuşum, ne kadar zamandır böyleyim, hatırlamıyorum. Aynada kirpikleri titriyor Esra’nın. Saçlarını başının üzerine topluyor. Esra’nın morluklarla dolu şişmiş boynuna zarifçe dokunuşu, gecenin üzerindeki yükünü ağırlaştırıyor. Yüzünü kremliyor. Yanağındaki çürük izini temizleyip, fondötenle kapatıyor.
“Dün geceki sesleri üst kattaki küçük kız duymamış olsun Allah’ım!” diyor Esra. “Kuş ağızlı annesi gölgelenmiş gözlerini benden kaçırmasın…”
Kızının babasına gittiği hafta sonlarında kuş ağızlı kadın evine çağırıyor onu. Adını biliyor kadının ama ona kuş ağızlı demek çok hoşuna gidiyor. Kahve yapıyor, köpüklü köpüklü, acı acı kokan. Kuş ağızlı kadın, falını dinlerken sigarasından derin nefesler çekip elini tişörtünün içine sokarak tatlı tatlı kaşınıyor. Teri bazen ekşi ekşi kokuyor. Bazen fırtına yüklenmiş, patlamaya hazır kara bulutlar geçiyor gözlerinden. Dudaklarında kimi zaman çapkın bir gülümse kıvrılıyor, kimi zaman kararsız titreyişler geziniyor. Kuş ağızlı kadının içinde bozulmuş gideni kendisinden biliyor. Fincanından bir umut çıkmasa da uyduruyor, kadının avuçlarına bırakıyor. O zamanlarda ikisinin gözleri de akşam güneşinin değip geçtiği pencerelerin camlarına benziyor.
Çarşıdaki kitapçıları dolaşıp kitap alıyorum. Sayfalarını öpe öpe, okşaya okşaya okuyorum, kucaklayıp bağrıma basıyorum. Hafifleyip göklere uçuyorum. Aklımdan tuhaf, çocuksu, muzip, şakacı cümleler geçiyor.
Bir ses, ikide bir yaz bunları bir kenara diye dürtüyor beni. Üşenirsem rahatımı kaçırıyor, uykularımdan uyandırıyor, düşüncelerime giriyor. Defterimdeki sayfalar doldukça, içimdeki rahatsız sesin çıtı çıkmıyor. Kuş ağızlı kadın ne okuduğum kitapları ne şiirlerimi bilir; ona hiçbirinden söz etmiyorum. Bazı hafta sonları, siyah poşette biralarla kapısını çalıyorum. Salondaki halının üzerine yan yana oturup sırtımızı kanepeye dayıyoruz.
İçerken içerken gözleri kendine çekiliyor. Böyle zamanlarda bacaklarımız sonsuzluğa doğru uzuyor, ona bir şiirimi okumamak için kendini zor tutuyorum. Kızının eve geldiği günlerde bir tedirginlik peyda oluyor yüzünde. Apartmanın girişine asılan yazıdan sonra gözlerinde beliren gölgeler daha da koyulaşıyor.Duvara bantla yapıştırılan kâğıdın üzerinde,gerekenin en kısa sürede yapılacağı yazıyor.Geceleri bahçe katından taşan gürültüler penceresine çarptıkça, kuş ağızlı kadın, gündüzleri, yanımdan kuru bir merhaba ile geçip gidiyor. Evinden çıkmadan önce bahçe katını dinliyor.
Birdenbire çalmaya başlayan telefonunun sesiyle boş bulunup sıçrıyor yerinden.Açar açmaz, nasıl olduğunu soruyor Bekir. Telefonu başıyla omzu arasına sıkıştırıp mutfağa giriyor. Bir kupa alıyor raftan. Bomba olduğunu söylüyor. Öksürüklü kahkahalarla gülüyor Bekir. O öyle gülünce içi ferahlıyor. Açtığı ikisi bir arada paketini ters çevirip kupanın içinde sallıyor.Kahve köpük köpük yükseliyor kupanın ağzına doğru. Kahveyi birazdan içerken bu kokuyu alamayacak. Kupaya bir kaşık atıp mutfaktan çıkıyor. Doktoru soruyor Bekir. Ne dediğini, verdiği ilaçları merak ediyor. Midesine bir ağrı giriyor. Kahvesini karıştırıyor. İlaçları sıralıyor.
Sesindeki alayı hemen kapıyor Bekir; ses çıkarmadan dinliyor. Kaşığı çıkarıp kanepeye oturuyor. Kahvesinden bir yudum alıyor. Doktor iki saat uzun uzun muayene etti-çok merak ettiği için-her tarafıma baktı.
Bekir dalga geçmek için uygun bir zaman değil diyor. Her şeyi doğru düzgün anlatsana. Kaşığın ucunu ön dişleriyle ısırıyorum. Görünce suratı değişti. Yarım ağız şikâyetimi sordu. Boynumu gösterdim, morlukları filan. Koftiden şöyle bir baktı. Kaşığı kanepenin üzerine bırakıp, bir yudum içiyorum. Bekir,anlıyor; ama anlamamış gibi soruyor. Ne muayenesi canım, etmedi tabii ki. Durumum sebebiyle beni muayene edemezmiş.
“Ay Kezban bu!” diyor Bekir. Çok kibar adamdır. “Bir de Hipokrat yemini
etmiş güya!Durumunda ne varmış diye sormadın mı?”
“Sordum. Sormaz mıyım? Sıradaki hastayı alacağını söyleyip, “Hemşire Hanıııım!” diye bağırdı.
Bekir bir süre susup bir şey demiyor. Sonra akşama uğrayıp ilaç bırakacağını söylüyor. Asıl arama sebebine geçiyor. Bir arkadaşı kitapçı dükkânına kasiyer arıyormuş. Bekir’in dediklerini anlamıyor. Bekir tekrar ediyor. Hemen hazırlanıp çıkmasını söylüyor, hatta emrediyor. Onu bekliyorlarmış. ONU!
“Hadi oyalanma!” diyor Bekir. “Özgeçmişini yanına almayı unutma. Adresi şimdi mesaj atıyorum sana.”
İçimde bir sevinç deliriyor. Tepine tepine oynamak istiyorum. Koridordan yatak odasına koştururken kara bir böcek, salonun kapısından içeri süzülüyor. Böceğin arkasından bağırıyorum.
“Keyfimi kaçıramazsın karafatma!İş görüşmesine gidiyorum!”
Dolaptan siyah eteğimi, beyaz gömleğini çıkarıp giyiniyorum. Turuncu parfümü saçlarımın üzerinde döndürerek sıkıyorum. Siyah ceketimi geçiriyor üzerine.Masanın üzerindeki dosyayı çantama yerleştirirken ellerim titriyor. Portakal kokuları geliyor burnuma. Koca koca, sulu sulu, taze portakalların kokusu. Uzun zamandır hiç almamıştım. Annemin gözlerini hatırlıyorum. Mideme bir sancı sıkışıyor. Elimi mideme bastırarak bekliyorum, usulca çekip gitsin istiyorum. Kapıya doğru dönüyorum hızla. O gitmezse ben giderim.
Eve dönmeden kuş ağızlı kadının kızına hediye alayım diyorum. Elimde paketle apartmana girişimi, üst kata çıkıp kuş ağızlı kadının kapısını çalışımı,kapıyı açar açmaz iş buldum diye bağırışımı hayal ediyor. Buldum sonunda diyeceğim, iş buldum! Kuş ağızlı kadının hediyeyi görünce şaşıracağını, geniş geniş gülümseyeceğini, anlattıklarımdan anlatmadıklarımı sezeceğini biliyorum. Belki bir şiirimi okurum diyorum. Belki mi diyorum sonra, belki değil,kesinlikle okurum. Sen şiir mi yazıyorsun Esra diye soruyor kuş ağızlı kadın. Şaşkın şaşkın bakıyor. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Yazıyorum ya, yazıyorum!
Siyah topuklu ayakkabılarını alelacele ayaklarına geçirip, evden çıkıyor. Sokak kapısında kuş ağızlı kadınla burun buruna geliyorlar. Karşılaşmalarını uğurlu bir işaret sayıyor, sımsıkı sarılıyor ona ama kuş ağızlı kadın onun bu kadar sevinmesine şaşırmış görünüyor.
“Akşama bana gelsene! Biraz konuşuruz. Sana söyleyeceklerim var. Hem kızına bir hediye aldım!”
“Yaaa!” diyor kuş ağızlı kadın. Sadece; “Yaa!”
Sessizlik uzarken yüreğine bir sıkıntı çörekleniyor.
“Gelemem bu akşam.”
“Gelemez misin?”
“Bir işim var da…”
“Peki, ne yapalım!” Omuzlarını silkiyor. İncinmemiş
rolü oynayarak başkalarını kandırmak-ta üstüne yok ne de olsa.
“Tamam, tamam. Başka bir zaman gelirsin!”
Arkasına bakmadan-yüzünü kuş ağızlı kadına göstermiyor-dışarı çıkıyor. Geceki kirini pasını yıkamış, sütten çıkmış ak kaşığa dönmüş sokaklara dalıyor. Yokuşu tırmanarak caddeye çıkıyor. Otomobiller caddeden durmadan akıyor, kaldırımlar yayalarla kalabalıklaşıyor. Binaların üzerinden geriye çekilen güneş, batmak üzere alçalırken, camlara yansıyıp tutuşturuyor. Cadde üzerindeki iki bina arasına iplerle tutturulan devasa bir bayrak, hızlanan rüzgârla ters dönüyor.Bir gün gideceğim buralardan diye düşünüyor; annemin yanına döneceğim ama bu apartmanlar kalacak. Hatta, tepelerden aşağıya inecek, çevredeki ovalara sıçrayacak, gerilerdeki vadiye kadar her yere yayılacaklar. Yanından geçenlerin yüzleri buruşmuş, tiksinir gibi bakıyorlar.
Yokuşun başında dolmuşa el ediyor. Şoförün arkasındaki koltuğa oturup pencere kenarına yanaşıyor.
Arkasındakilerin fısıldaşmalarını apaçık duyuyor.
“Çok korkuyorum bunlardan.”
“İlk defa görüyorum ama ben de tırstım resmen!”
“Ucube, değil mi? Hangi cesaretle dolmuşa binmiş!”
“Arabalara taş atıyormuş bunlar.”
“Bildiğin pislik hepsi. Yapmayacakları yoktur.”
“Şeyi de oluyormuş bunların. Kestirmiyorlarmış. Bazıları öyle seviyor diye.”
İneceğini söyleyip, kendini dolmuştan atıyor. Kaldırımda duruyor. İnsanlar ona baka baka geçiyor önünden. Yaklaşan taksiye el ediyor. Ön kapıyı açıp binerken eli ayağı boşalıyor.
Metro çıkışının önü, müşteri bekleyen taksiler, duraklara yanaşmaya çalışan otobüslerle dolu.
Merdivenlerden çıkıp cadde boyunca ilerliyorum. Büfelerin, kafelerin, kitapçıların önleri insanlarla tıklım tıklım, sokak arı istilasına uğramış sanki; uğul uğul uğulduyor. Lokantalardan etrafa yayılan kebapların, gelip geçenlerin ter kokuları düşüncelerine karışıyor.Bekir’in söylediği kitapçıyı bulup içeri giriyorum.
Danışmadaki görevliye iş başvurusu için geldiğini söylüyorum. Sesimi duyunca irkiliyor görevli.Bu adamlar böyle irkildikçe ben de bütün vücudumla titriyorum.Dilekçeye ataşla tutturulmuş kâğıdı evirip çeviriyor görevli.
“Bu ne?”
“Özgeçmiş.”
“Oooo! Üniversite mezunu…Güzel Sanatlar hem de.”
“Evet. Neden şaşırdınız?”
“Şaşırdım…E..Evet…Şaş…Şaşırdım...”
Adam kekelerken kitapçıdan çıkıyorum. Kaldırım taşları
ayaklarımın altından kayıyor. Telefon saksağan gibi zırlıyor. Arayan o. Selam vermeden bodoslama dalıyor diyeceğine.
“Akşama hazırlan. İşe çıkıyorsun!”
Kollarım ağırlaşıyor. Bir kavşakta duruyorum. Etrafımda bir sürü insan. Gelip geçen araçlar. Bağırışlar…
Her tarafta levhalar, levhaların üzerinde birtakım işaretler.
Biri dışında hepsi E-5’i gösteriyor.
Kavşağa gelen bir taksiye el ediyorum. Şoföre adresi söylerken başım ağırlaşıyor. Açık pencereden içeri dolan rüzgâr saçlarımı karışıyor. Cadde boyunca dizilmiş apartmanlar, devrilerek arkaya düşüyor. Şoförün sesiyle doğruluyorum arka koltuktan. Cüzdanımdan çıkardığım paraya bakmadan uzatıyorum.
Başı dönüyor yürürken.Bakkal sokağın başında, kaldırımın üzerindeki dondurma dolabını boşaltıyor.
Yandaki manavın önüne sebze meyve kasaları atılmış. Yokuşun başındaki akasya ağacının yaprakları nehir akışına benzeyen bir sesle hışırdıyor. Betonun içindeki bir avuç topraktan fırlayan gövdesi, binaların arasından göğe uzanıyor. Yeşil, sarı ve kırmızının envai çeşidine bürünmüş yapraklarla dolu dalları şıkır şıkır oynaşıyor.
Bir otomobil yanımdan geçerken kornaya basıyor.
Merdivenlerden inerken, başım dönüyor hâlâ. Ayakkabılarımı eşikte fırlatıp atıyorum ayaklarımdan. Salon kapısının önündeki bir lekeye takılıyor gözlerim. Bir böcek ölüsü ayakları havaya dikilmiş, parkenin üzerinde yatıyor.Pencerenin önüne geliyorum. Bahçedeki ağaçlara, ağaçların çıplak dallarına bakıyorum.
Küçük bir serçe morarmış göz kapaklarını gözlerinin üstüne indirerek kanatlarının altına sokuyor.
Çantamdan defterimi çıkarıyorum. Defteri kuş ağızlı kadının kapısına bırakmak geçiyor aklımdan. Yüzünü hatırlıyorum. Onu kelimeleri bulmakta zorlanırken düşünüyorum.
“Basit…Çok basit şiirler. Sade ama yine de insanın içine işliyor.”
Defterin ilk sayfasından başlıyor, bütün sayfaları tek tek ayırıyor, hepsini yırtıp çöpe atıyor.
Pufa oturuyor. Aynadaki kadınla göz göze geliyor.Seğiren sol gözünü inceliyor uzun uzun. Alnındaki çizgileri sayıyor. Kaşlarına bakıyor. Kirpiklerini, dudaklarını, göz çukurlarında koyulaşmış gölgeleri, boynundaki morlukları seyrediyor. Elini kaldırıyor. Muzipçe göz kırpıyor.
“Yapamıyorum; izin vermiyorlar.”
Parmağıyla alnını işaret ediyor.
“Sök şunu!”
Aynadaki kadının kalkmaya hazırlandığını fark edip telaşlanıyor.
“Çok çabuk, çok çabuk! Hadi, Esra!”
Gülümsemeye çalışıyor Esra.
Gülümseme yüzüne yayılırken yarım kalacak diye düşünüyorum.
Tabancayı Esra’nın alnına dayayıp tetiği çekiyorum.
SOFRANIN SERENCÂMI
Batuhan Saç
S
ofra yiyeceklerine geçiş, bebeğin memeden ayrıldığının bir ifadesi. Çocuk masanın düzenine, kurallara, diyaloğa ve sorumluluğa doğru yol alır; artık araç kullanımı söz konusudur. Çoğu çocuk, yapılan görüşmelerde aldıkları sorumlulukları ve evin kurallarıyla ilişkilerini “sofranın kurulması ve toplanmasına yardım ediyorum” diye de açıklarlar.Sofraya geçiş, çeşidi ve renkleri arttırır (Allen, 2018).Ama bazı ön koşullar var galiba.
Dergi, Eski Türkçede kullanılan haliyle térgü, sofra demek; sofradaki çeşitli yemek anlamı taşıyor (Nişanyan, 2020). Dolayısıyla bu bağlantı, metne neden sofra ile başladığımı da kısmen açıklıyor. Bu metinde şiir dergilerini bir sofra olarak okumakla kalmayıp, bu sofraya zamanından önce oturanların olası durumunu tarif etmeye çalışacağım. Sonrasında Mehmet Can Doğan’ın şiir dergileriyle alakalı çalışmasını tartışacağım.
Sofraya çağıran ya da sofrayı kuran duygu değişir. Ama şiir dergileri özelinde, bu duygunun kimi zaman öfke olduğunu düşünüyorum. Keskin, patlamak, parçalamak için yola çıkan ve aynı şiddetle geri dönen bıçkın bir hâl. Çoğunlukla zamansız hareketin bir sonucu gibi. Bu söylediğim bir aşırı yorum olarak kabul edilebilecekse de, öyle.
Dergi “çıkarmak” diyoruz, değil mi? Hegel atıflarından uzakta tutarsak, Nami Başer Fikir Mimarları Dizisi’nin Lacan sayısında şöyle diyor:
“Çıkarma hem herhangi bir gerçeği, onun iç yüzünü bulma amacıyla soyma, giysilerinden süslerinden etme, hem de askerlik sanatında belirli bir yere birtakım silahlarla hücum edip gizlice orayı ele geçirme anlamına geliyor dilimizde (Başer, 2012).”
Çıkarmak, kelimenin tarihinin ve geçtiği yolların da işaret ettiği şekliyle, dergi çıkarma hâlindeki şiddeti
içerecek kapasitede. Çıkarma yapmak, düşmanın
topraklarına asker çıkarmak kimi zaman dergi çıkarırkenki
duyguyu tarif edebiliyor.
Dergi çıkarmakla alakalı bir metnin memeden kesilmekle
başlaması biraz tuhaf gözükebilir. Dergi yerine
sofra dediğimizde daha anlaşılır gözüküyor. Elbette,
sofraya geçişten öncesinde parmak emme, bu kaybı
kontrol edilebilir biz haz aracına dönüştürmek için
öncelikli bir konuma sahip.
Dergi Mezarlığı
Meme, sofra, kayıp ve yas gibi kavramlarla başladığımız bu düşünmenin bir örneği burada: Türkiye’de Şiir Dergileri ve Şairler Mezarlığı (1909-2008) adlı Mehmet Can Doğan’ın kitabı.
Şiir dergileri bir söz alma pratiği. Dediğimiz gibi, kimi zamansa bıçkın şekilde oluveriyor bu. Şiir dergilerinin ilk amaçlarından biri, “biz”in sesini ötekilere duyurmak olabilir. Ama bu, çoğu derginin neden en iyi ihtimalle birkaç sayı çıkartıp duraksadığını bize söylemiyor.1909 ila 2008 yılları arasında 117 şiir dergisi çıkıyor, bu sayıya şiiri içeren sanat kültür dergileri de dahil. Kimileri akım başlatma idealiyle yola çıksa da Mehmet Can Doğan şöyle özetliyor durumu; “Dergi mezarlığı” ifadesi tam da buraya işaret ediyor:
“Yüz yılın şiir dergilerinin incelenip değerlendirildiği bu çalışmada elde edilen bilgilerden biri, hiçbir şiir dergisinin bir şiir hareketi başlatamadığıdır. Elbette bazı dergiler, tam da bu niyetle yayımlanmış, içeriğini ve tavrını buna göre belirlemiştir. Ama içerik de, tavır da istenilen sonucu vermemiş; dergiyi çıkaranlar hayal kırıklığına uğramıştır. (Doğan, 2008).”
Şiir bağlamında, sofraya – dergiye geçiş, memeden ayrılmanın bir ifadesi demiştik. Diğer deyişle, “ben büyüdüm, sözüm var, şiirim var” demek, öyle değil mi? Ama dergiler özelinde, bunu tersten okuyalım:
Dergiye geçtiysen, memeden ayrılmışsındır. “Meme” derken, şairi besleyen dünyadan, şairin beslendiği ve şiirinin malzemelerini kurduğu nesnelerden bahsediyorum.Bu konuda da en kıymetli şey dünün ve bugünün şairlerini okumak ve çalışmak. Ancak bu metinde ne dediğimi söyleyebilmek için bir paragrafa daha ihtiyacım var.
Dergiye şiiri kabul edilen birinin, kendisini sofrada gördüğü; söz sahibi olduğu ve bir çeşitlilik kattığı düşüncesinde olduğu söylenebilir. Tabii ki bunun doğru olduğu çoğu yer var, ancak dergiler naçizane amaçlarla kurulmadığında, çoğunlukla bir hayal kırıklığı yaşandığı edebiyat tarihinde görülüyor. Dergiler ölü doğan şairlere, dergiler de şair mezarlığına dönüşebiliyor.Söz konusu bir dergi çıkarmak olduğunda, bu yanılgı, kendisinin bir akım başlatan ve çıkartma yapan kişi olduğuyla da pekişiyor. Ancak nedense, her durumda, “kısa ömür” makalelerin çoğunda dergiler için bir sıfat olarak kullanılıyor. Derginin hangi özelliği bu birleşme – ayrılma sürecini sağlıyor?
Tabii ki bu genellemenin ötesine geçmek gerekir. Edebiyat tarihinde sadece kısa ömürle anılan dergiler yok, “merkez”den ayrılan ve coğrafyasına bu anlamda canlılık katan dergiler var. Yani şu ayrımı yapalım:
2000’li yıllarda şiir dergilerinde “merkezin kaybı” yaşanıyor, İstanbul ötesine 1940’ta Ankara ile, İstanbul ve
Ankara ötesine 1950’de Afyon ile çıkılıyor. 2000’lere
gelindiğinde ise Bursa, Kayseri, Hatay, Trabzon,
Diyarbakır’ın da bulunduğu 20 ilde dergi
çıkarılıyor (Doğan, 2008). Dolayısıyla dergi çıkarmakla
alakalı söylediğimiz çoğu genelleme, “merkez”
illerdeki dergilerin eleştirileri olarak okunabilir;
fırsat eşitliği arttıkça dergileri taşıyan illerin
arttığını ve tartışmaların da başladığını görüyoruz. Bu
tartışmalara Ramis Dara “Merkez sanattır…” diyerek
yanıt veriyor.
Son
İnsanlar neden dergi çıkarır? Bu bir süredir merak
konum. Kimi zaman çalışmalarını paylaşacak yer bulamaz taşarlar, kimi zamansa var olan dergilerdeki ürünlerle kendisininki aynı çizgide gözükmez. Bu metinde olabildiğince zamansız bir hareket olarak dergiye dahil olmaya işaret etmeye çalıştım. Dergiler kendi manifestolarındaki o büyük sözleri taşıyacak olgunlukta olmadığında, kimi amatörlükleri reddettiklerinde mezarlığa dönüşebiliyorlar. Bunun neyi kötü olduğu hakkında sorulabilir, ama dergilerin gelişim seyri varsa, oralardaki bazı arızalara işaret etmeye çalıştım.
Sona yaklaşırken daha iyimser bir cevap vereyim: John S. Allen yiyeceklerle ilişkimizi aktarırken, bir yemeği nerede yediğimizin o yemeğin lezzetindeki değişiklikten bahsediyordu. Dergiler söz konusu olduğunda bunu söylemek gerekir. Yani bir şiiri X dergisinde okumakla Y dergisinde okumak arasındaki fark var.
Dolayısıyla şiirin bulunduğu o mekân onun anlamlarını değiştirmekte yetkin. Ama bu metinde daha çok dergilerin beklenen yaşam sürelerini tamamlayamadığı ve gerekçesiyle ilgilendim.
Açıkçası, şiir hakkında çalışmak dergi açmaktan daha çok emek istiyor. Eleştirim bu temelde ilerliyor;
beslenme aşamasında yetişemeyen ve dolayısıyla açtığı dergide kendi kendisine şair demek durumunda kalan kişi(ler) bu yaşam süresindeki etkenlerden biri. Bir de buna edebiyat çevrelerindeki ayrışmalar ve gerginlikleri eklediğimizde, dergiyi mezarlığa dönüştüren etkenlere öfkeyi de eklemek gerekir.
Kaynakça
Allen, J. S. (2018). Obur Zihin - Yiyeceklerle İlişkimizin Evrimi. (E. Gökyaran, Çev.) Başer, N. (2012). Lacan, Fikir Mimarları Dizisi - 21 . İstanbul: Say Yayınları.
Doğan, M. C. (2008). Türkiye'de Şiir Dergileri Şairler Mezarlığı (1909-2008). İstanbul: Hayal Yayınları.
Nişanyan, S. (2020, Aralık 17). Nişanyan Sözlük. https://www.nisanyansozluk.com/?k=dergi adresinden alındı
? TEK BİR SORU
Ferit Sürmeli
Konuk: Ayşegül Tözeren
S
ORU: 1950 kuşağı önemli bir başlangıç noktası öykücüler için. Kanımca hikâyenin öyküye evrildiği yıllardan sonra, tüm kuşaklar, 1950 kuşağı öykücülerinden besleniyor. Deyim yerindeyse halen aşılamamış bir kuşaktan bahsetmek çok olası. Zaman mekân eksenli öykünün merkezinde her ne kadar insan olsa da günümüz öyküsü olması gereken yerde mi?C
EVAP: 2013 yılında Karayazı dergisinde şu cümleleri yazmışım:“Genç kuşak öykücüler, günümüz edebiyatının popüler kültürün içinde konumlanışına ya da itibarsızlaştırılmasına bir tepki gibi, bir öncülleri olan kuşakların edebiyat anlayışlarıyla etkileşmiyor, geçmişe sıçramalı bir dönüşle, 50 kuşağı öykücülüğüne daha yakın bir anlayışla yazdıkları görülüyordu. Küçük harflerle ara sokaklarda geziyorlar, iktisadi aklın dokunmadığı bir yer arıyorlar, bazen anayurtlarına, çocukluklarına, bazen de çocukluklarındaki taşraya dönüyorlar, çıkmaz sokaklardan anayola çıkılmaz biliyorlar, bundan dolayı öykü evrenlerini ya çıkmaz sokağa ya da ara sokaklara kuruyorlardı. Öykülerinde gündelik yaşamın dilinden besleniyorlar, bazen bu dilin içinden ironiyle çelişkileri keskinleştiriyorlar, bazen de bu dili paramparça ediyorlardı. Ne olduğunu bilmedikleri bir acının yasını tutuyor gibilerdi.
Öykünün, tarihselliği incelendiğinde, tıptaki tüberküloz hastalığına benzer biçimde, sosyal değişimlere duyarlı olduğu görülüyor. Öykü, roman gibi merkezde yer alan bir tür değil, tersine edebiyatın taşrasına denk geliyor. Belki bundan dolayı, dünyadaki değişimlerin Dil’e dayatması sonucu oluşan etkileşimden her zaman ilk etkilenen edebiyat türü.”
Yazıda da belirttiğim gibi, kuşaklar arası yakınlıklar olabilir. Ancak bu yakınlıkların aş(ama)ma bağlamında ele alınmasını edebiyat açısından verimli bir tartışma olarak görmüyorum. Yeni bir çağın ağzındayken, öykü “şimdi ve burada” neler yapabilir? Bunu konuşmanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Hakikat ötesi çağda, gerçek ile kurgunun arasındaki sınır günden güne belirsizleşiyor,
“alternatif gerçek” diye bir şeyden söz ediliyor. Kurgu gerçeğin yerini alırken, gerçek kurguya ne olacak…
Tam bu sınır belirsizleşirken, ufacık bir virüs koskoca insanlığın karşısına dikilerek, elimizde kalan tek hakikatle, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiyle bizleri yüzleştirdi. Hakikat ötesi çağda hakikatle aniden yüzleşen insanlığın hikâyeleri nasıl yazılacak?
Evlere kapanma, yazınsal anlamda da bir içe kapanmayı getirecek mi? Yoksa eve servis yapan marketlerin kuryelerinin öykülerini okuyabilecek miyiz?
Soruların cevaplardan daha değerli olduğu bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum ve… Soruları çoğaltıyorum.
Görkem ÖZÇELİK İLAN
Bir camekanda öteberi iş İşkence
Ünlüdürler bozuk saatleriyle Yazıyı keşfe çıkmış birkaç kişiye sallamakla yükümlüdürler hatta
İlanı yok onlar
Acı ve açı daralınca flaşlarını patlatıyor Ağzımız konuşuyor bak dinle
Beyaz köprüden geçiyorum bir ara Çocuk çalıyor baya iyi de
Şiir okusa aşağısı asi yolunu şaşıracak Bana kalsa şaşırmış zaten
İçiniz lütfen ben insanlar sarhoş olursa utanmam Utanmam atlarım
Düşünmeden Asi soğuk olsa bile
Onlar
Onlar yapamazlar ünlüdürler
Pazar alanı terk edildiğinde geriye kalan Trendyol ikinci ürün işleriyle
Özgür Balaban ŞURDAN SEVER
Mahcup’unu bir tür Yatkınlık’a hapsedip bazen de öcü ölçer öz annede körelmiş tek gözlü umutsuz mosmor bir silah ile kadınları şurdan sever unutmaz saçlarından evlense de bir karanlık yanında dudakları
Özer Aykut
KALPLİ ELMA BUTONU
Yakınlaştır tozu dumana, sabrı incelt Tek sayıları çıkar, buradan ayırma aklı
Uyu kalbimin emaneti
Bu yarım küre kimsesiz ve soğuk
Sordukları alışkanlık, ses bilmez kalbi -nasılsın?
Göçü kaçırdım
Güneşe dönük bir duruşum, tüneğim de yok
Gördükleri aynılık, göz bilmez kalbi -neredesin?
Sesleri avucunda ısıt, şarkı seç
Esleri, nefesi çıkar, buradan ayırma hızı
Bilmedikleri bir kavuşma var Sen sıkı tut kalbimi
G
ece… Yağmur yağıyor.Penceredeyim…
Sokak lambalarının aydınlattığı caddede bir o yana bir bu yana koşup iyice ıslanan biri var.
“Ne yapıyor?” diyorum kendi kendime.
İzliyorum… Biraz daha izlemek bana göre değil… şemsiyemi alıp çıkıyorum. Orada… telaşla
koşturmaya devam ediyor. Biraz çekingen yaklaşıyorum yanına.
-Buyur!
-Ne yaptığını merak ettim ona bakıyorum.
-Yağmur topluyorum!
-Yağmur mu topluyorsun?
-Evet! Kenara çekil!
Benim durduğum yerde de attı bir-iki tur…
kaybolmak üzere koştu. Birazdan yine geldi.
-Şemsiye ister misin? Vereyim mi şemsiyeyi?
-Yok!
-Niye istemiyorsun? Baksana sırılsıklam olmuşsun…
-Böyle olması lazım… hiç yağmur toplamadığın nasıl da belli oluyor.
-Peki… öyleyse ben de şemsiyeyi kapatayım.
-Olmaz! Sen şemsiyeni aç!
-Ben de biraz ıslanayım… bir şey olmaz.
-Islanma sen, şemsiyeni aç!
Tekrar bir koşuş ve hiç vakit kaybetmeden ortaya çıkış…
-Sen git istersen!
-Konuşuruz demiştim.
-Yok konuşacak bir şey. Sen git artık!
-Biraz daha kalsam…
-Bana bak!
Sesi çok sert… patlayacak.
-İki saattir yağmurumu çalıyorsun… fark etmediğimi mi sanıyorsun uyanık?
-Anlamadım.
-Anlamazsın ya! Git diyorum ben sana!
Evet… gitme vakti gelmişti. Yavaş yavaş eve yöneldim. Arkadan gelen seslerden onun
yağmur toplamaya devam ettiğini anlayabiliyordum. Giriş kapısının önünde, omzuma bir el
yapıştı. Ürpererek döndüm… yağmur toplayıcı!
-Çaldığın yağmurumu bırak da öyle git!
Yağmuru çalmak mı? Yağmuru bırakmak mı?
Nasıl bırakılır çalınan yağmur? Bilmiyorum.
Adamın yüzü… Korkuyorum… para versem kabul eder mi?
-Parası neyse vereyim.
-Yağmurumu bırak!
Allahım nasıl bulaştım ben bu işe, nasıl bulaştığım çok da önemli değil aslında… nasıl
kurtulacağım ben bu işten?
-Yağmurumu bırak!
Eve çağırsam…
Paltomu versem…
Yüzüne bakınca işlerin kötüye gittiğini anladım.
-Yağmurumu…
-Al ulan! Al!
O sözünü bitirmeden, paltoyu bir ucundan yakalamış, çevire çevire sıkmaya başlamıştım
bile.Paltomdan akıp yağmura karışan suya baktıkça adamın yüzü gevşiyor, yüzüne bir
rahatlama yerleşiyordu.
-Beni kandırabileceğini mi sandın?
Yüzüne hafif bir tebessüm bile yerleşti denilebilirdi.
-Ben hırsızı bir görüşte tanırım.
Sakindi artık.
-Yağmurumu çaldığını sen yanıma gelir gelmez fark ettim.
Yağan yağmurun ortasına doğru uzaklaşıyordu.
YAĞMUR TOPLAYICI
Halil İbrahim Yıldız
M
asal hayal kurdurur. Hele de düş gücü geniş, ağzından bal damlayan, akıllı bir anlatıcıdan dinlerseniz. O, anlatırken sözün büyüsüne kapılıp masal ülkenin hayalinde kaybolup gidersiniz. Benim yapabildiğim de oydu, o uzak ülkeyi görmeden hayal edebilmek, o hayalde kaybolup yitmek.Annem Antakya’yı benim kulaklarıma, düşlerime masallarda bıraktı. Ben o uzak ülkenin aslında var olduğunu, onu ilk kez bir masal şehre dönüştüren, ondan düş gücünü kışkırtan hikâyeler üreten annemden öğrenmiştim. O şehirde çağıldayarak akan bir nehir vardı. Nehrin bir de çok eski, çok gözlü mermer bir köprüsü vardı. Şehrin içinden geçen nehrin, annem gibi Asi olduğunu bilmiyordum. Annem elbette asi bir kadın oluşunu masalın bir yerine gizleyip bize ders verecek sonuçlar çıkartmaya çalışmadı. O yüzden de biz, duyduklarımıza inanır, onun asi bir kadın olduğunu yıllar sonra öğreneceğimizi aklımızın ucuna bile getirmezdik. Söz dinlemez,
‘Dediğim Dedik Bir Nehir’le üstündeki çok gözlü mermer köprüyü, oradan telaşla gelip geçen
‘Dillerini anlamadığı Kırmızı Çizmeli’ adamları, sisler içinden belirip sonra da kayboluveren
‘Gözleri Mühür, Yüzü Dövmeli Gizemli Kadınları’
nehirde oynaşan kaygan ‘Yılan Balıklarını’
anılarının arasından çıkartıp coşkuyla anlatırdı.
ANTAKYA MASALLARDA GİZLİYDİ
İnci Gürbizatik
“Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır, Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa.”
Necati Cumalı O masalda bir de göl vardı. Ova vardı. Amik’ti adı.
Dağ, şehir, nehir oyunlarımızda ‘a’ harfi dendi mi hemen ya Antakya, ya da hemen Amik ovası konardı yırtık defter sayfalarımıza. Ova uçsuz bucaksızdı. Masalın kendine has özelliğini ortaya çıkartan coğrafyayı, olayları, hayal gücüyle söze döken anlatıcısıydı kuşkusuz. Annem o gölün büyüklüğünü, enginliğini olağanüstü bir anlatıyla abartıyordu besbelli. O yüzden göl gözümüzde denizle eşdeğerdi, çünkü denizi görmemiştik daha.
Antakya’da gördüğü ‘Altın Arayan Kadınlar’ onun başroldeki masal kahramanlarıydı. Derin bir hayranlıkla anlatırdı onları. Asi’nin sol yanındaki dağdan, sanki altın akıyordu ama o kadınlar zerresini bile süzüp toplayamıyordu. Altının
‘Güneşin Kızı’ olduğunu bilmiyorduk ama öğrenmiştik. Çok kıymetliydi. Zenginlikti. Herkes sahip olmayı hayal ediyordu. Ama en çok da Antakyalı kadınlar. Çünkü onlar, hayallerinin peşinde ter içinde, ellerindeki kaplarda altın çökeltmeye çalışıyorlardı sırılsıklam. O kadınları öyle bir anlatırdı ki, sanki o da umutlanıp onlar gibi eteklerini sıyırıp suya girmiş, altın bulmaya çabalamış ama bulamamış duygusunu yaşardık.
Kadınların bütün gün ellerindeki küçük yayvan tahta kaplardaki girdapta suyu dolandırıp süzdürmelerini, dibe çöküp de güneşin altında ışıl ışıl parlayacak altını hayal edişlerini, umutsuz bir bekleyişle dinler, o kadınlardan birinin, bir gün masalın beklenmedik bir yerinde, kocaman bir altın külçesi bulup zengin oluvermesini hayal ederdik.
Kumlardaki altının parıldamasını, suyun şeffaflığından fışkırmasını ‘buradayım’ diye ayna gibi ışığını yansıtmasını isterdik. Oysa nehrin dibinde tortulanmış kumları, ellerindeki yayvan kapların dalgalarında diz çöktüren kadınların, sabrı, umudun hayal kırıklığı idi. Kapların içinde titreyip çalkalanan umut, suyla birlikte çırpınıp damla damla yok oluyordu. Suyun içinde var olan da, yok olan da hayaldi çünkü.
Çocukluğumuzun sinemalarında Vahşi Batı’nın ‘Altına Hücum’ filmlerinde gördüğümüz altın arayıcıları hep erkekti. Zor işti dağda taşta altın aramak. Ama Antakya’da bu işi erkekler değil kadınlar yapıyordu. Masalın gerçeğe, gerçeğin masala dönüştüğü bir uğraştı Antakyalı kadınların altın arama öyküsü. Yıllar sonra Ayla Kutlu’nun ‘Sen de gitme Tiriandafilis’ adlı öykü kitabındaki ‘Altın’ adlı öyküyü okuduğumda aslında annemin dürüst bir belgesel masal anlatıcısı olduğunu anladım. Masalların sonu hep mutlu biter. Ama annem altın arayan o kadınların hiç birine masallarının sonunda da olsa, mercimek tanesi kadar bile altın buldurtmamıştı işte.
Yaşadığı hayat gerçekliğini zamanın sisi ardında bir
masala dönüştürüp anlatırken gurbetlik duygusuyla neler
düşünüyor, ne tür ruh çalkantıları yaşıyor, Antakya’yı
terk ettiği için bir pişmanlık duyuyor muydu, çocuktum
bilemezdim. Köklü bir coğrafyanın yerlisi olamama
haliydi annemin durumu. Ama masallarında Antakya’da
yaşadığı zorlukları, çektiği sıkıntıları, sıla hasretini bir
kenara itmiş, şehri belleğindeki en güzel tortu
sözcükleriyle yıllanmış bir şarap tadında dillendirir
olmuştu. Anlatımındaki duraklar, yöresel ağzın sözcük
diziminin yanı sıra, bir alt metin zenginliğinde dilsel
kodlar da barındırıyordu. Aralara sıkıştırdığı sitemleri,
özlemleri, hayranlıkları, yoksunlukları anlayamıyorduk.
Annem özgün şeyler anlatıyor ama özgürce anlatıyordu. Masallarını kurgularken gücü elinde bulunduruyor, anlattıklarının hem yöneticisi, hem de sonu belirleyen yaratıcısı oluyordu. Onu dinlerken Antakya bize hayal kurdururdu. Kaf dağının ardındaydı bir kere. Ulaşılmazdı. Gitmek istesek de gidemezdik çok uzaktı. Çok güzeldi. Tıpkı Kaf Dağı gibi bir dağa yaslanmıştı. O dağda rüzgârın püfür püfür estiği derin bir yarık, dar bir geçit vardı. Sanki dağların arasındaki o gizli geçidi bulup da geçemezsen şehri görebilmen mümkün değildi. Şehir dağın yamaçlarında, etek uçlarında, karlı dağ tepedeydi. Annem istese o dağın karını bir nefeste eritirdi.
Masallardan biri, Fransız’lardan kalma bir evde geçerdi. Bir masal evdi bu.
Fransız yapısı, konak yavrusu evin estetik, bir o kadar da görsel güzelliklerini derin bir hayranlıkla anlatırken, annem anılarına, biz hayale yelken açardık. Ahşap tavan süslerini, oymaları, bezemeleri, nişlerle, gömme dolaplarla yüklü, burma sütunlu odalarını, avluya açılan sürgülü kapılarını görmeden hayal ederdik. Odalarındaki rafların üstünde dizili billur bardaklar annemin suskunluğu idi. Sadece onun değil bizim de. Bir tekine bile el sürülmeyen renkli billur takımların annemi büyülediğini bilirdik. Onlar öyle güzel, öyle güzeldi ki anlatılamazdı. Biz gözlerimizi kapatıp renklerini hayal ederken, onlar titreşip birbirlerine çarparak şıngırdarlardı. Çünkü görüp de yoksun olma, sahip olmak isteyip de olamama haliydi anlattığı. Billur takımların göz önünde olduğu halde ulaşılamaz olması bana çok dokunurdu. Çünkü annemin o bardaklardan biriyle su içmeyi hayal ettiğini biliyordum. Bir kez olsun onlardan biriyle su içememiş olması kahrederdi bizi. O yüzden de, onun öyle uzaktan hayranlıkla baktığı, ama dokunamadığı o sırça bardakları, sürahileri, billur kadehleri hayalimde paramparça edip kırmak, yok etmek isterdim. Bir masal kahramanının yapması gereken şeydi bu bana göre. Çünkü işte tam da bu kırma eylemi, masalın trajik bir dönüm noktası olabilirdi. O dokunulmaz bardak takımlarının, billurların bir tekinin bile kırılması, annemin anlattığı masalın dramatik yapısını sağlamlaştırır, heyecanımın dozunu pek ala arttırabilirdi. Ama annem masallarında bile o bardaklardan su içmedi. Yoksul olma durumu karşısındaki o onurlu duruşunu hayalinde bile değiştirmedi. O billur takımlara zamanın sisi ardından ölene kadar öylece dokunmadan baktı.
O evin bahçesini, avlu ortasındaki fıskiyeli havuzu ile hayal etmek çok kolaydı. Ama evde hayalimizi zorlayan bir şey daha vardı. Bir masal ağaçla, meyvesi. Evin avlusundan sokağa sarkan ağaç, çok ama çok güzel şeffaf, sarıeriklerle yüklüydü. O buğulu eriklere dokunmak, kopartmak, toplamak gizlice de olsa yiyivermek mümkün değildi. Ağaca baktığında annemin içi giderken, bir tekine bile elini uzatmamış olması şaşırtırdı bizi. Ben o ağacı hayal etmekte çok zorlandım.’Gülen Ayva Ağlayan Nar’ masalından çok farklıydı.
Ağacın, meyvelerinin yüküyle ağırlaşıp yaylanan dallarından sarkan sapsarı, şeffaf, iri erikleri annem her anlattığında mevsim ne olursa olsun ağzımız sulanırdı. O şeffaf erikleri masal meyvesi yapan onların da dokunulmaz oluşu idi. Annemin betimlediği o sarıeriğe bu güne kadar hiçbir pazarda, manavda, markette rastlayamadım. Hayali bir meyve idi. Üstelik sihirliydi. Gerçekte olan ama masalda olması mümkün olmayan, ya da gerçekte olmayıp masalda olan. Annem masalında, ‘o’ erikleri sınır tanımayan hayal gücüyle sanki dallarından tek tek toplayıp sonra da misket gibi bize doğru yuvarlıyor,’Sakın yemeyin ama oynayın’ diyordu. Erik yüklü ağacı dinlerken, ben o iri, sarı şeffaf kürelerin her birinin buğulu derinliğinde bana haince göz kırpan sürmeli, çekik bir göz görürdüm. Tek gözlü yaratıkların bir tekini bile ele geçirebilseydim suyunu akıta akıta onu yutan bir dev olacaktım. Ele geçireceğim o bir tek göz çekirdeğin gerisi’ Bir şeftali Bin Şeftali’ idi benim için.
Masal meyvelerden biri de nar’dı elbet. Antakya’daki narlar öyle büyüktü, öyle büyüktü ki kafalarımız kadardı. Annem nar bahçelerini anlatırken fırsat bilip kafalarımızı okşardı. Büyüklüğüne inanmadan narları masal meyvesi diye dinlerdik. Kafamız kadar büyük nar olur muydu hiç? Olmazdı. Ama o anlatırsa olurdu.
Bir gün masallarındaki narların gerçeğin ta kendisi olduğunu gözlerimizle gördük. Antakya’dan gelen bir konuğumuz, bir sepet nar getirmişti. Narları görünce gözlerimize inanamadık. Annem bize gülümseyerek bakarken ‘Şimdi inandınız mı?’ der gibiydi.
O kimsesizlik duygusunun ne anlama gelebileceğini tahmin edebiliyorum. Ama sevindiren dinleyicisini rahatlatan yönleri de vardı anlattığı masalların. Babamın ailesinin ne kadar asil insanlardan oluştuğunu anlatırdı. Bu çok önemliydi. Nizamettin Bey’ derdi. Bu Nizamettin bey’in kim olduğunu hep merak ederdim.
Masalın iyilik perisi, Hızır’ıydı sanki. O ve ailesi çok yardımsevermiş. Annem onu baba gibi görmüş, hep minnet duyduğunu belirtir ondan övgüyle saygıyla, duayla söz ederdi. Çoktan toprak olduğunu düşündüğüm, kim olduğunu bilmediğim bu yüce yürekli insanı biz de görmeden severdik. Şimdi de ben minnetle anıyorum.
Masallarımın hayal ülkesi Antakya’ya ilk kez geldiğimde, annemin güzel bir anlatıcı olduğunu anlamak hüzünlendirmişti beni. Havasını soluduğu, yaşadığı, beni doğurduğu ülkeye, masalın sonunda büyüyüp yıllar sonra geri dönmüştüm. Onun anlatırken benim dinlediğim, gidip gördüğü yerlerin, içinde yaşadığı zamanların, olayların masalıydı işte. Harbiye şelalelerini anlatırken ‘Cennet ahrette değil sanki yeryüzünde’ derdi. ‘Doğmak İstemeyen Çocuk’ masalı, benim en sevdiğim masallardan biriydi. Uzundu.
Lirikti, naifti. Dinlemeye doyamazdım. Çünkü kahramanı bendim.’Cümbüş Çalan Adamlar’ ın Arap ezgili müziğini dinleyebilmeyi hayal ederdim. Annemin mırıldandığı Arapça şarkılar ninnilerimdi çünkü. ’Yılan Balığının Yolculuğu’ inanılmazdı. ‘Dev Anası Sabriye’ masalı ironikti, komikti. Çünkü masalın kişisi Sabriye’nin kim olduğunu biliyor o yüzden de dinlerken kıkır kıkır gülüyorduk. ’Dillerini Anlamadığı Kadınların Süt Banyosu’ fantastik bir gözlemdi. ‘Defne Çiçeklerinin Öyküsü’ defne kokardı ama biz defne nedir bilmezdik. ’Fildişi Tarak’ öyküsünü dinledikten sonra saçlarımızı uzatmak istemiştik. Tararken saçlarına dalga vuran o fildişi tarak, gerçekliğini kanıtlamak için masalından fırlayıp da annemin ellerine sığınmıştı sanki.
O eski tarağı bir hazine gibi hala saklıyorum. ‘Hamamdaki Kadınlar ve Kayıp Kese’ bize hem kahkahalar attırır hem de uyarıp ders verirdi. ‘Ağaçtan Ağaca Atlayan Yavru Yılanlar’ masalı hem korkutur, hem şaşırtırdı. Yılan yavrularının bizler gibi çığlık çığlığa değil de ‘tıslaya tıslaya’ saklambaç ya da kovalamaca oynamaları, ağaçtan ağaca yer çekimine inat atlayıp sıçrayarak dolanıp süzülmeleri eğlendirirdi bizi.
Annemin anlattıklarında
masal mı gerçekti, yoksa gerçek mi
masala dönüşüyordu
bilmiyordum. Ben yalnızca o
anlatsın istiyor ona kulak verip
Antakya’yı o masal şehri
dinliyordum. O zamanlar benim
için Antakya, lirik bir anlatının sisi
ardında, gerçekle masalın
birbirine karıştığı bir hayal şehirdi.
Masallarda mutlu son vardır.
Yoksa da yaratılır. Çünkü artık
anlatıcı benim.
Annem Antakya’yı benim kulaklarıma, gözlerime masallarda bıraktı. Kartpostal güzelliğindeki doğduğum şehir, şimdi hayal değil, masalının derinliğindeki gerçeğin ta kendisi.
TÜKENİŞ
Vacip Örger
S
on günlerde içindeki hayat neşesi iyice tükenmiş neredeyse hiç kalmamıştı. Yeni umutlarla başladığı her yeni gün, artık birbirini takip eden, hep benzer sıradanlık içerisinde biten günlerin geceye kavuşmasıydı yalnızca. Mevsimin yaza dönmeye başladığı şu günlerde güneş ışınlarının insanlara oynadığı can sıkıcı bir oyun gibiydi sanki olup biten her şey.Oysa dün her şeyin yeniden başlayacağına, sabah uyandığı andan itibaren, insanın içine işleyen, gözlerini kamaştıran güneşin mutluluk saçan ışıklarıyla gözlerini açtığında inanmıştı. Yaz artık gelmişti ve içinin kış boyunca rutubet tutmuş yanları yavaş yavaş ve heyecanlı kıpırtılarla yazı karşılıyordu. Ta ki bu sabah aynı gerçekle karşılaşana ve onu aklına düşürene kadar.
“Aşkta tehdit olmaz, elini vicdanından çekersen ölürsün.” Yürümeye yeni başlamış bir çocuğun ilk adımları gibi
ürkek ve ağır ağır yazmıştı bu sözcüğü, önüne çektiği tertemiz bir sayfanın en tepesine. Her şey neden özellikle bu sabahı bulmuştu. Kendisine itiraf etmekten her zaman korktuğu, özenle kaçındığı
ne varsa bugünü bulmuştu sanki. Oysa biliyordu ki kendisine itiraf edemediği ve özellikle kaçtığı ne varsa geceler boyunca kelimeler kelimelere, cümleler cümlelere eklenerek sayfalar dolusu hikayelere dönüşüyordu. Üzerinden üç koca yıl geçmesine rağmen hala aynı günde saplanıp kalmıştı. Ne yaparsa yapsın hafızasından söküp atamadığı, ne kadar düşünürse düşünsün cevabını asla tek başına bulamadığı o hazin günde.
Daha doğrusu gecede. Gecesine, iklimine tamamıyla yabancı olduğu o şehirde, hayatının tam da merkezine alıp koyduğu, şehirler arası yollarda saatler boyu geceler boyu yaptığı otobüs yolculuklarının yegane ve en anlamlı sebebi olan ve hatırladığı her anda yeniden kahrolduğu o an’ı.
Geceler boyu, aylar boyu üzüldüğü, farkına vardığında ise üzüldüğüne üzüldüğü o hazin anı hayatının her evresinde sırtında bir kambur, beyninde bir ur gibi taşıyacağını asla tahmin edememişti.
Ama işin kötüsü bu gerçek, yaşadığı ömrünün kötü bir finali gibi karşısına dikiliveriyordu her defasında. Bütün pişmanlıklarının başlangıç noktasının oluşturuyordu. Keşke diye başladığı bütün cümlelerinin başlangıcı… “Keşke bu kadar üzülmeseydim. Keşke üzülmemeyi, yok saymayı başarabilseydim”. Sonraki pişmanlıkları çorap söküğü gibi geldi zaten. Keşke diye başlayan her cümleleri uç uca eklendi ve boynunda hayatı boyunca taşımak zorunda kaldığı ağır bir zincire dönüşüverdi.
Yazdıkları mı getirmişti onu bu uçurumun kenarına, yoksa bu da yazdığı sayfalar dolusu hikayelerden biri miydi?
İç sesi bir yığın olmuş, dev dalgalar halinde sonsuz bir uğultuya dönüşmüştü.
“Hep ve her zaman kendime soracağım tek bir soru var. Belki de cevabını ömrüm boyunca bulamayacağım bir soru; ‘Acaba kırılma noktası neresiydi hayatımın?’ İki farklı insan olmama sebep olan. Her şeye gücü yetebilen, mutlu olan ile, hayata, insanlara, her şeye ve herkese boş veren. Bu iki uç karakterin arasında ki derin ayrımın, asıl başladığı o büyük kırılma anı.” Gerçekten neresiydi?