1
A D L A R I B E N D E S A K L I
Y A Z A N FUAT KONYA
2
Ö N S Ö Z
1915 yıllarında Rusların işgaliyle Karadeniz bölgesinde yaşayan insanlar, mallarını, mülklerine geride bırakarak, çeşitli zorluklarla yörelerinden göç etmişlerdi. Bu insanlar;
yeni yerleştikleri bu yerlerde, yeni hayatlar kurmuşlardı. Bu hikâyemiz de, göç etmiş ailelerin hikâyesidir.
Anlatımlar; tamamen gerçektir.
Hikâyenin yazarı olarak fazla yorum yapmayacağım, yorumu bu hikâyeyi okuyanlara bırakıyorum.
Fuat Konya
3
ADLARI BENDE SAKLI
RUSLARIN TRABZON İŞGALİ VE GÖÇLER
4
1915 yılında Rusların Doğu Karadeniz’den Anadolu topraklarına girmesiyle, Karadeniz’de endişe, korku yaşanıyordu. Rus’lar Trabzon kıyılarına kadar gelmiş, her tarafı yakıp yıkıyorlar ve insanları öldürüyorlardı. İnsanlar yıllarca yaşadıkları topraklardan malını mülkünü geride bırakıp, canlarını kurtarmak için göç etmek zorunda kalmışlardı. Halk akın akın dağ yollarından, kimisi at arabası, kimisi eşek arabası ne bulduysa kaçıyorlardı.
Bu imkânlara sahip olamayanlar yayan olarak dağ yollarından daha uzaklara gitmek için çaba harcıyorlardı.
Bu göç olayından sonra birçok aile yollara koyulmuş, çok acılar çekilmiş ve insanların yaşamları değişmişti. Hikâyesini anlattığımız ailede bunlardan biridir.
5
1915 YILI TRABZON’DAN GÖÇ EDEN HALK
Onlar; Trabzon’un sahil kesiminde bulunan, deniz kıyısındaki küçük bir köyde yaşıyorlardı. Ecdatları; Trabzon’
a bin dört yüz yıllarında karaman beyliğinin dağılmasından sonra buraya yerleşmişlerdi. Yerleştikleri bu köy deniz kenarındaydı ve sahilden itibaren dağlara doğru yükseliyordu. Tarım
6
yapılacak yer yoktu. Başka bir geçim kaynağı bulunmadığından onlarda denizden balık tutarak yaşamlarını devam ettiriyorlardı. Evlerini deniz kıyısında yapmışlardı, evin altında da kayıklarını barındırıyorlardı.
GÖÇ EDEN HALKIN BİR KISMI Seferberliğin başladığı bin dokuz yüz on beş yıllarında, yerleştikleri bu köyde akrabaları ile birlikte, birkaç hane birlikte yaşıyorlardı.
Ailenin en büyüğü ve yaşlısı halalarıydı. Ailenin diğer fertleri olan iki
7
erkek kardeş ve anneleri diğer evde yaşamaktaydı. İki kardeşin babaları Rus harbine gitmiş ve bir daha dönmemişti.
TRABZON’ DAN GÖÇ EDEN HALK Göçün başladığı zamanda, Halalarının kocası bir eşek arabasına tüm ailesini ve karısının yeğenleri ile annelerini koyarak o güne kadar edindikleri mallarını mülklerini geride bırakarak, dağ yollarından bin bir güçlükle, bazen aç ve susuz kötü bava şartları altında Sinop Gerze’ye gelirler.
Çocukların anneleri hamiledir ve
8
geldikleri Gerze’de en küçük çocuğunu doğurur. Bir müddet Gerze’de kalırlar, bu arada çocukların anneleri hastalanır ve aylar sonunda hastalıktan kurtulamaz ve ölür. Aile fertleri daha sonra Gerze’den hareket ederek yine çeşitli güçlüklerle Paşabahçe’ye gelirler. Büyük kardeş evlidir. Ortanca kardeş genç bir delikanlıdır. Küçük kardeşleri ise çok küçüktür.
1915 YILLARI PAŞABAHÇE
9
Tüm kardeşler bir müddet halalarının bulduğu evde yaşarlar. Hem muhiti çok iyi bilmediklerinden hem de fazla paraları olmadığından bir müddet böyle idare ederler. Yeni yerleşim yerinde geçimlerini sağlamak için tek bildikleri iş olan balıkçılık yapmaya başlarlar. Küçük kardeş çok küçük olduğundan, bir müddet halası tarafından bakılır. hala; bir müddet sonra büyük bahçesi olan bir ev satın alır. Hala aldığı bu bahçeli evde inekler edinir, bahçesini de ekip biçmeye başlar. Zamanla gerek mahsulünü ve gerekse ineklerden sağdığı sütü muhitinde satarak geçimlerine katkı sağlar, eşi de muhitinde tamirat tadilat işlerine giderdi.
Küçük kardeşi daha sonraları diğer kardeşler; ev sahibi olduklarında yanlarına alarak büyütürler. Bu arada büyük iki kardeş ortak kayık edinirler,
10
birlik de bir müddet çalışırlar, zaman içinde anlaşamazlar ve her biri kayık edinerek ayrı yaşam mücadelesine devam ederler.
PAŞABAHÇE KAYIK ÇEKEK YERİ Kardeşlerden büyüğü yeni yerleştikleri bu yere evli olarak gelmişti. Bir oğlu, ikide kızı olmuştu.
Zaman içinde Paşabahçe Mezarlığı karşısında bir ev alır, burada yaşamaya başlar. İskele civarında edindiği kayıkla balıkçılık yapardı. Bilhassa kılıç
11
balıkçılığını iyi yaptığından, yaptığı işten çok para kazanırdı. Kılıç balıkçılığı; tehlikeli ve zor olmasına rağmen çok para getiren balıkçılıktı.
Çocukları ilkokulu bitirdikten sonra kızların daha fazla okumamasına karşın erkek kardeşleri liseyi bitirir ve hukuk fakültesine devam eder. Ekonomik sebeplerle, okulundan ayrılır, büyük inşaatlar yapan bir firmaya girer. Bu iş yerinde yükselerek muhasebeci olur.
Babası bu arada hayatının en büyük yanlışlığını yaparak, satın aldığı evi oğlunun üzerine kayıt ettirir. Oğlu;
çeşitli illerde firmanın yetkilisi olarak çalıştıktan sonra evlenir iki kızı olur ve genç yaşlarda vefat eder. Baba da bir müddet sonra vefat eder. Büyük kızı da, evlendikten sonra halen annesinin oturmakta olduğu evin alt katında yaşamaya devam eder. Bu arada onunda çocukları olur. Diğer kız
12
kardeşi de evlenip kocasının tuttuğu evde oturmaktadır. Onun da iki kız bir erkek üç çocuğu olmuştur. Kocası tekel fabrikasının itfaiye teşkilatında çalışmaktaydı. Evine ve çocuklarına düşkün sakin ve sevilen bir insandı.
Sonraki yıllarda annelerinin oturdukları ev; erkek kardeşin üzerinde olduğundan, eşi ölen gelin evi satar. Bu evde oturmakta olan kız kardeşi başka yere taşınır. Sokakta kalan anneyi diğer kız kardeş sahiplenir ve yanına alarak ona ölünceye kadar bakar.
Ağabeylerinin sorumluluğu altındaki, küçük kardeş büyümüştür.
Kardeşlerden ortancanın yanında çalışmaya başlar. Daha sonra evlendirilir, onunda üç erkek ve iki kızı olur. Bir müddet ağabeyinin yanında çalışmakta olan kardeş bir sandal edinir ve onunla çalışmaya başlar.
Zaman zaman ağabeyinin yanında da
13
çalışmaya devam eder. Geçen zaman içinde biriktirdiği parayla baca mahallesi sırtlarında deniz gören bahçeli bir ev alır. Çocuklarını bu evde büyütür.
Aradan geçen zaman zarfında ortanca kardeş para kazanmaya başlar ve gönlünü bu arada kendileri gibi göç eden bir başka ailenin kızına kaptırır.
Kızın ailesi; aynı yörenin başka bir köyünden göç etmişlerdi. Göçten önce kızın babası gemisiyle Türkiye Rusya arasında kömür taşımacılığı yapıyordu.
Varlıklıydı, tüm ailesini deniz yolu ile İstanbul’a taşımıştı. Önceleri Fatih semtinde oturmaktaydılar. Üç kızı, ikide oğlu vardı. Yaz aylarını Paşabahçe’de kiraladıkları evde geçirirken, Fatih’ deki evin yanması sonunda baca mahallesinde 10-15 dönümlük arazi içindeki, denizi de gören büyük bir evi satın almıştı. Tüm
14
aile fertleriyle satın aldıkları bu eve yerleştiler. Burası bir çiftlikti, evin bir kısmında evin babası diğer kısımlarında da evin evli olan, yine babaları gibi kaptan olan kardeşler ve bekâr kızları otururlardı. Arazinin içerisinde bal arısı kovanları, inekler, arazi içinde muhtelif meyve ağaçları, evin yanında da çok büyük bir çam ağacı bulunuyordu.
Genç adam gönlünü kaptırdığı kızı istese de vermeyeceklerini bildiği için kızla anlaşır ve kızı kaçırır. Kızın babası çok sinirlenir ama elinden bir şey gelmez. Yeni evliler yokluk ve yoksulluk içinde yaşama devam ederler. Bu arada bir kızları olur daha sonra bir erkek sonra da iki kız en sonrada bir erkek çocukları dünyaya gelir. Anne zengin bir evin kızıyken, yokluktan gocunmaz, kocasının getirdiği ile yetinmeye çalışır. Çok tutumludur, lüzumsuz masraflardan
15
kaçınır, kendini çocuklarına ve kocasına adar. Baba kazandığı parayı olduğu gibi karısına verirdi. Bu arada baba daha çok para kazanmaya başlar ve geçimleri daha iyiye gitmektedir.
Balıkçılık malzemelerini geliştirir yanında yardımcılar çalıştırmaya başlar. Artık balıkçı reisi olmuştur. O devirlerde reis olmak zorken bunu başarır. Kirada otururlarken muhitte yaşayan kimsesiz bir kadından iki katlı ahşap bir evi beş lira ücretle satın alır.
Satış parayı verip evi tapuya kaydettirmeden yapılmıştır. Zira halk arasında satışlar daha çok böyle yapılıyordu. Halk cahil olduğundan devlet dairelerinin bu işler için kullanılacağını bilemiyorlardı. Aldıydı, sattıydı dendi mi iş biter sanıyorlardı.
Geçen zaman içerisinde kızın babası ile de barışmışlardı. Balıkçılıktan iyi para kazanılıyordu. Biriken parayla 1938
16
yılında 360 lira bedelle Rumlara ait üç katlı bir ev daha satın aldı. Bu ev de tapuya kayıtlı değildi, sadece noter satış evrakı vardı. Satışı yapan Rumlar babalarının, eşin de kocasının üzerinde kayıtlı olan bu yeri kendi üzerlerine kayıt ettirmemişlerdi. Paşabahçe’ye 1956 yılında kadastro ölçümü gelmiş
olmasına rağmen kayıt
yaptırılmadığından ev Rumların üzerinde görünüyordu. İleriki yıllarda çeşitli davalar açılmış, Rumların kayıtlı olduğu nüfus idaresinin, sel afetine maruz kalması sebebiyle, kayıtların okunamaz durumda olmasından, babalarının ve eşin de kocasının veraset için nüfus kayıtlarına erişilememişti. Bu sebeple satış geçersiz sayılıyordu. Bu durumda;
aslında Rumlar kendilerinin olmayan malı satmışlardı ve bu bir nevi dolandırıcılıktı. O günün şartlarında
17
elde resmi belge olmasına rağmen devlet vatandaşının bir şekilde hakkını korumakla görevliyken. Devlet eliyle mağdur edilmişlerdi.
Geçen zaman içinde ailenin çocukları büyümeye başlamıştır. İlk doğan kızları ilkokulu bitirir ve muhitte bulunan bir Rum terzinin yanında çalışmaya başlar. Daha sonraki yıllarda yine Trabzon’un of kazasından göç eden bir gençle evlendirilir. Baba damadının işi gücü olmadığından onu evlerinin alt katındaki odasına yerleştirir. Bir dükkân açarak geçimlerini sağlamalarına yardım eder.
Babayı; Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki yıllarda asker kaçağı diye askere alırlar. Artık o, muhitinin asker ağabeyi olmuştur. Yaşı ileri olduğu için, askerliğini kuleli askeri lisesinde tamamlar. Kurtuluş savaşı zamanında kayıkla İstanbul’un iç kesimlerinden
18
Karadeniz kıyılarına cephane taşımış bu taşıma esnasında ayağından yaralanmış buna rağmen asker kaçağı olarak askere alınmıştı. Diğer erkek çocukları ilkokulu bitirmiş sanat okuluna gönderilmiş ama okumamıştı.
Cam fabrikasında çalışmaya başlar.
Daha sonraları hırçın ve geçimsiz olduğundan bu işte barınamaz. Baba bu sefer ona bakkal dükkânı açar ve bu işi de yapamadığından babasının yanında balıkçılık yapmaya başlar. Askerlik çağı geldiğinde muhitin deniz subaylarının yardımı ile askerliğini İstanbul’da bahriye askeri olarak yapar.
Rahat bir askerlik sonunda terhis olup yine babasının yanında çalışmaya devam eder. Evin ortanca kızı da, devlet memuru Rizeli biriyle evlendirilmiştir. Yeni damat son derece bey efendi, sakin o derece saygılı, çevresinde çok sevilen biriydi.
19
Babasıyla çalışmaya devam eden ikinci erkek çocukları zaman zaman babasına karşı geliyor, geçimsizlikler çıkarıyordu. Akranları ile kavga eder, muhitinde sevilmeyen biriydi. Babasının verdiği emirleri yerine getirmez beraber çalıştığı tayfalara kötü örnek olduğu gibi onlarla da kavga ederdi.
Baba kayıkla yapılan balıkçılığı ilerletmek için bir tayfasını da yanına alarak Karadeniz kıyısındaki Kurucaşile’ye gider. Burada motor siparişi verir. O tarihlerde motoru olan az kişi bulunmaktaydı. Muhitte motoru olanın sayısı üçü geçmiyordu.
Gittikleri bölgede aylarca kalırlar ve sonunda motor yapılır.
Denize indirilen motor artık yola koyulmaya hazırdır. Çeşitli yol erzakını alarak denize açılırlar.
20
Yolculukları sırasında Karadeniz’in azgın dalgalarıyla günlerce boğuşurlar. Çok eziyet çekerler bazen yağmur, bazen fırtına onları zorlar. Yanlarındaki kumanya ve suyla günlerce yaşama tutunmaya çalışırlar. Fakat tüm zorluklara rağmen zoru başararak, İçerisinde makinesi olmayan kocaman motoru yelken ve küreklerle Paşabahçe’ye sağ salim bin bir güçlükle getirip, evlerine dönerler.
Motorun sahibi olan baba; bu tayfasını çok severdi zira tayfası küçük yaşlarda yetim kalmıştı. Tayfası da onu çok severdi, babası gibi görürdü. Tayfası çok sadıktı aynı zamanda da çok çalışkandı, onu her zaman kollardı, gözetirdi ileride büyük oğlunun kendisini pasifiz edip, motordan uzaklaştırmasından sonra büyük oğlu onun işine de son verecekti.
21
Motor kıyıya, tüm komşuların ardımları ile cami imamının da dualarıyla çekilir.
PAŞABAHÇE - İNCİRKÖY KAYIK ÇEKEK YERİ
Motor kıyıya çekildikten sonraki günlerde baba İstanbul’a giderek macun, boya gibi malzemeleri alır döner. Kısa zamanda tayfaların da yardımıyla motor macunlanır ve boyanır. İkinci el makine alınarak cam
22
fabrikasında çalışan ustaların da yardımıyla makine motora monte edilir.
Alınan makine eski olduğundan çoğu kez çalışmazdı. En sonunda fabrikanın ustaları arızayı iyice tespit ederler ve
makine arızasız çalışmaya başlar.
Babanın artık motoru vardır ve balık tutmak için daha uzaklara gitmeye olanak sağlanmıştır. Motor sayesinde gidilen uzak denizlerde avlanırlar ve daha çok kazanç sağlamaya başlarlar. Babanın beraber çalıştığı erkek çocuğun huzursuzluğu aile içerisindeki mutluluğu da yok etmektedir.
Baba muhitinde sevilen ve sayılan sakin yardım seven biriydi.
Giyimine dikkat ederdi. Bayramlarda ve çalışma dışında ütülü elbisesini giyer, köyün kahvesine öyle gider, fötr şapkasını da ihmal etmezdi. Evin tüm
23
alış verişini anne yapardı. Bayram öncesi İstanbul’a gider, çocuklarına ve eşine yeni giysilik kumaşlar alırdı. Evin tüm parasını o idare ettiği için, onun sarf ettiği paraya kimse karışmazdı.
Evin annesi; dindardı beş vakit namazını ihmal etmezdi, buna rağmen yobaz dincilikten uzaktı. Ailenin en küçük kızı ile küçük oğluna din dersleri aldırıyordu. Kızına din dersini cami imamının karısı oğluna ise cami imamı veriyordu. Küçük oğlu nu ilkokula yazdıracağı zaman okulun müdiresi, çocuğun din dersine son vermesini istemişti. Okul ile din dersinin beraber olmayacağını söylediğinde anne okulu tercih etmişti. Bayram için ayrıca lazım olan ev eşyalarını, toptan mutfak malzemelerini ve kuru yemişini alırdı.
Giysilik kumaşları iş hanlarındaki dükkânlardan, yemeklik malzemeleri, kuru yemişleri Eminönü de bulunan
24
dükkânlardan alır vapurla Paşabahçe’
ye evine dönerdi. Alınan kumaşlardan babanın ve erkek çocuklarınkiler muhitin terzisine diktirilir. Diğer giysilik kumaşlar evde dikilirdi. Bayram sabahında, tüm aile erkenden kalkar, erkekler bayram namazına gider, evde kalan anne, kız kardeşler kahvaltı hazırlardı. Namazdan dönülünce bayramlaşılır, kahvaltıdan sonra bayramlaşılmak için akrabalara aile büyüklerine, el öpmeye gidilirdi.
Deniz bayramı olduğunda aile sakinleri dâhil tüm mahalle sakinlerini motoruna bindirir, bayram şenliklerine, ramazan ayında da, diğer semtlerdeki camilere teravih namazı için götürürdü.
Geziye gitmeden önce evin küçük çocukları çevredeki komşulara haber verirler, gidiş saatini bildirirlerdi.
Komşular ve ev halkı bu geziler için
25
yiyecekler hazırlar, bu yiyecekler gezi süresince motorda yenirdi.
Baba ailesine çok düşkündü.
Zaman zaman ailesini ve komşularını kayıkla mesire yerlerine götürürdü.
Mesire yerlerine gitmek için bir gün öncesinden gerekli hazırlıklar yapılır.
Yemekler, börekler hazırlanır, tüm gün boyu eğlenilirdi.
O zamanlarda futbol maçları Dolmabahçe stadında yapılıyordu.
Maça gitmek isteyenler belirli bir ücret karşılığında taşınıyordu. Ulaşım deniz yoluyla sağlanıyordu, toplu taşıma aracı ise vapurlardı. Futbol maçlarının oynandığı stadın yakınında vapur iskelesi olmadığından, maçlara motorlarla gidiliyordu. Bir defasında babası küçük oğlunu da maça götürmüştü. Fenerbahçe bir diğer takımla oynuyordu, oyun esnasında
26
penaltı olduğunda. Baba oğluna “Bak şimdi Lefter gol atacak” demişti ve gol olmuştu. Küçük oğlu ilk defa maça gitmiş ve Fenerbahçeli futbolcuları görmüştü.
Bir ağustos ayıydı hava öğlen saatlerinde çok sıcaktı. İncir köyün balıkçılıkla uğraşanları, sahildeki açık köy kahvesinde oturuyorlardı. Bir ara kuvvetli rüzgâr esmeye başladığında, baba gökyüzüne baktıktan sonra etrafındakilere denizdeki teknelerini karaya çekmelerini söylemişti. Bazıları umursamadılar diğerleri teknelerini karaya çektiler. Aradan bir müddet geçtikten sonra kuvvetli rüzgâr fırtınaya dönüştü. Denizde kalan tekneler alabora oldu, hatta batanlar bile olmuştu. Baba havanın bozacağını bilmişti, buda onun denizciliği ne kadar iyi bildiğini gösteriyordu.
27
Yaz aylarında balıkçılık az olduğundan bu aylarda cam fabrikasının içme suyu Çubuklu semtindeki memba çeşmesinden taşınıyordu. Bunun için motorun içerisine büyük su depoları yerleştirilerek taşıma işi ücret karşılığı yapılıyordu. Bu aylarda balıkçılar sandal, kayık, motor gibi araçlarının bakımlarını yaparlardı. Balık ağlarının tamirleri de bu aylarda yapılırdı.
Evin annesi komşuları ile çok iyi geçinir, herkese yardımcı olurdu.
Çevresinde çok sevilen biriydi. Eski yazıyı okur, yazardı bunun yanında yeni yazıyı da mahalle mektebinde öğrenmişti. Ramazan ayı başlangıcı olan günlerde evin bahçesinde ramazan yufkası yapmak için komşularla hazırlıklar yapılırdı. Yufka açma
28
sofraları kurulur, kızartma ocakları yakılırdı. İşler imece usulü görülürdü.
Böyle bir günde evin yetişkin erkek çocuğu babasıyla kavgaya tutuşur ve bahçedeki odunluğun damına çıkarak ağzına ne geldiyse etrafa aldırış etmeden söylemeye başlamıştı. Konu komşu ne dediyse aldırış etmedi. Bir ara damdan kendini aşağıya atar, atmasıyla ocaktaki küllerin üzerine düşmüş ve her şey birbirine karışmıştı.
Yapılan yufkalar ziyan olmuş, emekler boşa gitmişti, o buna aldırış bile etmeden söylene söylene oradan uzaklaşmıştı.
Yıllar böyle harala gürele sürüp gider. Yine bir kış günü uzaklara avlanmaya gidilecektir, en küçük kardeş ilkokula gitmektedir. Sahile onları yolcu etmek için gitmiştir.
Ayakkabıları çok eskimişti, yeni ayakkabıya ihtiyacı vardı. Ağabeyi ona
29
dönüşlerinde yeni ayakkabı alınacağını söyler. Avdan dönülür ama verilen söz yerine getirilmemiştir. Küçük kardeş için tam bir düş kırıklığı olmuştur.
Ağabeyi onu kandırmıştı.
Yine bir kış günü tüm aile, odun sobasının yandığı küçük odada otururken ağabey kavga çıkartır başlar söylenmeye; annesine babasına hitaben “oğlunuzun giydiği pantolon benim” der. Küçük kardeş pantolonu çıkartır ve ona fırlatır. Çocuğa yapılan bu pantolon onun askerden terhis olduğunda yanında getirdiği asker malı pantolondur. Aileler o devirlerde büyüklerin, küçülen giysilerini daha küçük çocuklarına bu giysiler üzerinde değişiklikler yaparak giydirirlerdi.
Babasıyla çalışan oğlu yine bir gün kavga çıkarır, yatağını yorganını alarak motorda yaşamaya başlar.
30
Motoru tek başına sahiplenmek ele geçirmek için, araya dayısını koyar.
Dayı hasta olduğundan evinde yatmaktadır. Babayı evine çağırır bu teklifi ona söyler ama baba bunu reddeder. Araya anneleri girer ve oğlunu motordan alıp evine götürür olay böylece kapanır.
Aile; kendi halinde yaşayan, kimsenin malına mülküne el uzatmazdı.
Yolda bulduğunu eve sokmayan insanlardı Anne sokakta o zamanın parası olan kâğıt iki buçuk lira bulmuştu onu aldı ve iki katlı ahşap evin arkasındaki bahçenin yanındaki komşu duvarının üstüne taş koyarak yerleştirdi. Bundan aile fertlerine söz etmedi. Bulunan paranın sahibi çıkmamıştı, ya fakir birine ya da ihtiyacı olana verilecekti. Evin küçük oğlu ilkokula gitmekteydi. Öğretmen resim yapmaları için ödev vermişti.
31
Resim sulu boya ile yapılacaktı.
Çocuğun sulu boyası yoktu ve boya pahalıydı, alacak parası yoktu. Ailenin parası vardı ama bu paradan çocuklarına boya alamazlardı. Çocuk çaresizlik içindeydi, arkadaşlarının hepsi boya edinmişlerdi. Çocuk; komşu duvarın üzerindeki iki buçuk lira kâğıt parayı buldu. Boyanın fiyatı da tamı tamamına iki buçuk liraydı, bu parayı alarak boyayı aldı. Bunu öğrenen anne çok kızdı ve küçük oğlanı bir güzel dövdü. Çocuk yediği dayakla kalmıştı.
Bu arada ödevini yapmıştı artık sulu boyası da olmuştu, yediği dayağa rağmen mutluydu.
Muhitte birçok evde elektrik yoktu, evlerin aydınlatması gaz lambaları ile yapılıyordu. Elektriği olmayan bir ev de onlarınkiydi. Bitişik komşuları onlara kendi saatlerinden elektrik bağlattı. Ahşap evin tesisatını
32
bir diğer komşularının damadı yaptı.
Artık evlerinde elektrik vardı. Radyo da her evde bulunmuyordu, zamanla radyoda edindiler. Küçük kardeş evde kimsenin bulunmadığı bir zamanda radyoyu yerinden alıp kurcalamaya başladı. Radyonun istasyon ibresinin mekanizması yerinden çıkmıştı. Fazla bilgisi olmadığı için telaşa düştü, evdekiler gelince yiyeceği dayağın yanında evin en kıymetli aletini bozmuştu. Uzun uğraşılardan sonra çıkan mekanizmayı yerine yerleştirdi ve radyo eskisi gibi oldu. Radyoyu rafına oturttu, bir daha da kurcalamamayı kafasına sokmuştu.
Başardığı için çok mutluydu.
Beykoz yöresinde evlerde su yoktu, su temini mahalle çeşmelerinden ya da kuyulardan temin edilirdi. Tüm aileler mahallenin çeşmesine, ellerinde bakraçları ya da gaz tenekesinden
33
yapma taşıma kapları ile saatlerce kuyrukta beklerlerdi. Zar zor akan çeşmenin musluğundan doldurdukları su dolu kapları evlerine taşırlardı.
Çeşme başlarında çeşitli dedikodular yapılır ve günün haberleri, mahallenin meseleleri tartışılırdı. Sonraki yıllarda lastik hortumlar piyasaya çıkınca bu hortumlarla yine sırayla musluğa bağlanarak su temini yapılırdı. Varlığı yüksek kişiler mahallenin sakaları ile sularını taşıtırlardı. Bir müddet sonra şebeke suyu geldi ve mahalle sakinleri rahatladı.
Daha sonraki yıllarda evin ikinci kızı evleniyordu. Nikâh Beykoz nikâh dairesinde yapılacaktı. Nikâhtan önce hazırlıklar yapılıyordu. Yeni damat adayı evin büyükleri ile bazı eşyalar almak için İstanbul’a gideceklerdi.
Küçük çocuğun ayakkabısı yoktu, kendisine ayakkabı almaları için
34
büyüklerine söylediyse de ayakkabı alınmamıştı. Ertesi gün nikâh merasimi vardı Beykoz’a gitmek için otobüs tutuldu. Küçük çocuğun eski yırtık ve boyasız keten ayakkabısını kireçle boyanarak gelmesi düşünüldü. Çocuk utancından gitmemeyi tercih etmiş ve nikâha gitmemişti. Hâlbuki daha birkaç gün önce evin üst katındaki aynalı konsolun üst katında bir takım kâğıtların altında, yine o devrin en büyük parası olan mor binlik görmüştü.
Ailenin parası olmasına rağmen çocuklarına yeni bir ayakkabı almamışlardı. Oradaki para ileriye dönük ihtiyaçlar için saklanıyordu. Evin evlenen ikinci kızı, eşinin memuriyeti sebebiyle başka bir şehirde yaşıyordu.
Bir kız çocukları olmuştu, daha sonra ikinci çocukları oldu. Evin annesi kızının yanına gider, dönüşünde; kızının iki çocuğa bakamayacağını düşünerek
35
birinci çocukla evlerine döner. Evlerine yeni bir neşe kaynağı gelmişti. Buna rağmen evin büyük oğlunun sıkıntıları devam ediyordu.
O yıllarda balık bolluğu yaşanıyordu, balığa çıkılmış ve bir motor birde kayık dolusu uskumru balığı tutulmuştu. Tutulan balıklar İstanbul Eminönü’ndeki balık haline götürülmüş satılamadığından geri getirilmiş ve muhitte halka bedava dağıtılmıştı.
Evin annesinin babasından kalma, büyük arazileri bulunuyordu. Annenin babası ve annesi yıllar önce ölmüştü.
Kendinden küçük kız kardeşi ve kaptanlık yapan iki ağabeyde ölmüştü.
Küçük ağabeyinin oğlu bir müşteri bularak araziyi, içindeki evle birlikte satışa çıkardı. Diğer varisler buna itiraz etmedi ama evin annesi babasından
36
kalan yeri satmak istemiyordu. Satışı kabul etmedi zira verilen parayı az buluyordu. Yeğeni alıcı ile anlaşıp izale- i şu davası açtılar. Evin annesi hissesine düşen paranın arttırılmasını, arazi içindeki ablasının evinin satış dışında kalmasını, ablasına ayrıca satıştan pay verilmesini istedi. İstekleri kabul edilince satış gerçekleşti. O zamanın parasıyla, arazi satışından altı bin lira aldı. O günün şartlarında bile arazi yok pahasına satılmıştı. Anne aldığı paradan kendisine bir manto yaptırdı. Kalan parayı da evin yedek parasının da bulunduğu aynalı konsolun üst çekmecesine ayrı bir şekilde yerleştirdi. Bu para ileride yanan evlerinin yapımı için kullanılacak geri kalan da yedekte saklanacaktı.
Bir sonbahar ayıydı, mahallede büyük bir yangın çıktı.
Yangın ailenin evlerinin iki ev
37
aşağısından başlayarak sırayla tüm evleri yaktı. Küçük kardeş ortaokuldan yeni gelmiş, elbiselerini çıkarıp kapının arkasındaki çengele asmıştı. Yangınla elbiseler de yanmıştı. Evlerinin alt katındaki metruk odada on yedi teneke motor yağı bulunuyordu zira o zamanlarda yağ sıkıntısı olduğundan ileriye dönük depolamışlardı. Yangında tüm mahalle halkı seferber olmuş, yardıma koşmuşlardı. Sahildeki halk ve tayfalar da gelmişti, depolanan yağlar kurtarılmıştı birde evin en değerli, ailenin servetinin bulunduğu aynalı konsol kurtarılmıştı. Diğer tüm eşyalar yanmıştı. Bir müddet damatlarının ufacık evlerinde barındılar, daha sonra Paşabahçe içindeki diğer evlerine taşındılar. Küçük kardeş ve ablası her gün yangın yerine gidip, ablanın tek kıymetli eşyası olan bir altın bileziğini yangının külleri içinde arıyorlardı.
38
Aramaları günlerce sürmesine rağmen bulamamışlardı. Tüm eşyalar kül olmuştu sadece ayakta duran ve olduğu yerde yanan annenin somyasının demirleri dimdik ayaktaydı.
Evin annesinin, babasından kalan arazi satılmış ve parası da aynalı konsolun içinde muhafaza ediliyordu. Yangından aynalı konsol ve içindeki para kurtarılmıştı. Kısa sürede bu parayla yanan evin yerine yine iki katlı kâgir ev yaptırdılar ve sonra o eve taşındılar.
Yaz aylarında dondurmacılar, dondurma yapmak için buz kullanırlardı. Ayrıca buzdolapları yaygınlaşmadığından Yeniköy, Beykoz, kanlıca, kandilli semtlerindeki restoran ve gazinoların buz ihtiyacını muhitte motoru olan muhit sakinlerinden biri yapıyordu. Buz İstanbul belediyesinin haliç kıyısındaki Cibali Karaağaç
39
semtindeki buz fabrikasından temin ediliyordu. Kazancı bol olan bir işti.
Buzun bayiliğini yapan şahıs hastalığı sebebiyle işi, bu ailenin babasına devretmişti. Baba oğluyla beraber yaz aylarında devir aldığı buz bayiliğini, kışın ise yine balıkçılığa devam ediyorlardı.
Muhitte komşularından birinin bitişik iki evi vardı. Evlerden biri üç katlı büyük diğeri ise zeminde daha küçük bir evdi. Her iki evi de satıyordu.
Baba bu evlere talip oldu. Parası hazırdı. Evlerindeki aynalı konsolun üst çekmecesinde yeterli para duruyordu.
Baba kazandığı parayı evin annesine teslim eder, evin annesi de bu parayı kasa gibi kullanılan çekmecede saklardı. Her şey tamamdı satıcıyla anlaşmışlardı. Bu arada evin büyük oğlu amcasının da yardımıyla deniz kıyısında viran vaziyetteki yalıya talip
40
oldu. Yalının sahibi zengin olmasına rağmen kumar borcu olduğundan burayı satmak zorundaydı ve evin çekmecesindeki parayı alarak yalıyı satın aldı ve tapuyu üzerine kayıt ettirdi. Böylece babasına ilk darbeyi vurmuştu. Babanın hiçbir şeyden haberi yoktu. Zannetmiştir ki oğlu kendilerine yalıyı almıştır. O güne kadar aile içinde ayrılık düşüncesi olmadan kazanılan para evin parası olarak saklanmış, yine aile bütünlüğü içerisinde harcanılması düşünülerek, hareket edilmesi gerekirken evin büyük oğlu;
sorumsuzca davranarak müşterek olan parayı kendi himayesine geçirmiştir.
Kış aylarında motorla balık tutulmaya gidiliyordu. Babanın motordaki hâkimiyeti de azalıyordu, oğlu kendisine karşı çıkıyordu, kendi isteklerini yaptırıyordu. Tayfalara hükmediyor, parayı da kendisi alıyordu.
41
Eve getirilen para kazanılan paranın yarısından az oluyordu. Evin büyük oğlu yavaş yavaş otoritesini kurmuş, babasının hâkimiyetine son vermişti.
Buna rağmen motor babanın üzerinde olduğundan az da olsa hâkimiyeti devam ediyordu. 1960 devrimi olmuş demokrat parti askeri idare tarafından görevden uzaklaştırılmıştı. Bu partinin muhitte çok taraftarı bulunuyordu.
İhtilalle birçok kişi hapse atılmış bazıları da kaçak yaşıyorlardı. Baba siyasetle ilgilenmezdi. Kurtuluş savaşını yaşamış biri olarak Atatürk’ü, İsmet paşayı, Enver paşayı çok severdi, Halk partisini tutardı. Ailenin tüm fertleri de halk partisini tutarken büyük oğlu demokrat partisini tutardı.
Demokrat partinin başkanı her mahallede milyonerler yaratacağım demişti. Yıllar içinde partinin taraftarları çok kazanç sağlamışlardı.
42
Büyük oğlu bu ihtilal günlerde babasına, motorla Karadeniz kıyısına kaçak insan taşıyacağını söylemiş işte o zaman kıyamet koparcasına baba hiddetlenmiş buna izin vermemişti.
Başka zaman olsa babasını dinlemezdi ama bu sefer işler istediği gibi olamazdı, karşısında devlet vardı işi yaparsa devlete karşı suç işlemiş olacağından, babasının yanından sessizce istemeyerek de olsa ayrıldı.
Ocak ve Şubat aylarında İstanbul boğazına torik balığı giriş yapardı. Balıkçıların çok sevdiği av torik avcılığıydı, zira satışından çok iyi para kazanılıyordu. Denize dip ağı denilen çok sağlam iplerden yapılan ağlar gecenin sabaha yakın saatlerinde güneş doğmadan atılır, güneşin doğuşu ile atılan ağlar denizden motora çekilirdi. Torik avcılığı iyi para getirirdi.
Evin küçük oğlu da bu avcılığa katılırdı.
43
Baba küçük oğlunun balığa gelmesini istemezdi, yeterli tayfası vardı. Bu arada Küçük oğlu Haydarpaşa lisesinde okuyordu. Balığa gitmek için, gece saatlerinde kalkılır, motora binilerek Paşabahçe’den hareket edilip Kabataş açıklarında ağlar denize atılırdı. Küçük kardeş okul elbiselerini yanına alır balıkçı kıyafetlerini giyerek giderdi. İş bittikten sonra motorda kahvaltı edilirdi. Küçük kardeş; motorda okul elbiselerini giyerek Kabataş’ tan vapura binerek Üsküdar’a geçer oradan da tramvay la okuluna giderdi. Okula erken saatlerde gittiği için okul kapalı olur, okulun açılışını bahçedeki banka oturarak beklerdi. Bankta otururken en sevdiği şarkı olan, söyleyemem derdimi, kimseye derman olmasını söylerdi
Şubat ayıydı sömestr tatili gelmişti yine balığa gidilecekti. Akşam
44
kendinden daha büyük kız kardeşi ile Paşabahçe’deki sinemaya gitmişlerdi.
Sinema saat dokuzda başlıyor, on birde bitiyordu. Eve gelişleri ile yatmaları on iki olmuştu. Erkek kardeş sabaha karşı balığa gideceklerinin endişesiyle uyuyamamıştı. Saat dört olduğunda babasıyla büyük kardeşinin gitmek için hazırlandıklarını duymuştu.
Büyük kardeş üst katta uyumakta olan kardeşini kaldırmak için seslenirken, babası; onu balığa gitmek için kaldırmamasını uyumasını istemişti.
Buna rağmen büyük kardeş seslenmeye devam etmişti. Küçük kardeş uyumadığından söylentileri duymuş ve kalkmıştı. Hazırlandı ve balığa gidilmek için motora bindi.
Motor hareket ederek Kabataş açıklarına gelinip ağlar denize atılmıştı.
Ağların denizden çekilmesi için güneşin doğması beklenilecekti. Motor denizin
45
ortasında çalışır vaziyette beklemekteyken, küçük kardeş de motorun en önündeki burun kısmında yarı uyur vaziyette denizi seyretmekteyken, bir gürültü duyulur.
Karanlıkta İstanbul yönüne giden daha büyük bir tekne onlara çarpmıştı. Bu çarpma neticesinde küçük kardeş denize düşer. Denize düşen küçük kardeş iki motor arasından suların derinliklerine iner bu arada birden su içerisinde yaşadığı şoktan kurtularak irkilir ve kendini suyun üstüne atar, suyun üstüne çıktığında kendilerine çarpan teknenin yan lastiğine tutunarak tekneyle sürüklenmeye başlar. Tüm bağırmasına rağmen kendisini duyan olmamıştır. Bir müddet denizde sürüklendikten sonra bağırmaya devam eder bu arada tekneden bir ses duyulur “ Kaptan dur denizde biri var” diye. Çarpan tekne
46
durur ve çocuğu tekneye alırlar bu arada tekneleri hareket ederek Salıpazarı rıhtımına yaklaşırken onlara doğru gelen büyük balıkçı teknesi yanaşır. Gelen teknenin içindekiler
“çocuk yaşıyor” diyerek, onu kendi teknelerine alırlar. Makine dairesinde ıslak elbiselerini çıkartarak kuru giysi giydirirler ve çocuğun babasının motoruna doğru hareket ederler.
Çocuğun babasının motoruna gelindiğinde teslim ederler. Baba çaresiz, denizde aramalardan sonra ümidi kalmamışken, çocuğu karşısında görüp ona sarılır. Baba büyük oğluna kızarak bağırır “ben sana uyandırma demiştim” diye. Çocuk çok korkmuştu ve de çok üşümüştü, zira hava çok soğuktu yerlerde kar vardı. Güneş yeni ışımıştı evlerine döndüler anne çok üzülmüştü. Tüm duyan komşular, akrabalar geçmiş olsun demeye
47
geldiler. O günden sonra küçük kardeş balığa götürülmemişti.
Ailenin büyük damatlarının manav ve bakkal dükkânı vardı. İyi mal sattığından, müşterisi çoktu. Cam fabrikasının lojmanında oturan müdürler ve diğer personel alış verişlerini bu dükkândan yaparlardı.
Müdürler; ona fabrikanın kreşi, sağlık ocağının mal satışını da vermişlerdi. İyi para kazanıyordu. Oturduğu evi de tam dükkânın karşısında bulunmaktaydı.
Dükkânın önündeki boş kısımdaki oturma yerlerine, bazen müşteriler bazen cami ahalisi bazen de lojmandan gelen müşteriler oturur, sohbet ederlerdi. Semtin bir manav dükkânı daha olmasına rağmen halk alış verişini bu dükkândan yapardı. Dükkân sahibi enişte, dükkânına meyvenin en iyisini alırdı. Enişte, toptan mal alışı için zaman zaman İstanbul’a hale giderdi,
48
elindeki para mal alışına yetmeyeceğinden bir gün öncesinden eşinin ailesinden borç para alırdı.
Eşinin ailesinin her zaman yedek parasının olduğunu bilirdi. Ailenin küçük fertleri ona enişte diye hitap etmezler, ağabey derlerdi.
Bu dükkânda önceleri çıraklar çalışıyordu. Dükkân daha sonraları, eniştelerinin olmadığı zamanlarda küçük kız kardeşle, erkek küçük kardeş çalışırlardı. Erkek küçük kardeş bir yandan müşterilere bakarken bir yandan da derslerine çalışırdı. Evinden yeterli okul harçlığı alamıyordu, okul çantası kitap, defter giderlerini eniştesi karşılıyordu.
1960 ihtilalinden sonra baba büyük oğlunun geçimsizliği ve kendisini işten uzaklaştırması ile artık motorda çalışmıyordu. Baba sadece günlük
49
harçlık verilir hale getirilmişti.
Balıkçılık istenildiği gibi olmuyordu.
Denize çıkılsa bile balık yeteri kadar tutulmuyordu.
Büyük kardeş babasıyla yine kavga etmiş, evi terk etmişti. Aile çaresizlik içindeydi zira eve para gelemeyecekti. Küçük kardeş ben fabrikaya girer, size bakarım diyerek, ortaya atıldı. Bu aile için çözümdü, iş aramaya başladı, bir yakınları vasıtasıyla cam fabrikasında iş buldu.
Tam çalışmaya başlayacakken anneleri gidip büyük oğlunu yalvar yakar motordan alarak geri döndürdü. Eskisi gibi yaşamaya devam ettiler. Küçük kardeş bunu kabullenememişti, biliyordu ki, bu çözüm olmayacaktı ve ileride yine aynı şeyler tekerrür edecekti.
50
Buz satışından iyi para kazanılıyordu. Yaz aylarında çalışılsa bile kazanılan para ile kış aylarının geçimi de sağlanabiliyordu. Ayrıca bir miktar para da biriktiriliyordu. Baba çalışmadığı için motorda küçük kardeş çalışıyordu. Küçük kardeş için bu işkence gibiydi. Sabahın erken saatlerinde kalkılıyor motorla Paşabahçe, Beykoz, Yeniköy, kanlıca, kandilli iskelelerine uğranılır buralarda dondurmacılara buz, tuz ve dondurma külahı satılırdı. Satıştan alınan paralar daha çok bozuk para olurdu. Satış işlemi bittikten sonra motorla İstanbul’a; fabrikadan buz almak için yola çıkılırdı. Yolda buzların muhafazası için kullanılan ıslak talaşlar küfeyle denize dökülürdü. Bu işlemi küçük kardeş yapardı. Büyük kardeş motorun dümenini idare ederdi.
Motorun ambarındaki talaş oldukça çok
51
olurdu. Yorucu bir çalışmanın sonunda Haliç’e gelinir Haliç kıyısında bulunan hızar depolarından kuru talaş motora yüklenirdi. Kuru talaş da alındıktan sonra belediyenin buz fabrikasından alınan buzlar motorun ambarına talaşların içine istif edilirdi.
Buz fabrikası ile motorun bulunduğu sahil arası yüz metre civarında olduğundan buzlar oluklardan motora gelirken, gelen buzları çok çabukça motora yerleştirmek gerekiyordu. Zira çabuk olunmazsa gelen buzlar birbirine çarpar ve buzlar kırılabiliyordu. Küçük kardeş buzları oluktan alırken zorlanıyordu bazen de gücü yetmediğinden buzlar kırılıyordu.
Bir buz kalıbının ağırlığı otuz kilo civarındaydı. Buz kırıldığında büyük kardeş çılgına dönüyor ve küçük kardeşine bağırıyordu. Bir yandan işin yorgunluğu bir yandan büyük kardeşin
52
bağırıp azarlaması küçük kardeşin tahammül sınırlarını zorluyordu. Eve dönüldüğünde günlük masraflar çıktıktan sonra kalan paraların bozuk olanlarından bir kısmı büyük kardeş tarafından ev masrafı olarak iki katlı evin alt katındaki merdiven basamağına bırakılıyor kalanını da kendisi alıyordu. Eski düzen bozulmuştu, babanın zamanındaki kazanılan para evin annesine teslim edilirken şimdi kazanılan para evin büyük oğlunun cebine iniyordu.
Küçük kardeş lise yıllarında müzikle ilgilenmeye başlamış. Kendine bir kaval almıştı. Aldığı kavalı ev halkından gizli gizli çalıyordu. Daha sonra Ney sesini duymuş, çok etkilenmişti. Bir ney edinerek, gizli olarak ney çalmaya başlamıştı. Neyini babasının odasında bir köşede saklamıştı. Babasının ona kızmayacağını biliyordu. Bir gün
53
ağabeyi gizlenen neyi bulmuş ve neyini kırmış, kendisini dövmüştü. Muhitin ileri gelenleri bunu duymuş ve köy kahvesinde büyük ağabeye ney çalmanın kötü bir şey olmadığını söylediklerinde, onlara “Bizim ailemizde çalgıcı olmaz” demişti.
Küçük kardeş çok üzülmüştü. Bir müddet ara verdikten sonra ileriki yıllarda yine ney çalmaya devam edecekti.
İhtilalin ilerleyen günlerinde birçok subay emekli olmuştu. Emekli olan subayların birçoğu başka işler yapmaya başlamışlardı. Buz satmak için Beykoz iskelesine yanaşılmıştı.
Dondurmacılar sırayla buz alıyorlardı.
Dondurmacıların arasından, iyi giyimli biri, motora yanaşır. Küçük kardeşe, motorun sahibini sorar. Küçük kardeş de ağabeyine seslenerek “seni
54
arıyorlar“ der. Ağabey motorun ambarından çıkarak adama “Ne istiyorsun” der. Adam da “senin işine ortak olmak istiyorum “ der. Birden ortalık karışır. Büyük kardeş iskeleye çıkarak, adamın yakasından tutar, iskelenin kenarından denize sallamaya başlar. Bir yandan da “senin benim malımda gözün mü var” diye bağırır.
Adam orada bulunanların yardımıyla kurtulup, koşarak, kaçıp canını zor kurtarır.
Daha sonraki günlerin birinde buz satışı için Kandilli iskelesine uğranılacaktı. Kandilli iskelesinin denizi çok dalgalı oluyordu ve büyük kardeş iskeleye yanaşmak yerine iskeleye teğet geçerek kardeşine buzu iskeleye kaydırmasını söylemişti.
İskeleye gelindi, küçük kardeş buzu ambardan almış güverteye çıkarmıştı.
Tam iskeleye gelinip motor durmadan
55
küçük kardeş buzu kaldırmış, tam iskeleye kaydıracakken dalga etkisiyle motor iskeleden ayrılınca buz denize düşmüştü. Bunun üzerine büyük kardeş, kardeşine bağırmaya başlamış ağzına ne geldiyse söylemişti hatta tokat bile atmıştı. Küçük kardeşin bu son buz serüveni olacaktı. Motor iskeleye yanaşır yanaşmaz arkasına bakmadan koşarak eve gider büyüklerine durumu anlatıp, bir daha buza gitmeyeceğini söyler. O günden sonra da bir daha buza gitmemişti.
Küçük kardeş evinden ayrılmayı kafasına koymuştur. Çaresizlikler içinde ne yapacağını bilemez. Bu arada memur olan eniştesi Beykoz’a tayin edilmiş, İncir köy de bir yalıda oturmaktaydı. Durumunu ona anlatır ve evini terk edip başka yerlere gideceğini söyler. Enişte gencin zor durumunu idrak eder ve ona kendi yanlarında
56
yaşamasını söyler. Bu gencin kurtuluşu olacaktı, evine gidip birkaç giysi ve kitap defterlerini alıp eniştesinin evine yerleşti. Küçük kardeşin hayatındaki daha zor günler yeni başlamaktaydı. Bir işi olmadığından maddi zorluk çekmekteydi.
Küçük kardeşin beraber yaşadığı ablasının evi üç katlı ahşap eski bir yalıydı. Yalının üst katındaki küçük bir odaya yerleşti. Evde ebeveynlerin dışında iki de çocukları yaşamaktaydı. Çocukların büyüğü kız diğeri erkekti. Dedeleri torunlarını çok severdi, işinin olmadığı zamanlarda onların deniz kıyısındaki evlerine uğrardı. Evin bahçesine girdiğinde “ hanım, hanım kahvemi yap” diye seslenirdi. Zira küçük kıza sevgisini böyle gösterirdi. Çocuklar sevecen ve çok sakindiler. Yaramazlık etmezlerdi çoğu kez evin bahçesinde oynayarak
57
zaman geçirirlerdi. Evin reisi enişte;
Beykoz’da vergi dairesinde çalışıyordu.
Sevecen ve saygı duyulan biriydi. Kışın ısınma sorunları olsa da, yazları çok güzel geçiyordu. Babaları denizin üstüne kameriye yapmıştı. Yaz aylarında tüm konu komşu ve akrabalar buradan denize girerlerdi. Ev sahiplerine çok büyük külfet olmasına rağmen evin sahipleri bundan şikâyet etmezlerdi. Neleri varsa misafirlerine ikram ederlerdi. Küçük kardeşe babası kendi imkânları ile sandal yaptı içine de bir motor taktı. Küçük kardeş sandalla Yeniköy’e gider ve Yeniköy fırınından kurabiye, galeta alır, daha çok misafirlere bunlar ikram edilirdi.
Yeniköy’ün simitçi fırını çok meşhurdu, ünü tüm İstanbul’a yayılmıştı. O tarihlerde evde şebeke suyu yoktu, Semtin camisi çok yakın olduğundan, su hortumla caminin yanındaki
58
çeşmenin musluğundan temin ediliyordu. Evin reisi olan enişte, maaşı düşük olmasına rağmen ailesini bolluk içerisinde yaşatıyordu. Maaşı düşük olmasına rağmen kendisine teklif edilen rüşvet paralarını geri çeviriyordu, çok dürüsttü. Çevresinde bu dürüstlüğü sayesinde çok takdir edilir, sayılır sevilirdi. Çok kitap okurdu, cumhuriyet gazetesini okumayı da hiç ihmal etmezdi. Enişte bir dürüstlük abidesiydi. Her zaman haklının yanında haksızlığın karşısında dururdu. Bir günden, bir güne yanında yaşayan kayınbiraderine kötü bir söz söylemenin yanında, serzenişte dahi bulunmamıştı. Enişte eski Türkçeyi de çok iyi okuryazardı. Arkadaşlarından eski Türkçe bilenlerle bu şekilde yazışırdı. Beykoz’a tayin olmadan önce eşinin annesiyle eski yazıyla mektuplaşır, haberleşirdi. Küçük
59
kardeş bu arada iş aramaktaydı. Vekil öğretmenliğe müracaat etti ve Beykoz’da bir okulda vekil öğretmen olarak çalışmaya başladı. Vekil öğretmen maaşı az olsa da kanaat ederdi. İşinde başarılıdır, çevresinde sevilmektedir. Bu arada ağabeyi onu eve davet etmek için araya aracılar koyardı. Yine bir gün muhitten arkadaşı aracılığı ile kendisine kamyon alacağını iletir. Küçük kardeş bunun kandırmaca olduğunu bildiği için ret cevabı verdi. Bu arada evin annesi, babası ve diğer kardeşleri bu duruma çok üzülmekteydiler. Evin küçük oğlu çok kararlı olduğundan, ellerinden hiçbir şey gelmiyordu.
Evin büyük oğlu günden güne daha da kötülüklerine devam etmekteydi. Bir keresinde babası yatağında yatarken kavgaya tutuşmuş, aldığı bıçakla babasını kesmeye
60
çalışmıştı. Evin içerisinde bağrış çağrış sonunda komşular yetişmiş ve babayı büyük kardeşin elinden güçlükle kurtarmışlardı. Onun bütün derdi;
doymak bilmeyen ihtirasları sebebiyle son kale olan motoru babasının elinden almak içindi. Daha sonra bunu da elde etti. Yalancı şahitle motoru batmış gibi göstererek, yeni motor yapılmış gibi eski motoru yeni gibi, başka limana kayıt ettirerek üzerine geçirdi. Artık hedeflerine ulaşmıştı. Evin tadı tuzu kalmamıştı. Bir köşede çaresiz anne diğer tarafta elinden bir şey gelmeyen baba ve kız kardeş. Büyük erkek kardeş yaşadığı eve az bir harçlık bırakmakta tüm babasının malları ile kazandığını kendi servetine katmaktaydı.
Küçük kardeş ablasının evinden çıkarak bir şeyler almak için büyük eniştesinin dükkânına gider ve
61
orada eniştesi ile konuşurken arkadan biri bir yumruk atar, kim olduğunu görmeden kafasında şimşekler çakmaktadır. Doğrulur ve baktığında karşısında biraderini görür. Öfke ile üzerine atılır kısa bir boğuşmadan sonra birader dükkânın içine kaçar ve oradan aldığı keseri kardeşine fırlatır.
Fırlatılan keser kardeşin sol başparmağının üzerine düşer ve deriyi sıyırır. Kardeş can havliyle elinin kan fışkırmasına aldırmadan dükkânın içine hamleder ancak birader bu arada kapıyı kilitlemiştir, içeriye giremez.
Araya; orada toplananlar girer ve küçük kardeşi uzaklaştırırlar.
Küçük kardeş öğretmenliğe devam etmektedir. Çalışmakta olduğu, şehir içindeki okula torpilli birisinin tayin edilmesiyle işine son verilir. Daha sonra şehrin dışındaki bir köy okuluna tayin edilir. Köye gider. Köy denilen yer
62
on, on beş haneli bir yerdir. Beykoz, Polonez köyü arasında bulunmaktaydı.
Devamlı vasıtası yoktu, ulaşım köylere giden kamyonlarla yapılmaktaydı. Okul yerleşim yerinden biraz uzakta, kulübeden başka bir şey değildi.
Okulun müdürü ile beraber iki kadrosu bulunmaktaydı. Okulun müdürü ile tanışır müdür dördüncü beşinci sınıfları, kendisinin de birden üçe kadar sınıfları okutacağını söyler. Akşam olunca Beykoz’a dönerler. Ertesi gün küçük kardeş ablasından yatak yapmak için bir şilte ve örtünmek için yaygı alarak okula gider. Okul denilen yerin arka tarafındaki ikinci küçük bir odayı kendine yatmak için ayarlar. Okul köyün biraz dışında etraf ormanlık olduğundan ağaç dallarından kendisine hamak şeklinde bir yatak yapar, o geceyi aç vaziyette orada geçirir.
Müdür iki gün geçmesine rağmen
63
gelmemiştir, geçen iki gün içinde karnını köyden satın aldığı yumurtaları pişirerek karnını doyurur. İkinci günün sonunda müdür gelir bu şarlar la burada kalamayacağını kendisinin, Beykoz’da kiraladığı evi olduğunu orada beraber kalabileceklerini söyler.
Vasıta olmadığından devamlı gelemeyeceklerini söyler. Küçük kardeş müdürün evine yerleşerek bir müddet böyle idare eder.
Küçük kardeş köy
okulundayken köyden birisi kendisini yol kenarında birinin beklediğini söyler.
Küçük kardeş yol kenarına geldiğinde biraderini görür. Yeni aldığı arabası ile gelmiştir. Kardeşine annelerinin hastaneye yattığını kendisini görmek istediğini söyler. Arabaya binerek Paşabahçe’ye hastaneye giderler. Yol boyunca hiç konuşmamışlardı, hastaneye gelirler ve annelerinin
64
yattığı odaya girerler. Annelerinin başında kız kardeşleri bulunmaktaydı.
Anneleri baygın vaziyette yatmaktaydı bir ara gözlerini açtı ve karşısında küçük oğlunu görünce ağlamaya başlamıştı. O tarihlerde çamaşır makinesi evlere yeni yeni giriyordu.
Anne evin çamaşırlarını elde yıkamaktaydı. Çamaşır makinesini almayı çok istiyordu ama evin düzeni değiştiği için alamamıştı. Evin parasını büyük kardeş idare ettiği için evlerine çamaşır makinesi alınamamıştı. Elde çamaşır yıkarken, anne beyin kanaması neticesinde felç geçirmiş adeta bitkisel hayata girmişti, hastanede on gündür yatmaktaydı. Küçük kardeş oradan gözyaşları içerisinde ayrıldı. Daha sonraki günlerde annenin sağlık durumu daha da ağırlaşmıştı ve bir akşam saatlerinde küçük kardeş, acı haberi almıştı. Eniştesinin evinden,
65
koşarak hastaneye gitti ve annelerinin cenazesini, ambulansla evlerine getirdiler. O gece hiç uyumadan, sabahı baba evinde geçirdi. Sabah olunca cenaze hazırlıkları yapıldı ve öğlen namazından sonra annelerini toprağa verdiler. Bu olaydan hemen sonra aile büyükler ve komşuları araya girerek küçük kardeşi evlerinde kalmaya razı ettiler. Küçük kardeş baba evinde yaşamaya başlamıştı.
Ramazan ayı içinde olduklarından gece sahura kalkılmaktaydı. Teyzelerinin büyük kızı da onların yanında kalıyordu. Gece sahura kalkılmıştı. Sofrada; baba, kız kardeş, büyük erkek kardeş, teyzekızı ve küçük kardeş bulunmaktaydı. Sahur yemeğine başlanmıştı, tam bu arada büyük erkek kardeş, küçük kardeşine bağırarak” ağzını şapırdatmadan ye”
der. Küçük kardeş şaşırmıştır, çatalını