27 EYLÜL 1993 PAZARTESİ
M İ
POLİTİKA VE ÖTESİ
MEHMED KEMAL
Anılann Ardından...
Ahu Antmen’in Abidin Dino’yla yaptığı konuşmada
okudum; dostları Abidin’e, “Anılarını yaz” diyorlarmış. Onun yanıtı şöyle: " Birçok dostum bana, anılarını yaz,
diyor. Anı, bana geri geri yürümek gibi geliyor. Benim yaptığım, zamanın akışına kapılmamak, kafa tutmak, bir set çekmek gibi geliyor. ”
Ama gene anılarından söz ediyor, Adana’yı, Güzin’le evlenmesini, Ankara günlerini, İstanbul’u anıyor; sözlü de olsa bunlar birer anı değil mi? Adana anıları içinde bizim de tuzumuz vardır. Askeri hastanede yatarken bir kaç kez ziyaret etmiştim.
Anıları çok severim, yazılanlar olsun, anlatılanlar ol sun. Bir yerde bir anı görmeyeyim, hemen okurum. Başkalarına da okumasını öğütlerim.
Bundan bir süre önce bir konuşma yapmak üzere An kara'ya çağrılmıştım. Benden başka konuşacaklar da vardı. İlgi çekmiş olacak ki salon ağzına kadar doluydu. İlk konuşmayı dostum Hüsnü Göksel yaptı. Söze, "Ben
anıları hiç sevmem, buraya bunu söylemeye geldim "
diye başladı. Dinleyenlerin çok hoşuna gitmiş olacak ki uzun uzun alkışladılar. Bir bilim adamı olan Prof. Hüsnü Göksel’den sonra konuşma sırası bendeydi. Adeta nut kum tutulmuştu. Biraz kem küm ettikten sonra çocukluk anılarımı anlatmaya başladım. Elçilikte besledikleri ayı nın Kurşunlu Cami’nin şerefesine nasıl çıktığını, oradan gücün güç nasıl indirdiklerini anlattım. Dinleyenlerin ho şuna gitmişti.
Bizde anı türü yoktur. Evliya Çelebi gibi gezi notlarını yazanlara rastlanır. Evliya Çelebi, gezi yazmanın padi şahı gibidir. Evliya da HıdırlıkTepesi (Altındağ) ile Anka ra Kalesi arasında cambazları oynatır. Bilmem eğri, bilmem doğru, Evliya anlatıyor işte!.. Biz de yıllardır be ğeniyle okuyoruz...
Yiğidin hakkını vermeli... Bizim kuşağın içinde anı tu tanların başında Salah Birsel gelir. Salâh'ın birkaç ki tapta toplanan anıları şekerdir, tadından yenmez. Sonra
Oktay Akbal’ın anıları gelir. Son günlerde Oktay’ın anı
larına rastlamıyorum. Gazetecilik anılarından sonrası gelmedi. Naim Tirali, şunun şurasında beş-on yıldır gü zel anılar tutuyor. Dergilerde çıkanlarını beğeniyle oku yoruz.
Cemal Süreya 1984’ten bu yana anı diyebileceğimiz
notlar tutmuş. Bu anıların başında tarih yok, numara var. 1984’ten beri tutulmuş bu notlar 1’den başlıyor. 999’da bitiyor.
Bu notları çok eskiden okumuştum. Editörün şöyle bir notu var, gözümden kaçmış:
(... Cemal Süreya'nın "Günce”sinin ilk 544 günlük bö lümü Milliyet Sanat’ta, daha sonraki bölümü Hürriyet Gösteri’de yayımlandı ve 993. Gün’de bitti. Ondaki hu- mor çizgisine uygun düşeceğini umarak, kitabı 999. Gün’de ve “ Üstü Kalan" şiiriyle bitiriyoruz...)
Bir not daha var: Mayıs 1989, diyor, burada bitiriyor. Cemal Süreya, (bütün durum vaziyetlerine karşın)
Behzat Ay’ı çok severdi, her şeyine katlanırdı, bir de
“ MeksikalI Eskimo"diye bir ad takmıştı.
Behzat da dergilerde “Emeklinin Günlüğü" başlığı al tında günlükler yazıyordu. Bununla yetinmedi, anıların buğulu sisi arasından bir roman çıkarmaya çalıştı. Ro manın adı "O Uzun Yalnızlık"U. Yazdıkları roman kurgu sunda değildi. Anılar üstüne olayları yüklemeye çalışı yordu. Roman diye yazdıklarında kimler varsa, kendi güncel yaşamında da onlar vardı. Eşi, kızı, oğlu, sevgili si, dostları, yakınları “ uzun yalnızlığın" içinde yerlerini alıyordu. Yakın tarih içinde hangi yıl, hangi ay, hangi günlerde yazıldığı da belliydi. Karısından ayrılıyor, kızı ve oğlundan kopuyor, herkesin bildiği Toroslar üzerin deki yalnızlığına gömülüyordu.
Şimdi, döneriz konunun başına; insanlar gizleseler de, açıklasalar da yaşadıkları geçmişten kopamazlar, dahası var, anı denilen zenginlikten oldum olası yararla nırlar. Anılardan romansı bir dünya kuruyor. İster anıla rın zamanı deyin, ister romanların anısı... Hepsi bir kapı ya çıkar.
Taha Toros Arşivi