3 HAZİRAN 1997 SALI CUM HURİYET
_____________________________________ ' KİILTİJR ~
A nıların
anımsa
...
MEME 1 FUAT
Mithat Paşa Köşkü’nden başka neler
anımsıyorum?
Nâzım’la Vedat’ın şakacılıkları geliyor gözümün önüne... İkisi birlikte evdeyse ler, hele işleri de yoksa, mutlaka binleri ne takılacak bir şeyler bulur, ortalığı ka- nştınrlardı.
Bir ara hamama girenleri gözetleme oyununu tutturmuşlardı. Konuşurken ara ya herkesi hamamda yıkanırken çıplak gördüklerini belirten bir iki söz sokuştu rup üstünde durmadan geçiyor, kadınlann kafalarında kuşkular yaratıyorlardı.
Hamam ikinci katta, merdivenden çı kınca hemen sağdaki ayakyolunun yanın daydı. Büyük koridora girmeden önce, orada küçük bir aralık vardı, onun sonun da...
Belli günlerde hamamın büyük sobası odunla yakılır, bütün ev halkı sırayla gi rip yıkanırdı. Yıkanması biten çıkarken sobanın altına bir iki odun atarak suyun soğumamasını sağlardı.
Hamamın kapısının iki yanma, aralığa ışık gelmesi için, küçük camlar yapılmış, içerisi görünmesin diye de beyaz yağlı bo yayla boyanmıştı.
Hep birlikte otururlarken örnekse Ve dat şöyle deyiverirdi:
“Hamamın camlanııı dışarıdan boya mışlar, tırnağınızla çizdiniz mi kalkıyor.
Adnan Ağabey’e söyleyelim de onları içeri
den boyasın...”
Haydi başlardı tartışma:
“Nerden biliyorsun?”
“Niye gidip çizdin durup dururken?”
Derken Nâzım araya girerdi:
“İçeride de boyansa, birisi gözeüemek istedikten sonra, önceden gidip çizer boy a yı, gene engel olunmaz...”
Nenem hemen heyecanlanırdı:
“Aaa... Yoksa bunlar bizi gözetliyorlar mı ne!”
Nâzım’la Vedat bir şey' gizliyorlarmış gibi tavırlar takınırlardı:
“Yok canım, hiç öyle şey olur mu?” “Biz eşlendireceğimiz kızlan gözetleriz gözetleyecek olsak, insan satacağı malı ne kadar iyi tanırsa o kadar başanlı olur... Si zi niye gözetleyelim!»”
Bu kez Selına Teyzem ile Leman Tey zem alevlenirlerdi. Gerçi bilirlerdi işin gır gır olduğunu, gene de kuşkulanırlardı...
En kolay oltaya takılan nenemdi...
“ Bunlar genç yaşlı dinlemez, herkesi gözetlerler™" diye başını iki yana sallardı.
“Saka ediyorlar”, deseniz de inanmaz,
genellikle erkeklere güvenmezdi...(...) Nâzım’la Vedat ayrı düşüncelerde in sanlar olduklan. dünya görüşleri hiç uyuş madığı halde çok iyi arkadaştılar. Mithat PaŞa Köşkü'nde bir gün topluca Otururken ikisi kol kola girip nenemin karşısına geç miş,
“Bizim birbirimize kanlı bıçaklı düş man olduğumuzu biliyor musunuz” diye
sormuşlardı.
Nenem altından ne çıkacağını bekler ken, Nâzım,
“O mason, ben komünistim” demişti. “Kanlı bıçaklı iki düşman™”
ir k ir
Et kokan kasap İbrahim Efendi’yle yan yana oturamayacağı için ortaklamacılığa kesinlikle karşı olan nenemin bir de po listen daktilo saklama öyküsü var.
Bunu yıllar sonra annemden dinlemiş tim.
Mithat Paşa Köşkü’nün polislerce ba sılıp arandığını bile bilmiyorum. Bu tür bir şeyler olacağını sezdiler mi beni herhal de dedeme gönderiyorlardı. Zaten çoğu zamanım dedemin bahçesinde arkadaşla rımla oynayarak geçerdi.
Nâzım bir gün köşke bir daktilo getirip birtakım bildiriler hazırlamış, sonra onla rı mektup gibi katlayarak üstüne işçilerin adreslerini yazdığı zarflara koymuş. Pul larını yapıştırmış.
O zaman İstanbul’un her semtindeki sokaklarda posta kutulan vardı. Pullu mektupları o kutulara atardınız, postacı lar iki üç günde bir gelip alırlardı.
Aynı daktiloyla işçi adreslerine yazıl mış bir sürü mektup aynı yerden postaya verilirse göze batabilir diye, evdeki ka dınlar zarfları çantalarına koyup çeşitli semtlerdeki posta kutulanna götürüp at mışlar. Her kutuya bir tane. Ayaklanna kara sular inmiş bütün gün dolaşmaktan.
Piraye. bu gibi şeyleri öyle ballandıra ballandıra ayrmtılarıy la anlatmazdı, onun için mektupları postaya atan kadınlann kimler olduğunu bilmiyorum. Selma Tey zem atak bir insandı. Leman Teyzem de yapmış olabilir. Annemle üç kişi. Fifi ise çok ürkekti. Onun böyle bir işe katılabi leceğini sanmıyorum. Ama belli olmaz. Nâzım istiyor diye o da yollara düşmüş tür belki. Aslında hiçbirinin ortaklamacı- lıkla, bu çok sevdikleri, dürüstlüğüne, iyi liğine içtenlikle inandıktan insanın dışın da bir bağlan yoktu.
Neyse, işçilere gönderilen bildiriler ele geçmiş. Bunları kimin yazıp gönderdiği araştınlırken Nâzım’dan da kuşkulanılmış olmalı ki bir gece Mithat Paşa Köşkü’nü polisler basmış. Bildirilerin yazıldığı dak tiloyu anyorlar...
Nenem önce çok tedirgin olmuş, son ra ne aradıklannı öğrenince bir köşeye gi dip otunuuş. gözlüğünü takıp pirinç ayık lamaya başlamış...
Polisler bütün köşkü aramışlar, bildiri lerin yazıldığı daktilo yok. Yukanda tele fonun durduğu çalışma odasında Vedat’ın daktilosu var, ama onun harfleri uymu yor.
Gene de Nâzım alıp götürülmüş. Sor gulanacak. Onu izlemek, yalnız bırakma mak gerek. Herkes telaş içinde. Daktilo ne oldu, kim sakladı hiçbiri bilmiyor, ama o arada birbirlerine sonraları da olanaksız.
Ertesi gün dingin kafayla oturup arala- nnda konuşurlarken bakmışlar daktiloyu
1
Vâzım’la Vedat ayrı
düşüncelerde insanlar
oldukları, dünya
görüşleri hiç uyuşmadığı
halde çok iyi arkadaştılar.
Mithat Paşa köşkünde bir
gün topluca otururken,
ikisi kol kola girip
nenemin karşısına
geçmiş, “Bizim
birbirimize kanlı bıçaklı
düşman olduğumuzu
biliyor musunuz? O
mason, ben komünistim”
demişti. “Kanlı bıçaklı
iki düşman...”
ynı görüntüye bakan
insanlar birbirini tutmaz
yorumlar yapabiliyorlar.
Çok daha anlaşılmaz
şeyler oluyor. Örnekse bir
yakını, Nâzım’ın
Piraye’den çocuğu
olmasını istemediğini
söylüyordu anılarında.
Oysa, tam tersine, Nâzım
istiyordu Piraye’den
çocuğu olmasını. Ama bir
uyumsuzlukları vardı.
Bu yüzden 1936’da
ölümle burun buruna
geldi Piraye.
Piraye ile annesi “Altunizade Nur hayat Hanımefendi”. Memet Fuat (üstte) ve Nazım Hikmet.
kimse saklamamış... Peki nerde?!..
“Bir de anneme soralım...” diye nene
me gitmişler...
“Aa, onu dün gece polisler Nâzım'ı gö türdükten sonra, ne olur ne olmaz, belki gene gelirler diye, ben çatı katma çıkarıp su deposunun arkasına sakladım” demiş
nenem, çok doğal bir iş yapmış gibi. Şişmanlıktan yürürken bayağı zorlanan bir kadını kucağında daktiloyla iki kat çı kıp su deposunun arkasına uzanmaya ça lışırken düşünebiliyor musunuz!..
“Peki polisler köşkü ararken nenleydi dakti lo?” ' “Köşede pirinç ayıklamak için oturduğum tabu reyi hemen onun arkasına koymuş tum, daktilo da etekliğimin altın daydı...” Demek ki Altu nizade ailesinin soyluluğa pek düşkün kızı Nur- hayat Hanımefen di, az kalsın, et kokan kasap İbra
him Efendi’yle
yan yara oturmak düşüncesine ya taklık etmekten yakalanacaktı... Hem de pirinç ayıklarken... Evet, soyluluğa pek düşkün Nur- hayat Hanımefen di, Mithat Paşa Köşkü’nün aşçı- başısı gibiydi. Ya nında doğru dü rüst iş bilmez bir yardımcısı olurdu hep, ayak işlerine
koşmak, daha çok da bahçeye, tavuklara filan bakmak için, ama kaç kişiye yemek pişirilirdi bir sayalım: Fahamet, Piraye. Selma. Vedat, Nâzını, Saıııiye, Şeyda, Mehmet. Adnan Ağabey, kendisiyle yar dımcısı da katılınca, on bir kişi... Bunlara uzun süre gelip gece yatısına kalan Leman Teyze, Macit gibi bütün okul döneminde bizimle oturan Suat Ağabey gibi yakınla- nmız. hele birde Nâzım’ın arkadaşları da katılınca, işin boyudan çok genişlerdi.
Fifi ile Selma Teyzem, ev işlerinden hiç hoşlanmazlardı. Nâzım ile Vedat ya da
konuklanınız bile onlardan daha çok tu tarlardı işlerin ucundan. Nenemin her za man başyardımcısı Piraye’ydi.
Çok güçlü, onurlu bir kadındı Altuni zade Nurlıayat Hanımefendi. Kendisini böyle anmamı isterdi herhalde: Altuniza de Nurlıayat Hanımefendi.
Ama hanımefendiliğin filan çok üstün deydi. Kızının, Fifi’nin yanında oturup damadı Vedat Başar’ın kazancıyla yaşar ken de yatağa düşüp eli ayağı tutmaz ola na kadar, onlara bir gün bile yük olmadı, bir kenara çekilip kendisine bakılmasını beklemedi. Hep üreten, çalışan, katkıda bulunan bir kişi olarak ya şadı. Yılların ardın dan baktıkça gö zümde büyüyen bir insan...
ir k ir
Mithat Paşa Köşkü’ne gelen konuklar arasın da Faik Bereâvi de varmış. Nâ zımla 1933.1938 Yılları adlı kitabında oradaki ha vayı çok güzel yansıtıyor. Pira- ye’nin yanı sıra Fifi. Selma. Ve dat. hatta Adnan Ağabeyden de söz ediyor. Ci hangir’deki apartmana da ge lirmiş. Ancak çok yakmımızda- kilerin bilebile ceği birtakım ay rıntıları biliyor: Nâzım’m kirayı denkleştirmekte zorlandığını, apartman sahibi
Nâzım Hikmet’i 34 yıl önce yitirmiştik. (Nâzım Hikmet, kendi portresi).
4Her gün doğacağı konuşuyorduk’
Faik Bereâvi’nin kitabını okuyanlar belki de Nâzım ile
Safiye Ayla arasında bir ya
kınlık olduğunu düşünecek lerdir. Anılar böyle...
Aynı görüntüye bakan in sanlar birbirini tutmaz yorum lar yapabiliyorlar.
Çok daha anlaşılmaz şeyler de oluyor.
Örnekse bir yakını. Nâ zım’m Piraye’den çocuğu ol masını istemediğini söylüyor du anılarında.
Oysa, tam tersine, Nâzım istiyordu Piraye’den çocuğu olmasını. Ama bir uyumsuz luktan vardı. Piraye çok kötü aş eriyor, zehirlendiği söyle niyordu. Gene de birkaç kez direnmiş, o dönemi aşmaya çalışmıştı. Bu yüzden, 1936 yazında Mithat Paşa Köş- kü’nde. ölümle burun burana geldi.
Beni yeni bir kardeşe hazır lamaya başladıklarına göre karar verilmişti: Bu kez ne olursa olsun aldırmak yok...
Nâzını beni karşısına alıp uzun uzun konuşuyor, çocu ğun ahlakının bana benzeme
si için neler yapmamız gerek tiğini soruyor, eğitimiyle be nim ilgilenmemi istiyordu.
Şeyh Bet!reddin Destanı ye
ni yayımlanmıştı. Kuşe kâğı dına basılmış bir kitabı “Do
ğacağa Babası” diye imzala
yıp bana verdi,
“Okuyabilecek yaşa gelene kadar bunu onun için sen sak larsın” dedi.
Artık her gün doğacağı ko nuşuyorduk. ama annem de gittikçe kötüleşiyordu. So nunda yatağa düştü. Bu kez doğacağı değil, annemi dü şünmeye başladı herkes.
Nâzım’la konuşmalarımız kesildi. Ben bir yana itildim. Fısıldaştnalar, telefonlar, ora ya buraya gidip gelmeler...
Anladığım kadarıyla geç kalınmıştı, bu gibi durumlar da daha önce başvurdukları doktorlar yardım etmiyorlar dı. Annem sürekli yataktaydı. Başucuna gidip bakıyordum. Bayağı kötüydü durumu.
Sonra bir gece, elinde çan tasıyla ufak tefek bir adam ge tirdi Nâzım. Şimdi düşünün ce giysisi de, çantası da karay
dı gibi geliyor.
Biz yeni yemek yemiştik, aşağıda çamın altında oturu yorduk, Onlar, doğru yukarı çıktılar. Nenem, Fifi. Selma da arkalarından. Biraz sonra Fifi döndü,
“Yahudiymiş doktor” dedi
alçak sesle. “Her şeysi terte
miz, pırıl pırıl. Haydi baka lım.”
Böyle durumlarda güler di... Boynunu kısıp kendine özgü bir gülüşü vardı...
On yaşındaydım. Tam anla- vamıyordum neler olduğunu. Doğuruyor muydu annem?
Bir süre sonra nenem pen cereden, “Oldu!” anlamına gelen bir işaret yaptı. Gülüm süyordu.
Onun gülümsediğini gö rünce birden rahatladım.
“Üç kardeş olduk!” dedim.
Sofradaki Icr güldüler. Fifi neneme seslendi:
“Üç kardeş olduk diyor.”
Nenem anlamadı, anlamış gibi yapıp içeri çekildi.
Ben hâlâ algılayabilmiş de ğildim ne olup bittiğini. Ama sofradakileı in sözümü bir şa
ka olarak değerlendirmeleri üçüncü bir kardeşin söz konu su olmadığını gösteriyordu.
Üstünden zaman geçince o gece o ufak tefek doktorun çok tehlikeli bir ameliyatı gö ze aldığını, annemin ise ölüm tehlikesi atlattığını öğrendim.
Bütün bunlar bir çocuk is tedikleri içindi...
Evet, sonra da bir yakını Nâzım’ın Piraye’den çocuğu olmasını istemediğini söylü yordu anılarında...
Nedeni yok... İstemiyor muş...
Aynca bu sözde daha derin anlamlarda gizli...
Genel olarak çocuk isteme mek değil, belli bir kişiden ço cuk istenmiyor...
★★★
Bir başkası da anılarında Nâzım ile Pirayc’nin evlilikle rinin bir “mantık evliliği" ol duğunu söylüyordu.
Hem de Nâzım’ın ağzın dan...
Demek yıllarca aşk şiirleri diye okuduğumuz bütün o şi irler mantık şiirleriymiş...
Evet, anılar böyle...
Nuri Denıirağ’m ona çok iyi davrandığı nı... Alman Faşizmi ve İrkçılığı adlı kita bını, “Sen kendin bastır, biz hepsini elden satarız” diyen dostlarının sattıkları kitap la ra paralarını getirmediklerini...(...)
Faik Bereâvi Nâzım’la 1933-1938 Yılla
rı adlı kitabında benim kendisiyle ilgili en
önemli anıma hiç değinmemiş, Leman Teyzemle nasıl evlendiklerini anlatmamış.
Bir yerde şöyle diyor:
“Nişantaşı’ndaki apartmana her gidi şimde, orasını Erenköy’deki köşk kadar kalabalık buluyordum. Selma, Cavide, Ca- vide’nin ikizleri -yani baba bir anne ayn Nâzun’ın kardeşleri- Adnan Ağabey, ara sıra Fahamet ve başkalanna sık sık rastlı yordum. Nâzım’m başını kaşıyacak vakti yoktu; akşam yüz adım ötede olan stüdyo dan yorgun argın dönüyordu. (...) Nâzım’la Piraye’nin akrabalanndan, Rasih ve ben den başka pek az ziyaretçi geliyordu. Nâzım çok meşguldü, kalabalık olan ev halkının bütün ihtiyaçlarını karşıla mak için durmadan çalışıyor ve bu yüz den pek az bir vakti oluyordu.’ ’ (s. 101).
Nişantaşı’ndaki apartmanda iki aile olarak oturuyorduk. Kalabalık ev halkının bütün yükü Nâzım’ın sırtında değildi. Mutfaklar da aynydı.
Nuri Demirağ’ın Avrupa’dan mühen disleri geleceği için Cihangir’deki apart manı boşaltmak gerekince, “Şimdi kira
mız gene artar, bari İpek Film Stüdyosu’na daha yakın bir yere gidelim, Nâzım yol pa rası vermesin, öğle yemeklerine de eve gel sin” diye düşünmüşlerdi. Ama üç odalı
kaloriferli küçük bir kat bulmak kolay de ğildi. Stüdyoya yakın, kirası da çok yük sek olmayan, beş odalı kalorifersiz bir kat bulundu.
İkizleriyle Cihangir’de bize çok yakın oturan Nâzım’m üvey annesi Cavide Ha
nım da o günlerde ev arıyordu. Ona bir o -.
da yeterliydi, Kiraladığı küçük evlere bi le pansiyoner almak zorunda kalıyordu.
Nişantaşı’ndaki katın arka bahçeye ba kan büyük yatak odası ona verildi. Yanın daki küçük odaya ortak sandık odası den di. Öndeki iç içe iki odadan biri ablamla benim yatak odamız, öbürü oturma oda sı, mutfağın yanındaki küçük oda da an nemle Nâzım’ın yatak odası oldu. Cavide Hanım bir bakarsınız ünlü bir şapkacının atölyesinde çalışır, bir bakarsınız özel müşterilerine evde şapka yapar, çocukla- nmn geçimini sağlardı. Onlar üç kişiydi ler.
Annem, Nâzım, ben, bir de okul döne minde Suzan olmak üzere, biz de dört ki şiydik. Ama bizim yükümüz de bütünüy le Nâzım’ın üstünde değildi.
Harçlıklanmızı dedem (*) verirdi. Her hafta sonu mutlaka Erenköy’e giderdik.
Bir ara çarşamba günleri de babaanne me (**) gitmeye başlamıştım. Ablam pek gelmezdi. Akşam yemeğini birlikte ye dikten sonra Nihat Amcam beni eve geti rirdi. Yürüyerek on dakika bile sürmezdi. Osmanbey ile Nişantaşı arasındaki ara so kaklardan geçerdik.f...)
(...) Babaannem korkuyordu. Nâzım Hikmet’in evinden çıkıp onun evine gel memden tedirgindi. (...) Nâzım’(a ilişki min yarattığı tedirginliğe alışıktım. Bunu hep göz önünde tutarak davranırdım. (....)
Babaannemin beni yemeğe çağırması da herhalde dedemin takılmaları yüzün- dendi. Dedem arada bir Nihat Amcam’a,
“Söyle Güzide Hanım’a, böyle babaan- nelik olmaz! Hanlar, hamamlar, apart manlar, kimseye bir şey koklatmıyor! Ba bam sizin için, ‘Bayramdan bayrama ba
baanne’, diyor de!” gibi sözler ederdi. Amcam gittikten sonra da İyem’e,
“Şimdi Nihat gidip bunları söylerse, elin den apartmanlan alınmış gibi telaşlanır Güzide Hanım” diyerek gülcrdi.f..)
Dedem yalnız bizim harçlıklarımızı vermekle kalmıyor, kolejlerde okumamız için gerekli paranın ödenmesine de katkı da bulunuyordu.
Ablam, Amerikan Kız Koleji’nde Ha zırlık 11 ’deydi. Ben Robert Kolej ’de Hazır lık l ’de.
İngilizce öğretilen bir okulda okuma mızı annem istemişti. Dedem, Fransızca diye diretiyordu. Onun gözünde en iyi okul Sen Jozef’ti. Ablama da evde Mis
ket’in ders vermesinden yanaydı. Annem
le alttan alta bir süre inatlaştılar. Sonunda dedem,
“Peki, Kolej ’e verin öyleyse” diyerek ke
nara çekildi.
Herhalde onun yardımı olmadan bu işin gerçekleştirilemeyeceğini düşünüyordu.
Piraye, Fifi. Nâzım bir ara hep bu ko nuyu konuştular. Sonunda Vedat’ın da katkısıyla ilk taksitler denkleştirildi. İki çocuk olunca biraz indirim de yapılacağı söyleniyordu.
Ama Nâzım, kayıt için Robert Kolej "e gidince, memurlar onu tanıyıp Türk mü düre haber vermişler. Müdür, Nâzım’ı odasına götürüp ağırlamış, yakınlık gös termiş, sonunda da
“Biz sizden yalnız bir çocuk parası ala cağız.” demiş.
“Hem de üç taksitte...”
Okula kaydımız yapılınca doğal olarak dedem kenardadunnaktan vazgeçti. Son raki taksitleri o ödedi.
Faik Bereâvi. bunları bilmediği için, ikisi kolejde okuyan dört çocuklu, yedi kişilik kalabalık bir ailenin “bütiin ihtiyaç
larını” Nâzım’m karşıladığını sanıyor.
Film çeken, dublaj yapan bir sinema adamının belirli çalışma saatleri olmama sı çok doğal. Onun “durmadan çalışma
sı” yaptığı işin gereğiydi.
* Babam Vedat Örfi 'nin bahası Mehmet
Ali Paşa.
* * Güzide Hanım, Sadrazam Halil Rifat
Paşa 'nin kızı.
Gölgede Katan Yıllar
’dan
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi