GÖK MEDRESE İLAHİYAT
ARAŞTIRMALARI
3
Editörler Doç. Dr. Ebubekir Sıddık YÜCEL Dr. Öğr. Üy. Hacı Mustafa KİRİŞ ISBN 978-605-2072-52-3 YAYIMCI Pikatron Medya Ltd. Şti.
Barbaros Hayrettin Paşa Mh.
No: 16 Vetro City Kat: 1/34 Esenyurt/İstanbul
MATBAA 72 Tasarım Ldt. Şti.
Sertifika No: 40022 YAPIM Pikatron Medya Ltd. Şti.
Sertifika No: 33979
© Asitan | Ekim-2019 İstanbul
MESELESİ BAĞLAMINDA
HZ. PEYGAMBER’İN BEŞER OLMASI ÜZERİNE FARKLI BİR YAKLAŞIM
Bilal DELİSER1 GİRİŞ
Hz. Peygamber’i tanımlarken sıklıkla kullanılan beşer vurgusu ve örnekleri öncüllerini gerçekten İslam geleneği içerisinde oluşmuş Peygamber algısından mı almaktadır? Bunda aydınlanmanın aklı ne kadar etkili olmaktadır? Bu konudaki Kur’an ayetleri ve İslam tarihinden alınan örnekler gerçekten çağdaş bir probleme mi işaret etmektedir? Çağdaş zihnin problem ettiği mesele ne kadar Kur’an’ın meselesidir? Bu sorular genelde beşerle ilgili özelde Hz. Peygamber’in beşer olmasını vurgulayan ayetlerin tamamına bakmayı gerektirmektedir. Görebildiğimiz kadarıyla bu konuda yapılan konuşmalar ve çalışmalar belli birkaç ayetin öne çıkarılması ve yorumlanmasıyla gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle de yüzeysel olmaktan kurtulamamıştır.
Ne yazık ki çağdaş dünyanın ürettiği bir elin parmaklarını geçmeyecek, eşitlik, hürriyet, demokrasi tek eşlilik gibi evrensel, tartışılmaz! Değerler nasıl aydınlar tarafından Kur’an ortamında üretildi ise aynı durum çağdaş Hz. Peygamber beşer vurgusu için
1 Doç. Dr.; Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Ana Bilim Dalı
de geçerlidir. Bu konuda Çağdaş aklın meşrulaştırılmasında sadece beşerle ilgili Kur’an ayetleri değil, Bedir Kuyuları( karargâh tespiti) meselesi gibi İslam tarihindeki çok istisnai ve Hz. Peygamberin İlkah hadisi(hurmaların aşılanması) meselesi gibi uygulamalar da kullanılmıştır. İnsanın bir özelliği olan beşer kavramı üzerinden bir dünya görüşü inşa etmek yahut mevcut dünya görüşünü bu kavram üzerinden üretmek ne derece tutarlıdır? İslam’ın nübüvvet ve peygamberlik anlanışıyla örtüşmekte midir? Tartışılmalıdır.
Konunun daha iyi anlaşılması için örneklerimize geçmeden önce İslam’ın nübüvvet anlayışı ve beşer kavramı üzerinde biraz durulacaktır. Bu vesile ile okur, Kur’an’da bulunan beşerle ilgili tüm ayetleri bir arada görme şansını elde ederken, aynı zamanda beşer kavramının etimolojik ve epistemolojik yapısı hakkında da fikir sahibi olabilecektir.
A. NÜBÜVVET VE HZ. MUHAMMED (A.S)’İN PEYGAMBERLİĞİ
Din deyince ister iptidai, ister ilahi din olsun, mutlaka insanın aklına Allah ve peygamber gelmektedir. Peygamber Allah ile insan arasında elçi olarak kabul edilmiştir. İptidai dinlerde arada vasıta olan bu insanlara kâhin, sihirbaz gibi adlar verilirdi. Bunlar, bu işe alışırlar ve onu kendi maharetleri ile ortaya kor ve sürdürürlerdi. Kendilerini halka kabul ettirir ve bu mesleğe kendileri talip olurdu. İnsanlar Allah’tan daha çok bunlardan korkardı. Ancak ilahi dinlerde de peygamber vardır. Fakat bu peygamberi Allah’ın kendisi seçer.2 Onun seçimi hususunda ne peygamberin kendisinin ne de toplumunun bir etkisi vardır. Allah istediği insanı peygamberlik/nübüvvet göreviyle görevlendirmiştir.3 Bunların bütün görevleri Allah’ın gönderdiği emirleri, hükümleri insanlara duyurmaktır.4 İnsanoğlunun nübüvvete / peygamberliğe olan ilgisi ve ihtiyacı ise en ilkel algı düzeyinden en mükemmel şekline kadar insan olmasından kaynaklanmaktadır.
Nübüvvet dinî terminolojide, Allah ile insanlar arasında dünya ve ahiretle ilgili ihtiyaçlarının giderilmesi amacıyla yapılan
2 Hac, 22/75.
3 Al-i İmran, 3/179; Nahl, 16/2, 121; En’am, 6/124; Cuma, 62/4.
4 Atay, İslam’ın İnanç Esasları, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1992, s.174.
elçilik görevidir.5 Bu görevi yapan kişiye Peygamber (nebi, resul) denilmektedir. Peygamber ise, “Allah’ın kendi katından kullarına göndermiş olduğu inanç esaslarını, ibadet biçimlerini, ahlaki kuralları, tüm emir ve yasaklarını bildirmek, insanlara güzeli, doğruyu ve yanlış olan şeyleri açıklamak üzere görevlendirdiği ve vahiyle desteklediği seçilmiş insandır.”6 Şeklinde tanımlanmaktadır. Türkçe’de nübüvvet kökünden türeyen nebî yerine daha çok Farsça’dan alınmış ve haber veren anlamına gelen peygamber kelimesi kullanılır. Risâlet kavramı da nübüvvetle eş anlamlı kabul edilmekle birlikte dinî literatürde daha çok nübüvvet tercih edilmiştir.
Nübüvvet vahiy esasına dayanır. Vahye muhatap olan peygamber, kendisine iradesi dışında telkin edilen hususların Allah’tan geldiğine dair kesin bir bilgiye sahip olur. İslam’da Allah, Peygamber ve vahiy farklı varlık alanlarına sahiptir. Ve Peygamber bunun bilincindedir. Peygamberin şahsiyeti Kur’anî bir mefhumla kendi mefhumunu birbirinden ayırabilmektedir. Kur’an ve Hz.
Muhammed ayrı ayrı üsluplara sahiptir. Her birinin söz dokusu farklı farklıdır.7 İlâhî vahye muhatap olmak Allah’ın belirlemesiyle gerçekleşir. Bu sebeple çalışmak ve ilâhî emirlere uymak suretiyle peygamber seçilmek mümkün değildir. Bu konuda insanın herhangi bir söz hakkı yoktur.8 Peygamberlik tamamen vehbîdir.9 Çalışıp çabalamakla olmaz. Ancak Allah belirli nitelik ve sıfatlara sahip olmayanları peygamber yapmamıştır. Peygamber, bu niteliklerle Allah ile kulları arasında elçilik yapma liyakatini kazanmış olur. Bu nitelikler akaid ve kelam kitaplarında belirtilmiştir.10 Bu anlamda Allah elçilik görevini kime vereceğini herkesten daha iyi bilmektedir.11
Kelâmcılara göre bir ilâhî lutuf olan peygamberlik insanın
5 Rağıb el- İsfahânî, , Müfredât, (thk., Safvan Adnan Davûdi), Daru’ş-Şâmiye, Beyrut 1996, s.
790.
6 Mehmet Sürmeli vd., Dinî Terimler Sözlüğü, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2010, s. 287.
7 Malik Bin Nebi, Kur’an-ı Kerim Mucizesi, Çev., Ergun Göze, Türkiye Diyanet Vakfı Yay, Ank.
1991. s.116.
8 Salih Sabri Yavuz, İslâm Düşüncesinde Nübüvvet, İnsan Yayınları, İstanbul, tsz., s.194.
9 Muhittin Bahçeci, Ayet ve Hadislerde Peygamberlik ve Peygamberler, Türdav Yayınları, İstanbul, 1977, s. 49.
10 Nureddin es-Sabuni, Maturudiye Akaidi, Çeviren, Bekir Topaloğlu, DİB.,Yayınları Ankara, 1995, s. 114-125.
11 En’am, 6/124.
bedenî ve ruhî nitelikleriyle de ilgili değildir. İslâm filozofları ise nübüvvetin, fizik ötesi âlemle ilişki kurmayı mümkün kılacak kişisel özelliklerle bağlantılı olduğunu kabul ederler. Fârâbî ve İbn Sînâ’ya göre peygamber, kuvve-i muhayyilesinin güçlü olması sayesinde Allah’tan sudûr eden faal akılla irtibat kurup uyku halinde iken sâdık rüyalar, uyanık iken vahiy yoluyla O’ndan bilgi alabilen insandır. Filozof da faal akılla irtibat kurabilir, ancak o bunu tefekkür sayesinde gerçekleştirir.12 Ehl-i Sünnet kelamcılarının filozoflarla ilgili temel kaygısı, filozofların doktrininin nebiyi sıradan bir insana dönüştürdüğüdür. Onların insan nefsinin tabii melekeleri hakkındaki ifadeleri, sıradan insan tabiatının nerede bitip nebevi tabiatın nerede başladığı konusunda herhangi bir sınır bırakmamalarıdır.13
İslâm filozofları, faal akılla ilişki kurması sonunda peygamberin gördüğü sûretlerin hariçte var olmadığını ve sadece onun zihninde ortaya çıktığını kabul etmiş, böylece kelamcıların Kur’an merkezli peygamber ve vahiy anlayışından farklı bir nübüvvet görüşü ortaya koymuşlardır. Modern dönemde Muhammed Abduh ve Fazlur Rahman gibi bazı araştırmacılar da İslâm filozoflarının nübüvvet ve vahiy anlayışlarına paralel görüşler benimsemiştir.14
Nübüvvet konusu klasik kelam kaynaklarının tamamında yerini alırken çağdaş çalışmalarda da “Kur’an ve Hadislerde nübüvvet” “ Ayet ve Hadislerde Peygamberlik ve Peygamberler”,
“ İslam Düşüncesinde Nübüvvet”, “ Peygamberlik ve Hz.
Muhammed’in Peygamberliği” şeklinde hem müstakil eserler düzeyinde, hem de ansiklopedi maddelerinde bütün boyutlarıyla ele alınarak incelenmiştir. Bu çalışmalarda nübüvvetin İslâm düşünce tarihi boyunca çeşitli ekoller tarafından( kelam, felsefe, tasavvuf) farklı şekillerde nasıl yorumlandığı üzerinde durulmuştur. Ayrıca nübüvvetin imkânı ve mucizelerle temellendirilmesi işlenen konular arasında yer almaktadır.
12 Yusuf Şevki Yavuz, “ Nübüvvet”, TDİA, XXXIII/279. Farabi ve İbn Sina’nın bu konudaki görüşleri için bkz., Fazlur Rahman, İslam’da Nübüvvet: Felsefe ve Ehl-i Sünnet, Adres Yayınları, Ankara, 2017, s.12-15; 16-22.
13 Fazlur Rahman, İslam’da Nübüvvet, s.129.
14 Bkz. Muhammed Abduh, Tevhid Risalesi, çeviren, Sabri Hizmetli, Fecr Yayınları, Ankara, 1986, s. 60; Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, Çev., Alparslan Açıkgenç, Fecr Yayınları, Ankara, 1993, s,200-2001; Yavuz, İslâm Düşüncesinde Nübüvvet, s. 59-60.
İslâm’ın inanç esaslarından biri, peygamberlere iman dır.
Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanmak bunun başında gelmektedir. Peygamberlik müessesinin son temsilcisi15 Hz.
Muhammed’dir. Kur’an’a göre peygamberlik silsilesi parçalanamaz bir bütündür. Peygamberlerden birini diğerinden ayırmak küfür olarak nitelendirilmiştir.16 Hz. Peygamber, kendisinin diğer peygamberlerle olan münasebetini, mükemmel olarak inşa edilmiş; fakat bir tuğlası eksik bırakılmış bir bi naya benzeterek açıklamıştır.17 Peygamberlik müessesesinin aklî ve maddî (tarihi) ve hissi delillerle ispat edilmesi için Hz. Muhammed’den başka tarihi (maddi) ve getirdiği vahyin aklî içeriğinden başka insanoğlunun elinde sağlam ve objektif delil bulunmamaktadır. Yahudiler en büyük peygamber saydıkları Hz. Musa’yı kendi ırklarına hasretmişlerdir. Bütün beşeriyete tanıtmak ve kabul ettirmek için ellerinde ne derece akli ve tarihi delil bulunduğunu tespit etmek zordur. Hristiyanlar ise Meryem’in oğlu Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu (haşa) kabul ettiklerinden onlar da onun peygamber olarak değil, tanrı (rab) olarak kabul edil mesine çalışmaktadırlar. Günümüze kadar diğer peygamberlerin dinlerini yayan milletler yaşamadıklarından onların peygamberliğini de ispat etmek imkânsız halde bulunmaktadır. Böylece, peygamberliğin ispatı yükü, Hz. Muhammed’e ve onu peygamber kabul eden Müslümanlara kalmaktadır. Kur’an onlara kitaplı din sahipleri demekle layık olduklarından daha çok şeref ve kıymet vermiştir. Çünkü onları kendinden veya kendine yakın saymıştır. Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ispatı, kendisinin peygamberliğinin ispatına dayanır. Kendinden önceki peygamberlerin peygamberliğini ispat etmek ve onların da peygamber olduğunu kabul ettirmek görevini de üzerine almakla tarihi olgulara dayanarak, insan lara hem Allah’ın geçmiş insanlara muamelesinin tarihi gelişimini göster mekte ve hem de kendi peygamberliğini ortaya koymaktadır. Şüphesiz olan şudur ki, Hz. Muhammed bunları, geçmiş ve geleceği bilen Allah’ın kendisine vahiy olarak gönderdiği Kur’an ile yapmıştır. Onun peygamberliğinin en büyük şansı, getirdiği Kur’an’ın bozulmadan korunacağını, Kur’an’ın gerçek sahibi Allah’ın taahhüt etmesidir. Bu gerçekleşmiştir.
Hz. İsa’nın incili elli sene dayanamamış, karışmış gitmiştir. Ama Kur’an
15 Ahzâb, 33/40,
16 Nisa, 4/151-152.
17 Buhari, Menakıb, 18; Müslim, Fazail, 21-23.
Doğrusu, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin delilleri hem tarihi, maddî ve kendi hayatından ve hem de getirdiği bildirinin mahiyet ve içeriğinden alınmaktadır. Hz. Muhammed kırk yaşına gelene kadar ne peygamberlikten haberi vardı ve ne de o hususta emek ve arzusu vardı. Kendisine Kur’an’ın vahyolunacağını da ummuyordu.18 Kırk yıllık hayatı sade bir Kureyşli gibi geçti. Kırk yaşına basınca birden bire kendisine vahiy gelmeye başladı. Eğer daha önce bu hususta bir düşüncesi ve fikri olsaydı azılı düşmanları onu başına kakarak;
peygamber olmayı önceden planladığını, şimdi ise kendilerine anlat- maya başladığını, ileri sürerlerdi. Hâlbuki düşmanları onun böyle bir hazırlık dönemi geçirmediğini iyi bilmekteydi ve onu yakından tanıyorlardı. Bu nedenle böyle bir ithamda bulunmadılar.19
Kur’an’dan önceki Tevrat ve İncil sonradan bir peygamberin geleceğini haber vermektedir. Tevrat’ın dediği Hz. İsa idi, geldiği halde Yahudiler kabul etmediler hala beklemektedirler. İsa’dan sonra Hz. Muhammed geldi Yahudiler de Hristiyanlar da peygamberliğini kabul etmediler. Oysa Yahudi ve Hristiyan din adamları Hz.
Muhammed’in peygamber olduğunu anladılar ve gözleri ile gördüler. Fakat inanmadılar. Yahudi ve Hristiyanlar hâlâ peygamber beklemektedirler. Ama hiç birine başka bir peygamber gelmeyecektir.
Çünkü Hz. Muhammed son peygamber olup peygamberlik müessesi kalkmış tarihe mal olmuştur.20
B. BEŞER KELİMESİNİN KAVRAMSAL TAHLİLİ Beşer kelimesi , kadın olsun erkek olsun insan teki için kullanılan bir kelime olmakla beraber21 etimolojisinin ve müştaklarının ifade ettiği anlam daha çok insanın dış ve yüz güzelliği ve özelliği için kullanıldığı anlaşılmaktadır.22 Lügatlerde kullanılan, , (el- Beşeratü), , (el-Beşru), , (el-Bişaretü), kelimeleri, insanın
18 Kasas, 285/86.
19 Fahreddin er-Râzî, Kitâbü’l-Erbaîn, nşr., Ahmed Hicâzî es-Sekka, Kahire, 1986, I, 316.
20 Atay, İslam’ın İnanç Esasları, s. 184-188.
21 Ebu Abdi’r-Rahman Halil b. Ahmed el- Ferahindî, Kitabu’l-Ayn, Tah. Mehdî Mahzumî, İbrahim Samraî, Daru’l-Mektebetü’l-Hilal, Beyrut, 6, 259
22 Ebubekir Muhammed b. Hasan b. Derid el-Ezdî, Cemheratü’l-Luğa, Tah. Remzi Münir Ba’lenekkî, Daru’l-İlm, Beyrut, 1987, I/310
bedeninin ve yüzünün en dış kısmına ve bunlarla ilintili özeliklerine işaret etmektedir.23 Beşer, derinin görünen dış kısmıdır. Hayvanlarda post ve kıllı deri bulunurken hayvanın aksine insanda deri/cilt kıllara rağmen görünür.24 Bir Arap şiirinde25; “
... “ Şair, kadının tenini/cildini gümüşe benzetmiştir. Şairin, kadının bedeninin dış özellikleri için kullandığı kelime “beşer” kelimesidir. Fiil olarak beşera( ),herhangi bir şeyin (tüm) cemali ve güzelliği ile ortaya çıkması anlamında kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen (Bâşera) fiili, bedensel bir teması içerdiği için cinsel birleşme için kullanılmaktadır.26
Allah’ın meleklere çamurdan bir “beşer” yaratacağını27 sonra yeryüzünde beşer olarak her tarafa yayılacaklarını28 soy, evlilik, akrabalık bağı ile bilinçlendirildikleri yönündeki haberleri insanın beşeri yönüne işaret etmektedir. İnsanın topraktan veya sudan yaratılışı, üreyip türeyerek yeryüzüne dağılması onun beşerî ve dünyevî yönünü açıklamaktadır. Beşer kelimesinden türeyen ve cinsel birleşme anlamına gelen “mübaşeret” kelimesinde insanın dünyevî ve bedenî yönünü açıklayan beşeri özelliklerindendir29
Beşer kelimesi dilimizde, “ilmü’l-beşer” şeklindeki terkibiyle, insanın tabii hallerinden bahseden ilim, yani ‘antropoloji’ anlamında kullanılmaktadır.30 Aynı kelimeden türemiş olan beşeriyet; insanlık ve insanoğlunun yaratılışça taşıdığı hal olup ‘beşeriyet’ ile ‘insaniyet’
arasında çok fark vardır. Beşeriyet, insanın her türlü tabiî(yaratılış) hallerine, insaniyet ise, insanın yalnız fazilet ve ruh olgunluklarına aittir. Mesela nisyan (unutma), havf (korku), iştah, şehvet gibi haller
23 Halil b. Ahmed , Kitabu’l-Ayn , aynı yer; el-Ezdî, Cemheratü’l-Luğa, aynı yer.
24 Ragıb el-İsfehâni Müfre dât-ı Elfazı’l Kur’an, tah.Safvan, Adnan Davûdi, Daru’l- Kalem, Suriye, 1992, s.124.
25 El-Mufaddal b. Muhammed Ya’lâ b. Salim, Emsâlü’l- Arab, Tah. İhsan Abbas, Darü’r-Raidi’l- Arabî, Beyrut, 1983, s.74
26 Ahmed b. Faris b. Zekeriyya el- Kazvini er-Razî, Ebu’l-Huseyn, Mu’cemu Makayısu’l-Luğa, Tah. Abdu’s-Selam Muhammed Harun, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1979, I, 251.
27 38/Sâd, 71
28 30/Rûm, 20
29 2/Bakara, 187
30 Antropoloji bilim dalı olarak, insanın biyolojik olarak kökenini ve toplumların sosyo-kültürel gelişimlerini incelemektedir. Kültürel antropoloji, fiziksel antropoloji, sosyal antropoloji ve antropometri gibi farklı disiplinlere ayrılmaktadır. Bkz. Demir, Ömer-Acar, Mustafa, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ağaç Yay, İstanbul 1993. s. 31.
beşeriyet; kerem (iyilik), sehavet (cömertlik), ahde vefa (sözünde durma), kanaat, gibi haller ise insaniyet gereğidir. Buna göre beşeriyet, tarih-i tabiî (hayat bilgisi) ile insaniyet ise ahlakla ilgilidir.”31
Lügatlerde beşer sözcüğü, ister isim isterse fiil olarak kullanılsın, insan cinsini fiziksel olarak diğer canlılardan ayıran bir kelime olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan hareketle, beşer kavramının daha ziyade, insanın fiziksel yani beden yönünü ifade ettiği söylenebilir. Beşer; insan soyu, insan bedeni, insan türünün tabii, hissi ve hayvani yönünü ifade etmek için kullanıldığı söylenebilir. Beşer kelimesi, insan kelimesinin karşılığı veya sinonimi olarak kullanılıyorsa da bu kavramlar tamamıyla aynı şeyi ifade etmemektedirler. Zira beşeriyet, insanın her türlü tabii hallerini anlattığı halde insaniyet, ahlâkî faziletleri, akli ve ruhi olgunlukları ifade etmektedir.32
Netice itibariyle İnsan için beşer kelimesi, insanın dış görünümünü zahirini ifade etmek için kullanılmaktadır. İnsanın varlıklar içinde dış yapısı ve genel dış görünüşünün ve özelliklerinin vurgulandığı zahiri tarafı onun beşeri yönünüdür. Sözgelimi hayvanı dıştan hayvan yapan, bitkiyi bitki yapan bir takım özellikler olduğu gibi, insanı da dış görünümü itibariyle insan yapan nitelikleri vardır ki işte bu nitelikleriyle insan beşerdir.33 Kur’an-ı Kerim’de altmış beş yerde geçen insan kavramına bir bütün olarak bakıldığında beşer olma insanın bir özelliği olduğu sarahatle anlaşılmaktadır.34
C. BEŞER KELİMESİNİN KUR’AN’DA KULLANIM BİÇİMLERİ
Bu başlık altında Kur’an-ı Kerim’de “beşer” lafzını içeren ayetler tespit edilerek gruplandırılacaktır. Ayet çevirilerinde bold olarak işaret ettiğimiz beşer kelimelerinin tamamı Kur’an metninde
“beşera” lafzıyla zikredilmiş kelimelerdir. Zikrettiğimiz hiçbir ayette
“insan” lafzı geçmemektedir. Kur’an’ın ilgili ayet metinlerinde beşer kelimesi geçtiği halde, beşer lafzı geçen ayetleri çeviren mealler de
31 Şemseeddin Sami, Kamus-ı Türki, ‘Beşeriyet’ md., Dersaadet, İst. 1317, s. 294.
32 Arslan Ömer, Kur’an’a Göre İnsan- Beşer Farkı, Bakü Devlet Üniversitesi, İlahiyat Fak. Elmi Mecmuası, Eylül, 2006, s. 55
33 Ünal, Ali, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Yay. İst.1986, s.264-265.
34 Bkz., Hökelekli, Hayati, İslam’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İnsan Maddesi, İFAV Yay., İst., 2006
ısrarla beşer yerine “insan” lafzını kullanarak çeviri yapmışlardır. Bu durumu görmek için herhangi bir Türkçe meale bakmak yeterlidir.
1. İnsanın Dış Yapısı ve Özellikleri Anlamında Beşer
“Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir beşer yaratacağım” demişti.”35
“( İblis/Şeytan) Ben, dedi, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığım beşer için secde edeyim diye (var) olmadım.”36
Bu ayetteki beşer lafzını, Elmalılı, Çantay, Bulaç ve Suat Yıldırım beşer olarak, diğerleri insan diye çevirmişlerdir.
“O, sudan bir beşer yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” 37
“Hani Rabbin meleklere: “Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım” demişti.”38
“(O/Sekar(cehennem) beşeri (derileri/ciltleri) kavurur.”39
“Kadın, onların dedikodusunu duyunca, onlara dâvetçi gönderdi; onlar için dayanacak yastıklar hazırladı. Onlardan herbirine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyveleri soyarken Yusuf’a):
«Çık karşılarına!» dedi. Kadınlar onu görünce, onun büyüklüğünü anladılar. (Şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve dediler ki: Hâşâ Rabbimiz! Bu bir beşer değil... Bu ancak üstün bir melektir.”40
“(Ey Muhammed!) Kitap’ta (Kur’an’da) Meryem’i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir beşer şeklinde görünmüştü.”41
35 Hicr, 15/28
36 Hicr, 15/33
37 Furkan, 25/54
38 Sad, 38/71
39 Müdessir, 74/29
40 Yusuf, 12/31
41 Meryem, 19/16-17
“(Allah’ın ayeti/mucizesi olarak)Sizi bir topraktan yaratmış olması Onun ayetlerindendir. Sonra siz (her tarafa) yayılır bir beşer oldunuz.”42
2. Kâfirleri İnkâra Götüren Algı Anlamında Beşer
Aşağıda isimleri geçen kavimler/milletler inkârlarını ve peygamberlere olan itirazlarını beşer lafzı ve algısı üzerinden yapmışlardır. Aslında örnek olarak verilen bu kavimlerin tavırları, kâfirlerin tüm peygamberlere gösterdikleri ortak bir tavırdır.
Nuh Kavminin İtirazı
“Andolsun ki Nuh’u da kavmine gönderdik; “Ey kavmim”
dedi, “Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka bir tanrınız yoktur.
İsyan etmekten sakınmıyor musunuz?” Kavminin inkâra sapmış ileri gelenleri dediler ki; “Bu adam, içinizde üstün olmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir beşerdir. Eğer Allah (elçi göndermek) isteseydi herhalde bir melek gönderirdi. Biz geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık. Bu adam olsa olsa cin çarpmış biridir; bir süre onu gözetim altında tutun.”43 “Buna karşı, Nûh’un kavminden küfrün öncüleri olanlar şöyle dediler: “- Biz, seni ancak bizim gibi bir beşer görüyoruz ve sana bağlı olanları da ilk bakışta, en düşüklerimizden ibaret görüyoruz. Sizin, bize fazla bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz;
hattâ sizi yalancılar sanıyoruz”44 Ad Kavminin İtirazı
“Sonra onların ardından başka bir nesil meydana getirdik.
Bunların arasından da “Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. İsyan etmekten sakınmıyor musunuz?” diyen bir elçi gönderdik. Bu elçinin kavminden olup da inkâra sapan, âhirete ulaşmayı yalan sayan, dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz hatırlı kişiler halka şöyle dediler: “Bu da olsa olsa sizin gibi sıradan bir beşer. Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir. Sizin gibi sıradan bir beşere uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz.”45
42 Rum, 30/20
43 Mü’minun, 23/23-25
44 Hud, 11/27
45 Mü’minun, 23/31-34
Semud Kavminin İtirazı
“Semûd kavmi de uyarıları ciddiye almadılar. Dediler ki:
„İçimiz den tek başına bir beşere mi uyacağız? O takdirde doğru yoldan sapmış olur, yanarız. ”46
Bu ayetteki beşer lafzını, yine Elmalılı, Bilmen ve Bulaç kelimenin aslına sadık kalarak beşer olarak çevirirken, diğerleri insan diye tercüme etmişlerdir
“(Semud halkı Salih’e):Sen de ancak bizim gibi bir beşersin.
Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir.”47
“Sizden öncekiler, Nûh kavimi, Âd ve Semûd hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? Onlardan sonra gelenleri ise Ancak Allah bilir.
Peygamberleri onlara mucizeler getirdi de ellerini ağızlarına götürüp,
“Biz size gönderilene inanmıyoruz, bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz” dediler. Peygamberleri, “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında bir şüp he mi var? O, günahlarınızı bağışlamak için size bir çağrıda bulunuyor ve si ze belli vakte kadar da süre veriyor” dediler. Onlar, ‘’Siz de bizim gibi sade ce beşersiniz; bizi atalarımızın tapmış olduğu tanrılardan uzaklaştırmak isti yorsunuz. O halde bize, açık bir delil getirin!” diye cevap verdiler. Pey gamberleri onlara şöyle dediler: “Doğrusu biz de sizin gibi sadece beşeriz; fa kat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni obuadan bizim size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler ancak Allah’a dayan sınlar.”48
“Daha önce inkâr edip de yaptıklarının cefasını tadanların ha- beri size ulaşmadı mı? Onlar için elem verici bir azap daha vardır.
Çünkü onlara peygamberleri açık kanıtlarla gelmişlerdi de onlar, „Bir beşer mi bizi doğru yola çıkaracak!“ deyip inkâr etmişler ve ona sırt çevirmişlerdi. ”49
“Kendilerine kurtuluş rehberi geldiğinde insanların inanma- larını, özellikle “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?”
demeleri engellemiştir.”50
46 Kamer, 54/23-24
47 Şuara, 26/154
48 İbrahim, 14/9-11
49 Tegabün, 64/5-6
50 İsra, 17/94
“(Semud halkı Salih’e): Sen de ancak bizim gibi bir beşersin.
Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir.”51 Karye/ Kasaba Halkının İtirazı
“(Karye ashabı/ Habib’i Neccar’ın kavmi), Dediler ki: “Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz, Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylüyorsunuz.”52
Medyen ve Eyke Halkının İtirazı
“(Kavmi(Meyden ve Eyke) Şuayb’a); Sen bizim gibi bir beşerden başkası değilsin. Biz senin muhakkak yalancılardan olduğunu zannediyoruz.”53
Yahudiler ve Hristiyanların İtirazı
“ (Bir de) yahudiler ve hıristiyanlar, “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” dediler. De ki: “ öyleyse (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap ediyor? Hayır, siz de O’nun yarattıklarından bir beşersiniz.” (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunanların da hükümranlığı Allah’ındır.
Dönüş de ancak O’nadır.”54
“(Yahudiler) Allah’ı gereği gibi tanımadılar. Cünkü «Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi» dediler. De ki: öyle ise Musa’nın insanlara bir nûr ve hidayet olarak getirdiği Kitab’ı kim indirdi? Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz.
Sizin de atalarınızın da bilemediği şeyler (Kur’an’da) size öğretilmiştir.
(Resûlüm) sen «Allah» de, sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar!”55
51 Şuara, 26/ 154
52 Yasin, 36/15
53 Şuara, 26/186
54 Maide, 5/18
55 En’am, 6/91
3. Gönderilen Bütün Elçilerin Beşer Olması
“Peygamberleri onlara dediler ki: «Geçmişte hiçbir örneği ve benzeri olmaksızın gökleri ve yeri yaratan ; günahlarınızdan temizleyip bağışlamak için sizi davet eden ve sizi belli bir süreye kadar (yok etmeyip) geciktiren Allah hakkında mı şüphe ediyorsunuz
?! Onlar,(İnanmayanlar) «siz de bizim gibi beşersiniz, babalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize açık belge ve delil getirin» dediler. Resulleri onlara: “Evet,” dediler. “Biz sizin gibi beşerden başka bir şey değiliz. Fakat Allah peygamberlik nimetini kullarından dilediğine ihsan eder. Allah’ın izni olmadıkça size mucize göstermemiz mümkün değildir.”56
Çünkü beşer insan olmanın ayrılmaz bir özelliği mantık diliyle söylenecek olursa hassasıdır. Fakat Allah diğer insanların taşıdığı beşeri özelliklerin aynısını taşıyan bazı insanları yaşadığı toplumlarının içinden peygamber olarak seçmiş ve onlara vahiy vererek beşeri boyutlarını aşan bir nitelikle donatarak onları diğer beşerlerden üstün kılmıştır.
4. Müşriklerin İfadelerinde Hz. Peygambere Yönelik Beşer Vurgusu
“Çünkü o,(Velid b. Muğire) düşündü taşındı, ölçtü biçti.
Kahrolası, ne biçim ölç tü biçti! Sonra yine kahrolası ne biçim ölçtü biçti! Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda sırtını dönüp gitti, gu ruruna mağlup oldu. Bu, dedi, olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihir dir. Bu, bildiğiniz beşer sözünden başka bir şey değildir.“ Dedi.”57
Kur’an-ı Kerim’de Özelde Hz. Peygamberin Beşer Olduğuna Dair Yapılan Vurgular
“(Ey Muhammed) de ki: «Ben ancak sizin gibi bir beşerim.
(Yalınız) bana şu vahy olunuyor: Sizin Tanrınız ancak bir tek Tanrıdır.
Onun için hepiniz Ona doğrulun, Ondan mağfiret isteyin. Vay haline o Allaha ortak tanıyanların.”58
56 İbrahim, 14/10-11
57 Müddessir, 74/18-25
58 Fussilet, 41/6
“De ki: «Ben ancak sizin gibi bir beşerim. (Şu kadar ki) bana yalınız Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu vahyediliyor.”59
“Şüphesiz biz onların (Mekke müşrikleri/ Kâfirler) «Kur’an’ı ona ancak bir beşer öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Hâlbuki bu (Kur’an) apaçık bir Arapçadır.”60
“Dediler ki: “Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.” De ki:
“Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim.”61
“Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?”62
D. HZ. PEYGAMBER (S.A.V)’İN BEŞER OLMASININ ANLAMI
Hz. Peygamberin beşer oluşu konusu ele alınırken, beşer- insan farkı daima göz önünde bulundurulmalıdır.63 Hz. Peygamber, diğer elçiler gibi bir beşerdi. Ama sıradan bir beşer değildi. Allah’ın seçtiği, kendisine bilmediğini öğrettiği, indirildiği zaman dağların paramparça olacağı Kur’an’ın64 kendisine vahyedildiği bir beşerdi. Bu yönüyle o, beşeri her türlü eksiklikten arınmış bir insan ve insanların da en ekmeli olmuştur. Bu mükemmellikle ve olgunlukla Peygamber, mucize gösteren ve Allah’tan vahiy alan bir kişi olmakla birlikte ulûhiyet vasıfları taşımaz. Her insan gibi o da doğar, yaşar ve ölür.
59 Kehf, 18/110
60 Nahl, 16/103
61 İsra, 17/90-93
62 Enbiya, 21/34
63 Geniş bilgi için Bkz., Arslan Kur’an’a Göre İnsan- Beşer Farkı, adlı makalenin tamamı, Hökelekli, , İslam’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, “İnsan” maddesi.
64 Haşr, 59/21.
Peygamber’in insan türünden olması onun için bir kusur olmayıp aksine, insanlarla ilişki kurarak ilâhî emirleri tebliğ etmesine ve kendisinin rehber kabul edilmesine daha uygundur.
Allah, peygamber göndermedeki değişmez kanunu, gönderdiği elçilerin gönderilen insanların cinsinden olması şeklinde tezahür etmiştir. Bu değişmez ilahî kanuna Hz. Peygamber de dâhildir.
“Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve çocuklar verdik. “65
Kur’an’da, Hz. Peygamber’in diğer insanlar gibi beşeri özellikler taşıdığı açık olarak belirtilmiştir. “De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilâhınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor.”66 Fakat Hz. Muhammed’in Peygamber olarak gönderilmesinden önce de bundan sonra da bütün milletleri Peygamberlere inanmaktan ve onlarla birlikte gönderilen doğru yol kılavuzuna uymaktan alıkoyan inatçılıkları onların Peygamber’in beşer oluşunu bir türlü hazmedememeleri ve Peygamber’in bir melek olmayışıdır.
“İnsanlara hidayet (Kur’an) geldikten sonra onların iman etmelerine ancak, “Allah, bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi?”
demeleri engel olmuştur.”67
Bu yanlış anlayışın kaynağı ileride de izah edileceği üzere insanların Peygamber’in beşer oluşunun Allah katındaki yerini kavrayamayışlarıdır. Bu nedenle bir insanın Allah katından haber getiren bir elçi olmasını çok görmüşlerdir. Ayrıca bu yanlış anlayışa düşmelerinin bir nedeni de evrenin yapısını ve meleklerin yapısını iyice kavrayamamış olmalarıdır.68 Meleklerin insanlardan ayrı varlık oldukları ve melek oldukları halde bu dünyadaki hayata uyum sağlayamayacaklarını anlayamamışlardır.
“De ki: “Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber
65 Rad, 13/38.
66 Kehf, 18/110; Fussilet, 41/6.
67 Isrâ, 17/94.
68 Bkz. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşrşyat, İstanbul, 1979, III, 1882.
indirirdik.”69 Eğer yüce Allah; meleklerin yeryüzünde yaşamasını takdir etseydi, onları insan biçiminde yaratırdı. Zira bu şekil, yaratılışın yasalarına ve yeryüzünün yapısına uygun düşmektedir”70 “Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk.”71
İslami kaynaklarda Cibril’in çok defa Resûlüllah’a Dıhyetü’l- Kelbi suretinde geldiği belirtilmektedir.72 Vahiy hadislerinde meleğin insan suretinde vahyettiği, Cibril’in bir Arabi suretinde geldiği; imanı, İslam’ı, ihsanı sual ederek İslam’ın temel yapı taşlarını öğrettiği de meşhurdur.73 Yine melek, Hz. Meryem’e de “bir beşeri seviy” suretinde temessül etmiştir. Aynı şekilde melekler, Hz. İbrahim ve Hz. Lut’a misafir suretinde gelmişlerdi. Şimdi Peygamber beşer olduğundan dolayı kendilerine mümasil göstererek “Bu bizim gibi beşerden başka bir şey değil” diye inkâra kalkışanlar, o zaman da meleği beşer suretinde görecekler ve ona; “Biz senin melek olduğunu ne bilelim sen de bizim gibi bir beşersin” diyebileceklerdi. Melek olduğuna inanmayacak, Risâlet’ini kabul etmeyeceklerdi.74 Böylece ayette işaret edildiği gibi düşmekte oldukları şüpheye yine düşeceklerdi. Kâfirler ve müşrikler onun bir insan olmasına yönelik cahilce itirazlarına ve Peygamberlik konusundaki önerilerine şu şekilde devam etmişlerdir:
“Yine onlar dediler ki: “Dediler ki: “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya! Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Zalimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz”
dediler.”75
Bu nasıl bir Peygamberdir ki herkes gibi yemek yiyor, çarşıda
69 İsra 17/95
70 Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’ani’l- Kıır’an, Çev. S.Uçan, V.lnce, M.Yoycu, Dünya Yay., İst., 1991, VII, 95.
71 En’am 6/9
72 Buhari, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Çev., Ahmed Naim, Ankara, 1983, IX, 35.
73 Buhâri, İman, 37.
74 Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III, 1881-1882.
75 Furkan, 25/7, 8.
pazarda dolaşıyor? Nasıl bir Peygamberdir ki tıpkı öbür normal insanların yaptıklarını yapıyor? Bu itiraz insanların tüm peygamberler hakkında yaptıkları ortak itirazdır. Yakından tanıdıkları, nasıl yaşadığını bildikleri, herkes gibi yiyip içen ve sıradan insanlarınkine benzer bir hayat yaşayan bir adam nasıl olur da yüce Allah’tan vahiy alan bir Peygamber olabilir? Nasıl olurda yeryüzü dışında başka bir âlemle iletişim kurup o âlemden mesaj alabilir. Oysa o âlemden onlara vahiy gelmiyor ve o âlem hakkında onların hiç bir bilgileri yoktur.76
Meseleye bu açıdan bakınca tuhaf görebilir, fakat başka bir açıdan bakınca normal ve anlaşılabilir olduğu görülür. Şöyle ki: Yüce Allah, şu insana öz ruhundan bir soluk üflemiş ve bu soluk sayesinde diğer canlılara göre ayrıcalık bir kanun kazanarak, beşeri özelliklerinin ötesine geçerek “insan” olmuş ve arkasından yeryüzünün halifeliğine atanmıştır. Fakat bu insan bilgisi sınırlı tecrübesi kısıtlı, başarma araçları yetersiz bir canlıdır. Yüce Allah’ın onu bu ağır halifelik görevi karşısında, desteksiz, yolunu aydınlatacak bir kılavuzdan yoksun bırakması söz konusu değildir. Zaten diğer canlılar karşısında ayrıcalığını oluşturan o “yüce soluk” sayesinde ona kendisi ile iletişim kurabilme yeteneği bağışlamıştır. Buna göre Yüce Allah’ın bu canlı türü arasında ilahî mesaj almaya yetenekli olan, ruhi yapısı bu özellikle donatılmış olan bir “ferd”i seçmesi tuhaf değildir. Bu seçkin ferde hemcinslerinin yollarını şaşırdıkları her dönemde doğru yolu gösterecek ilkeleri vahyetmesi, yardıma muhtaç oldukları her çıkmazda onlara kılavuzluk elini uzatması normaldir.
Aslında bu destek Allah’ın insan soyuna yönelik bir onurlandırmasıdır. Fakat bazıları ne bu “insan” denen varlığın değerini kavrayabildiler ne de yüce Allah’ın onun hesabına dilediği;
onurluluğun özünün farkında olabildiler. Onlar bu bilinçsizlikleri yüzünden bir “insanın” Allah ile iletişim kurmasını, ondan vahiy yolu ile mesaj almasını; Allah’ın insanlara seslenen elçisi olmasını inkâr etmekte; “onlara kendisi ile birlikte uyarma görevi yürüten bir melek indirilseydi ya” gibi sözlerle meleklerin Peygamberlik görevine daha öncelikle layık adaylar olduklarını düşünmektedirler.
Oysa melekler İnsana secde etmekle emir olunmuş varlıklardır.77 Çünkü insanoğluna, meleklere üstünlük sağlayan nitelikler armağan
76 Kutup, Fi Zilali’l-Kur’ani’l- Kıır’an, VII, 529.
77 Bakara, 2/34
edilmiştir. Müşrikler ve inkârcılar insanın meleklerden üstün olduğunu kavrayamamışlardır.
Öte yandan insanlara kendi aralarından bir elçi gönderilmesinin kolayca kavranabilecek gerçeklerin ilahî hikmetleri vardır. Çünkü O
“insan” hemcinslerinin duygularını paylaşır, onların ağrılarını tadar, onların psikolojik deneyimlerini yaşar, acılarını ve umutlarını kavrar, içgüdülerini ve özlemlerini tanır, ihtiyaçlarını ve bağımlılıklarını yakından bilir. Bu yüzden yetersizliklerini ve kusurlarını hoş görür, güçlenmelerini ve yükselmelerini gönülden diler. Ayrıca hem cinslerinden olan bir Peygamber, insanlar için özendirici ve cesaretlendirici bir örnek oluşturur. Çünkü bu seçkin insan onlardan biridir, onları yavaş yavaş adım adım ileriye götürmesi mümkündür.
Allah’ın insanlara farz kıldığı davranışları ve yükümlülükleri, uygulamalarını istediği ahlak modelini, güzleri önünde hayata yansıtır.
Kendi kişiliği ile tanımını üstlendiği inanç sisteminin canlı tercümanı olur. Hayatı, tutum ve davranışları, diğer insanların önlerine açılmış bir kitap sayfası oluşturur. İnsanlar bu sayfayı satır satır okurlar, cümlelerinin anlamlarını özümserler. Yakınlarında gördükleri için vicdanlarında taklit etmeye, ona özenip onun gibi olmaya ilişkin güçlü bir heves uyanır. Kendileri gibi bir insanda somutlaşan söz konusu hayat biçimi, hiçbir zaman yapmayacakları, düzeylerini aşan bir yaşama tarzı olarak algılanmaz. Peygamber bir melek olsaydı davranışlarını düşünce süzgecinden geçirmeye kalkışamazlar, ona özenme cesareti gösteremezlerdi.
İnsanlığa önderlik etmek üzere bu görevi başarıyla yerine getirmek üzere “insan”dan Peygamber seçmiş olması, Allah’ın üstün hikmetlerinden biridir. Buna karşılık Peygamber’in beşer olmasına itiraz etmek bu yolla Allah’ın insanı onurlandırdığını anlamamak demek olduğu gibi, aynı zamanda bu ilahî hikmetten de habersiz olmak demektir.
Müşriklerin Hz. Peygamber’e bir itirazları da şu idi: “Şu Peygamber’in çarşıda, pazarda dolaşıp geçimini sağlamaya çalışması olacak şey midir? Allah geçimini karşılasa ya! Çalışmadan alın teri dökmeden ona bağışlasa ya! Ya da ona bir hazine verilse, o da olmazsa kendisine ürünleri ile rahat rahat beslenebileceği bir bahçe bağışlansa ya!” Oysa Yüce Allah, Peygamber’in bir hazineye konmasını, ya da ürünleri ile rahatça besleneceği bir bahçesi olmasını
istememiştir. Çünkü Yüce Allah Peygamber’in in ümmeti için tam anlamı ile canlı bir örnek olmasını istemiştir. Buna göre Peygamber, bir yandan olağanüstü derecede önemli olan Peygamberlik görevini yerine getirirken, öte yandan tıpkı ümmetinin her ferdi gibi geçimini sağlamak için çalışacak ter dökecektir. Beşeri ihtiyaçlarını karşılamak için insanın çalışıp çabalaması gerekmektedir. Peygamberler de bu evrensel yasaya dâhildir.78
Hz. Peygamber hazineleri, bağları, bahçelerinin olmasını kendisinden isteyen inkârcılara karşı cevabı şöyle olmuştur: “De ki:
“Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilemem. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum.” De ki: “Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?”79 Zira Hz. Peygamber, tanrılık ve meleklik iddiasında bulunmuyordu ki gücünün ve kuvvetinin dışındaki şeyler kendisinden istenilsin. O sadece bir insan olduğunu, Peygamberlikle şereflendiğini kendisine vahyolunana uyduğunu ve kendisinden önce de kendilerine zevceler ve evlatlar verilen nice Peygamberlerin gelip geçtiğini80 söylemekteydi.81 Hz. Peygamber gaybı da bilmez, zira o ilminden gaib bulunan efal ve malumatı ilahiyeyi bilirim diye iddiada bulunmaz. Kehanet de taslamaz. De ki:
“Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.”82 O (Hz. Peygamber) kıyametin ne zaman kopacağı hakkında Allah’ın bildirdiğinin dışında bir bilgiye sahip değildir. “Sana, kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. Onu bilip söylemek nerede, sen nerede? Onun nihai bilgisi yalnız Rabbine âittir. Sen, ancak ondan korkanları uyarıcısın.”83O Ruh hakkında sorulanlara da Allah’ın kendisine bildirdiğinden başka birşey söylemedi. “Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.”84
78 Kutub, Fi Zilali’l-Kur’ani’l-Kıır’an, VII, 529-533.
79 Enam, 6/50.
80 Rad, 13/38.
81 M. Mahmud Hicazi, , Furkan Tefsiri, Çev., Mehmed Keskin, İst., Tarihsiz, II, 172.
82 Araf 7/188
83 Naziât, 79 /42-45, A’raf, 7/187.
84 İsrâ, 17/85.
Müşrikler yaşadıkları hayat ve sahip oldukları insan felsefesi açısından insanı yalnızca beşer olarak kabul ediyorlar ve onu sadece zahiri nitelikleriyle ele alıyorlardı. Aslında bu insanı kendisiyle sınırlayan ve ona beşer olmanın ötesinde bir anlam yüklemeyen materyalist, pozitivist, maddeci anlayışla örtüşmektedir. Bütün müşrik, putperest, materyalist ve maddeci, kavimlere bir beşerin peygamber olmayacağını telkin eden ve gelen tüm peygamberlere cephe almalarını sağlayan düşünce insanı varlıklar hiyerarşisinde layık olduğu yere koyamayan düşüncedir. Müşriklerin tamamının peygamberlere itiraz noktası daha işin başında “sen de bizim gibi bir beşersin”85 demeleridir. Müşrikler insanı yalnızca fiziki görünümüyle;
beşerî yanıyla değerlendirdiklerinden, kendilerine fiziki anlayışın dışında bir bilgiyle gelen, fiziki yapının ötesinde bir cevheri taşıyan bir insan geldiğinde “… Bu bir beşer değil… .Ancak üstün bir melektir.”86 Diyerek itiraz ediyorlardı. Hâlbuki insan hem beşerî yönüyle hem de ötelerden haber verebilmesi yönüyle insandır. Maddesinin içinde mana taşıyan ilahî manalara açılabilen bir varlıktır. Bu anlamada insan beşer düzeyinde kaldığı müddetçe aslında ham ve olmamış insandır. İşte evrenin, insanın, meleklerin yapısını iyice kavramayan Mekke müşriklerini de kendilerine gelen hidayet rehberine iman etmelerini engelleyen düşünce “Allah bir beşeri mi peygamber gönderdi?”87Demelerinden başka bir şey değildir. Hz. Peygamber beşer olduğunu açıkça söylemekle beraber onların kavrayamadıkları şeye vurgu yapıyor ve diyor ki; “Bana vahyolunuyor. (Hem de) ilahınızın bir tek ilah olduğu”88 Bu ayetle Hz. Peygamber’in, beşer olduğu vurgulanmakla bereaber üstünlüğünün vahye muhatap olmasıyla ilgili olduğu belirtilmektedir.
Mekke müşrikleri buna da itiraz ederek eğer tanrıdan vahiy alacaksa buna öncelikli olarak beşerin değil meleğin daha layık olduğunu düşünüyorlardı. Bu algı aslında geçmiş kavimlerin de içine düştükleri yanlış bir algı idi. “De ki: Eğer yeryüzünde (insanlar gibi) rahatlık ve huzur içinde yürüyen melekler olsaydı, o takdirde biz de onlara elçi olarak gökten bir melek gönderirdik.89 Eğer onu
85 İbrahim, 14/10; Müminûn, 23/24; Hûd, 11/27, /Yasin, 3615; Şuarâ, 26/154.
86 Yusuf, 12/31.
87 İsa, 17/94.
88 Kehf, 18/110.
89 İsra, 17/95
(peygamberi) bir melek yapsaydık onu (o meleği) da herhalde bir insan suretinde gösterir ve herhalde düşmekte oldukları şüpheye düşürürdük.90 Çünkü onların anlayamadıkları şey; Allah’ın bir beşere vahyetmesi ve onun peygamber olmasıydı. Hz. Peygamber’in ben beşer peygamberim dediğinde kâfirler “senin peygamberliğine kim şahitlik edecek? Dediler” Bunun üzerine İsra suresinin 96.
ayeti nazil olmuştur. Bu ayete göre “Hz. Peygamber”: Benimle sizin aranızda gerçek sahip Allah’tır.” cevabını vermiştir.91 Bu ayetten de anlıyoruz ki müşriklerin bir beşerin Allah’tan vahiy almasını bir türlü kabullenemiyorlar. İnsanın Allah’tan vahiy almasını kabullenemedikleri için, Kur’an-ı bir Allah kelamı olarak değil beşer sözü olarak nitelemektedirler: “Bu (Kur’an) beşer sözünden başka bir şey değil”92 demektedirler. Eğer Allah bir meleği de beşer suretinde peygamber olarak gönderseydi Mekke müşrikleri yine itiraz edecekler ve şüpheden kurtulamayacaklardı.
Müşriklere göre, eğer Peygamber insan olacaksa yanında mutlaka bir melek olmalıydı.
“… Bu ne biçim peygamber; (bizler gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı.93
Müşriklere göre peygamber olacak şahıs insan olamazdı.
İnsan olsa bile normal statü sahibi olmamalıydı. En azından zengin olmalıydı. “…Yahut kendisine bir hazine verilmeli veya içinden yiyip zahmetsiz geçimini sağlayabileceği bir bahçesi olmalıydı…”94 Yahut geçimini Allah sağlamalıydı. Çalışıp çabalamak alın teri dökmek bir Peygamber’e yakışmazdı.
Buraya kadar anlatılanlara bakıldığında Mekke müşriklerinin Peygamber’in şahsında onun peygamberliğine itirazları aslında insanın yeryüzündeki yerine ve bulunuşuna ve bu bulunuşun anlamına itirazdır. Hâlbuki Allah, İlk İnsan ve İlk Peygamber olarak
90 En’am, 6/9
91 Hayreddin Karaman vd., Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meal, Komisyon, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara, 2005, s. 276.
92 Müddessir, 74/25.
93 Furkan, 25/7
94 Furkan, 25/8.
Âdem’i yaratmış ve tüm meleklerin ona secde etmesini emretmiştir.
Bu yaratılışta insanın melekten daha üstün olduğunu göstermektedir.
Müşrikler insanın meleklerden daha üstün olduğunu kavrayamamışlar ve onun hidayet rehberliğine itiraz etmişler: “… Bir beşer mi bizi doğru yola götürecekmiş?”95 Demişlerdir.
Beşerin yol göstericiliği ilahî vahyi insanlara ulaştırması ve burada üstlendiği rol, Tanrı-öznenin yerini zorunlu kılmaktadır.
Çünkü İslam’da Allah, tanrılar hiyerarşisinde üstün bir tanrı değil, var olan tek Tanrıdır. Öteki tanrılar uydurma, gerçek karşısında aslı olmayan (batıl) ve hayâl edilen şeyler durumundadırlar. Eğer Araplar Peygamber’in şahsında onun öğretisini kabul edecek olsalardı genel durum temelden değişecekti. Çünkü İslam’ın tanrı anlayışı theocentric (Allah merkezli) idi.96 Cahiliye Araplarının zihninde her şeyin yaratıcısı olan bir tek İlah’ın yanında sözde tanrılar da vardı.
Melekler, Şeytanlar, Cinler… Cahiliye çağında meleğe tapınma Araplar arasında yaygın bir durum idi.97 Arap inancına göre melek bir parça tanrı niteliğinde, ya da cinin üstünde olan, tapınmaya layık, gözle görülmez ruhsal bir varlık idi.98
Bu durumda cahiliye Araplarının Peygamber’in melek olmasını yahut yanında bir meleğin bulunmasını istemeleri daha iyi anlaşılmaktadır. Onlar Peygamber’in beşer olmasına itiraz ederken yüksek bir farkındalık içerisindeler ve sahip oldukları dünya görüşü çerçevesinde bu itirazı yapmaktadırlar. Başka bir ifadeyle bu itirazın içinde sarsılmasını istemedikleri dünya görüşlerinin savunması vardır.
Hz. Peygamber hiçbir zaman tanrılık ve meleklik iddiasında bulunmamıştır. O sadece insan olduğunu, peygamberlikle şereflendirildiğini, kendisine vahyolunduğunu ve vahyolunana uyduğunu; gaybı bilmediğini, kendisinden önce kendilerine zevceler ve evlatlar verilen nice peygamberler gelip geçtiğini kendisinin de bir
95 Tegabün, 64/6.
96 Tashihiko, İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, İst., t.siz. s.17-18.
97 Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 18.
98 Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s.19; Cahiliyye Dönemi insanlarının melek hakkındaki yanlış inançları için bkz. Şah Veliyullah Dihlevi, Huccetullahi’l-Baliğa, (çev. M.Erdoğan) İz. Yay. İst., 1994, I.460.
insan ve peygamber olduğunu söylemiştir.99 Kimsenin ondan insan ve peygamber olmanın ötesinde şeyler istemeye hakkı yoktur.100O bir ilah değildi. “Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a tapıyorsa, o hayy ve kayyumdur” diyerek ilk halife Hz. Ebu Bekir de bu durumu veciz bir şekilde ifade etmiştir.
Şu ayetler buna şahitlik etmektedir:
“Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik.
Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?” 101 “(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir. “102
Muhammed peygamber de olsa bir insandır, insanlığı kaldırılmamıştır, insanoğlunun bütün niteliklerini taşıyarak yaşamış ve ölmüştür. Onu insanüstü bir varlık olarak düşünmek yanlıştır.
Onda insan üstü bir güç de bulunmamaktadır. Hz. İsa’dan daha çok meziyete sahip olduğu halde, İsa’ya tapıldığı ve Rab olarak ona ibadet edildiği halde, Hz. Muhammed’e hiç bir Müslüman aynı muameleyi yapma cesaretini bulamamış ve O’nu Allah ile kendi arasında bir vasıta yapmayı düşün meye imkân görememiştir. Bunun yegâne sebebi Kur’an’ın Hz. Muhammed’in insanlık tarafını çok açık ve seçik olarak insanın gözünün önüne sermiş olmasıdır. Onun Hz. İsa’dan daha büyük peygamber olmasının en önemli görevi, getirdiği dini tamamlamış bulunmasıdır. Hz. İsa dini yarım bırakmış ve ömrünün tam ortasında gitmiştir. Bunların hep Allah’ın takdiri ile olduğunu öne sürmek, dediğimizi pekiştirir. Çünkü Allah Hz. Muhammed’in en büyük peygamber olduğunu murat ettiği için öyle yapmıştır. Kur’an bu dava sında etkili olmuştur. Hiç bir Müslüman Hz. Muhammed’i Rab olarak veya tanrı yardımcısı yerine koymamıştır.103
Modern dünyada ise, Aydınlanmayla birlikte hiç şüphesiz dinin ve Peygamber’in yeri sorgulanmış, bunun neticesi olarak Tanrı ve insan algısında köklü değişiklikler olmuştur. Bugün artık, Tanrı-öznenin yerini alan İnsan – Özne, tarih gelenek ve o tarihte
99 Hicazî,, Furkan Tefsiri, II,172.
100 Bkz.Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III. 1937,1938
101 Enbiya, 21/34,
102 Zümer,39/30,
103 Hüseyin Atay, İslam’ın İnanç Esasları, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1992, s.84.
karşısında özerklik talep etmektedir. Hayatını kendi aklı ve iradesiyle kendisine koyduğu amaçlar doğrultusunda düzenlemek ve kendini doğanın efendisi olarak görmek istemektedir. Teknik ve teknolojik gelişmeler ve başarılar onun doğanın efendisi olabileceğine olan güvenini pekiştirirler. Doğaya hâkim olan özne toplumun da akılcı düzenlemelerle ilerleyebileceğine inanır. İlerleme inancı, tüm geçmişin geride kalmış, aşılmış olduğu inancını da getirir. Modern özne kendisini tarihe bağlı bir konumda görmek istemez. .104
Tarih içerisinde insan zaman zaman kendini sahte ve düzmece bir tanrının elinden kurtardığını zannederken bir diğerine kaptırmıştır. Arap cahiliyesinde hayata fazla karışmayan bir tanrı tasavvurunun yanında gözle görülmeyen bazı varlıklara da tanrılık atfedilirken, bugün modern akıl Tanrıyı tamamen dışlayan ve kendi aklını tanrı yerine koyan bir düşünce alanına everilmiştir. Bu düşünme biçimi kendini hümanizma olarak ifade eden felsefi bir akımdır. “Hümanizmin kökleri bugün birçok hümanistin hayatına yön veren “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” ifadesinin sahibi Protagoras’a yani antik çağa kadar uzanmaktadır. Bununla beraber, dar anlamda yani tarihsel bir döneme izafeten hümanizm on dördüncü yüz yılın son yarısında İtalya’da ortaya çıkan ve daha sonra modern kültürü meydana getirme bilincini kazanan Avrupa ülkelerinde yayılan felsefi ve edebi bir hareketi de temsil ettiği belirtilmektedir.”105
E. HURMA AĞAÇLARININ AŞILANMASI OLAYI
İlkah hadisiyle ilgili toplam on üç rivayet tespit edilmiştir ve bu hadisler metin kritiğine tabi tutularak incelenmiştir.106 Biz burada lafızlarda bazı farklılıklar bulunsa da aynı konu etrafında şekillenen bu rivayetlerden üçüne yer vereceğiz.
Râfi’ bin Hadîc (ö. 73/692) şöyle demiştir: “Resûlullah Medine’ye teşrif ettiği za man Medinelilerin hurma ağaçlarını aşıladığını gördü ve onlara: “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Onlar da: “Biz öteden beri
104 Özlem, Doğan, “Kaygı ve Tarihsellik”, Doğu – Batı Düşünce Dergisi, Yıl:2 Sayı:6, Şubat-Mart- Nisan,1999, s.17-18.
105 Hakan, Gündoğdu, “Hümanizm Bir Din Midir?”, Dinler Tarihi Araştırmaları-II, (Sempozyum:
20-21 Kasım 1998, Konya), Ankara, 2000, s.99.
106 Abdullah Taha Imamoğlu, Hurmanın Aşılanması/Dollenmesi -İle İlgili Rivayetin Tetkik, Tahlil Ve Tenkidi-, Marmara Universitesi Sosyal Bilimler Enstitusu, İlahiyat Anabilim Dalı, Hadis Bilim Dalı, Yuksek Lisans Tezi, İstanbul, 2005.
hurmaları aşılarız” dediler. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü: “Bunu yapmasanız belki daha iyi olur.” buyurdu, onlar da aşı yap maktan vazgeçtiler. Aşı yapılmayınca verim düştü. Medineli sahâbîler Resulü Ekrem’e giderek bu durumu haber verdiler. O zaman Allah’ın Resulü şöyle buyurdu:
“Ben sadece bir beşerim, size dininizle ilgili bir şey emredersem onu hemen yapın, kendiliğimden bir şey söylersem, ben sadece bir beşerim.”107 Enes ibni Mâlik’in (ö. 93/711) rivayet ettiği aynı konudaki bir başka hadise göre de: “Dünya işlerini siz benden daha iyi bilirsiniz.”
buyurmuştur.”108 Sözün bağlamını oluşturduğumuzda belki bu, şu şeklide anlaşılabilecek bir sitem ifadesi de olabilir: “Zaten işiniz gücünüz dünya, dünya işleri denince gözünüz dört açılıyor”. Burada vurgu ahirete ise biz bunu beşer kimliği üzerinden seküler dünya görüşü lehine çeviremeyiz. Çünkü İslam dünya görüşü açısından ahiret yurdu daha hayırlıdır.
Talha bin Ubeydillâh ise bu olayı şöyle anlatmıştır: “Resûlullah ile birlikte hurma ağaçlarının üzerinde çalışan insanların yanına uğradık. Resûlullah oradakilere “Bunlar ne yapıyor?” diye sordu.
Onlar da “Erkek hurmanın çiçek tozunu dişisinin içine koyarak ağaçlan aşılıyorlar” dediler. Resûl-i Ekrem: “Bunun bir fayda vereceğini sanmam” dedi. Hz. Peygamber’in sözü aşı yapanlara iletilince, işi bıraktılar. Daha sonra aşı yapılmadığı için verimin düştüğü kendisine haber verilince Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Aşı yapmanın faydası varsa yapsınlar. Ben bir zanda bulundum, bundan dolayı beni kınamayın. Ama size Allah’ın bir buyruğunu haber verirsem, ona dört elle sarılın. Çünkü ben Allah ile ilgili bir konuda asla yalan söylemem.”109
Bu ifadelerden Hz. Peygamberin bir tahminde bulunduğu ve bu tür konularda yanılabileceğini ifade etmiş olmasıdır. Vahiy ve vahyin tebliği konularında ise asla böyle bir yanılgının olmayacağının kendisi tarafından sarahatle beyan edilmiş olmasıdır. Resulü Ekrem’in,
İlkah hadislerinde geçen “Dünya işleri” tabirini, Hz.
107 Müslim, Fezail, 140
108 Müslim, Fezail, 141; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 152.
109 Müslim, Fezail, 139
Peygamber’in hayatın tüm alanlarına dair söylemiş olduğu kendi söz, tutum ve davranışlarını geçersiz kılacak ve din-dünya ayrımını temel felsefe olarak benimsemiş Aydınlanmanın aklı ile söylemiş olamaz. Kaldı ki, Hz. Peygamber dünya işlerini, dünyanın önemli meselelerini ve çeşitli insanları yönetmenin inceliklerini, insanı aciz bırakacak derecede mükemmel surette bildiği olayları sevk ve idare ettiği hadis-i şeriflerde manevi tevatürle nakledilmiştir.110
F. BEDİR SAVAŞINDA KARARGÂH SEÇİMİ OLAYI İslam tarihinde Rasulullah’ın savaş ve onunla ilgili olan hususlardaki ashabıyla istişarelerine misaller pek çoktur. Onlardan biri de aşağıda zikrettiğimiz şu tarihi olaydır:
İbn-i İshak (ö. 151/768)’ın rivayetine göre; İslam ordusu savaş mevkiine müşriklerden önce geldiği için Peygamberimiz orduyu Medine tarafına en yakın ve düşman tarafına en uzak kuyunun çevresine yerleştirmişti.
Hübab b. Münzir şöyle dedi:
- Ey Allah Resulü! Bu yer hakkında görüşün nedir? Allah’ın seni oraya irdirdiği bir konuklama yeri ise bizim senin sözünün önüne geçme hakkımız yoktur. Yoksa o bir rey, harp (taktiği) ve hilesi mi dir?
- Hz. Peygamber:
- Bilâkis o bir rey, harp(taktiği) ve hiledir. O da dedi ki:
- Hübab b. Münzir:
- Ya Resûlallah! Burası konaklama yeri için uygun değildir.
İnsanları kal dır ve Kureyş’e en yakın olan bir suya gidelim ve orada konaklayalım. Sonra o suyun ötesindeki kuyuların sularını yok edelim. Sonra orada bir havuz yapalım ve su ile dolduralım ki Kureyş ile savaştığımızda biz içelim onlar ise içmesinler. Bunun üzerine Resûlullah dedi ki:
110 Kandemir, Mehmet Yaşar, Şifa-i Şerif Şerhi, Tahlil Yay., İst., 2012, III, 213. Örnekler için ilgili kitabın II, 529-606 sayfalarında Resulullah’ın Mucizeleri bölümüne bakılabilir. II/529-606.
- Hakikaten reyle (düşüncenle) iyi yol gösterdin.
- Resûlullah beraberindeki insanlarla kalktı, yürüdü ve kavme en yakın bir suya geldiği zaman orda indi. Sonra emretti;
su kuyuları batırıldı bozduruldu. Başına indiği su kuyusunun üzerinde ise bir havuz yaptı ve orası su ile dolduruldu sonra oraya kapları attılar.111 Daha sonra, buraları çok iyi tanıyan Habbâb b. Munzir’in teklifiyle ordunun karargâhı değiştirilip Bedir köyünün en sonundaki kuyunun yanlarına geçilmiştir.
Burada Resulü Ekrem’in yaptığı şey savaş ve harp taktiği olarak ordunun doğru yerde konuşlanması için ashabı ile istişare etmesi olayı anlatılmaktadır.
Hâkim en-Nîsâbûrî (ö. 405/1014) “el-Müstedrek ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn”
adlı eserinde Karargâh yeriyle ilgili farklı bir rivayette Hubab b.
Münzir Resulü Ekrem’e hitaben “bu senin görüşüm mü? Yoksa vahiy mi?” sorusunu yönelttiği görülmektedir.112 Ancak yazar hadisin münker olduğunu açıkça beyan etmiştir.
Bu rivayetler üzerinde biraz imal-i fikir etmek kaçınılmazdır.
Şöyle ki: Hz. Peygamber’in ağzından çıkan kelamın hangisinin
“vahiy”, hangisinin “hadis-i şerif” olduğunu beyan eden de yine kendileridir. Bu nedenle kelamın hangisinin vahiy olduğunun tespiti yine onun beyanları ile gerçekleşmektedir. Müslümanlar, vahiyi de hadis-i şerifleri de birbirine karıştırmadan tek şahsiyetten öğrenmişler, iman etmişlerdir. O da Hz. Muhammed’dir. “Rey, (harp taktiği) ve hile mi?” diye sordukları şahsiyetin kelamının ıstılahtaki ve İslam terminolojisindeki karşılığı, “Hadis-i Şerif”tir. Rivayetteki ifadeleri çarpıtarak “ O senin görüşün ise bu da benim görüşümdür”
diye ifade ederek ortaya atılmak ise, hadis-i şerife rağmen, tabiatıyla ona denk söz söyleme iddiası taşımak anlamına gelmez mi? Kaldı ki rivayet dikkatle incelendiğinde Hz. Peygamberin sözüne karşı bir tavır alış ve sözü geçersiz kılış yoktur. Tam aksine kemal-i edeple karşılıklı gerçekleşen bir istişareden söz edebiliriz. Burada önemli
111 İbn-i Hişam, es-Siretü’n-nebeviyye, Tahkik, Mustafa Elteka, İbrahim el-Beyari, Abdu’l-Hafız Şelbi, Mektebetü Mustafa el-Babi el-Halebi, Mısır, 1955, II/620; İbn-i Hişam, Siret-i İbn-i Hişam Tercemesi, çev. Hasan Ege, Kahraman Yay., İst., 2006, II, 355.
112 Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ‘ale’ş-Şahîhayn, Daru’l-Kutübü’l-İlmiyye, Beyrut, 1990, Hadis no: 5801.