• Sonuç bulunamadı

Refik Fersan'ın anıları:Türk müziğinde 60 yıl

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Refik Fersan'ın anıları:Türk müziğinde 60 yıl"

Copied!
6
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

"Türk

Müziğinde

60

y ı r

Murat Bardakçı

Refik

Fersan’m

anıları

Bugün 9. sayfada )

s

---Islâm

Ülkeleri

Ansiklopedisi

?

^

M

14. Fasiküi

B u g ü n d H H İ t e

Sanat olaylarını

ayrıntılarıyla

veren tek dergi

s a x

\

t i

>

i

;

r

(.İS İ

kor aynı l'mde ve İS'inde çıkar

- t ¡HAZİRAN/

(2)

Y ayına h a z ırla y a n •. M u r a t B a rd a k ç ı Q

BAŞLARKEN

Ö z e tle ye re k su n d u ğu m u z R e fik F e rs a n ’ın anıları, sık a ra lıklı e ski h a rfle rle yazılm ış 4 3 bü yü k sa yfadan oluşuyor. A nıların üze rin d e h a n g i ta rih te k a le m e alın­ dıklarını g ö s te re n b ir k a yıt olm a m a sın a karşın, an la ­ tılan olayların iz le d iğ i sıradan 1 9 5 0 ’li yılların sonlarına doğ ru yazıldıkları anlaşılıyor.

Yine a n ılara ilişkin b ir m ektu p ta n , F e rsa n 'ın b u n ­ ları A nkara R a d yo s u ’nda g ö re v li o ld u ğ u sırada İs ta n ­ b u l'd a o tu ra n b ir do stu n a g ö n d e rm e k iç in ka le m e

aldığı, a n c a k g ö n d e rm e d iğ i görü lü yo r.

R efik F e rsa n '/n ç o cu klu ğ u n u , m ü z ik yaşam ını ve

A ta tü rk 'ü n yanında "R iyaset-i C um hur Fasıl Ş e fi” o/a- ra k b u lu n d u ğ u y ılla rd a k i g ö z le m le rin i k a y d e ttiğ i anı­ larının g e n e llik le e s k i olan d ilin d e bazı y e n i k a rşılıkla r kullanıldı. Ö zetlenen veya yayınlanm ayan bö lü m le r ise s a tırla r a rasında n o k ta la rla g ö ste rild i.

M. B ard a kçı

Göztepe'deki günlerimiz başlıbaşına bir âlemdi...

Cemil Bey ayrılırken

rica etti: “Avrupa’da

konservatuvara girmeyin”

r

i

REFİK FERSAN KİMDİR?

Türk Müziği’nde bir ekol

Türk Müziği’nin 20. yüzyıldaki “ ekol sahibi ve en başarılı bestecilerinden biri” olarak kabul edilen Refik Şemseddin Fenan, 1893 yılında İstanbul’da, Şehzadeba- şı’nda doğdu. Bir yaşındayken babasını kaybetti ve Sultan Abdülhamid’in mabe­ yincilerinden, teyzesinin oğlu Faik Bey’in yanında büyüdü. Robert Kolej’e devam etti, G alatasaray Lisesi’ni bitirdi. İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra ailesiyle bir­ likte Mısır’a ve İsviçre’ye gitti, Cenevre’de bir süre Kimya Fakültesi’ne devam eni, daha sonra Türkiye'ye döndü. 12 yaşından 19 yaşma kadar Tanburf Cemil Bey’- den tanbur dersleri aldı, Leon Hancıyan’dan repertuvar öğrendi. 1917’de o zamanki

adı“Dâriileiban” olan İstanbul Konservatuvan’nın tanbur hocalığına getirildi, Cum-

îıuriyet’in ilânından sonra A nkara’ya, Riyaset-i Cumhur Fasıl Takımı Şefliği’ne atandı. İstanbul ve A nkara radyolarının kuruluşundan sonra buralarda uzun yıllar sanatçı ve yönetici olarak bulundu, bir ara Suriye'ye giderek Şam K onservaıuvarı'nın ku­ ruluşunu gerçekleştirdi. İstanbul Belediye Konservatuvan İcra Heyeti, Repertuvar Kurulu ve Bilimsel Kurul başkanlıklarını da birlikte yürüten Fersan, 13 Haziran 1965 günü İstanbul’da öldü. Bazı kaynaklarda “Türk Müziği’nin son büyük bestedri” şeklinde kabul edilen ve aynı zam anda çok başarılı bir tanburi olan Refik Fersan, 1913 yılında teyzesinin oğlu Mabeyinci Faik Bey’in kızı Fakire Fersan’la evlenmiş ve müzik yaşamlarını birlikte sürdürmüşlerdir.

Refik ve Fahire Fersan çifti, 1913 yılında evlendikleri sırada

Tanburî Cemil Bey le

çalışmaya başladıktan

sonra bilmediğim bir

faslı bir haftada tam

olarak

çıkarabiliyordum

G

AZETECİ arkadaşlarım dan tutun da çocuklarıma varıncaya kadar bütün tanıdıklarım , hayat hikâyemi neden kaleme almadığım; sorar, dururlar.

Çocukluğumdan bugüne kadar, sinema şeridi gibi gelip geçen bu donuk hatıraları, derleyip toplamak ve bir araya getirebilmek, her şeyden evvel kuvvetli bir kaleme ihtiyaç

gösteriyor, ben ise bundan mahrumum. Ha­ yat yolculuğunda senelerden beri karşılaştı­ ğım dertlerle, elemlerle mücadele etmek ve her ıstırabı sineye çekmek gibi hoş olmayan talih, hayatını musikiye vakfetmiş hisli insan­ ları yıptanyor.

Şehzadebaşfnda doğduğum evi,bahçesin­ deki armut ağacım ve üd-üç yaşındayken yap­ tığım yaramazlıkları hayal-rneyal hatırlarım. Henüz bir yaşında iken, 1894 yılında ye­ tim kaldım. Merhum babam Şemseddin Bey'i tanıyabilme şerefinden mahrum um . Maliye Nezareti’nin yüksek idarecilerinden olan ken­ disini bilenlerden hayatta kalanlar, babam ­ dan bahsettikleri sırada son derece mütevazi ve büyük ilim sahibi olduğunu, nezaketini ve cömertliğini, sanki bugün rahmet-i Rahm a­ na kavuşmuş gibi yana-yakıla anlatırlar.

EVDE DERS ALIYORDUM

Babamın vefatından sonra taşındığımız

Sultan Abdülhamid’in mabeyincilerinden tey­

zezadem Faik Bey’in Bebek’teki yalısında bir taraftan Mekteb-i Sultanî’ye —G alatasaray

Lisesi’ne— devam ediyor ve evde hususî ola­

rak Fevfık Fikret, Ahmet Rasim gibi mem­ leketin tanınmış ilim adam larından, İngiliz ve Fransız hocalardan dersler alıyor, diğer taraftan musikî nazariyatımı ve tanburum u ilerletmeye çalışıyordum.

1905 yılında, 12 yaşındayken tam bura başladım. Cemil merhumun Bayezid’de us­ ta Vasil’e benim için ısmarladığı küçük tan- burun perdelerindeki sesleri daha ikinci derste gayet kolaylıkla ve temiz olarak çıkarttım. Bu arada notayı da öğrendim. İkinci derste

Cemil, yapmış olduğum vazifeleri çok beğen­

di, G ülizar Peşrevi’nin bir hanesini yazdı. Esasen öteden beri mevcut olan peşrev ve şar­ kıları hergün dinlediğim fasıllardan işite işi- te kulağım dolu olduğundan, bu peşrevi de derhal notasından çıkarttım, hatta rüyamda bile meşkettim. İki gün sonra derse gelen Ce­

mil Bey peşrevi ateş gibi çaldığımda yerin­

den kalkarak beni alnımdan öptü. Altı ay zarfında birçok fash mükemmel olarak ez­ berlemiştim ve hiç bilmediğim bir eseri ne ka­ d ar güç olursa olsun bir bakışta hakkını vererek çalabiliyor, bilhassa Hampanum No- ta a ’yla yeni eserleri çok süratli ve yanlışsız olarak yazabiliyordum.

1907 senesinde Bebek’teki yalımızın tey­ zezadem Faik Bey tarafından Sultan Hamid’- in kızı Ayşe Sultan’a -p a d işa h ın e m riy le - hediye edilmesi üzerine, Göztepe'de “ Rıd­

van Paşa Köşkü”nü saün aldık ve oraya nak­

lettik. Köşkte de derslerime büyük bir dikkatle ve zevkle devam ediyordum.

M IS IR A GİTTİK

M eşrutiyet’ten sonra siyasî sebeplerle ai­ lemizle birlikte Mısır’a gittik ve İskenderiye’de

“ Ramli” denilen yerde gayet geniş bahçeli,

denize nazır muhteşem bir köşk kiraladık. At­ larımızla, arabalarım ızla, seyislerimizle, aş­ çılarımızla, dadı ve lalalarımızla eski a n ’anemizi muhafaza ediyorduk. Benim tek zevkim musikiydi. İlk bestelediğim eser olan

Fuzulî’nin “ Beni candan usandırdı, cefâdan yar usanmaz mı?” gazelini burada yaptım.

Beş-on parça şarkı ile Şehnazbuselik Peşre- vi’ni de İskenderiye’de besteledim.

Mısır’da bir buçuk sene kaldıktan sonra İstanbul’a, yine Göztepe’deki köşkümüze döndük. Aynı zam anda yeğenim olan refi­

kam Fahire, o sıralarda 10 yaşında idi. Ce­

mil Bey'den kemençeye başladı ve son derece

istidatlı olduğundan birkaç ay içerisinde eser­ ler ve fasıllar çalabilecek dereceye geldi.

10 Ocak 1911 'de Fabire’yle nikâhımız kı­ yıldı, 1913'te evlendik ve Sahrayıcedid’te üzeri kuleli, güllük-gülistanlık, gayet güzel bir köşk satın alarak, yuvamızı kurduk.

Bu köşkümüz bir musiki mahfiliydi. Ho­ camız Leon Efendi geliyor, bilinmeyen bes­ teleri kârları, hatta âyinleri usulleriyle öğretiyor, haftanın belirli günlerinde Cemil Bey de köşke uğruyor, eskisi gibi çalışmala­ rımıza devam ediyorduk. Endenınî Hafız

Hüsnü de haftada iki gün gelir ve kendisine

has üslubuyla okur, bizleri mestederdi. Bazı günler o yıllarda henüz tanınm aya başlayan Udî Nevres de toplantılarımıza katılırdı. H a­ kikaten başlı başına bir âlemdi.

Cemil Bey Leon’dan, Hafız H üsnü'den

ve Nevres’ten hiç hoşlanm az, bunları evine bile sokmazdı. Cemil Bey'in geldiği geceler,

Gazi Osman Paşa'nm oğlu Cemal Bey, çok

genç yaşında vefat eden arkadaşımız Gözte-

peli Ferid Paşa’nın akrabası Şevkatîzâde Na­ dir ve eczacı mektebi talebesinden Muzaffer Bey toplantılarımıza katılırdı. Bu arkadaş­

larımız Nevres'in bulunduğu gecelerde de ge­ lirler, Leon ve Hafız H üsnü’nün de iştirak ettiği fasıllar yapardık. Bazen Suphi Ziya Bey de (besteci Suphi Ziya Özbekkan) aram ız­ da olurdu.

CENEVRE'YE GİDİŞ

1913 yılının sonlarına doğru ailemizle bir­ likte İsviçre’ye Cenevre şehrine hareket ettik ve konsoloshanemizin üstündeki büyük dai­ reye yerleştik. O kadar ani bir seyahat idi ki, sazımı bile alam adım !.. Benim için çok

büyük bir azaptı. Neyse, iki ay sonra sazım gönderildi.

Cenevre’ye hareketimiz sırasında hocam

Cemil Bey’in vefatına sebep olan hastalığı

başlamıştı. Çok zayıf ve halsizdi. Günlerini yatakta geçiriyor, bazen bize geliyor, bazen de kız kardeşi Beyhan Hanım’ın K adıköy’­ deki evine giderek bir müddet kalıyordu.

Kendisiyle vedâlaşırken bana şöyle dedi:

— Refik Beyefendi, sizden bir istirha­ mım var. Kabul edeceğinize söz verin, ar- z edeyi m!..

— Emredin, söz veriyorum. — Avrupa’ya giden birçok tanıdıklarım konservatuvariara devam etliler, yalan-yanbş bir diploma ile döndükleri zaman bana se­ lâm vermedikleri gibi musikimizi de hafife aldılar. Ben buna birkaç kere şahid oldum. Konservatuvariara katiyyen girmeyin. Sazı­ nız, musikimizi ifade eden yegâne âlettir. Yalnız onunla meşgul olun. Çok hürmet ettiğim velinimet olarak tanıdığım bir ailenin evlâdı olarak sizin gibi asil bir gencin teveccühünden mahrum kalmak di­ ğerlerine benzemez, beni çok müteeessir eder.

İşte hocamın bu ricasını unutmadım. Ce­ nevre’de kaldığımız yıllarda gerek refikamın, gerekse birçok dostlarımın teşvik ve ısrarla­ rına rağmen, konservatuvara gitmedim. İki sömestr kadar Kimya Fakültesi’ne devam et­ tim, fakat kükürt ve ilâç kokulan beni hasta etti. Profesör Majör ve Bar gibi tanınmış doktorların tavsiyeleri üzerine okulu bırak­ tım.

YARIN: Cemil Bey in ölümünü

(3)

Fersan’m

anıları

f

Yayına hazırlayan: Murat Bardakçı

Q

Şehzade Ziyaeddin Efendi elimi sıkarak saatini bana hediye etti

Ceırül Bey’in ölümünü

benden sakladılar

iı - L-fr 3 ---,-| - T ı -| .. * , . ... < r. JL... £ ^ ± m ı i T --- - : '< k Jt V i t a.— . - f f \ î t r.P t. ^ r »/ j» /*• >- -V ■>> ı , e i a . V 7 » «u «Z-~s> ~S t > <<>* 4 y t / A* C Çâ>algi.) i - ' 1 7 T - . t - J -.-4.—[ ... Si L -ş jfc.»- Ty~|— —[|—f r L

“ Benim gönlüm bir kelebek, dolaşıyor çiçek çiçek". Refik Ersan'ın 1924 yılında plaklara okunan ve yıllarca dillerden düşmeyen Nihavend makamındaki bu şarkısı­ nın bestecisinin kendi el yazısıyla yazılmış notası.

'Refik Fersan’m tanınmış şarktan*

■ Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız (Acemkürdî) ■ Düştü enginlere bir ince hüzün (Segah)

• Gözlerin mavi mine, vuruldum perçemine (K. Hicazkâr) ■ Bir neşe yarat hasta gönül, sen de biraz gül (Mahur)

Dün yine günümüz geçti beraber (M ahur) Ver saki, tazelendi derdim bu gece (M ahur) Kirpiğine sürme çek, ktna yak parm ağına (M ahur) Benim gönlüm bir kelebek (Nihavend)

Beğendim biçimini, her yerin minimini (Nihavend) Bir alev yağm urudur gözlerinin her bakışı (Rast) Ey gönül döndün nihayet sen de bir viraneye (Rast) Bekliyorum günlerdir, gelmiyorsun a güzel (Uşşak)

1908 yılında çekilmiş bu tarihî fotoğrafta bir dönemin Uç ünlü müzikçisi bir arada (soldan): Refik Fersan, Tanburî Cemil ve Musa Süreyya Bey.

Ferah Tiyatrosu nda

verdiğim İlk

konserimde sahneye

çıkmadan önce

kendimi kaybettim, o

gece salon alkıştan

yıkılıyordu

Birinci D ünya Savaşı’nın başladığı gün­ lerde, annemi ve hocalarım ı ziyaret etmek m aksadıyla Cenevre’den ayrıldım.

Zavallı CemU Bey’i Sinekli B akkal’daki evinde perişan bir halde, yatakta buldum . Rengi solmuş, gözleri çukura kaçmış, halsiz, söz söylemeye kudreti yok. Kendisine kimse yardım etmemiş, büyük sanatkâr unutulmuş, köşeye atılmış. Bu hali görünce yüreğim parça parça oldu. Derhal İsviçre’ye, kayınpederi­ me mektupla hocamın bu acıklı halini tafsi­ lâtlı bir şekilde yazdım. Aldığım cevapta oğlu

Mesud’la (sonraki yılların ünlü radyocusu Mesud CemU) hemen hareket etmesini ken­

disinden rica etmemi ve M ontrö’deki hususi bir sanatoryum da tedavi ettireceğini, oğlu

Mesud'u da kayınbiraderim Abdurrahman Lütfü’n ü n d e v a m e ttiğ i Taudicum Lise-

si’ne leylî olarak kaydettireceğini söylüyor­ du.

Hemen hocam a koştum , m ektubu oku­ dum . Çocuk gibi sevineli, önce öptü, başına koydu, ağladı. Ben de derhal kayınpederi­ me telgrafla vaziyeti anlattım ve hareket gü­ nünü de bildireceğimi söyledim. Yol masrafı olarak 250 İngiliz lirası gönderdi ve her ay 20 İngiliz lirası aylık bağlayacağını haber verdi.

Cemil B e ı l İkn a edemedim

Cemil Bey'e gittim, fakat adamcağız kötü kötü düşündü, pasaportunu yaptırtm ak için lüzumlu kâğıdı vermek istemedi. H arbin şid­ detle devam ettiği böyle bir zamanda bu uzun yolculuğu gözüne kestiremediğinden gideme­ yeceğini, üzüntüyle bildirdi. Günlerce evine gittim, geldim, kendisini bir türlü ikna ede­ medim. İki ay sonra refikamla Cenevre’ye tekrar dönüşümüze kadar ikna edeceğimi zan­ nediyordum.

Bu arada Boyacıköyü’ndeki tepedeki Pat­

rik Yuvakim Efendi’nin köşkünü altı aylı­

ğına mobilyasıyla kiralamıştım, tik çocuğum

Hayrettin burada Hıdrellez günü dünyaya

geldi. Tesadüf, o akşam Enderun! Hafız Hüs­

nü Efendi bizde kalmıştı. Bütün geceyi refi­

kam ın başında dua ile geçirdi.

Aynı yılın sonlarına doğru yeniden İsviç­ re’ye hareketimizden önce ikna edebilmek am acıyla hocamın Sinekli Bakkal'daki evi­ ne gittim. Cemil biraz daha iyiydi. Birkaç gün sonra Erenköy’e, Rahmi Bey’in köşkü­ ne gideceğini, ilkbaharda düzeldiği takdirde İsviçre yolculuğuna dayanabileceğini sandı­ ğım söyledi.

1917’de yeniden ailemle birlikte İstanbul’a döndüğüm de Cem il Bey’in ölmüş olduğunu öğrendim. M aalesef cesaret ederek İsviçre'­ ye gelememişti. Şayet gelseydi lüks bir sana­ toryum da tedavi edilir, daha çok uzun yıllar yaşardı. Biz daha İsviçre’deyken Cemil'in ve­ fat haberini mektupla bildirdiklerini fakat ka­ yınpederimin çok sevdiğim hocamın ölümünü duyunca üzüleceğimi düşünerek bana söylet­ mediğini sonradan öğrendim.

Konservatnvar açma k ararı

İstanbul’da eski W ashington sefirimiz Zi­

ya Paşa'nın başkanlığında, o zamanın ileri­

de gelen musikî üstadlanndan Leon Hancıyan

Efendi, Rauf Yekta Bey, AH Rıfat Bey, İs­ mail Hakkı Bey, Hüsameddin Bey, Kâzım Bey, Abdülkadir Bey ve Zekai Dedezade Ahmed Etendi’dcn meydana gelen bir mu­

sikî encümeni kurulmuş ve “ Darülelhân” adı altında bir Türk Musikisi Koııservatuvan açıl­ ması karar altına alınmıştı. Buraya imtihanla tanbur, kemençe, ney, kem an, santur, ka­ nun, lavta ve ud hocaları alınacağını iiin et­ tiler, beni de im tihana çağırdılar.

Vaktiyle Gazi Osman Paşa'nın oğlu Ce­

mal Bey'in hediye ettiği ve Üçüncü Selim’e

ait olan tanburia açıklanan günde imtihan heyetinin karşısına çıktım. T anbur hocası ol­ mak üzere m üracaat edenler arasında o yıl­ ların ünlü icracılarından CemU Bey’in yeğeni

Hikmet Bey. Atıf Bey, Kadı Fuad ve daha

birçok kişiler vardı.

İm tihan salonuna girince önüm e iki ese­ rin notasını koydular. Birincisi Şakır Ağa’- nın bir şarkısı, diğeri ise Cemil Bey’in

“ Şedaraban S ız Semaisi” ydi. Şarkının o r­

tasında, iki gün önce tam ir ettirdiğim tan- burun sapı gövdeden ayrılmaya başladı. Şarkıyı bu vaziyette bitirebildim ve durum u im tihan komisyonuna arzettim . Hemen bir başka tanbur getirdiler. Evcâra’dan Şedara- b an ’a bir geçiş taksiminden sonra Semai’yi ateş gibi çalıverdim. Öyle alkışladılar ki be­ nim bile gözlerimden yaşlar boşandı. Salon­ da misafir olarak bulunan Şehzade Ziyaeddin

Efendi yerinden kalktı, elimi sıktı ve bir ha­

tıra olarak kapağında “ Z ” markasıyla ha­ nedan arm ası bulunan platin saatini, platin dolm a kalemiyle birlikte bana hediye etti.

Konservatuvara T a n b u r b ocası

Birkaç gün sonra da imtihanı birincilikle kazandığımı ve yeni kurulan konservatuva- ra tanbur hocası olarak tayin edildiğimi öğ­ rendim.

Konservaluvarda ders verirken tanburun bütün teknik yönlerini anlatan bir metot ha­ zırladım. Encümen kitabın derhal basılma­ sını kararlaştırdı ancak, bir senede ve büyük emeklerle hazırladığım kitap teslim ettiğim konservatuvarda ortadan yokoiuvcrdi.

1919 yılında Mabeyn Musikisi’nde (sa­ ray müzik topluluğu) de bir imtihan açıldı.

Birinci sınıf san atkârlık kadrosuna m üra- i caat ettim ve musikî üstadlarının meydana i getirdiği bir komisyon karşısında iki saat sü- ! ren bir im tihandan sonra “ Mııztka-i Hutna- Ş

yun İnce Saz Heye!i” ne “ Başsazende ] muavini' olarak tayin olundum. Aynı zaman- ;

da haftanın bazı günlerinde konservatuvara da devam ediyordum.

İlk konserimi de aynı yıl verdim. Şehza- debaşı’ndaki ferah T iyatrosu’nda padişahın emriyle malûl gaziler yararına düzenlenen bir konserde, fasıl şetimiz Muallim İsmail Hakkı

Bey bir taksim yapmamı istedi. Fakat heye­

candan sahneye çıkacak halim yoktu, bana bir kadeh “ dolu’’ verdiler, kendimden geç­ tim , oturduğum yere yığıldım. Teskin etti­ ler, ikinci bir “ dolu” uzattılar, ancak üçüncüsünde heyecanımı yenebildim.

Yaptığım taksimden sonra salondan bir j alkış tufanı yükseldi. O ldukça tiz perdeler- ] den “ Yaşa” sesleri geliyordu. Bazı hanım- j lar sahneye kadar çıkarak elimi sıktılar ve i tebrik ettiler. İsmail Hakkı Bey çalmaya de­ vam etmemi söyledi, yeni bestelemiş oldu- i ğum Sultaniyegâh Peşrevi’ne başladım. Kulise geçtiğimde salonda kıyametler kopu- i yordu, bende ise hai kalmamıştı.

YARIN: A ta tlirk soruyor:

(4)

Refik

Persan’m

anıları

TÜRK MÜZİĞİ NDE 60 YIL

Y ayına h a z ırla y a n : M u r a t B a rd a k ç ı Q

Gazi nin emriyle düzenlenen konserler sabahlara kadar sürerdi

Atatürk sordu:

“Musikî nedir?”

Bir dönemin ünlii Millî Eğitim bakanlarından Haşan Ali Yücel’in Bursa Milletve­ kili ve müzisyen Muhittin Baha Pars'ın antetli kâğıdına yazdığı ve Betik Fersan taralından bestelenerek Hamparsum Notası yla kaydedilen bir şiiri: “ Düşme gör

sevdâ belâ gözlerdedir; Aşk, neş'e, zevk hep bizlerdedir."

R e fik F e rs a n iç in n e d e d ile r ?

Musikîmizde bir bestekâra bütün eserleri güzel olamaz fakat, Refik Fersan bunda bir istisnadır. Bütün eserleri güzeldir ve hiçbir eserinde benzerlik yoktur. Bu itibar­ la üstad, heykelini kendi eserleriyle dikmiştir.

Ref’i Cevad Uluaay Refik Fersan her tarzda eser vermiş ve hepsinde en mükemmeli arayarak bul­

muştur. Birbirlerinden güzel şarkılarında onun iç âlemini yansıtan bir lirizm sezilir. Prozodiler ise mükemmeldir. Elimizdeki plaklarından da anlaşılan mızrap vuru şu, taksimlerindeki heyecanlı ve enfes üslûp, kendisine has musikî cümleleri, bir makamın bütün inceliklerim belirtmesi, tpnburdaki virtüözlüğünü açıkça gösterir. İşte bestekâr b u ... _ . Orhan Nasuhioghı. . .. 20. yüzyılın saadetli rüyasıdır Fersan’ın musikisi. Acılı uykuların aydınlık sa­ bahlarda huzurlu tebessümlere dönüşen rüyası. Fırtınadan sonraki sükûn. Bir kele­ beğin titrek kanadında elinize konan ve kalbinize akan oradan... Bir daha ne zamandır bilinmez geleceği, sonsuza kanatlanan kartalın —ki asıriar sürdü yolculuğu bugü­ ne, ü m ra n d a n -. Ruhi Ayangil

1925 yılında çekilen bu tarihî fotoğrafta, Türk Müziği'nin bir dönemdeki en ünlü isimleri toplu halde görülüyor.

Atatürk, İsteği üzerine

yaptığım Nikriz saz

semaisi ni dinledikten

sonra, "Haydi bakalım,

hepimiz zeybek

oynayacağız" dedi

M

IZ1KA-İ Hum ayun, Cum huriyet’in ilânından sonra lağvedildi. 1924 yı­ lında binbaşı rütbesiyle A nkara’ya,

“ Riyaset-i Cumhur Mızıka Heyeti Alatur­ ka Kısmı” hocalığına tayin edildim.

Çok sevdiğim kıymetli arkadaşım Münir

Nurettin’le birlikte hemen her gece sabaha

kadar Atatürk’ün huzurunda konserler ve­ rir, fevkalâde takdirlerine m azhar olurduk. A ynca A nkara Türkocağı’nda yalnız ikimiz, bazen de heyetle birlikte konserlere çıkardık. Bütün A nkara muhiti, yabancı sefaret men­ suplarına varıncaya kadar konserlerimizi dol­ dururlardı.

Atatürk bizi o kadar severdi ki, yanın­

dan hiç ayırmaz ve müsaadeleriyle verdiği­ miz Türkocağı konserlerini de şereflendirirdi. Bu konserlerin A tatürk’ün emriyle bazen sa­ bahlara kadar devam ettiği olmuştu.

Seyahatlerine mutlaka bizi de birlikte gö­ türürdü. Adana, İzmir, Çeşme, Kastamonu, Bursa ve diğer birçok gezilerinde daim a be­ raberdik. Şeref verdikleri her yerde bize umu­ m î konserler verdirirler, halka Türk Musikisi’ni dinlettirirler, kendileri de gelir­ ler, salonlarda iğne düşecek yer kalmazdı. Konserler bittikten sonra ayrı bir program yaparlar, eserler tekrar çalınır, musikimize karşı olan teveccüh ve sevgilerini bu şekilde gösterirlerdi.

ATATÜRK’ÜN HUZURUNDA

Bazı seyahatlerde, gittikleri yerlerde uzun süre kalırlardı. Böyle yerlerde kendimize yar­ dımcı olarak Mesud Cemil’i çağırırdık. Bi­ ze viyolonseli ile iştirak ederdi.

Bir akşam , emirleriyle yaptığım bir tan - bur taksiminden sonra yaşlı gözlerle bana şöy­ le bir sual sordular:

— Aferin oğlum, çok güzel bir taksim yaptın, mütehassis oldum, eksik olma. Ba­ na musikî nedir, tarif eder misin?

— Hakikî aşktır! Hislerimizin nağmelerle ifadesidir. Her insanı çeşitli tesirler altında bırakan güzel bir yüzün, güzel bir kokunun, güzel bir sesin, güzel manzaralara tarifi im­ kân haricidir. Musikî de tarif edilemez. İn­ sanı bazen ağlatır, bazen güldürür, bazen de maddî hayatla alâkasını keser, mana âle­ mine gönderir.

Bu cevaba çok memnun oldular:

— Aferin çocuğum, gel seni bir öpeyim. Bana şimdiye kadar böyle bir cevap veren olmadı. Kimi seslerin dizisinden, kimi gam­ lardan, bilmediğim makamlardan zırvaladı­ lar, durdular. Sanki musikî kitaplarından ben bn şeyleri okuyamazmışım gibi, bana musikî dersi vermeye kalkıştılar. Hakikati sen söyledin, hepsini matettin. Gel, bir da­ ha öpeyim evlâdım seni. Sen sanatında eli öpülecek adamsın!

Âciz bir sanatkâra karşı büyük A tam ı­ zın teveccüh buyurdukları bu yüksek iltifat­ lar beni ihya etmişti. Aradan seneler geçtikten sonra bile, Gazi’nin o akşamki takdirkâr ba­ kıştan gözümün önünde her zaman

canla-ATA’NIN İZLEDİĞİ BİR BAŞKA KONSER

Bir başka akşam , fasıldan sonra bir se­ mai çalarak konsere son verdik. Atatürk şöyle dedi:

— Her fasd peşrevle başlıyor, saz sema­ isiyle bitiyor. Dörder “ hane” olarak yapı­ lan bu eserlerin, bilhassa saz semailerinin tavrı aşağı yukarı birbirlerinin aynı. Bizlere heyecan verecek, ruhumuzu okşayacak zey­ bek havalan gibi kıvrak nağmelerle tertip edilselerdi olmaz mıydı? Acaba bestekâria- nmız neden bu ciheti gözönünde tutmamış­ lar?

Gazi’nin bu buluşları harikaydı. O ara

salon orkestrası konserine başladı. Yerimden kalktım, beni de ilgilendiren bu buluş üzeri­ ne derhal bir eser yazmak ve hemen orada arzularım yerine getirmek için tenha bir ye­

re çekildim. Bir kâğıt parçasına o anda do­ ğan nağmeleri Hamparsum Notası’yla tçspit ettim, dördüncü haneye de zeybek temposun­ da bir oyun havası ekledim. 15 dakika gibi kısa bir sürede m eydana getirdiğim bu eseri bir daha gözden geçirdim, kendim de beğen­ dim. Mükemmel bir “ Nikriz Saz Semaisi” bestelenmişti.

"HEPİM İZ ZEYBEK OYNAYACAĞIZ"

Yirminci dakikada salona girdiğim zaman orkestra dans havalarını çalmaya devam edi­ yor, Atatürk sofra başında maiyetiyle konu­ şuyordu. Beni görünce:

— Neredeydin?

— Paşam, emirlerinizi yerine getirmek üzere dışarıya çıkmış idim. Müsaade buyu­ rursanız, şimdi bestelediğim “ Nikriz Saz Se­ maisi” » dinleteceğim.

Paşa hayret etmişti. Derhal tanburla eseri çalmaya başladım. Alâkayla, dikkatle takip ediyordu. Son hanenin zeybek usullerine baş­ lar başlamaz:

— Bravo! Aferin evlâdım ... diyerek ara­ larında İnö n ü 'n ü n de bulunduğu misafirle­ rine:

— Haydi bakalım , hepimiz zeybek oy­ nayacağız!

Tekrar tekrar bu eseri çaldırdılar ve zey­ bek oynadılar.

Sanatkâr paraya değil, iltifata m uhtaç­ tır.

YARIN:

M ısır H id ivi’nin davranışı Gazi yi çok sinirlendirdi

(5)

Yayına hazırlayan •. Murat Bardakçı

Tahta masadaki teneke çatallar! görünce kendimi dı­

şarı attım. Çok sinirlenen Gazi, Hidiv'e şöylediyordu:

“Bu çocuklar en büyük

sanatkârlanmızdır! ’ ’

Refik Fersan’ın kendi elyaztstyla en ünlü şarkılarından biri: "Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıs s ız ...”

Refik ve Fahire Fersan çifti, 1962 yılında Etiler’deki evlerinde.

400'den fazla beste yapmıştı

Türk Müziği’nde, özellikle saz eserleri besteciliğinin "son ustası” olarak tanım ­ lanan Fersan’m yapıtları, bugün klâsik repertuvar içerisinde yer alıyor. Ezgilerini genellikle “ müzikal şom - cevap” ¡¡içkilerinin geliştirilmesine dayandıran ve ortaya koyduğu yapıtlarıyla yepyeni bir ekol oiıışıuran Fersan, Türk Müziği araştırıcıla­ rınca bu ekolün “ taklit edilemeyen tek bestecisi” olarak nitelendiriliyor.

Refik Fersan’m bugün elimizde olan notaları incelendiğinde, onun 1909 yılın­ dan başlayarak, ölümüne kadar 400'den fazla beste yaptığı ve bunların 2 “ Mevlevi

Âyini” birer “ Beste” , “Ağır Semai” , “ Yürük Semai” ile “Kâr-ı Natık”, 4 Marş,

4 İlâhi, 18 “ Peşrev” , 28 "Saz Semâisi", 3 “ Sirto” ve 350’ye yakın şarkıdan oluş­ tuğu görülüyor.

Türk Müziği’nin hemen hemen her türünden örnekler veren ve yüzyıllar önce kullanılan “ Selmek” makamını, yeniden canlandırabilm ek için tam bir "fasıl” da yapan Refik Fersan, çok sayıda doldurduğu plâkların yanısıra, İstanbul Konserva- tuvan ve Radyosu’nda “ Bilimsel K urul” ve “ Repertuvar Kurulu” başkanlıkların­ da bulunduğu yıllarda yüzlerce klâsik eserin notasını da yayınlamıştı.

Eski Mısır Hıdivi, bize

bir lenger nohutla

pilâvı lâyık görmüştü.

Atatürk bunu

duyunca, Hidiv'e ağır

sözler söyledi.

Bursa’daydık. A tatürk, “ G üm üşsüyü” denilen yerde bir köşkteydi. Bizim için de köş­ kün yakınında, orm an içerisinde başka bir köşk ayrılmıştı, M ünir Nurettin, Mesud ve Hıfzı Y aşarla birlikte orada kalıyorduk.

Bir akşam eski Mısır Hıdivi Abbas Hil­

mi Paşa şerefine köşkte bir ziyafet tertip edil­

di. Ertesi akşam da Hidiv, P aşa’yı M u­ danya’da bulunan kendi yatına davet etti. -H ep birlikte M udanya’ya gittik ve yada Mar- : m ara’ya açıldık.

Salonda muhteşem bir sofra kurulmuş­ tu. Biz de salonun arka kısmındaki kütüp­ hanede musiki faslı yapıyorduk. H idiv’in hizmetkârlarından bir Arap geldi, bizi yemeğe davet etti. Münir, Yaşar ve M esudTa bera­ ber salondan ayrıldık. Arap bizi başaltına gö­ türdü ve başaltı am barına indirdi.

Bir de ne görelim? Bir tahta m asa üze­ rinde beş-on çinko tabak, m asanın ortasın­ da iki lenger nohut ve pilav, her tabak başında yüzer dirhem ekmek, bir teneke ka­ şık ye teneke çatal...

İşte Hidiv H azretlerinin bize lâyık gör­ dükleri sofra!

Yaşar’la Mesud çok acıkmış olacaklar ki,

hemen sofra başına çöktüler. Benim esasen boğazıma o kadar merakım yoktur, yeme­ sem de olurdu. Tersyüzü güverteye çıktım,

Münir de beni takip etti. "H İD İV HAZRETLERİ!.."

Güvertede dolaşırken Atatürk bizi gör­ müş, yanm a çağırttı. Salona ikimiz de gir­ dik. Henüz sofraya oturm uşlar, yemeklerin dağıtılmasını bekliyorlardı. Atatürk;

—Siz yemiyor musunuz? —Canımız istemiyor efendim...

Tabiî zeki adam , işin farkına vardı.

—Arkadaşlarınız nerede? —Tayfalarla yemek yiyorlar...

Bunu duyar duymaz Hidiv’e hitaben ga­ yet ciddî ve sert:

—Hidiv Hazıetieri! Bu çocuklar mem­ leketimizin en büyük san’atkâriandır. Be­ nim soframda, benim yanımda yemek yerier. Bensiz iştahlan kapanır. Refik, Türk Mu- sikis’nm şefidir, binbaşıdır. Diğer arkadaştın da münevver insanlardır. Bunu bilmeniz lâ­ zım.

Hidiv’in esmer suraü pembe pembe mor­ laştı, binbir özürler diledi. Sofradan iki Arab’ı kaldırdı, yerlerine bizi oturttu. Diğer arka­ daştan da çağırttı, fakat her halde kâfi dere­ cede kanıdan doymuş olacak ki, davete icabet etmediler.

Sofradan kalktık. Hidiv Hazretleri etra­ fımızda pervaneler gibi dolaşıyor, sigaralar ' ikram ediyor, hatta tanbur çalarken ayağı­ mın akm a bir yastık koymak zahmetinde bile bulunuyordu'..

DOKUZ KERE İSTİFA

1924'ten 1927 senesine kadar A nkara'­ da Zeki Bey’in (İstiklâl M arşı’nın bestecisi

Zeki Öngör. O tarihlerde Riyaset-i Cum hur

Orkestrası’nm şefi idi) idaresi atanda bulun­ duğum müddet zarfında tam dokuz kere is­ tifa ettim . Bir gün samimiyet gösterir, ertesi gün değişir, ortada ne fol, ne yum urta yok­ ken bir bahaneyle bağınr, çağırırdı.

Hemen her gece - fasıl yapmadığımız gün­ lerde de - Ç ankaya’da sabahlardım . Erken­ den evime geiir, elbise değiştirir ve 9’da yeniden kışlada hazır bulunurdum. Zeki Bey benim geceyi uykusuz geçirişimi dikkate al­ maz, sabah meşklerinde hazır bulundurm a­ ya mecbur eder, öğleden sonra 3’ten 5’e kadar tekrar vazife başında tutar, hiçbir ma­ zeret kabul etmezdi. Haftalarca yatak yüzü görmediğim vâki idi.

1927 yılının Ocak’mda Fahire müthiş bir tifoya tutuldu. Tifo nüksetti ve arkasından başka hastalıkları da birlikte getirdi. Ölüm­ den nasıl kurtulduğuna tedavi eden doktor­

lar da hayret ettiler, A nkara’da kalmaması icap ettiğini söylediler. Bir rapor hazırlandı ve G azi’nin de kabul etmesinden sonra İs­ tanbul’a, Erenköy’e naklettik.

(Refik Fersan anılarının bundan sonra­

ki bölümlerinde Irak, Mısır, Yunanistan ve Macaristan’a yaptıkları gezileri, oralarda ver­ dikleri konserleri anlatıyor, özellikle M ısır’­ da bulundukları sırada hanedan üyelerinden

Prens Yusuf’un sarayında kendilerine gös­

terilen yakınlıktan bahsediyor.)

MÜNİR NUREDDİNLE İLK TANIŞMAMIZ

M ünir Nurettin’i ilk olarak 1917 sene­ sinde “ Darâielhan İcra Heyeti” ne devamı sırasında dinlemiştim. Mümtaz bestekârımız

Suphi Ziya Özbekkan'ın babası Ziya Paşa'-

mn başkanlığında, o devrin en değerli üstat­ larından meydana gelen Musiki Encümeni huzurunda verdiği bir imtihanda Dellâlzâde’- nin Yegâh bestesini usulünü de vurarak ha- rikulâde tavrıyla ve cok (tüzel sesivle okudueu

zaman hepimiz bu genç çocuğun sanatı kar­ şısında hayran kalmış ve gözlerimizden yaş­ lar boşanmasına mâni olamamıştık.

Darülelhan’dan sonra Münir, ziraat oku­ mak üzere Macaristan'a gitti fakat musiki aşkı bu ikinci mesleğine galip geldi. İstanbul’a dö­ ner dönmez Şark Musikisi Cemiyeti’ne girdi ve konserlerine başladı, benim teşvikimle Muzika-i H um ayun İncesaz Takım ı’na ka­ tıldı. C um huriyet’in ilânından sonra Anka­ ra ’ya birlikte tâyin edildik. A nkara’da bulunduğum uz müddet zarfında A tam ızın bizlere karşı gösterdiği yüksek alâka ve te­ veccühlerini, derin sevgilerini, konserlerimi­ zi, A tam ızla birlikte yaptığımız seyahatleri, M ısır’da iler, “ Arap musikisinin arslanı”

Abdütvahab Bey’in Münir’in karşısında “ke­ di gibi” sessiz kalışını yazsam , sayfalar do­

lar.

Yarın: Hangi besteci a ltın la r

(6)

Yayına hazırlayan. Murat Bardakçı Q

Türk Müziği’nin iki ünlü bestecisi, eşleriyle birlikte 1961 yılında bir aile toplantısı sırasında (soldan) Relik Fersan, Selma Çağla, Fahire Fersan ve Cevdet Çağla.

Altınlar içerisinde yüzen bir Türk Müziği bestecisi nerede?

Bestecilerimizin

sonu hazindir!

(Refik Fersan, anılarının bundan sonra­

ki bölüm ünde çeşitli yıllarda tanık olduğu olayları tarih sırasına koymaksızm anlatıyor, tanıdığı ünlü müzikçilerden bahsediyor.)

Rahmi Bey merhum, şarkılarının hepsi­

ni ilkbaharda bestelerdi. En sevdiği mevsim ilkbahardı. İlk şarkısı olan “Gül hazin, sun­

ini! perişan, bağzânn şevki yok” u bir ma­

yıs gününde yapmış, son eserini de yine ilkbaharda besteleyerek Fahire’ye ithaf etmiş­ ti: “ Bir nevcivansın, şûh-i cihansın..."

Sevdiği ve görüştüğü insanlar çok azdı. En fazla sevgi gösterdiklerinin başında M a­ liye N azın Ziya Paşa, Mahmud Celâleddiu

Paşa’yla oğlu Şemseddin Ziya Bey, Tanbu- ri Cemil Bey ve ailesi, Münir Nureddin’in

babası Nureddin Bey ve bizler gelirdik. Son derece zekî bir nisandı. N ota bilme­ diği için bestelediği şarkılan hatm nda tutar, yazdırdıktan sonra hiç değiştirmeden okur­ du. Kızı da Tanburi Cemil Bey’le tanbur meşketmişti ve Fahire’yle yakın bir arkadaş­ lıktan vardı. Kızının çok genç yaşta ölümü,

Rahmi Bey üzerinde buhranlara yol açmış,

âdeta yıkmıştı.

'1926 yılı ilkbahannda Fahire çok ağır bir hastalığa yakalandı. “ Geçmiş olsun” ziya­ ret) için gelen Rahmi Bey, Fahire’nin oda­ sına girince onun yataktaki solgun halinden çok müteessir oldu. Çantasından kıymetli bir çift- fincan çıkararak, “ Kızım” dedi. “ Da­

ha çok gençsin. Kocanla birlikte uzun, mes’ut bir bayat sürersin. Bu fincanları al, yıllar sonra bunlarla karşılıklı bir kahve içer­ ken beni hatırlarsınız. Allah bu genç yaşın­ da senin canını alacağına benimkini alsın.”

Ertesi gün Rahmi Bey’in vefat haberi gel­ di.

(Besteci, anılarının son bölümünde Türk Müziği’yle ilgili görüşlerine yer veriyor.)

ÇOK SESLİ BİR TÜRK MÜZİĞİ

Kendimi bildim bileli zaman zaman Şark ve G aip musikisi mensuplan arasında bir mü­ nakaşa, bir mücadele kopar. Gazete sütun­ ları bu işe aklı erenlerle ermeyenlerin yazılarıylü dolar, kimi Şark Musikisi’ni, ki­ mi G arp Musikisi’ni dilleri döndüğü kadar müdafaa ederler. Bu tartışm a bugün de ara­ da bir parlam aktadır, bundan sonra da ay­ nen devam edecektir.

Musikimizin makamlarını kendine has olan üslûplarına bir zarar getirmeksizin ve bugünün zevkine uygun olarak çok seslen­ dirmek, geliştirmek, sanıldığı kadar kolay bir şey değildir, örnekleri de ortadadır. Avrupa konservatuvarlanndan yetişen değerli arka­ daşlarımız tarafından büyük emekler sarfıy-

la“ ültramodern” biçimde çok seslendirilerek

halka sunulan eserlerin hiçbiri, milletimizin ruhunu okşayam amıştır, bu inkâr edilemez. Dünya konservatuarlarının her sene yetiş­ tirmekte olduğu kompozitörlerden biri de eserlerimizi çok seslendirerek ortaya çıkart­ mış olsa, ancak arkadaşlarım ız derecesinde bir başarı elde edebilir.

Musikimizde büyük bir inkılâp yaparak, milletlerarası bir Türk musikisi meydana ge­ tirmek için bence şunlar gerekir:

Konservatuvarlara derhal Türk Musikisi Teorisi derslerini koymak, öğrencilere ma­ kam ları, usulleri, “ ik a” ları, Batı musikisiy­ le olan farklarını öğretmek, daha sonra Batı musikisini de etraflı bir şekilde okutmak. Her ikisini de “ adamakıllı” öğrenenler arasında yetenekli, zeki, hassas biri çıkıverirse ve

“maddiyata" da önem vermezse, ancak böyle

bir kişinin m eydana getireceği eserlerin biz- lere sesleneceği ümit edilebilir. Çünkü bu sa­ natkâr eserlerine gelişigüzel Batı musikisi kuralları uygulamayı kâfi görmez, aynı za­ m anda içerisinden gelen nağmeleri çok sesli­ lik kurallarının zevkli bir şekilde uygulan­ masıyla süsler.

Kısacası musikinin Türkçesi, alafranga­ sı, Çincesi ve “ kâfircesi” yoktur. Musiki

“ beynelmilel” bir dildir.

BESTECİLERİMİZİN "A CI" SONLARI

Türk Musikisi bestekârlarının sonlan, dik­ kat edilirse, çok hazindir. Kimi “terk-i diyar” ederek gurbet ellerinde, kimi “bîmarhane” hücrelerinde, kimi aç bir şekilde dünyadan ayrılmıştır, Bunun bir tek sebebi vardır, il­ gisizlik!

İşte, Sinekli Bakkal’daki evinin bir oda­ sında, yer yatağında ölen Cemil Bey...

İşte, kendisini himaye eden Sultan’m ölü­ münden sonra öksüz kalan ve üzüntüsünden Mecnun gibi dağlan aşan ve bir daha görül­ meyen Cemil’in ağabeyi, harikulâde nısfiye üfleyen Reşad...

Ancak Türk ve Batı

musikilerini iyi bir

şekilde öğrenmiş,

' maddiyata” önem

vermeyen ve hassas

ruhlu gençlerimizin

yapacakları çoksesli

parçalar

ruhumumuza

seslenebilir.

İşte, çektiği sefaletten kendini asan, bü­ yük sanatkâr üstad Hacı Kirami...

İşte, açlıktan ölen ve evinde ölüsü bulu­ nan Tanburi Ali Efendi’nin oğlu Tanburi Aziz...

İşte, sefalet içerisinde can veren mevlit­ han ve bestekâr Endenim Hafız Hüsnü...

İşte, yatacak bir yer bulamadığı için so­ ğuktan zatürree olarak ölen bestekâr Bimen... İşte Sultan Mahmud’un Batı musikisini Türkiye’ye getirmesi üzerine eski ilgiyi göre­ meyen ve mahrumiyete düşmemek için Ihac- ca giderek Hicaz’da vefat eden büyük bestekâr

Hamamizâde İsmail Dede Efendi...

İşte, Udi Nevres, işte Rahmi Bey, işte

Lemî Bey, işte yanm asır musikiye hizmet

veren ve sandıklar dolusu repertuarını bık­ m adan, usanm adan kendi el yazısıyla derle­ yen üstad İsmail Hakkı Bey...

Şimdiye kadar altınlar içerisinde yüzen bir Türk musikisi bestekân nerede?

BİTTİ

-Refik Fersan için ne dediler?

60 yılı aşan sanat yaşantım da tanıdığım nice aileler arasında K en an 'lar bam ­ başka, m üm taz bir yer alır. Şahsî asaletini müziğinde de gösteren Refik Fersan ve çok kıymetli eşi Fahire Hanımefendi'yi birçok ailelere örnek olacak bir çift, bir sanat âbidesi olarak tanıdım.

Cevdet Çağla

Onu ilk olarak bestelediği Sultaniyegâh Peşrevi ve Saz Semâisi'yle beğenmiş, takdir etmiş, alkışlamıştık. Olgun bir istidadın, ince, duygulu bir zevkin mahsûlleri olan bu eserler, ruhumuzun enginlikleri içine bütün güzellikleriyle yayılmaktadır. O nun ölümüyle Cemil’in sağ ve sol el tekniğini bizzat görmüş, öğrenmiş ve izlemiş son tanburîmizi de kaybettik.

Ruşen Ferid Kam

Sezgiye dayanan Doğu ruhu ile müzikte Batı tekniğini kendi yüksek kişiliğinde, doğal olarak birleştiren insan... İleri bir müzik ustası, Türk M üziği'nin kendi kay­ naklarını kullanarak, yabancı kaynakları da kendi yapısında eriterek gelişebileceği­ ni tek başına kanıtlayan kişi. Refik Fersan'ın izlenmesi, belki gelecek nesil için mümkün olabilecektir.

Nezih Uzel

V________________________________________

İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

T he results o f this study show ed that natural and cheap Jania Rubens - Saccharomyces Cerevisiae - Silica gel com posite biosorbent can be successfully u sed for thorium

Halide Edibin İngiliz edebiyatı tarihinde görülen ve bizim için ruh olacak nokta, mazinin yuğurul masıdır, bizim edebiyatımız kapı­ sı açılmadık bir

esası ve İngiltere nüfuzuna tâbi bir Filistin hükümeti hıristiya- niyesinin teşkili ve bu suretle Mısır ve Süveyş ve Bahı-iahme- rin ilelebet teinini ve

Gama ›fl›n patlamalar›yla ilgili olarak yayg›n kabul gören model, Günefl’ten çok daha kütleli bir y›ld›z›n merkezinin çökerek, kutuplar›ndan parçac›k ve

The main goal of the present study was to determine whether there was any difference between the effects of two lipid lowering drugs, fenofibrate and atorvastatin, on plasma

► TÜYAP tarafından verilen “ Şükran Ödülü” ve Bilgi Yayınevi adına Muzaffer tzgü’nün verdiği “Altın Fırça” ödülünü alan Semih Balcıoğlu, İzmir’de

Mıtfgsamflık hayatında büyük brr^evfct adamı evsafından izler görünmediği için, ömrü müsaade e- , derek meşrutiyetten sonra siyasî. *4'Dİr rol oynayamamış