• Sonuç bulunamadı

Birinci Bölüm Bir yaz günüydü. Tüm çocuklar dışarıda sevinçle coşuyordu. Onları pencereden gözetliyordum. Beni bazen aralarına alırlar, çokça da almaz

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "Birinci Bölüm Bir yaz günüydü. Tüm çocuklar dışarıda sevinçle coşuyordu. Onları pencereden gözetliyordum. Beni bazen aralarına alırlar, çokça da almaz"

Copied!
10
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Birinci Bölüm

Bir yaz günüydü. Tüm çocuklar dışarıda sevinçle coşuyordu. Onları pencereden

gözetliyordum. Beni bazen aralarına alırlar, çokça da almazlardı ancak oyuncu eksik olunca aralarına dahil olabiliyordum. Hayatta bu değil miydi zaten? Ancak sana sıra gelirse hayatın bir parçası olabilirdin fakat bana sıra hiç gelmedi. Ne çocukların oyunlarına ne de yaşama

dahil olabildim…

Fatma benim en iyi arkadaşımdı o zamanlar. Her şeyimi onunla paylaşır fakat onu hiç kimseyle paylaşamazdım. Fazla kıskanç bir çocuktum kabul ediyorum. Son zamanlarda aramız iyice bozulmuştu. Artık beni çağırmamaya başlamıştı. Yanıma uğramaz olmuştu. Bu davranışlarına hiçbir zaman anlam verememiştim. Her şey güzel giderken birden bire, ne olmuştu bu kıza? Çok geçmeden Fatma, içindeki kini, öfkeyi bana kusmuştu. O an her şeyi idrak etmiştim. Fatma, benim ona olan sevgimi kaldıramamıştı…

Hayatımın ilk kaybını o gün yaşadım. Bu kayıp hayatımın bir gün altüst olacağının habercisiydi. Silsile halinde devam eden kayıpların habercisi…

Fatma, bir gün beni çağırdı yanına. Yüzü donuk ve ifadesizdi. Sanki biri onu doldurmuş gibiydi. Onu ilk defa öyle görüyordum. O benim ilk arkadaşımdı. Beni koruyan, kollayan, başım sıkışsa koşan, ekmeğini benimle bölüşen bir insandı. Bugün neden bu surat ifadesi

yüzünde belirdiğini biliyordum.

Hayatın bana oyun oynayacağı ilk günümdü. Biliyordum. Her şey, tüm hayatım düşündüğüm gibi de gelişti. İçimdeki bu his, bu ses derinlerden geliyordu. Bana “ Kendini koru! Hayatın artık eskisi gibi olmayacak!” diyordu. Bunları düşünürken bile, kendimi bir şizofren gibi hissediyordum. Gerçekliğine inanmak güçtü. Annem hep derdi, “ Kendi kendine element uyduruyorsun.” diye. Belki de içimde bazı şeyleri kendim büyütüyordum. Bu kadar düşünmeseydim, bu kadar kaygılı bir insan olmasaydım bunlar başıma gelmezdi. Belki de

kendi uydurduğum senaryoları yaşıyordum…

Fatma, yanıma yaklaştı ve şöyle dedi;

“ Seninle artık konuşmak istemiyorum, arkadaşlığımızı sonlandıralım.”

Yalnızca yüzümde şaşkın bir ifade belirmişti. Aslında şaşkınlıktan ziyade kırılmışlığın verdiği bir şaşkınlıktı. Sevdiğinin karşısın da ne diyeceğini bilememenin şaşkınlığı. Ona kırılmıştım çünkü onca yaşanmışlığa rağmen bu kadar soğukkanlı nasıl olabiliyordu? Bu kadar kolay

nasıl söküp atabiliyordu?

Şaşkın bir ifadeyle ona “ Neden?” diye sordum. Ona karşı soğuk tepki vermiştim çünkü son zamanlarda olup bitenlerin farkındaydım. Her şeyin buraya kadar olduğunu, kararında ne kadar ne t olduğunu biliyordum. Bitmiş bir dostluğu, bitmiş bir sevgiyi sorgulamanın lüzumu yoktu.

Manasızca kafasını sallayıp baktı bana uzun uzun ve onu çok sıktığımı, başka bir arkadaş kendine edindiğini söyledi. Bunu söylerken yine çok soğukkanlıydı. O an anlamıştım ki bizim dostluğumuz çabuk sarsılabilecek bir temeli vardı. Bağımız, sandığım kadar güçlü değildi.

Ben kendimi avutmuş ve dost olduğumuzu sanmıştım. Bir ilişki, küçücük bir olayda sarsılabiliyorsa eğer zaten o ilişki hiç olmamıştır. Her şey bir aldanıştan ibaretti. Bunca yıl

(2)

boşa heba etmişim kendimi. Geç olmuştu fakat anlamıştım.

Ona olan güvenim darmadağın olmuştu. Tek dostumu o gün saçma bir sebepten ötürü kaybetmiştim. O an hiçbir şey diyemeden uzaklaştım oradan. Onunla sürekli gittiğimiz dere kenarına doğru gittim. Belki de buradaki son günümdü çünkü ona duyduğum kırgınlık ve sevgiyi bu dereye atıp oradan sonsuza dek ayrılacaktım. Birine duyduğun sevgiyi kolay kolay söküp atamazsın fakat çok sevdiğin birinin ihanetini çok kolay öfkeye dönüştürebilirsin.

Sevgi zordur, öfkeyse daha kolay. O bana ihanet etmişti. Bunca sevilmemişliğin arasında kendime dost bildiğim, sırtımı dayadığım Fatma, beni bir hiç uğruna bırakıp gitmişti. Oysaki

ne çok inanmıştım sevgimize, dostluğumuza…

Dere kenarında öylece kalakaldım. Nutkum tutulmuş bir şekilde dereye taş atıyordum ve sektirmeye çalışıyordum. Onunla en çok bunu yapmayı severdim. Kim en uzağa atıp daha fazla sektirebilecek. Hep o kazanırdı, bu oyun da oldukça iyiydi. Öfkemi dereye kusup uzaklaştım oradan. Sonsuza dek ayrıldığımı sanırken, tek dostum olduğunu fark ettiğim uğrak yerim olmuştu.

Akşam olduğunda, karanlığın en güzel yanı da şu gökyüzünün parıldayan yıldızlarıydı.

Karanlık çökünce yalnız başına, gökyüzünü seyre dalmak en sevdiğim şeydi. Bana göre yıldızlar bu karanlık ve çekilmez dünyanın en masum şeyiydi. Gökyüzüne baktığımda içimi bir keder, kederle birlikte bir sevinç kaplardı, her yanımı. Sanırım gökyüzüne hüzün veren o eşsiz parıldayan yıldızlardı.

Derken saat geç olmuştu, artık eve dönmem gerekiyordu. Yoksa annem beni azarlardı, biraz daha burada oyalanırsam. Şarkı söyleye söyleye, Ateşböcekleri arasından geçtim. Ne kadar yakalamaya çalışsam da yakalayamadım çünkü çok hızlıydılar. Kafamı dağıtacak bir

meşgaleydi artık bu dere. Sığınabileceğim bir yerdi. Hayatım boyunca da hep sığındığım bir nehir, bir dere kenarı ve gökyüzünü süsleyen yıldızlar oldu çünkü insan, insana artık

tutunamayacak kadar güvensizdi. İnsan, sevdiği insandan yara alınca, bir daha kimseye

güvenemiyor ve kendi kabuğuna çekiliyor.

Kapıyı çalmadan önce kederli yüzümü cebime sakladım, kimsenin fark etmemesi için.

Annem meraklı gözlerle, gözünü bana dikti. “ Nerede kaldın” dedi.

O esna da babamı görünce annemin gazabından korunmak için hemen odama kaçtım.

Kaçabilmiş miydim? Bilmiyordum. Annem beni azarlamak, dövmek için bugünü unutmazdı.

Bir nevi gazabı ertelemiş olmuştum.

Gece yarısı midemin kazındığını hissettim. Yaşananlardan iştahım da kesilmişti. Bütün gün aç gezmiştim. Hemen mutfağa doğru koştum. Neyse ki annemin yaptığı yemeklerden,

bulabilmiştim. Ispanaklı gözlemeleri görünce aklıma Fatma gelmişti. O da çok severdi.

Sokak da oynarken annem gözleme yanımıza getirmeyi hiç ihmal etmezdi, o zamanlar. Bir nevi dışarıda oturan komşularını çatlatırdı ya da öyle sanıyordu. Annemin tek derdi, el alemdi.

En çok yok sayması gereken el alemi kafasına takar, hep dedikodularını yapardı. Annemin beni neden sevmediğini hiçbir zaman anlayamadım. Anadolu da; anne ve baba çocuklarını niçin sevmediği, sorulmaz. Burada bazen çocuklar sebepsizde sevilmez.

Yatağıma uzanıp Fatma’yla geçen güzel günlerimizi hayal ettim. Artık onun yanımda olmayışına çok içerledim. Onu çok seviyordum fakat elimden de bir şey gelmiyordu. Artık onsuz devam etmem gerektiğinin farkındaydım…

(3)

Bir gün bir öğretmenim bana “ Ne olacaksın büyüyünce?” diye sorunca, büyümenin anlamı neydi? diye, düşündüm. Büyümek, bir şeyler mi olmaktı, illaki bir şeye sahip olmak için büyümem mi gerekliydi? Neden herkesin dilinde büyüyünce ne olacaksın, sorusu vardı? Ben sahip olmak istediklerime şu an sahip olamaz mıydım? Aklımda deli sorular dönüp durdu.

Ezberlenmiş bir cümleyle “ Şair olacağım ben öğretmenim” dedim. Şair olmayı okuduğum şiir kitaplarından etkilenerek edinmiştim. Şair olmak daha nedir onu bile bilmiyordum.

Herhalde şiir yazmaktır yalnızca diye düşündüm.

Öğretmenim bana baktı ve gülümsedi. Sanki benim bu dediğimi ciddiye almış ve bana “En

son hangi kitabı okudun?” diye, sordu.

Utangaç bir ses tonuyla “ Şahika, hocam” dedim.

En son okuduğum bu kitap gerçekten de beni bu hayale itmişti. Okuduğumda içindeki şiirlerden etkilenmiştim çocuk aklımla. Kitabı kütüphaneden alıp okur okumaz eve gidip şiir yazmıştım. O an kendime çok inanmıştım. Büyüyünce ben şair olacaktım. Sınıf arkadaşlarıma bu söylediklerim çok gülünç gelmişti. Hep bir ağızdan gülmeye başlamışlardı. Komik olan

neydi? Anlamış değildim. Veletler işte…

Bir keresinde şöyle bir söz duymuştum, izlediğim bir filmden; “ İnsanlar bir şey yapamaz ve senin de yapamayacağını söylerler.” o an bu söz aklıma gelmişti. Kendimi silkeledim öfkeli bir ifadeyle hepsinin mide bulandıran suratlarına baktım ve onları susturdum, öfkeli

bakışlarımla. Hepsi sus, pus olmuştu. Çocuklar neden bu kadar acımasızdı? Anlayamıyordum.

Sürekli dışlayan gözlerle bakıyorlardı. Ayrımcılığın, kötülüğün nifak tohumları o yaşta ekilmişti. Cahil anne ve babaları tarafından yetiştirilen çocuklar, bugün başka bir çocuğun, çocukluğuna zarar veriyordu. Bazı şeyler unutulmuyordu. Çocukluğunda yaşadığın acı verici

olaylar, geleceğe zarar veriyordu. Tüm yaşadıklarım hâlâ mıh gibi aklımdaydı…

Öğretmenim “Aldırma kızım sen, otur yerine” dedi, merhamet barındıran bir ifadeyle gülümsercesine. Bana bugüne kadar merhamet eden tek insandı…

Zil çalar çalmaz hızla evin yolunu tuttum. Midem baya kazınmıştı. Annemin o muhteşem gözlemelerini yemek için sabırsızlanıyordum. Bana olan tek iyiliği, yaptığı gözlemelerdi.

Kapı zilini çalmadan önce evin önündeki ayakkabılar gözüme çarptı. Bizim bu kadar ayakkabımız olmadığına göre evde birileri olmalıydı. Neyse ki kapı aralanmıştı. Sinsice, kapıdan kafamı soktum. Bir de ne göreyim en sevdiğim amcam, başköşede duruyordu. Hemen içeri koştum “amcam” diyerek atladım boynuna. Sıkı sıkı sarıldı. Kızı gibi beni sever,

kollardı. Bu yüzden onu çok seviyordum. İkinci babam gibiydi.

“Ne yapıyorsun? Kerata .”

“Canım amcam seni çok özledim, nerelerdesin?” diyerek, öpüp kokladım.

Yanında bana hediyeler getirmişti. Hediye getirmeyi hiç ihmal etmezdi. Canım amcam.

Doyasıyla hasret giderdik. Elini tutup kırlarda, bayırlarda dolaşmak istiyordum fakat amcam çok kalmayacağını, bir iki güne gitmek zorunda olduğunu söyledi. Beni görmek için gelmiş ama erkenden de dönmek zorundaymış. Yengem kesin tembihlemişti. Yoksa amcam beni bırakıp gitmezdi. Bu yüzden yengeme bir kez daha öfke duymuştum. Neyse ki iki üç gün de olsa onunla gezebilecektim. Derken akşam olmuştu, babam her zamanki gibi akşam yemeğine geç kalmıştı. Bir kez olsun keyifle beraber yemek yemeyi ne çok isterdim. Amcam her

zamanki neşesiyle bizi güldürüp duruyordu. Çocukluk anılarından tut askerlik dönemlerine dahi değiniyordu. Gülmekten karnıma ağrılar girmişti. Annem yine lezzetli yemeklerinden bir

(4)

akşam şöleni yaratmıştı. Yan komşumuz Nefise Teyze, akşam yemeklerinde olmazsa olmazlarımızdandı. Annemin nefis yemeklerinin kokusunu alır almaz hemen soluğu bizim evde alırdı. Ardından kapı çaldı gelen babamdı. Amcamın geldiğini duyunca pazara koşmuş hemen birkaç erzak ve tatlı almış. Hem de benim en sevdiğim tatlıdan, tabii amcamın da en sevdiği tatlıydı, şeker pare tatlısı. Ben daha küçükken Şeker pare yerine Şeker fare derdim bu tatlıya. Ne günlerdi…

“Baba, baba! ” Diyerek, atladım kollarına. Hemen elindeki tatlıyı kaçırıp koştum mutfağa doğru. Tabii annem bunu görür görmez hiç durur mu? Geldi arkamdan.

“Elindekini bırak çabuk, Yemekten sonra yersin!”

Öfkeli bir bakış atarak uzaklaştım mutfaktan. “ Akşamleyin tatlı kalırsa gizli gizli aşırırım.”

Bu düşünce benim öfkemi bir nebzede olsa dindirmişti.

Babam, amcam hoş bir sohbetle akşamı devam ettirirken uyuyakalmıştım.

Sabah kalktığımda erken uyuduğumu fark edince öfkelenmiştim bu duruma çünkü o hoş sohbetleri kaçırmıştım. Annem kahvaltıyı hazırlamış beni uyandırmak için yanıma geldi. “Sen kalkmış mıydın, neden ses etmedin?” Dedi, öfkeli bakışlarıyla. Çoğu zaman huysuzluğu üzerinde oluyor. Kızmadım doğrusu.

Babam da evdeydi bu yüzden çok mutluydum. Babamı görmek tüm neşemi yerine gelmesi için yeterliydi. Bugün Pazar, bu yüzden evdeydi.” Günaydın güzel kızım.” Dedi ve yanığıma kocaman bir buse kondurdu. O an aklımdan şöyle bir cümle geçmişti “ Bu kadar iyi olmak zorunda mısın, bu kadar iyi olma baba…”

Benim babam çok şefkatli ve iyi bir babaydı. Bu dünyada en iyi erkek kim deseler, babamı söylerdim, hiç tereddüt etmeden. Beni daima kollarında severdi. Babamın iyi olması beni korkutuyordu çünkü bir gün bizden ayrılıp gökyüzüne giderse, onu unutmak benim için daha zor olacaktı. Bazen böyle aptalca şeyleri düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum.

Bir keresinde bir arkadaşımın babası vefat ettiğinde şöyle bir şey demişti; “ Babamı unutmak için babamın bana yaptığı kötü şeyleri hatırlamaya çalıştım.” Onu bu şekilde bir nebzede olsa unuttuğunu söylemişti. Ben bu dediğini duyunca daha da tereddüt ettim çünkü babamı

unutacak hiçbir kötü hadise yaşamamıştım.

“Sevdiklerini unutmak zordur çünkü sevdiğin kişi kalbinde yer etmiştir. Nefret ettiğin kişiyi daha çabuk unutursun çünkü kalbinde çoktan ölmüştür.” Okuduğum bir kitaptan böyle bir cümle okumuştum. Aklımdan ise hiç çıkmadı bu söz. Aklıma yer edinmişti adeta fakat ne kadar da aptalca düşünüyordum. Birini, insan neden unutmak ister ki. Daima hatırlamanın nesi kötüydü, insan acı çekmekten bu denli neden korkardı? Aklım hiç almıyordu. Kendime çok kızıyordum fakat kaygım beni ele geçirmiş gibiydi. Bir türlü kafamda kötü senaryolar kurmadan duramıyordum. Benim en kötü hadisem de buydu işte. Sürekli akıldan geçen deli senaryolar…

Büyüyordum, aradan zaman geçiyordu fakat kafam hep aynıydı, hissettiğim duygular hep aynıydı…

Amcamla kahvaltı ettik, biraz da sohbet. Ardından amcama bir telefon geldi. Arayan

yengemdi, acilen dönmesini istiyordu. Yengem yapacağını yapmıştı yine. Amcam apar topar hazırlanıp “ Benim dönmem gerek, yine geleceğim söz.” dedi. Üzüntüyle yüzüne baktım.

Ağlamaklı bir ifade vardı gözlerimde fakat amcama fazlasıyla güveniyordum. Beni

(5)

bırakmayacağını, sözünde duracağını biliyordum.

Ona kocaman sarılıp “ Seni seviyorum” diyerek boynuna atladım. Hıçkırıklar içinde

boğulurken ona ardından yalnızca “ Hoşça kal!” diyebildim.

Annem “ Kaygılanma. En kısa zamanda biz de yanına gideriz.” diyerek, beni teselli etmeye çalıştı fakat tüm çabalar nafileydi. Gidemeyeceğimizi biliyordum…

Okulda nihayet yeni bir arkadaş edinmiştim. Sınıfımıza başka bir kasabadan gelen Zeynep’le kısa bir zaman da sıkı bir arkadaşlığımız olmuştu. Çok dürüst ve arkadaş canlısı biriydi.

Fatma’dan sonra bir arkadaş edinmek benim için ne kadar zor olsa da onunla oyun oynamak, beraber okula gitmek beni sevindiriyordu. En azıdan kendimi artık yalnız hissetmiyordum.

Hızlı kurulan dostluklar, arkadaşlıklar çabuk bozulurmuş. Bizim arkadaşlığımızın

bozulmaması için elimden geleni yapmalıydım. Zeynep, hayatıma ansızın girmişti fakat o iyi biriydi. Beni terk etmezdi. Tekrardan kendimi kaptırmıştım. Sonumuz, Fatma’yla yaşadığımız son gibi olur diye ne kadar kaygılansam da bu düşünceden çıkıp yalnızca dostluğumuzu

yaşamak istiyordum.

Uzun bir aradan sonra okul çıkışı Zeynep’le dere kenarına gitmiştim misket oynamaya.

Zeynep bu oyunda çok iyiydi. Sürekli misketleri o kazanıyordu. Buna ne kadar bozulsam da ant içmiştim adeta. “ Onu mutlaka yeneceğim.” Bu oyun da ne kadar iyi de olsa, onu mutlaka yenmeliydim. Zülfiye Teyze, birkaç atıştırmalık koymuş Zeynep’in çantasına. Onları da

midemize indirip bir güzel yedik. Öyle bir yemişiz ki eve gelene kadar yolu zor kat etmiştik.

Eve döndüğümde annem öfkeli bakışlarıyla parmağını bana doğru sallayıp “ Bu vakte kadar

neredeydin?” dedi. Biraz geç kalmıştım doğrusu, sitem etmekte haklıydı.

Titrek bir ses tonuyla “ Özür dilerim anne. Zeynep’le oyuna dalmışız.” dedim.

Babamı uzaktan eve doğru gelirken gördüm. Tahsin amcayla hararetli bir halde ayaküstü

sohbet ediyordu. Yorgun olduğu her halinden belliydi.

“Baba!” Diye seslenip koştum hemen yanına.

Annem arkamdan “ Yine kurtuldun elimden, haylaz.” diyerek bağırdı.

İyi ki babamı gördüm o an, yoksa halim vahimdi. Annem beni bir kaşık suda boğuverirdi.

Azarlamaya yer arayıp duruyordu zaten.

Zaman o kadar hızlıydı ki akıp giden yaşamın hiç farkında değildim. Yaşadığım bu lanet olası endişelerim yaşamama, nefes almama müsaade etmiyordu. Yaş aldıkça geçer sandım fakat daha da akıl almaz bir hal alıyordu. Kimsenin haberi dahi yoktu yaşadıklarımdan. Bazen keşke bir yabancıyla tanışıp ve her şeyi, yaşadığım tüm kaygıları ona anlatabilsem. İçim de bu endişeye dair hiçbir şey kalmasa. İnan bunu çok isterdim. O tanıştığım kişi sonsuza dek benimle kalsa ve hiç ayrılmadan, birbirimizi hiç tanımadan yalnızca duygularımıza ortak olsak. Belki çok karmaşık fakat istediğim tam olarak buydu. Beni tanımadan anlayan biri, hatta bir bakışımla kendimi ona anlatabilsem ve beni hiç yargılamadan, duygularıma ortak olabilse. Gerçekten bunu ne kadar çok istediğimi tarif edemem…

Bu yaşadıklarımdan kimsenin neden haberi yok, birine duygularını, içini açmak neden bu kadar ürkütücüydü bilmiyorum. Aileme dahi bir şey anlatamıyordum. Belki de biz aynı evde

(6)

yaşayan yabancılardık. Tam uykuya dalacakken bu manasız şeyler aklımda belirmişti. Sık sık yaşadığım bir durumdu. Ardından devam eden silsileler…

Bu düşündüklerim ve bu yaşadığım kaygılar beni hayatın başka taraflarına itti. Bazen bu kaygılarım, hayatı sorgulamamı sağlarken çoğu zaman ise bir bunalıma sürüklüyordu.

Kendimi yatıştırmak adına, kendi kendime telkinlerde bulunuyordum. Yaşadığımız her şey bizleri yaşamın farklı penceresinden bakabilmemiz için birer sihirli bir tılsım olduğunu, hayatın bize bir armağan, sunmuş olduğunu söylüyordum. Ya da yalnızca kendimi

avutuyordum…

O zamanlar bir yaprak gibi savrulurken hiçbir şeyin farkında değildim. Hayatın bana getirdikleri hiç umurumda değildi. Yalnızca biraz huzur ve mutluluk istiyordum. Gerçek mutluluğu. Kendimi, kaybolmuş bir çocuk gibi hissediyordum. Nereye gitmem gerek, neye inanmam gerek hiç bilmiyordum. Kendimi ararken kendimi kaybettiğimi, bu dünyaya feda ettiğimi çok sonradan farkına vardım…

Annem yanıma geldi, “ Yine ne düşünüyorsun pencere başında, kızım.” diyerek, dokundu omzuma. Öyle bir dalmışım ki irkildim aniden.

Biraz duraksayarak “ Öyle oturuyordum. Bu sıcak havada mayıştım biraz sadece.” diyerek, gülümsedim uykulu gözlerle.

“ Hadi bana biraz yardım et, baban gelir birazdan.”

Doğrulup ayağa kalktım. Minik adımlarla mutfağa doğru yürüdüm. Tatlıları görünce etrafa bakınıp annemin yakınlarda olup olmadığına bakındım. Etrafta kimse gözükmüyordu.

Tezgâha yaklaşıp elimi tam tatlılara uzatacakken bir ses yankılandı ardımdan.

“ Koy onu yerine!” Bir kez daha bu ses karşısında irkilmiştim. Bu ses annemin sesiydi.

Gözleri fal taşı gibi açılmış, bana doğru hızlı adımlarla yaklaştı. “Babanı bekle, kızım!” Dedi.

Sanki ben hiç acıkmamıştım. Bir tane yesem ne olurdu ki sanki? Oysaki annemin orada olup olmadığına iyi bakındığımı sanmıştım. Bir an da nereden çıkmıştı? Annem tam bir sihirbazdı.

Birden yok olup, geri geliyordu.

Bizim evde babam olmadan sofraya hiç oturulmazdı, en azıdan akşam yemeklerinde.

“ Madem bana bir şey vermiyorsun, babamı beklerken biraz kestireyim.” Annem tamam dercesine başını hafif, öne arkaya doğru salladı.

Tam odama doğru gidecekken babamı gördüm, çalıların arkasından. Her zamanki gibi elleri dolu bir şekilde eve doğru geliyordu. Hemen kapıya doğru koşup babam kapıyı çalmadan kapıyı açtım. Beni görünce yüzünü bir gülümseme kapladı. “ Benim biricik kızım.” Diyerek yanağıma kocaman bir buse kondurdu. O an dünyalar benim olmuştu sanki. İçimi bir huzur kaplamıştı. Bugün yaşadığım kaygıyı bir nebzede olsa bana unutturmuştu fakat babamın üzgün olduğunu sezmiştim. Bana belli etmemeye çalışıyordu. Babam yorgun argın halde yemeğini yedikten sonra hemen uyudu. O zaman şüphelerim bir kez daha artmıştı. Neler olup bittiğini hemen öğrenmeliydim. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Anneme sorsaydım, o da bana bir şey söylemezdi. O an aklıma bir fikir gelmişti. Tek çare dedikoduyu çok seven Nefise Teyzeyi çağırmaktı. O annemin ağzından bir çırpıda her şeyi öğrenirdi. Hemen Nefise teyzeyi çağırmaya, yola koyuldum. Nefise Teyzenin evine nihayet varmıştım. Kapıyı hafif, tıklattım. Beni karşısında görünce şaşırmıştı. Yüzüme bakmaya devam ederken “ Nefise

teyze! Annem seni çağırıyor. Çok önemli bir konu konuşacakmış seninle.” dedim.

(7)

“Bu saatte mi?”

Sanki, Nefise Teyze için saatin bir önemi vardı, dedikodu söz konusu olunca. Biraz

duraksadıktan sonra sanki şeytan dürtmüş gibi bir an da ayaklanıp, kapıyı çekti.

“ Hadi kızım! Ne duruyorsun? Hadi gidelim bir an önce.”

Oyunuma dahil olan, Nefise Teyzenin hiçbir şeyden haberi olmadan masum masum ardımdan geliyordu. Nefise teyzenin meraklı bir yapısından yararlanıp bu olayı öğrenecektim. Nefise teyze eve varmadan ondan önce eve ulaştım. Annem yalan söylediğimi duyarsa beni azarlardı.

Bu yüzden hemen odama gidip, uyumuş numarası yapmaya koyuldum. Bu sayede neler olup

bittiğini öğrenecektim.

Çok geç olmadan Nefise Teyze, kapıya vurdu. Annem telaşlı adımlarla kapıya doğru yöneldi.

Nefise teyzeyi karşısında görünce meraklı bakışlarla,

“ Hayır olsun Nefise. Gece gece ne oldu da kapıya dayandın, böyle telaşlı telaşlı?”

Nefise teyze, o an bir şaşkınlık geçirdi. Elini kafasına doğru götürdü.

“Sen beni, çağırdın ya komşu?” Diyerek salona doğru yöneldi. Koltuğa bir güzel de kuruldu.

Annem şaşkınlığını üzerinden atamadan “ Ne iyi ettin de geldin Nefise. Benim de sana

anlatacaklarım vardı.” Dedi.

Annemin dertleşecek birini bulur bulmaz bu konuya değineceğini biliyordum. Beni

yanıltmamıştı. Bir çırpıda her şeyi anlatmıştı.

“ Nefise sorma başımıza neler geldi. Ali’yi işten çıkarmışlar. Fabrika kapanacakmış ondan ötürü tüm çalışanlara belli bir mevla verip işten çıkarmışlar.”

Nefise teyze, ahlayıp vahlanarak “ Üzülme komşu bir yolunu buluruz elbet. Sen canını hiç

sıkma.” dedi.

Kendi yağında kavrulan Nefise Teyze başka ne diyebilirdi ki…

Onlar konuşmaya dalarken ben olup bitenlerden kısa bir sürede haberdar olmuştum.

Duyduklarıma inanamamıştım. O gece gözlerim şişene kadar ağlayıp durdum. Daha sonra ağlamanın çare olmadığını anlayarak bütün gece düşünüp durdum. Babam için ne yapabilirim diye. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum fakat ne yapıp edip babamı bu durumdan

kurtarmalıydım. Bütün gece uyuyamamıştım. Kafamda senaryolar üretiyordum.

“ Ya evin kirasını ödeyemezsek? Bizi evden atarlarsa?.” Kaygım, yeniden depreşmişti.

Bu aptalca sorular kafamda dönüp duruyordu.

Günışığı kendini gösterir göstermez ayaklanmıştım. Uykulu gözlerle perdeyi çekip güneşi selamladım. Odama kuşlar doluştu. Bu saatlerde odamı ziyaret etmeden beni okula

göndermezlerdi. Aralarından bir serçe omzuma ilişti yanağıma bir buse kondururcasına dokunup uçtu gitti. Sanırım bugün için bana şans dilemişti. İçimi bir neşe kapladı. Dün ki halimden bir nebzede olsa arınmıştım. Yüzümü yıkamaya lavaboya giderken bir de karşımda ne göreyim? Annem gözlerini fal taşı gibi açmış, bana bakıyordu. Hiçbir şey anlayamamıştım.

Uykulu gözlerle anneme baktım. “Anne bu saatte ne işin var ayakta?” Dedim, sersem bir

halle.

“Bide soruyor musun, Seni gidi haylaz?”

Sanırım Nefise teyze, benim onu çağırdığımı söylemiş olmalı.

Önce safa yatarak “ Ne yaptım ki yine?” diyerek, ürkek bir ceylan gibi bakışlarıma saf bir

eda takındım.

(8)

Annem, “ Hadi oradan seni! Ne yaptığının farkındayım ama her ne yaptıysan aferin sana.

Kedi olalı bir fare tuttun.”

Şaşkın bir edayla “Bana kızmadın mı?” dedim.

“ Kızmadım kızım. Benim de zaten dertleşmeye ihtiyacım vardı.” Diyerek içime bir su serpmişti adeta. Çok korkmuştum beni azarlayacak diye fakat annemi mutlu edebildiğim için şu an çok mutluydum. Annemin bu akıl almaz tavırları beni şaşırtmıştı. Neyse ki ilk defa onun işine yarayacak bir şey yapmıştım. Dün gece aklıma dâhiyane bir fikir gelmişti. Eğer çalışıp para kazanabilirsem, babamı bu durumdan kurtarabilirdim. Bunun için Daha fazla geç

kalmadan yola koyulmalıydım. Şimdi de babamı sevindirmek istiyordum. Çantama daha önce yaptığım bileklikleri koydum. Çok önceden bileklik yapmayı bana Zeynep öğretmişti. Onunla beraber çok güzel bileklikler yapmıştık. Annem şüphelenmesin diye birkaç defter, koydum çantama.

Tam kapıya yönelmişken arkamdan bir ses “ Nereye kızım bu saatte?” Dedi.

Bu babamın sesiydi. Erkenden ayaklanmıştı. O an nutkum tutulmuştu. Bir şey diyemedim.

Benden ses seda çıkmayınca yavaş adımlarla bana yaklaşıp “ Nereye güzel kızım?” dedi

sorusunu yineleyerek. Ne zaman kızacağı tutsa, “Güzel kızım.” derdi, sert bir dille.

“ Okula gidiyorum baba. Bugün Zeynep’le kahvaltı edeceğiz. Okulun bahçesinde. O yüzden erkenden çıkmam lazım.” Dedim. Ürkek bir sesle. Bu babama attığım ilk yalan değildi fakat

nedendir bilmiyorum baya korkmuştum babamın karşısında.

Babam, yüzünü ekşiterek “ Tamam! Hadi git” dedi.

Babama kocaman sarılıp koşar adımlarla çıktım evden. Umarım şüphe çekmemişimdir.

Babam öğrenirse, bunu yaptığıma üzülebilirdi. Zeynep’in evine doğru yola koyuldum. Bu işi beraber yapacaktık. Zeynep, daha önce de çok bileklik satmıştı. Bana bu işin tüyolarını öğretecekti. İşin ustası, oydu. Ona güveniyordum. Onun sayesinde babamı mutlu edebilecektim. Yol kenarında biraz yorulup duraksadım. O an gözlerimin dolduğunu hissettim. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştım. Yoldan geçen çocuklar bana bakıp duruyordu fakat umurumda değildi. Buna engel olamıyordum. Babamı öyle üzgün görmek içime dokunmuştu. Umarım başarabilirdim. Babamı bir nebze de olsa mutlu edebilirdim.

Etrafımda mutsuz insan görmek beni ta o yaşlarda üzüyordu. Sanki onları mutlu etmek benim görevimdi. Her kederli insan gördüğümde o insanı mutlu etmek için elimden geleni yapardım.

Kendime adeta görev bilmiştim. Sanki insanların derdi benim derdimmiş gibi. Fakat bu sefer durum baya ciddiydi çünkü söz konusu olan benim babamdı. Babamı öyle görmek beni iki kat fazla üzüyordu. Onun için ne yapmam gerekiyorsa yapmalıydım.

Gözyaşlarımı silip toparlandım. Zeynep’in evine yaklaşmıştım. Kapıyı çalmadan önce Zeynep’in olduğu odasının penceresine ufak bir taş fırlattım. Bir taş fırlatmamla Zeynep pencerenin önünde beliriverdi. Zeynep bana öfkeli bir ses tonuyla “ Biraz yavaş olsana!

Neredeyse bizimkileri uyandıracaktın.” diye, çıkıştı.

O an ki refleksimi kontrol edememiştim.

Ona “ affedersin! Hadi aşağı in çabuk, bekliyorum.” dedim.

Daha fazla bekleyecek zaman yoktu. Acele etmeliydik.

Zeynep sessiz adımlarla aşağı indi. “ Hadi! Bizimkilere görünmeden gidelim bir an önce.”

Diyerek çekiştirdi kolumdan. Okulun yan sokağına gittik. Burada satışlar daha iyi oluyormuş.

(9)

O daha tecrübeliydi bu konuda. O ne diyorsa onu yapıyordum. Tek temennim babamın kulağına gitmeden bir an önce bir şeyler satabilmek. Küçük bedenime olmayacak şeyler

yüklemiştim fakat babam için her şeye değerdi…

Zeynep, o tiz sesiyle öyle bir bağırıyordu ki bütün insanları başımıza toplamıştı. Şimdiden birkaç bileklik satabilmiştim. Ben utangaç halimle hiçbir şey yapamıyordum. Zeynep, her şeyi hallediyordu. O olmasaydı yanımda hiçbir şey beceremezdim.

Annem hep derdi zaten, “ Düşünmekten başka bir işe yaramıyorsun!” diye.

Tuhaf bir serzenişti fakat oldukça haklıydı. Bütün günümü ya dışarı çıkıp dere kenarında vakit geçiriyordum ya da bütün gün evde bir şeyler karalıyordum. İkisi de annem için kötü şeylerdi çünkü hiçbir şekilde onun işine yaramıyordum. Gerçi ona yardım ettiğimde dahi bir serzeniş içindeydi. Bir türlü onun istediği gibi biri olamamıştım.

Akşam olmadan elli adet bileklik satmıştım. Bu benim için muazzam bir şeydi. Hem babamın anlattığı ticaret konusundaki öğretileri benim bu işte gerçekten karlı olduğumu gösteriyordu.

Bu şekilde satmaya devam edersem, yakında bir takı dükkânı bile açabilirdim.

Zeynep, “ Hadi dönelim artık, daha fazla geç olmadan. Biraz daha oyalanırsak annem beni gebertebilir.” dedi.

Zeynep çok haklıydı. Bir an önce eve dönmeliydik. Annem, babam bir şeyleri fark etmeden

eve dönmeliydim. Eşyalarımızı toparlarken esnaflardan Mahmut amca,

“ Kızım ne yapıyorsunuz burada, bu saatte? Okula yoksa gitmediniz mi?” dedi.

O an ne diyeceğimi şaşırmıştım.

Titrek bir sesle “ Gittik, Mahmut amca.” dedim.

Mahmut Amca, kanmış gibi gözüküyordu. Bugün, ikinci yalanımı söylemiştim.

Mahmut amca iyi niyetiyle bize şekerleme uzattı.

“ Alın o zaman bu şekerlemeleri, sonra doğru eve gidi!” Dedi, Mahmut amca gülümseyerek.

Neyse ki bileklikleri fark etmemişti. Fark etseydi eğer babama mutlaka söylerdi. Ağzı hiç sıkı durmazdı.

“ Tamam! Mahmut amca, gidiyoruz şimdi, eve. Sen hiç merak etme!” Diyerek, uzaklaştık hemen oradan. Zeynep’le, artık başka bir yerde satış yapmalıydık. Okulun yan sokağına fazla tanıdık geliyordu. Orada bulunmaya devam edersek babamın kulağına mutlaka gidebilirdi.

“ Artık başka bir yerde satmalıyız bileklikleri.” Dedim, Zeynep’e Zeynep, “ Bunu sonra konuşalım olur mu? Şu an eve gitmem lazım daha fazla geç kalmadan.”

Daha sonra ikimizde evlere dağıldık. Saat epeyce geç olmuştu. Annem, beni kesin soru yağmuruna tutacaktı. Bu yüzden evin arka bahçesinden kimse görmeden eve girmeliydim.

Sinsi adımlarımla kimse görmeden bahçeye girmiştim. Annem ve babam neyse ki balkonda sohbet ediyorlardı. Sessiz adımlarla odama girdim pencereden. Eşyalarımı odama bırakıp oyuncaklarımla beraber bahçeye indim. Böylelikle annem sorduğunda bahanem olacaktı.

Ben tam oyuna dalmışken, daha doğrusu dalmış gibi yaparken annem “ Kızım!” diye seslendi.

“ Efendim anne” diyerek karşılık verdim.

“ Kızım sen bahçede miydin? Ben de seni sabahtan beri arıyorum.”

“ Evet anne. Okuldan geldiğimden beri burada oyuncaklarımla oynuyordum.”

“ İyide kızım, ben bahçeyi kontrol ettim sen yoktun.” Dedi annem, sert bir dille.

Giderek sıkışmaya başlamıştım. Annem karşımda gözlerini açmış, üzerime saldıracak gibi

(10)

bakıyordu. Korkudan titrerken “ Zeyneplerdeydim. Onun için görmemişsin.” dedim, bir şey çaktırmamaya çalışarak. O esnada annemin yüzüne dikkatlice baktım. Pek inanmışa

benzemiyordu fakat emin de değildi, ne yaptığımdan. Emin olsaydı eğer beni azarlamak için bahane bulmuş olacaktı.

Annem ardından konuşmaya devam etti. “ Sen de hiç çıkmıyorsun, o evden. Bir daha haber

vermeden evden ayrılma! Sonra bütün gün seni arıyorum.” dedi, parmak sallayarak.

Artık daha dikkatli davranmalıydım yoksa bir dahaki sefere yakalanabilirdim.

Kazandığım paraları, annem görmemesi için kumbarama attım. Burada güvendeydiler.

Yatağın altına gizlice iliştirdim. Annem bu parayı görmemeliydi yoksa başıma gelecekleri düşünmek bile istemiyorum.

Biraz bir şeyler yiyip erkenden uyudum, babamın gelmesini beklemeden. Sabah olduğunda pencereye atılan bir taşla uyanmıştım. Yarı uykulu gözerle pencereye doğru yaklaştım. Bu gelen Zeynep ’idi.

Sitemkâr bir dille “ Geç kalacaz, hadi giyin de gel aşağı!”

Dünden beri uykusuz kaldığım için uyanamamıştım. Neyse ki Zeynep, beni uyandırmaya gelmişti. Hayret etmiştim doğrusu. Top patlasa duymayan kız, beni uyandırmaya gelmişti.

Dolaptan bir şeyler aşırıp merdivenlerden koşar adımlarla aşağı indim.

“ Hadi ne duruyorsun, çabuk olsana!”

“ Tamam, geliyorum işte! Ne söylenip duruyorsun!”

Yola koyulduk fakat büyük bir sorunumuz vardı. Nerede satış yapacağımızı daha

belirlememiştik. Neyse ki Zeynep “ Benim aklıma bir yer geldi, hadi beni takip et.” Dedi.

Hiç düşünmeden ardından gittim. Yapacak başka bir şey de yoktu. Zeynep’in daha önce çalıştığı bir mahalleye geldik. Buraya daha önce hiç gelmemiştim. Zeynep, burada uzun zaman önce bileklik satmış ve tanıdık kimsede yokmuş. Bir süreliğine burada satmaya karar verdik. Umarım her şey yolunda gider…

Tezgâhımızı açıp bağırmaya başladık. “ En ucuz bileklik burada!” Diyerek. Bu müşteri çekmenin bir yoluymuş. Bu şekilde ancak satış yapabilirmişiz. Yanımda bir şeyler satan teyze öyle söyledi. Bizim de yeni sloganımız bu olmuştu. En azından daha iyisini bulana dek.

Bugün tek tük satabilmiştik. O esnada üzüldüğümü gören teyze, “ Üzülme! Yarın daha iyisini yaparsın. Bugün cuma ya, herkes pazarda yarın tatil günü burası tıklım tıklım olur.” Dedi yanımda satış yaparken, tüm iyi niyetiyle. Pazar günleri herkes dışarıda olurdu. Belki de

teyzenin dediği gibi yarın daha iyi bir satış yapabilirdim. Umudumu kaybetmemeliydim.

Yanımdaki teyze çoktan gitmişti. Haliyle okul çıkış saati de gelmek üzereydi.

Ardından Zeynep “ Hadi gidelim artık! Bugünlük de böyle olsun.”

Dün ki gibi geç kalmamalıydım. Artık anneme söyleyebileceğim bir bahanem de kalmamıştı.

Ardından yola koyulduk.

“ Ne iyi oldu ya seninle çalışmak. Sayende babamın yüzünü güldürebileceğim.” Dedim, Buğulu bir ses tonuyla.

Zeynep, beni süzerek “ Sen çok iyi bir çocuksun. Baban bu yaptığını duyunca seninle gurur duyacak.” Dedi.

Zeynep’in bu söylediği şey beni bir kez daha mutlu etmişti. Babam için iyi bir şey yaptığımı o an bir kez daha anlamıştım. Eve varınca bileklikleri yatağın altına sakladım. Kazandığım

Referanslar

Benzer Belgeler

Orbay, "İSO Çevre Komisyonu'nun Çevre Bakanlığı'ndan önce kurulduğunu" hatırlatarak İstanbullu sanayicilere takdirini belirttikten ve "İstanbul'un tüm canlılar

Korkuyorum, çünkü, belki O’na demişlerdir ki rakip holding organik tarım sektörünü kapılamış durumdadır.. Korkuyorum, çünkü, belki O’na demi şlerdir ki

Alyanslar da söz yüzükleri gibi taşsız olarak üretilir, fakat söz yüzüklerine göre daha gösterişli, ağırdırlar.. 3-Tek Taş Yüzükler: Kıymetli

Bu arada holdingin ikinci adamı konumunda olan Cemil Bey’in geldiğini görünce tebessüm ederek ayağa kalktı:.. —Günaydın

Ancak, çok yoğun ve sürekl şek lde h ssed len merhamet, ‘merhamet yorgunluğu’ olarak adlandırılan b r durumdan muzdar p olmamıza neden olab l r. “Merhamet

• Süt dişlenme döneminde, aktif çürük şüphesi olan çocuklarda dişler arasında kontak oluşmuş ise radyografi alınır. Kontak oluşmamış

Mustafa Öğretmen’in yukarıdaki davranışından yola çıkarak altı şapkalı düşünme tekniğinden hangi şapka engine uygun davrandığını bulan öğrenciler ders boyunca

Aşağıdaki sözcüklerden hecelerine doğru ayrılmış olanların sonuna ( D ), yanlış ayrılmış olanların sonuna ( Y ) koyunuz.. Artık kış geldiği için