Türkiyenin kentlerde oturan fakat kentlileşememiş insanların ülkesi olduğunu söylüyoruz. Kimileri buna kızıyorlar. Bunun bize özgü bir model olduğunu, Türkiyedeki toplumun Batıdaki toplum gibi gelişmediğini ve o modele uyması gerekmediğini söylüyorlar. Bu yanlış bir gözlem değil.
Uygarlık denen, kültürlerin en üst düzeylerinden süzülmüş düşünce, davranış ve sanat, toplum eğitiminin kaynağı kentlerde toplanmıştır. Osmanlı kültürü de İstanbul''da ve bir kaç kent merkezinde gelişmiştir. Bu süreç binlerce yıl çalışmıştır. Bugün ters bir süreç yaşanıyor.
Türk kentlerini, İstanbul'u dolduran insanların örneğin Milano, Roma ve Amsterdam'da oturanlar gibi davranmasını bekleyemeyiz. Burada sorgulanması gereken şu: Bizim insanımız televizyon programlarını seyrederken, cep telefonu kullanırken, ya da araba tutkusu bağlamında kentleşememiş değil. Kırsal alandaki yaşam biçmini unutmuş. Gerçi kadınlar hala okuma yazma bilmiyor, eve gazete girmiyor, kimse kitap okumuyor; fakat elektriksiz olamıyorlar, çamaşır makinesi satın almağa çalışıyorlar; telefon, televizyon istiyorlar, gecekondularını yarım yamalak da olsa apartmana çeviriyorlar. Teknolojinin en yeni ürünlerini istiyor, fakat bu teknolojiyi yaratan bilgi toplumunun düşünsel yapısına ve örgütlenmesine ulaşmakta zorluk çekiyorlar.
Kentlileşemek dediğimiz şey, İstanbullunun Parisli ya da Romalı gibi davranmasını istemek değil, değişik bir yaşam örgütlenmesi ve üretim merkezi olan kentte onunla uyumlu bir davranış sahibi olması demek. Bu bağlamda
uyumsuzluğun adı ''kentlileşememek''.
İstanbul Avrupa kentleri gibi örgütlü, düzenli ve temiz değil. Yüzyıllarca kaldırım görmemiş insanlar hala kaldırım yapmakta zorlanıyor. İstanbul'un ulaşımı, durmadan alt geçitler, köprüler, çevre yolları yapılmasına karşın neredeyse durmak üzere. Türkiyenin hala fakir bir toplum olmasının bir çok olumsuzluğun temel kaynaklarından biri olduğunu unutmamakla birlikte, gökdelen ya da büyük satış merkezleri yapmakta, otomobil imal etmekte, beyaz eşya üretmekte beceri gösteren toplumun doğal çevreyi, tarihi mirasını yok etmekte, ulaşımını çözmekte, kentin ortak yaşamını düzenleyen kurallara uymakta zorluk çekmesi; gürültüyü kentin karakteristik bir kirlenme öğesi haline getirmesi; yasadışı yapılaşmada, rüşvette, uyuşturucu kullanmakta dünya standartlarını kat kat geride bırakması; hiç bir
etkinlikte estetik duyarlığı olmaması, planlı bir iş yapamaması; çağdaş kent imgesini yaratan evrensel öğelerle ve bu öğelerle yaşayan insanlar arasında bir uyumsuzluk olduğunu kanıtlıyor.
Bu durum büyük sosyal ve kişisel rahatsızlıklar doğuruyor. Türkiye ekonomisinin boğazını sıkıyor. TÌÏRKİYE KENTLER ÜLKESİ
Türkiyenin son yarım yüzyıldaki olağanüstü gelişmesi, kent nüfusunun köyleri geçmesi bir uygarlık adımı olarak görülebilir. Türkiye artık bir kentler ülkesidir. Fiziksel görüntünün değişmesi okadar kökten olmuştur ki, bu gökdelenlerin, apartmanların, otomobillerin içindeki insanların bilgi ve davranışlarıyla hala nasıl köylü gibi davrandıklarını anlamakta zorluk çekiyoruz.
Ne var ki bu ikilem Türkiye'deki kent yaşamının saptayıcı özelliğidir. İnsanların İstanbul'un her köşesine bir günde attıkları çöp, lüks otomobilinin penceresini açıp, koka kola şişesini kaldırıma fırlatan erkek veya kadın sürücü, tarihi çeşmenin üzerine çeşme büyüklüğünde reklam levhası asan kullanıcı, Sultanahmet meydanına minyatür Türk Sokağı tasarlayan belediye, davranış ve zevk olarak büyük kent imgesinin dışına düşüyorlar. Büyük bir otelin dünya
standartlarındaki iç yaşamından sokağa çıktığınız zaman, bir dünya değiştirdiğinizi yüzünüze vuran bir nesne ya da olguyla karşılaşıyorsunuz.
Bu ikilemleri gelişmekte olan bir toplum için doğal karşılayabiliriz. Bunda en büyük pay kozmopolit bir imparatorluğu batıran nedenleri hala anlayamamış, kendi tarihini bilmeyen, o tarihin sadece hikayelerini mitos haline getirmiş, ve bütün bunları dinsel bir ortaçağ perspektifi içinde 21 yüzyıl toplumuna dayatmağa çalışan bir anlayıştır. Bu anlayış sözde demokrasinin kanatları altında Osmanlı kırsal kültürünü sürdüren az okumuş ya da okumamış halk kütlelerini temsil ediyor.
KENTLİLEŞEMEMEK OLGUSU
Kentlere dolmuş bu kütlelerin ithal eşyalar, ithal düşünceler, modern emperyalizmin yaydığı ithal imgelerle beyinleri yıkanıyor. Sözde globalizmin iç ortakları, bu beyin yıkanmasına aracı oluyorlar. Dışarıdan ithal edilen teknolojinin kolayca elde edilip kullanıldığı, fakat bilgi ve düşüncenin ithal edilemediğini biliyoruz. Bu çelişkilerle uzun zaman birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu da kabul edebiliriz. Bir bilgisayardan randıman almak için onun sağladığı bütün olanakları kullanmakla, onu bir daktilo gibi kullanmak arasında nasıl büyük bir fark varsa, kenti çağdaş batılı kentlerin bütün imgeleriyle doldurup içinde köylü gibi yaşamak da olasıdır. Bu gözlemlere neden olan toplumsal olguya
''kentlileşememek'' diyoruz.
Kentlileşmemek büyük bir enerji kaybıdır. Bizim müteahhitlerimizin kent içindeki çalışmalarının kaplumbağa hızlarına, Beyoğlu kaldırımlarını bir kaç kez yapılıp. yine çirkin olmasına, ulaşımın insan hayatını karartmasına ve toplumun yaşamından ve üretime harcaması gereken zamandan hergün milyonlarca saat çalmasına kadar herşey bu enerji kaybının göstergeleridir. Buna aldırış etmeyen, ya da bunu çözemeyen kent kurumları da insanlar gibi
kentlileşememişlerdir.
Kentli gibi yaşamanın, bir örgütlenme, bir bilgilenme, kenti bir uygarlık aracı gibi kullanma olduğunu bir kaç kuşakta öğrenemediğimizi deneyle biliyoruz.
Kırsal alandan kentlere akım sürüyor. Bunları eğitme süreci, iktidarların en cahil sınıfları tarafından saptanması nedeniyle, gereken hızla ilerlemiyor. Toplumun çağdaşlaşmasını tersine çevirmeye çalışan politik akımlar iktidardalar. Kentler toplum enerjisini ve üretimini kontrol eden merkezler olarak, bütün bu çelişkileri de bünyelerinde
barındırıyorlar.
SÜREÇ TERS İŞLİYOR
Kentler bünyelerinde toplanan olanaklarla, tarihin her döneminde kültürün ve uygarlığın üretildiği yerlerdir. Avrupa kadar, İslam da bir kent uygarlığıdır. Uygarlık denen, kültürlerin en üst düzeylerinden süzülmüş düşünce, davranış ve sanat, toplum eğitiminin kaynağı kentlerde toplanmıştır. Osmanlı kültürü de İstanbul'da ve bir kaç kent merkezinde gelişmiştir. Bu süreç binlerce yıl çalışmıştır. Bugün ters bir süreç yaşanıyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye nüfusunun %90'ı köylerde yaşıyordu. Bugün bu nüfusun çoğunluğu kentlerde yaşıyor. Bir bölümü sözde eğilmiş olsa da, sadece gazete başlıklarını anlıyacak düzeyde okumuş yazmış bir kentli çoğunluğumuz var.
Belki kent kültürleşme görevini görsel örneklerle bir ölçüde yerine getiriyor. Köylüler ve küçük kasabalılar yol, gökdelen, dev alışveriş merkezleri, stadyomlar otobüsler, metrolar, taksiler, kitapçılar, binbir eşya sergileyen vitrinler, büyük tarihi anıtlar görüyorlar. Ìàöplerin iyi kötü toplandığını, insanların kuyruğa girdiğini, kadınların açık saçık giyinip erkeklerle elele dolaştıklarını görüyorlar. Her türlü zenginlik ve lüks gösterisine tanık oluyorlar. Alamasal bile vitrinlerdeki eşyaları seyrediyorlar. Büyük kalabalıklara karışıyorlar. Çocuklarını daha kültürlü sınıfların çocukları ile buluştukları okullara gönderiyorlar.
Fakat bu etkileşim ve görsel deneyim yeterli değil. Kent bu nüfusu eğitecek güçde değil. Kaldı ki Osmanlı kenti de, Avrupa kentinin Roma çağından ve sonra Ortaçağdan başlayan örgütlenme sürecinden zaten geçmemişti. Eğitilmemiş kırsal nüfus kendi davranışlarını, doğayla savaşarak elde edilmiş hoyratlığını topluma empoze ediyor. Onun için kırsal kültür taşıyıcılarının evlerinin önünü kirletmesinin, ya da otomobil süvariliği yapmasının önüne geçilemiyor.
Kaldı ki bu tür davranışları doğal bulan iktidarlar da, onların iradesiyle başa geliyor. Kırdan gelen kentlileşemiyor. Kent de kent olamıyor. Çağdaş yaşamın bilgi bileşeni sürece zor katılıyor. Batıya özenerek ithal edilen bütün öğeler uyumsuz ya da komik, bir Karagöz perdesinin geçici figürleri gibi görünüyor.
Toplum kültürünün bugünden yarına değişemiyecek yapısını yansıtan bu olguların daha olumlu bir ortama
ulaşabilmesi için, Cumhuriyetin başından bu yana geliştirmeye çalıştığımız rasyonel düşünceyi, politika ve yağmayı dengeleyecek bir konuma getirmemiz gerek.
Doğan KUBAN- Deniz İNCEDAYI Cumhuriyet Bilim Teknik 17.11.2006