• Sonuç bulunamadı

İsmet İnönü'nün başbakanlık dönemi

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "İsmet İnönü'nün başbakanlık dönemi"

Copied!
179
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TARİH ANA BİLİM DALI

TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİ BİLİM DALI

İSMET İNÖNÜ’NÜN BAŞBAKANLIK DÖNEMİ

(1931-1937)

YÜKSEK LİSANS TEZİ

Hazırlayan Bayram PEKER

Tez Danışmanı Yrd.Doç.Dr. Sabit DUMAN

İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin TARİH ANABİLİM DALI,

TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİ BİLİM DALI İçin Öngördüğü YÜKSEK LİSANS TEZİ Olarak Hazırlanmıştır.

MALATYA 2005

(2)

İş bu çalışma jürimiz tarafından Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir.

BAŞKAN :... Adı, Soyadı ve Ünvanı

ÜYE :... Adı, Soyadı ve Ünvanı

ÜYE :... Adı, Soyadı ve Ünvanı

Onay,

Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım.

/ / 2005

(3)

ÖNSÖZ

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılındaki kuruluşundan itibaren, ülkenin siyasi hayatına önderler damgasını vurmuştur. Bu siyasi hayatta en uzun süre kalan önderlerden biri de Mustafa İsmet İnönü’dür.

İnönü, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne tanıklık etmiş ve onun yerine ulusal egemenliğe dayanan çağdaş ve laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılmasında güçlü ve saygın bir devlet olarak 50 nci yılına ulaşıncaya kadar1 her aşamasına, Komutan, Milletvekili, Dışişleri Bakanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet Senatosu tabiî üyesi sıfatları ile katkıda bulunmuş veya yön vermiş bir insandır.

İnönü, Türkiye’nin siyasal yaşamında çok kritik zamanlarda, çok önemli görev ve sorumluluklar almıştır. Böyle bir devlet adamının, kişisel özellikleri ve siyasi yaklaşımı hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi hayatını kavramak ve anlamak için yapılacak çalışmalar eksik kalacak ve verimsiz olacaktır. Bu düşünce bizi bu çalışmaya sevk etmiştir.

Biz çalışmamızda, İnönü’nün Başbakan olarak görev yaptığı 1931-1937 yılları arasındaki dönemi inceledik. Bu yıllar, Atatürk dönemi olarak ele alınıp incelendiğinden, Başbakan İnönü’nün çalışmaları ve icraatlarının ülke içinde ve dışındaki etkileri yeterince araştırılmamıştır. 1930’lu yıllarda dış politikada yaşanan gelişmeleri, ekonomi alanında yapılan çalışmaları ve Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında meydana gelen tartışmaları inceledik. Bunu yaparken çalışmamızın odak noktasındaki devlet adamı, İsmet İnönü idi.

1930’lu yıllara bakarken çalışmamızın merkezine Başbakan İnönü’yü koymamız araştırmamızı özgün kılmaktadır. İncelememizin farklı olmasını sağlayan diğer bir husus da; daha önce hiçbir yerde yayınlanmayan arşiv belgelerini ortaya çıkarmış olmamızdır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nden edindiğimiz belgeler, İnönü’nün Başbakanlık dönemine

(4)

başka bir açıdan bakmamızı sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Balkanlar, Ortadoğu ve Rusya’daki elçiliklerinden gelen raporlar, Başbakanın ülkesinde yaptığı konuşmaların yurt dışındaki etkilerinin anlaşılabilmesi yönünden dikkate değerdir. Ayrıca, ele alınan dönemle ilgili kitaplar, hatıralar, makaleler, dergiler, gazeteler ve Ayın Tarihi, Düstur (3. Tertip), Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerideleri (T.B.M.M. Tutanak Dergisi) gibi süreli yayınlar incelenmiştir. Internet’ten de faydalanılmıştır.

Bu tezin yazımı aşamasında ve araştırma süresince bana yol gösteren değerli hocamız Sayın Yrd. Doç. Dr. Sabit DUMAN başta olmak üzere emeği geçen tüm öğretim elemanlarına, benden desteğini hiçbir zaman esirgemeyen aileme, komutanlarıma ve arkadaşlarıma sonsuz şükranlarımı arz ediyorum.

(5)

KISALTMALAR

A.B.D. : Amerika Birleşik Devletleri A.g.e. : Adı geçen eser

C.H.F. : Cumhuriyet Halk Fırkası C.H.P. : Cumhuriyet Halk Partisi M.C. : Milletler Cemiyeti

s. : Sayfa

S: : Sayı

S.C.F. : Serbest Cumhuriyet Fırkası T.B.M.M. : Türkiye Büyük Millet Meclisi T.C. : Türkiye Cumhuriyeti

(6)

İÇİNDEKİLER

ONAY SAYFASI ...………...…………... III ÖNSÖZ ……….………... IV KISALTMALAR ... VI

BİRİNCİ BÖLÜM MUSTAFA İSMET İNÖNÜ

1. GİRİŞ ...………... 1

2. AİLE ÇEVRESİ VE ÖĞRENİM YILLARI ...……….... 3

3. KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ ..….………... 11

İKİNCİ BÖLÜM TEK BİR PARTİ VE TEK BİR BAŞBAKAN 4. 1923 – 1931 YILLARI ARASINA GENEL BİR BAKIŞ ..……. 23

5. 1931 – 1937 YILLARI ARASINDA TÜRK DIŞ POLİTİKASI .. 30

5.1. Genel Durum ... 30

5.2. Milletler Cemiyeti’ne Giriş ………... 34

5.3. Balkan Antantı ....……….. 38

5.4. Montrö Boğazlar Sözleşmesi ………. 59

5.5. Saadabad Paktı ……… 69

5.6. Sancak (Hatay) Anlaşmazlığı ... 75

6. İNÖNÜ HÜKÜMETİ VE DEVLETÇİLİK İLKESİ ……… 87

6.1. Devletçilik Sorunu ……… 123

(7)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

1931-1937 YILLARI ARASINDAKİ BAŞBAKANLIK DÖNEMİNİN SON SİYASAL GELİŞMELERİ

7. ATATÜRK-İNÖNÜ İLİŞKİLERİ VE ÇATIŞMALARI ..……….. 133

7.1. Hükümete Dışarıdan Müdahalelerin Yarattığı Sorunlar ………. 134 7.2. Dizbağı Nişanı ……….. 137 7.3. Hatay Meselesi ….……… 141 7.4. Nyon Konferansı ……….. 145 7.5. Hastalık ve Yorgunluk ………. 151 7.6. İnönü'nün Başvekillikten Ayrılışı ……… 153 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM GENEL DEĞERLENDİRME 8. SONUÇ ……… 157 EKLER ………... 164 KAYNAKÇA ...………... 222

(8)

BİRİNCİ BÖLÜM MUSTAFA İSMET İNÖNÜ 1 . GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinde, ülkenin kaderinin belirlenmesine ve siyasal hayatın oluşumuna liderlerin damga vurduklarını görmekteyiz. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923-1938 yılları denildiğinde ilk akla gelen isim, şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk’tür. Çünkü, O, ülkenin kuruluşundan itibaren vefat edinceye kadar yönetimin başında bulunan ve Cumhuriyetin kaderini tayin edecek hemen hemen her konuda yönlendirici konumda olan kişidir. Bu yüzden bu dönemle ilgili yapılan çalışmaların merkezinde de Atatürk vardır. Unutulmamalıdır ki, o dönem içerisinde Atatürk’ün güvenine layık olmuş ve Başbakanlık yapmış, daha sonra Başbakanlıktan istifa etmesine rağmen Cumhurbaşkanlığı görevine getirilmiş, Cumhuriyetin var oluşundan itibaren siyasal hayatta 50 yıl boyunca söz sahibi olmuş bir devlet adamı vardır. O da Mustafa İsmet İnönü’dür.

Türkiye’nin siyasi hayatının anlaşılabilmesi için karar mercilerinde uzun bir süre bulunmuş olan İsmet İnönü’nün yaptıkları veya yapamadıklarıyla tarafsız olarak incelenmesi gerekmektedir. Biz çalışmamızda Atatürk döneminde Başbakanlık yapan ve yapılan çalışmalarda, araştırmalarda biraz göz ardı edilen İnönü’yü ele aldık.

1920’li yıllar, iç sorunların çözüme kavuşturulması, isyanlarla mücadele ve inkılapların yerleştirilmesi ile geçmiştir. 1929 yılındaki dünya çapında yaşanan ekonomik buhran, artık ülkeyi yönetenlerin kafalarını kaldırıp etraflarına bakmalarını gerektirmiştir. 1930’lu yıllarda Türkiye’nin önünde iki önemli sorun bulunmaktaydı. Bunlar, güvenlik ve ekonomidir. Bu yıllarda alınan kararlar ve uygulanan politikalar, ülkenin geleceği açısından çok önemli ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bizim bilhassa 1931-1937 yıllarını seçmemizdeki sebep bu iki soruna Başbakan’ın ne gibi katkılarının ve

(9)

etkilerinin olduğunu araştırmaktı. Bu dönemi incelerken konuların merkezinde bulunan devlet adamının İnönü olması, çalışmamızı özgün kılmaktadır.

İnönü hakkında yapılan değerlendirmeler, genel olarak tarafsızlıktan uzaktır. Dokunulmaz olmaktan uzak olan İnönü, ya çok sevilip yüceltildi, ya da aşırı derecede ölçüsüzce eleştirildi.1 Ancak İnönü’ye karşı gösterilen bu

türdeki tutumlar, onu yolundan alıkoymamıştır.2 Biz çalışmamızda, İnönü’nün Başbakanlık yıllarına tarafsız bir gözle bakmaya çalıştık.

Bu çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde İnönü’nün ailesi, öğrenim yılları ve kişisel özellikleri incelenmiştir. Yetişme tarzı ve insan olarak bütün yönleriyle İnönü’yü bilmeden ve anlamadan, onun dış politikada, ekonomi alanında yaptıklarını, yapmadıklarını ve söylediği sözleri anlamak mümkün değildir.

İkinci bölümde, Türkiye’nin 1931-1937 yılları arasındaki dış politikasına Başbakan İnönü’nün katkıları ve etkileri incelenmiştir. Bu bölümde yeni belgelerin 1930’lu yıllardaki dış politikanın anlaşılmasına ışık tutacağını değerlendirmekteyiz. Ayrıca bu bölümde, 1929 yılında dünya çapında yaşanan ekonomik bunalım neticesinde Türkiye’deki malî yöndeki açmazlara İnönü hükümetinin ne gibi politikalar ve çözümler ürettiği araştırılmıştır.

Üçüncü bölümde, üzerinde hâlâ kesin bir fikir birliğine varılamayan konuya değineceğiz. İnönü’nün 1931-1937 yıllarındaki Başbakanlık döneminde Atatürk ile yaşadığı tartışmalarını ve görevinden ayrılmasını inceleyeceğiz. Bu bölümün tam ve eksiz anlaşılması 1938 yılından sonra üretilen politikaların ve alınan kararların anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

1İnönü, hatıralarını anlattığı kitapta kendini şöyle tarif eder: “…beğenildiği zaman çok cömert takdirler görmüş, beğenilmediği zaman çok taşkın ölçüde yerilmiş olan bir sade politika insanı..”, İsmet İnönü, Hatıralarım, Genç Subaylık Yılları (1884-1918), (Hazırlayan: Sabahattin Selek), İstanbul 1969, s. 12.

2 “…bazı insanlar vardır ki, onlara karşı tarafsız kalınmaz. Onların ya lehinde ya aleyhindesiniz. İkinci Adam bu insanlardan biridir. Bugün de onun etrafında esen hava budur. Ama her nedense bu hava, bu cins insanları ürkütmez. Onlar, kendi mihverleri etrafında, sanki kendi başlarınaymış gibi yaşarlar…”, Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam,

(10)

Dördüncü bölümde, genel bir değerlendirme yapılacaktır. Bu araştırmanın sonucunda; Atatürk döneminde İnönü’nün Başbakanlık yaptığı 1931-1937 yıllarının bilinmeyen, göz ardı edilen ve pek fazla incelenmeyen yönleri ortaya konacaktır.

2 . AİLE ÇEVRESİ VE ÖĞRENİM YILLARI

Bu bölümde İsmet İnönü’nün aile çevresi ile çocukluk ve öğrenim yıllarını inceleyeceğiz. İleride, İnönü’nün askerlik ve siyaset hayatına etki edecek olan bu yıllar içerisindeki olaylara ve kişilere değineceğiz.

İzmir Sorgu Yargıcı (mustantık) Yardımcısı Hacı Reşit Efendi ile Cevriye Hanım, İngiliz Yokuşu diye anılan, şimdiki 842. sokaktaki evlerinde 24 Eylül 1884 Çarşamba günü dünyaya gelen oğullarına Mustafa İsmet adını koymuşlardı. Söz konusu ev, 1928'de Behçet (Uzun'un) Belediye Başkanlığı döneminde satın alınarak İzmir halkının bir "şükran" ifadesi olarak kendisine armağan edilmişti. Ailenin ikinci oğlu olan küçük yavru, İmparatorluğun iki yakasından gelen bir çiftin, Anadolulu bir baba ile Rumelili bir ananın çocukları olarak hayata gözlerini açmıştı. Reşit Efendi Bitlis'in tanınmış Kürümoğulları ailesindendi. Babası Abdülfettah Efendi Bitlis'ten gelip Malatya'ya yerleşmişti. Reşit de orada doğmuştu. Cevriye Hanım ise Razg-rad (Bulgaristan) doğumlu idi; babası Müderris Hasan Efendi 1870'lerde İs-tanbul'a göçmüştü. Cevriye ile Reşit 1880'de İstanbul'du evlenmişlerdi. İsmet, ilk çocukları Ahmet Mithat'tan sonra doğan ikinci oğulları idi. Ailenin daha sonra Hasan Rıza ve Hayri (Temelli) adlı iki oğulları ile Semiha (Okatan) adlı bir kız çocukları daha olmuştu.3

Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam adlı kitabında, İnönü’nün doğumu ve babası Reşit Bey hakkında şu bilgileri vermektedir: “O doğarken babası Reşit Beyin, o zamanların mütevazi çevrelerindeki geleneğe uyarak evde bulunmamış olması mümkündür. Eşinin kurtuluşu ve bir erkek oğlu olduğu haberini aldığı zaman da, etrafındakilere karşı aşırı bir heyecan

(11)

göstermemiş olsa gerektir. Çünkü Reşit Bey, bilinen mizacına göre, gerek ailesi fertlerine, gerek çevresine karşı ciddî, daima ağır başlı bir memur vekârı içinde yaşayan, otoriter bir kimseydi. Evine varıp da ebenin kendisine uzattığı kundağı kucağına aldığı zaman, bu kundaktaki, ufak tefek, çelimsiz, gösterişsiz yaratığı Reşit Beyin biraz yadırgamış, gözünün tutmamış olması da akla gelebilir. Çünkü İnönü daima zayıf, narin yapılı bir insan olarak kaldı. Ama kucağına verilen kundaktaki yavrusu eğer o sıralarda gözlerini açmışsa, Reşit Beyin, bu gözlerin ışıl ışıl yanışı, olağanüstü parlaklığı karşısında birden etkilenmesi ve kucağındaki mahlûğun, âleme her bebek gibi, yorgun, uykulu gözlerle bakan, herkesinki gibi bir mahlûk olmadığı düşüncelerine varmış olması da mümkündür.

24 eylül 1884 çarşamba günü İzmir'de küçük bir erkek çocuk, küçük bir memur ailesinin hayatına karıştı. Bu çocuğun anası Cevriye’nin lohusa yatağı başında Reşit Bey, pek fazla sıhhat vaat etmeyen bu yeni yavrusunu kucağına almış olmalıdır. Sonra, geleneklere uyarak, bütün Müslüman babalar gibi her halde, o da evvelâ Tanrı’ya şükür etmiştir. Tanrı’ya, yeni doğan oğluna uzun ömür, açık zihin ve mutlu bir gelecek nasip etmesi için yalvarmıştır. Daha sonra da âdetlere uyarak, kucağındaki oğlunun başına doğru eğilmiş ve onun kulağına, evvelâ göbek adı olarak Peygamberin adını fısıldamıştır: Mustafa. Sonra da seçtiği ve beğendiği adı söylemiş olacaktır: İsmet… Bu gök kubbe altında Mustafa İsmet bir Osmanlı ailesinde, bir Osmanlı çocuğu olarak İmparatorluğun nüfusuna işte böyle katıldı…”4

Aydemir, İnönü’nün doğumu ile ilgili yaptığı tasvirinde Reşit Beyin sert mizacına da vurgu yapmaktadır. İsmet İnönü, şubat-mart 1959’da Akis’te çıkan bazı hatıralarında babasından bahsederken: “Kolordu Kumandanı olduğum zaman bile babamın yanında sigara içmezdim.” şeklinde konuşur.

Reşit Beyin karakterinin İnönü’nün kişiliğinin ve alışkanlıklarının şekillenmesinde etkili olduğunu görmekteyiz: “…otoriter babaya duyulan

(12)

saygı ve düzenli aile yaşamı ona daha gençlik döneminde tutarlı bir alışkanlık kazandırmıştı.”5

İnönü, kurmaylık öğrenimi gördüğü yıllarda arkadaşı Ali Fuad Erden ile kitap okumak ve tartışmak için Beykoz ormanlarına giderdi. Erden, bu konuyu anlattığı bir anısında İsmet Bey ile Reşit Bey arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmaktadır: “İsmet Beyin evi Süleymaniyede idi. Babası, güneş batmadan önce, eve dönmesini istermiş. Beykoz ormanı Süleymaniyeden iki saatti. Akşam ezanından evvel evde bulunmak için Beykozdan erken dönerdik. İsmet Bey babasından pek korkardı. Babasını tanıdım: Şehremaneti evrak mümeyyizi Reşit Efendi. İrade ve otorite sahibiydi.”6

İnönü, babasını ve onunla ilişkilerini şöyle tarif eder: “Babam Hacı Reşit Bey ahlâk telâkkilerinde her mânası ile titiz, samimi bir müslümandı. Terbiyesi sertti. Ben Kolordu Kumandanı iken bile babamla azçok resmî idim.”7

Reşit Bey, İzmir Adliyesi’nde mustantik (sorgu yargıcı) yardımcısı iken Sivas’a atanır. İsmet, 5 yaşındadır ve ilk öğrenimine Sivas’ta başlar. Sivas’ta Mahalle Mektebi’ni bitirdikten sonra 1892’de oradaki Askeri Rüştiye’ye (ortaokul) girer. Ali Baba mahallesinde oturdukları için künyesi “İsmet Efendi Ali Baba”, apolet numarası da “32” olarak belirlenir.8

Aydemir, Mustafa İsmet’in asker olmasının doğal bir süreç olduğunu belirtir: “…Osmanlı devleti, kendi tebası olan Türklerden yalnız vergi ve asker isterdi. Okur yazar Türklerin çocukları ya memur, ya subay olacaktı. Dört yaşındaki Mustafa İsmet’in yolu da buydu…”9

5Ş. Turan, İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, s. 13. 6Ali Fuad Erden, İsmet İnönü, İstanbul 1952, s. 15.

7İ. İnönü, Hatıralarım, Genç Subaylık Yılları (1884-1918), (Hazırlayan: Sabahattin Selek), s. 16.

8 Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, İsmet İnönü, Ankara 1987, s. 7; Ş.S. Aydemir, İkinci Adam, I, 1884-1938, s. 24-26; Ş. Turan, A.g.e., s. 14.

(13)

Mustafa İsmet’in ilgisi sebebiyle Askeri Rüştiye’ye kaydettirildiği söylenir: “…babası, …küçük İsmet’i ilgisi sebebiyle 1892’de Askeri Rüştiyesi (Ortaokulu)’ne vermiştir.”10

Mustafa İsmet, Askerî Rüştiye’de yaşamının ilk başarısızlığı ile tanışır. Son sınıfta, hesap öğretmeni Yzb. Ömer’den geçer not alamadığı için sınıfta kalır. Ama bu olumsuzluk onun için büyük bir dönemeç olur. Ertesi yıl daha çok çalışarak bu dersten de tam not alır ve böylece güçlükleri yenmenin, olumsuzlukları olumluya çevirmenin yolunun çalışmaktan geçtiğinin bilincine varır.11

İnönü, açık yüreklilikle sınıfta kalması ile ilgili şu sözleri söyler: “Ben istidadı geç keşfolunmuş bir çocuğum. Sivas Askerî Rüştiyesi son sınıfında, evvelâ sınıfta döndüm. Ama ondan sonra aklıma başıma adım.”12

Mustafa İsmet, aklını başına almış çalışmaya başlamıştır. Aydemir, Mustafa İsmet’in çalışma hırsını ve Topçu Harp Okulunun İdadî kısmına girinceye kadar geçen süreyi şöyle anlatır: “…ondan sonra kendini yoğun bir çalışma hırsına verdi. Sivas Askerî Rüştiyesinin dersleri onun için, artık bir çetinlik teşkil etmiyordu. Daha bu Sivas Rüştiyesinde kendi kendine bir yabancı dil öğrenimine girişti. Fransızcaya başladı. 1895'te Rüştiyeyi tamamlamıştı. Fakat yaşı çok küçüktü. Onun için ve daha üst derecedeki bir asker mektebine göndermeden önce babası onu bir yıl Sivas Mülkiye İdadîsinin beşinci sınıfında okuttu.

Asker Rüştiyelerinden çıkanlar asker İdadîlerine (şimdiki Liselerin benzeri) girerlerdi. Bu İdadiler, Ordu merkezlerinde bulunurdu. O zamanki 7

10 Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, İsmet İnönü, s. 7; Aydemir’in aktardığı bir hikaye Mustafa İsmet’in askerliğe olan ilgisini teyit eder niteliktedir: “Yarı güneşli bir sonbahar akşamı Reşit Bey, sokak üstündeki selâmlık odasındadır. Bir misafiri var: Şıpka müdafiî Hulûsi Paşa. O sırada kapının önünden geçmekte olan Küçük İsmet’i babası odaya çağırır. Çocuk terbiyeli adımlarla misafire yaklaşır. Elini öpmek için… Hulûsi Paşa şefkatle sorar: - Senin adın ne bakayım? – İsmet… - Kaç yaşındasın? – Altı… - Büyüdüğün zaman ne olacaksın? – Asker…”, Ş.S. Aydemir, İkinci Adam, I, 1884-1938, s. 25

11Ş. Turan, İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, s. 13. 12 Ş.S. Aydemir, A.g.e., s. 26.

(14)

Osmanlı Ordusunun altısının merkez şehirlerinde (İstanbul, Edirne, Manastır, Şam, Erzincan, Bağdat) bu İdadîler vardı.

Mustafa İsmet, 21 temmuz 1897'de Sivas Mülkiye İdadisinin altıncı sınıfından tasdiknameyle Haliç'te, Halıcıoğlu'nda, Mühendishane denilen Topçu Harp Okulunun İdadî kısmına girdi. Henüz 13 yaşındaydı. Topçu subayı olacak ve bir gün belki de bir Topçu Paşası olarak sivrilecekti. Hulâsa ve görünüşe göre bu çocuk her halde bir şey olacaktı...”13

İsmet’in ailesi İstanbul Aksaray'da oturduğu için okulda "Aksaraylı" olarak tanındı.14 İsmet, 1898 yılında Mühendishane-i Berrî-i-Hümayun (Topçu ve İstihkâm Okulu) idadî (lise) birinci sınıfını birinci olarak bitirdi. İkinci sınıfa geçişini İzmir’deki dayısına şöyle bildirdi: “İstikbalimle aramda mâni ve hail olan senelerden birini pây-i-kahrım altına aldım.”15 (Geleceğimle benim aramda bir engel ve perde oluşturan yıllardan birini çiğneyip geçtim!)16

Mustafa İsmet’in, böyle bir cümle sarf etmesi, arkadaşı Ali Fuad’ın ilgisini çekmiştir: “13-14 yaşındaki bir çocuğun böyle düşünüp yazması dikkatimi çekti. Bu ifadede fevkalâdelik vardı; "İstikbal" den emin olmak vardı. Demek ki, onun nazarında seneler ve sınıflar... Rütbeler ve mertebeler kendisiyle, vâzıhan gördüğü istikbali arasında tabiî ve zarurî birer merhaleden başka bir şey değildi. Bunu öğrendiğim andan itibaren bu çocukla uzaktan ilgilenmeğe başladım.

İsmet Efendi Aksaray her sınıfta birinci olmakta idi. Her sınıfı geçtikçe ben o cümleyi hatırlar; kendi kendime: "İsmet Efendi, istikbaliyle arasında engel olan yıllardan birini daha, ayağının altına aldı" derdim.”17

Mustafa İsmet, düzenli çalışmayı ve daha dersler başlamadan gerekli hazırlıkları yapmayı âdet haline getirmişti: “Ben mektebin her yeni sınıfında ve o sınıfın en güç derslerini daha yaz tatillerinde kendi başıma çalışır, hazırlardım. Tatillerimi o sıralarda İzmir'de, dayımın yanında geçirirdim. Tatil ayları bana bu

13Ş.S. Aydemir, İkinci Adam, I, 1884-1938, s. 27.

14Ş. Turan, İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, s. 14. 15 A.F. Erden, İsmet İnönü, s. 4.

16 Ş. Turan, A.g.e., s. 14. 17A.F. Erden, A.g.e., s. 4-5.

(15)

en zor dersi veya dersleri hazırlamak için yeterdi. Böylece mektebe döndüğüm zaman, yeni ders sınıfının zorluğu benim için kalkmış olurdu, Dersleri kolayca takip edebilir ve kendimi bir taraftan da lisana verirdim…”18

İsmet, iki yıl sonra Topçu Harbiyesi’ni İlim ve Ahlak derslerinden “pekiyi” alarak birincilikle bitirdi.19 İsmet’in pekiyi derece ile okulu bitirmesini Ali Fuad şöyle

anlatır: “İsmet Efendi 1319 (1903) yılı ağustosunda okulu birincilikle bitirdi. Topçu mülâzımı (teğmen) oldu. Ve Erkânı Harbiye namzedi (Kurmay adayı) sınıflarına ayrıldı. Diplomasında ilim aliyyülâlâ (en âlâ), ahlâk aliyyülâlâ idi. Mühendishanede ilimden aliyyülâlâ derecesinde diploma almak pek nadirdi. Ben de birinci olarak çıktığım halde diplomamda ilim, âlâ idi.”20 Mustafa İsmet, farklı bir öğrenci olduğunu göstermeye başlamıştı. Bu çalışma azmi onu subay olduktan sonra da farklı kılmaya devam edecektir.

İsmet, Teğmen olarak girdiği Pangaltı’daki Harp Okulu içindeki Harp Akademisi’nden de kurmay yüzbaşı olarak ve birincilikle mezun oldu (26 Eylül 1906). Bu nedenle de Altın Maarif Madalyası ile ödüllendirildi.21

1906 Eylül’ünde Harp Akademisi’ni bitiren Kur.Yzb. İsmet, merkezi Edirne’de bulunan II. Ordu emrine verildi ve Sahra Topçu 8. Alay 3. Bölük Komutanlığına atandı.22

Ş.S. Aydemir, Mustafa İsmet ve Mustafa Kemal öğrencilik yıllarını karşılaştırarak şöyle bir yorumda bulunmuştur: “…Mustafa Kemal'in daha Manastır idadisinden başlayarak, Harbiye ve Kurmay okullarındaki aktif, atılgan, hatta gizli siyasî teşkilât kurmaya, gizli yayınlar yapmaya kadar varan ve sonunda onu tevkiflere, mahkûmiyetlere, sürgünlere sürükleyen mücadeleci karakterine karşılık, Mustafa İsmet’in mektep hayatı sakin ve mazbut bir çalışkanlık içinde geçmiştir. Ama Kurmay Okulunu saran havanın büsbütün dışında değildir. Namık Kemal edebiyatı ona da erişmiştir ve Kurmay Okulunu

18 Ş.S. Aydemir, İkinci Adam, I, 1884-1938, s. 29.

19 Ş. Turan, İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, s. 16. 20 A.F. Erden, İsmet İnönü, s. 5.

21Ş. Turan, A.g.e., s. 16; Ş.S. Aydemir, A.g.e., s. 29-30. 22 Ş. Turan, A.g.e., s. 17.

(16)

bitirdikten sonra gönderildiği Edirne'de onu, siyasi hayatının başlangıcı bekler. Hem de gizli bir ihtilâl cemiyetinin üyesi olarak..”23

Mustafa İsmet, ileride hatıralarını yayınladığında İmparatorluğun çöküşünü ve o zaman ki amacını şöyle özetleyecektir: “Bir büyük İmparatorluğun çökmekte bulunduğu kaygusu ve memleketi kurtarmak ödevinde olduğumuz düşüncesi, bizim gençlik yıllarımızın en unutulmaz hatırasıdır. Altmış sene bu hislerin heyecanları, ümitsizlikleri ve zafer günleri içinde geçmiştir. İmparatorluğun çöküşü içinde vazife yapmağa çırpınırken, hesapsız şehitler ve felâkete uğrıyanlar arasında, yaşıyarak çıkmak gibi bir umulmadık olay başımdan geçti.”24

Mustafa İsmet’in okul yaşamanı bitirdikten sonra vefatına kadar geçen süredeki safahatını, Türkiye Cumhuriyeti’nin Internet’teki resmi sitelerinden biri olan ‘cankaya.gov.tr’ de şöyle anlatılmaktadır: “1908'de kolağası oldu ve 31 Mart Olayı (13 Nisan 1909) olarak bilinen ayaklanmayı Selanik'ten gelerek bastıran Hareket Ordusu'nda görev aldı.

1910-1913 yılları arasında Yemen İsyanı'nın bastırılması harekâtına katıldı. Bu ve bundan önceki görevlerinde hudut problemleri ve asilerle yapılan anlaşmalarda başarılı hizmetleri ve meslekî özellikleriyle dikkati çekti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde Kolordu Komutanı olarak Atatürk'le birlikte çalıştı ve yıllardır süren dostlukları ile devletin geleceği hakkında ortak fikirleri gelişti. Suriye Cephesi'nde savaştı; Millî Mücadele sırasında Atatürk'ün en yakın silâh arkadaşı olarak çalıştı.

23 Nisan 1920'de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Edirne milletvekili olarak katılan İsmet Bey, 3 Mayıs'ta İcra Vekilleri Heyeti'nde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekili oldu.

Albay İsmet Bey, mebusluk ve bakanlık da uhdesinde kalarak Garp Cephesi Komutanlığı görevine getirildi. Kuruluş aşamasındaki düzenli ordu ile Çerkes Ethem ayaklanmasının ve iç isyanların bastırılmasında etkin rol

23Ş.S. Aydemir, İkinci Adam, I, 1884-1938, s. 38.

24İ. İnönü, Hatıralarım, Genç Subaylık Yılları (1884-1918), (Hazırlayan: Sabahattin Selek), s. 13.

(17)

oynadı. Ocak ve Nisan 1921'de I. ve II. İnönü savaşlarında Yunan ilerlemesini durdurdu.

İnönü zaferleri, Ulusal Ordu'ya güven duyulmasını sağladı, Ulusal Kurtuluş Hareketini yürütenlere moral ve güç verdi.

Birinci İnönü Savaşı sonunda tuğgeneral rütbesine yükseldi.

Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz'dan sonra kazanılan zafer üzerine Mudanya Ateşkes toplantısında Büyük Millet Meclisi'ni temsil etti. Lozan Barış Konferansı'na Dışişleri Bakanı ve Türk heyeti başkanı olarak katıldı.

Görüşmeler sırasında Ulusumuzun çıkarlarını titizlikle savunan ve koruyan İsmet İnönü, 24 Temmuz 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının ve egemenliğinin tanınmasını sağlayan Lozan Antlaşması'nı imzaladı.

Cumhuriyetin ilânından sonra 1923-1924 yıllarında ilk hükümette Başbakan olarak görev aldı, aynı zamanda Halk Fırkası Genel Başkan Vekilliği'ni üstlendi. 1934'te Soyadı Yasası çıktığında Atatürk'ün verdiği İnönü soyadını alan İsmet Paşa, Başbakanlık görevini 1924-1937 yılları arasında da sürdürdü.

İnönü, Atatürk devrimlerinin gerçekleştirilmesinde ve Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temeller üzerine oturtulmasında Atatürk'ün en yakın çalışma arkadaşıydı.

Atatürk'ün ölümünden sonra 1938 yılında, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin ikinci Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Cumhurbaşkanlığı'nın yanı sıra CHP Genel Başkanlığı'na da getirildi. CHP'nin 26 Aralık 1938'de toplanan I. Olağanüstü Kurultay'ında partinin "değişmez genel başkan"ı seçildi. Ayrıca kendisine "Milli Şef" sıfatı verildi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'yi savaş felâketinin dışında tutmayı başardı. Savaştan sonra çok partili siyasî rejime geçilmesinde en büyük destek oldu.

(18)

1950 genel seçimlerinden sonra CHP iktidarı Demokrat Parti'ye bırakırken, İsmet İnönü de Cumhurbaşkanlığı'ndan ayrıldı ve 1960 yılına kadar Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı olarak siyasî yaşamını sürdürdü.

7 Mayıs harekâtından sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi ve 10 Kasım 1961 tarihinde Başbakanlığa atandı.

1965 yılında bu görevden ayrıldıktan sonra milletvekili olarak siyasî yaşamını sürdürdü. 1972'de Parti Genel Başkanlığı ve milletvekilliğinden istifa ederek, 25 Aralık 1973'de ölünceye kadar Anayasa gereğince Cumhuriyet Senatosu tabiî üyeliği görevinde bulundu.

1916 yılında Mevhibe Hanım'la evlenen İsmet İnönü üç çocuk babasıydı.”25

3 . KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

Kişilik, bireyin iç ve dış çevresiyle kurduğu, diğer bireylerden ayırt edici, tutarlı ve yapılaşmış bir ilişki biçimdir.26 Kişilik tanımında belirttiğimiz kavramlar dahilinde İsmet İnönü’nün şahsiyet özelliklerini inceleyeceğiz. Bu bölümdeki amacımız, İnönü’nün insanlarla olan ilişkisinde ve devlet işlerinde, kararlarını etkileyen, davranışlarını belirleyen yapısını anlamaktır.

İnönü, halkı için kendini adayanlara örnek olarak gösterilen bir devlet adamıydı: “André Mauris "Yaşlılık artık geç kalındığı, oyunun oynanmış ve sahnenin başka kuşağa geçmiş olduğu duygusudur. Yaşlılıkta asıl dert insanın gücünü yitirmesi değil, kendisini koy vermesidir," der. Doksanına doğru yol aldığı yıllarda bir büyük Türk'ü, İnönü'yü izlerken hep bu sözleri düşünmüşümdür. O'nun için oyun hiç bitmemişti. Sonuna kadar sahnede kaldı.

Kimileri kendi kuşaklarının oyununu anlamadıkları için daha ilk perdede bocalayıp tökezler, kimileri de önceki kuşakların oyunlarını oynamaya kalktıkları

25http://www.cankaya.gov.tr/tr_html/inonu.htm.

26 Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, Psikolojinin Temel Kavramları, Ankara 2000, s. 404.

(19)

için sahneye çıkar çıkmaz yaşlanırlarken aradan birisi çıkıyor ve yarım yüzyılı aşkın bir süre, kuşaklar boyu sahnede kalıyor. Hem de baş roller oynayarak.

İnönü yaşam öyküsünü anlatmaya şöyle başlar: "Bir büyük imparatorluğun çökmekte bulunduğu kaygusu ve memleketi kurtarmak ödevinde olduğumuz düşüncesi, bizim gençlik yıllarımızın en unutulmaz hatırasıdır. Altmış sene bu hislerin heyecanları, ümitsizlikleri ve zafer günleri içinde geçmiştir." Yaşam öyküsünün sonlarına doğru da "Bütün ömür boyunca her zaman elde edilmesi millet için aziz olan bir amaç peşinde koştum," der.

İnönü'nün kuşağı imparatorluğu çökmekten kurtarmaya çalışırken onunla birlikte göçüp gitmiş bir kuşaktır. Ayakta kalanlar Atatürk'ün çevresinde toplanarak yıkıntılar arasında yeni ve çağdaş bir devlet kurmuşlardır. İnönü, iş başında olsun ya da olmasın, yaşamı boyunca, kendini bu yeni devleti korumakla görevli saymıştır. Dış politikada yansızlığı; iç politikada çok partili, laik bir özgürlük düzenini gerçekleştirmeyi amaçlardı.”27

İnönü, kendini milletine adamıştı ve bu yoldan ayrılmaya da niyetli değildi. Lozan’da Türk delegasyonunun başkanı olarak bulunan İnönü hakkında Fransız diplomatları şu bilgileri vermektedir: “Türk delegasyonu başkanının katılığının yol açtığı …sabır taşması, yine de muhataplarının ona sağlam bir saygı duymalarını engellemiyordu. Quai d'Orsay'deki "Lozan" dosyalarının içindeki binlerce yaprakta, onunla ilgili küçümseyici ya da aşağılayıcı herhangi bir yorum aramak, boş bir gayret olur. Türkiye'nin öteki delegeleri için ise, aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Ne Rıza Nur, ne Hasan Bey, ne de delegasyona dahil olan türlü danışmanlar, Fransız gözlemcilerine, kusursuz şahsiyetler olarak görünmemişlerdir. Rıza Nur, Sovyetler Rusyası'nın oyununu oynamakla suçlanıyordu ve de hatta, Bolşevik delegasyona bilgi sızdırdığından şüpheleniliyordu; Hasan Bey, zayıf kişilikli, entipüften biri olarak kabul ediliyordu, delegasyonun diğer bazı üyeleri, etki altında kalabilir, olarak

(20)

tanımlanıyor, dolayısıyla da "etkilenebilir" oldukları ima ediliyordu. Bir tek İsmet Paşa, her türlü kuşkunun üzerinde beliriyordu. Bu kendisine çizdiği yoldan asla çıkmayan bir adamdı ve Fransız delegeler, karşılarında daha esnek birinin bulunmasını tercih etseler de, bu adamın, ülkesinin çıkarlarını her türlü övgünün üzerinde bir uzak görüşlülük ve sadakat ile savunduğunu kabul etmek zorundaydılar.

Fransız diplomatlarının, Lozan'da kendilerini böylesine uğraştıran kişi hakkındaki değerlendirmeleri, bundan böyle değişmeyecektir, İsmet İnönü'ye yaklaşma fırsatını bulanlar, hep onun devlet adamı olarak üstün niteliklerini, sebatkârlığını ve manevra yeteneğini bıkmadan usanmadan övüp duracaklardır.”28

Fransız arşivlerinde, İnönü, ülkesinin menfaatlerini her şeyden üstün tutan ve diğer diplomatlar tarafından saygı duyulan bir devlet adamı olarak tanıtılmaktadır.

Lozan’da İsmet Paşa ile karşılaşan ve onu anlatan sadece Fransızlar değildir. Gazeteci olarak orada bulunan Ernest Hemingway de İsmet Paşa ile karşılaşmış ve onunla mülakat yapmıştır. Hemingway, İsmet Paşa’yı tasvir etmekle beraber onun şahsiyetini hem Mustafa Kemal hem de Mussolini ile karşılaştırmıştır: “Herkes asıl İsmet Paşayı görmek istiyor, fakat bir gören bir daha görmek istemiyor. İsmet Paşa kısa boylu, kara kuru bir adam. Hiçbir çekiciliği yok. Bir insan ne kadar ufak tefek ve silik olabilirse, o da öyle. Sanki dikkati çekmemek için özel bir deha sahibi. Mustafa Kemal’in kimselerin unutamayacağı, İsmet Paşanın da, kimselerin hatırlayamayacağı bir yüzü var.

İsmet Paşanın tam zıddı bir «şahsiyet» ise, Mussolini idi. Mussolini Avrupa’nın en büyük blöfçüsü.”29

Hemingway, İsmet Paşa’nın şahsiyetini anlatırken, topluluk içerisinde dikkat çekmemesini ve ön plana çıkmamasını vurgulamaktadır.

28 Paul Dumont, Fransız Devlet Arşivlerinde İsmet İnönü, Ankara 1991, s. 10.

29 Ernest Hemingway, İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşı, (Türkçesi: M. Ali Kayabal), İstanbul 1988, s. 40-41.

(21)

Başbakan İnönü, kendisini ülkesine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına adamış bir devlet adamıydı. Times gazetesi, İnönü’yü “kendisini Atatürk’ün hedefleri ile özdeşleştirmiş”30 bir Başbakan olarak tanımlamaktadır.

İnönü okul yıllarında Almanca çalışmak için cuma geceleri arkadaşı Ali Fuad Erden’in Taşkasap’taki evine giderdi. Ali Fuad Erden, bu geliş gidişler ile ilgili anlattığı bir anısında İnönü’nün başka bir özelliğini ortaya çıkarmaktadır: “İsmet Bey Cuma geceleri tam saat bir buçukta – ezanî saat – gelirdi. Rahmetli annem derdi ki: “Saatleri İsmet Efendinin kapıyı çalışına göre ayar etmeli.” Annemin bu sözü bana Alman filozofu Kant’ı hatırlatırdı. Kant, Königsberg’de otururmuş. Sabahları muayyen zamanda evinden çıkar, tam öğleyin dönermiş, Geliş gidişinde o kadar intizam varmış ki, komşuları, Kant, kendi kapılarının önünden geçerken saatin kaç olduğunu bilirler ve saatlerini ayar ederlermiş.”31

İnönü’nün dakikliğini, eşi Mevhibe Hanım da dile getirmiştir: “Başbakanın dakikliği ünlüydü, en önemsiz toplantıya bile vaktinde gitmeyi âdet haline getirmişti. Kimseyi bekletmek istemez, kendi de beklemeyi sevmezdi.”32

İnönü, kuralları son derece bağlıydı. Çevresindeki insanlar İnönü’nün bu özelliğini çok iyi bilirdi. Harf inkılabı yapıldıktan sonra İnönü bir daha Arap harfleri ile yazı yazmamıştır. Ayrıca bu inkılabında bizzat takipçisi olmuştur: “…Atatürk ve İnönü herkese örnek olmak istediler. Yeni yazı kabul edildikten sonra ikisi de bir daha Arap yazısı kullanmadılar. İnönü âdetlerinden vazgeçip geçmediklerini anlamak için, arkadaşlarının not defterlerini bile yoklardı.”33

Sami N. Özdemir, Ankara’da Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesinde öğrenci iken İnönü ile ilgili bir anısını şöyle anlatır: “Ankara’da Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi öğrencisi iken bir gün, İsmet İnönü’nün Fakülteye

30 “Ten Years of Kemalism”, (Kemalizm’in On Yılı), Times, 29 Ekim1932. 31 A. F. Erden, İsmet İnönü, s. 8.

32Gülsün Bilgehan, Mevhibe, Ankara 1994, s. 247. 33Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1998, s. 443.

(22)

geleceği haber verildi; bize, sıkı sıkı, Arap harfli defterlerimizi ortadan kaldırmamız öğütlendi. Bizim kuşakta, Arap harflerini unutmamış, ya da bizim gibi, edebiyat merakı ile yenilemiş olanlar vardı. Derslerde bu harfleri steno gibi kullanıyorduk. Bizi neredeyse korkutmuşlardı. İsmet İnönü’nün, 1928’den sonra, bu harflerle tek satır bile yazmadığını sonradan öğrendik.”34

İnönü’nün eşi Mevhibe Hanım’da Paşa’nın harf devrimine karşı önce çekingen davrandığını, daha sonra bu devrimin en hararetli savunucusu olduğunu belirtir: “İsmet Paşa ilkin çekingen davranmasına karşın harf devriminin en hararetli savunucusu oldu. Başta Gazi, herkes onun önünde Arap alfabesini kullanmaktan özenle kaçındılar. Çünkü Başbakan güç bir döneme girileceğini belirtmiş, ama karar alındıktan sonra en ateşli uygulayıcısı olmuştu. Hayatı boyunca bir daha eski yazı kullanmadı.”35

Lozan müzakerelerinde İnönü’nün inatçılığı ile ilgili yapılan yorumlar ve gönderilen raporlar dikkat çekicidir: “Lozan'da, Fransa'nın temsilcileri olan Barrére ile Bompard... Müzakerelerin başlangıcında, Fransız Dışişleri Bakanlığı'na, Türkiye'nin delegesinin kibarlığını ve gönül okşayıcılığını öve öve bitiremeyen raporlar göndereceklerdir. Ama, konferansın uğradığı ilk kesintide, 4 Şubat 1923'te, Bompard nihayet öfkesinin dizginlerini koyverecektir. Poincaré'ye gönderdiği tamamen resmi nitelikte bir raporda, İsmet Paşa hakkında hiç de diplomatik olmayan bir dil kullanıp, "Sıpa gibi inatçı". diye yazacaktır.”36

İnönü’nün hayatı boyunca söylevlerinde, aldığı önemli kararlarda ve çevresiyle ilişkilerinde ön plana çıkan en önemli kişilik özelliği, meselelere dengeli yaklaşımıdır. İnönü’nün tatlı dili ve kibirden uzaklığı, birbiriyle bağlantılı üç diğer özelliğinin dışa vurumuydu: sakinliliği, tedbirliliği ve yaşamdaki her şeye karşı dengeli yaklaşımı. Sükûnetini koruyamayan birinin gerçekçi kararlar alamayacağına inanan İnönü hayatı boyunca sakin kalmaya

34 Sami N. Özdemir, “Sürekli Öğrenen İnönü”, Halkevleri Dergisi, S: 87, (Ocak 1974), 22. 35 G. Bilgehan, Mevhibe, s. 199.

(23)

çalıştı.37 Bu konuda şöyle bir izahatta bulunmuştur: “Sıkıntılar olur. Çaresizlikler olur. Çıkar yol göremezsin.İnsan sinirli, kuşkulu, üzgün olur. Böyle zamanlarda ilk işim kendimi yatıştırmaya çalışmaktır. En önemlisi budur. Kendimi sakinleştirdikten sonra düşünür, yapılması gerekeni bulurum ve bütün gücümle onu yapmaya koyulurum. Bu gerçeğin kabulü ile kararın birlikte yürütülmesidir. İnsan elinde olmayan işlerin içinden başka türlü çıkamaz.”38

İnönü asla düşünmeden hareket etmezdi; dillere destan ihtiyatlılığı böyle davranmasına engeldi. Bunda, uzmanlığa duyduğu saygının da rolü vardı.39 İnönü, otoritenin bilgi ile elde edileceğine inanıyordu. O’na göre başarılı komutan emrindekilere kendisini rütbesi ve otoritesi ile değil, bilgi, kültür ve yeteneğiyle her gün yeniden kabul ettiren adamdır.40 Necdet (Uğur), İnönü’nün Türk siyaset sahnesinde ön planda olan bir isim olmasını bilginin otoritesine verdiği önemle açıklamaktadır: “O, çağdaşlığını ve gücünü her gün yeni baştan kanıtladığı için sahnedeydi.”41

Şevket Süreyya (Aydemir), İnönü’nün ihtiyatlılığını, Atatürk ile ikinci adamın karşılaştırmasını yaptıktan sonra şöyle açıklar: “Zaten, Tek Adam'la İkinci Adam'ın mizaç ve karakterleri bu noktada ayrılır. Tek Adam, ihtiras ve hayallerine sınır tanımayan atılgan, hatta kavgacı, mücadeleci, her şeyini teraziye bütünü ile koyan, doğuştan bir kumanda adamıdır. Gerçi mantık, hesaplılık, önsezi ve meşruluk bağlılığı onun vasıflarıdır. Ama bu vasıflar onun, topyekûn kendini verişinde, sadece itici kuvvetlerdir. İkinci Adam ise, kendini kolayca ve bütünü ile ortaya atmaz. Orduda ve büroda, çalışkan bir düzenleyici olarak yolunu açar. Hem o devirde, hem bütün hayatı boyunca, nelerin, nereden ve ne kadar riske edileceğini, daima bir kurmay titizliği ile hesaplamıştır. Kavga ve mücadeleyi, ancak kesin neticelerin alınacağını

37 Metin Heper, İsmet İnönü, Yeni Bir Yorum Denemesi, İstanbul 1999, s. 64. 38 N. Uğur, İsmet İnönü, s. 11.

39 M. Heper, A.g.e., s. 77. 40 N. Uğur, A.g.e., s. 10. 41 N. Uğur, A.g.e., s. 10.

(24)

anladığı dönüm noktalarında kabul eder. Ama bu noktaları da, atlamamaya çalışır.”42

İnönü, “ufak tefek, kendi içine kapalı ve hiçbir zaman, hiçbir otoriteye kayıtsız şartsız teslim olmayan, kendi soğukkanlılığına, kendi değerlerine, telaşsızlığına, hesaplılığına güvenen bir denge adamı” olarak tarif edilmektedir.43

İnönü, duygularıyla değil de bilinciyle hareket eden bir insan olduğunu ve ihtiyatlılığını şu sözleri ile ifade etmektedir: “Ben bugüne kadar arkasında ne olduğunu bilmediğim kapıyı açmadım!”44

Mondros mütarekesinden sonra İnönü’nün karşısına bir kapı çıkmıştı. Ancak, İnönü, bu kapıyı hemen açmak niyetinde değildi. Doğuda «vilâyat-ı sitte – altı vilâyet» denen Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır ve Sivas illerinde yeni Ermenistan’ın kurulacağı söyleniyordu. Kâzım Karabekir, bu girişimi engellemek istiyordu. “…1918 kasımında Karabekir Zeyrek’te İsmet Bey’le (İnönü) görüşür. İsmet Bey Osmanlı Harbiye nazırlığının o vakit belli başlı şahsiyetleri arasında idi. Karabekir eski arkadaşına: - Beni Erzurum’a tayin ettirmeye çalışınız, der. Ben orada milleti aydınlatırım. Bir anarşi olursa doğuda bir Türk idaresi kurarız. Orayı tehlikeden kurtardıktan sonra batı için çalışırız, demişti. İsmet bey : - Tehlike büyük. Söylediğini yapmak imkânsız. İkimiz de askerlikten çekilerek bir köyde çiftçilik yapalım, cevabını verir.”45

İnönü, kendini yenileme ve sürekli öğrenme konusunda hiç duraksamazdı. Yakınlarına ve arkadaşlarına, bilgi ve kültür alanlarında kendilerini yetiştirmeleri tavsiye ederdi: “Her sabah bizim basından Türkiye olaylarını, bir yabancı ajans bülteninden dünya olaylarını izlerdi, Kendi kendine öğrendiği üç yabancı dilin yardımıyla yalnız dünyada nelerin olup bittiğini değil, nelerin düşünülüp tartışıldığını da araştırır, bilgi edinirdi.

42 Ş.S. Aydemir, İkinci Adam, I, 1884-1938, s. 6. 43 Ş.S. Aydemir, A.g.e., s. 10.

44 Ş. Turan, İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, s. 512. 45F. R. Atay, Çankaya, s. 184-185.

(25)

Önemli yabancı konuklar O'nunla konuşmaya gelirlerdi. Önceden konuklardan neleri öğrenip, onlara neleri söyleyeceğini tasarladığı için bu konuşmalar yararlı, renkli ve etkileyici olurdu.

Sırası geldikçe başarılı bir komutanın nasıl olması gerektiğini anlatırdı. O'na göre başarılı komutan emrindekilere kendisini rütbesi ve otoritesi ile değil, bilgi, kültür ve yeteneğiyle her gün yeniden kabul ettiren adamdır. Gerçekte bu kendi liderlik anlayışının da bir tanımıydı.

O, çağdaşlığını ve gücünü her gün yeni baştan kanıtladığı için sahnedeydi.”46

Ş.S.Aydemir, İnönü’nün kendi içine dönük ve hiç kimseye kayıtsız şartsız angaje olmayan bir yapısı olduğunu belirtir. Böyle bir yapıya sahip insanın, ruh kapalılığı içinde donmaması ve ölmemesi için kendini yenilemesi gerektiğini dile getirir. İnönü, hayata bağlı oluşunu kendini hiç durmadan yenileyerek göstermiştir: “İnönü'nün, ilk göze çarpan karakter özelliği, kendi içine dönük ve kendi kendisi bağdaşmış bir insan oluşudur. Bu hal, en genç yaşlarındanberi, toplum işlerine karışan, toplumda aktif görev ve sorumluluklar taşıyan bir insan için biraz şaşırtıcı, ve sürdürülmesi güç bir ruh halidir. Ama, İnönü'nün, daha aşağıda değineceğimiz diğer bir vasfı, yani bütün hayatı boyunca, ast ve üstlerine, kayıtsız şartsız angaje olmaması ve arada daima bir mesafe bırakması hali, onun bu ruh özelliğine dayanır.

Şu halde, kendi içine dönüklük, hayatı boyunca kimseye, kayıtsız şartsız angaje olmayışı, onun iki vasfıdır ki, biri, diğerinin üstüne dayanır. Ama bu iki vasıf bir insanda böylece kademeleşince, bu içine dönük, kendi kendisi ile bağdaşan, ruh, fikir ve hareket istiklalini sonuna kadar ve mümkün olduğunca yürütebilmesi için, daha başka vasıfların, bu temeli desteklemesi gerekir. Bu vasıfların en başında ise, o insanın, hiç durmadan, hiç fasıla vermeden, kendi kendini yenilemesi, kendi kendini tamamlaması gerekir. O halde, kendi kendini tamamlamak ve kendi kendini yenilemek öyle bir vasıftır ki, içine dönük, hiç kimseye kayıtsız, şartsız angaje olmayan bir insan için, eğer bu ruh kapalılığı

(26)

içinde donmak ve ölmek istemiyorsa, hem hayatta yol almanın, hem bu yollarda yükselmenin ve şahsiyetleşmenin, mutlak ve kaçınılmaz şartıdır, işte İnönü’de biz, …bu içine dönüklüğün, yani birincisi kendi kendisi ile tatmin olunuşun, ikincisi hiç kimseye kayıtsız şartsız angaje olmayışın, ama üçüncü olarak ta, kendini, hiç durmadan yenileyişin ve tamamlayışın, bütün ve çok cepheli oluşumunu buluruz.”47

İnönü, sorumluluk sahibi bir insandı. Sorumluluk almaktan çekinmezdi: “…sorumluluk kabul etmek ve sorumluluktan korkmamak, çekinmemek vasfı... Bunun ilk ve çok dikkati çekici ilk misalini, Yemende görüyoruz. İsmet bey, kendisi ile beraber Yemene gelmesi için Ahmet İzzet Paşadan şahsi bir mektup alınca, rütbesinin henüz Önyüzbaşılık olmasına bakmayarak, Genel Kurmay Başkanına, çok önemli bir cevap yazdı. Evvela usulen ve asker olarak vazife verilirse orada çalışmasının tabii olduğunu yazdı.”48

İnönü, her vazifenin kutsiyetine inanmış ve bunu da dile getirmiştir: “Her vazifenin kutsiyeti vardır.”49

İnönü, vazifenin kutsallığına inancını çok çalışması ile göstermiştir. İsmet İnönü’nün ekseriya on dört saat mütemadiyen yazı masası başında çalıştığını söylerler.50 Çevresinde bulunanlar İnönü’nün çalışkanlığını sürekli

takdir etmiştir: “O, bir düzen adamıdır. Pek çalışkandır. Binbir incelemeden geçirmedikçe hiçbir mesele üzerine karar vermez.”51

Sorumluluk sahibi bir insan olan İnönü ayrıca güvenilir bir insandı. Ona göre politikacının güven verici olması çok önemliydi. Politikacı, olguları nasıl gördüğünü ve ne yapıp ne yapmayacağını açıkça söylerse, halk o poli-tikacının söylediklerinde ciddi olduğunu ve ülkenin geleceğinin ona teslim edilebileceğini düşünecekti. İnönü, siyasetin başkalarını kandırmak olduğunu

47Ş.S. Aydemir, “Son Kahraman”, Halkevleri Dergisi, S: 87, (Ocak 1974), 10. 48 Ş.S. Aydemir, “Son Kahraman”, Halkevleri Dergisi, S: 87, (Ocak 1974), 13-14.

49 İsmet İnönü, İsmet Paşa’nın Siyasi ve İçtimai Nutukları, 1920-1933, Ankara 1933, s. 247.

50 Yusuf Ziya Ortaç, Dünya Gözile İsmet İnönü, İstanbul 1940, s. 24. 51 F. R. Atay, Çankaya, s. 492.

(27)

düşünen bir kişinin, gerçek siyasetin ne olduğunu bilmediğini savunuyordu.52 İnönü, uyguladığı siyasetin başarısını da dürüstlüğe bağlamaktadır: “Biz, vatandaş vazifelerinin iyi yürekle ve fedakârlıkla ifasını daima ehemmiyetli tutacağız. Biz, vatandaşlara herşeyden evvel eğer yaşı gelmiş ve askere çağrılmışsa askere gitmesi lâzımdır; eğer vergi borcu gelmiş, kendisinden mükellefiyet istiyorlarsa vergi borcunu herkesten evvel vermesini namus borcu bilmesi lâzımdır deriz. Bizim siyasetimizin, muvaffakiyetimizin temeli vazifelerin açık söylenmesidir.”53

İnönü’nün dürüstlüğü ilke edinen politikası Fransız gazetelerinde olumlu yankılar bulmuştur: “Namuslu bir insan olan İsmet İnönü’nün bu dürüstlüğü politika sahasına da şamildir. İnönü kombinezonların düşmanıdır ve verilen taahhütlere hürmet eder.”54

İnönü; “Dostlarımıza, taahhütlerimize sadakat ve genel olarak yakın komşularımızla iyi geçinmek için elimizden gelen her şeyi samimiyetle yapmak, siyasetimizdir.”55 diyerek, kişisel olarak takip ettiği siyasetin yönettiği hükümet ve devlet tarafından da uygulanmasına çalışmıştır.

Atatürk’ün İnönü’ye olan güveni tam idi. Atatürk, İnönü’ye karşı duyduğu güveni şöyle ifade eder: “Atatürk’ün «Müşküllerinizin halli için İsmet Paşaya baş vurun» «İsmet şimdi uyanmıştır, gidip yatabiliriz!» gibi sözleri onun İnönü’ye nasıl değer verdiğini ve sevgi, güven beslediğini göstermektedir.”56

Türk Kurtuluş Savaşı esnasında Fransız istihbarat servislerinin hazırladığı raporlarda İnönü’nün karakteri hakkında şu bilgiler verilmektedir: “… İnönü muharebelerinden, Özellikle de Sakarya Muharebesi'nden sonra, istihbarat servisleri, Mustafa Kemal'in yanında, Anadolu'ya zafer kapılarını

52 M. Heper, İsmet İnönü, Yeni Bir Yorum Denemesi, s. 53-54.

53 Ali Rıza Cihan ve Abdullah Tekin, Çağdaş Devlet Adamı, İsmet İnönü, İstanbul 1989, s. 100.

54 Y. Z. Ortaç, Dünya Gözile İsmet İnönü, s. 14.

55 http://www.tbmm.gov.tr/hukumetler.htm; Ayrıca bakınız: Türkiye Cumhuriyeti

Hükümet-leri (1923-1960), I, Ankara 1978, s. 57.

(28)

açmakta olan adam hakkında birtakım ek bilgiler verme gereğini duyacaklardır. …Ocak 1922 tarihini taşıyan bir raporda nasıl takdim edildiğini aktaralım: "Dürüst ve sadık bir kişi olan İsmet Paşa..."

Aşağı yukarı aynı dönemde, Mougin, Aralık 1921'de, Akşehir'de, Kemalist yöneticilerle Franklin-Bouillon başkanlığındaki bir Fransız heyeti arasındaki görüşme vesilesiyle tuttuğu kişisel notlarda, Paşa hakkında, hemen hemen yukarıdakine eş olan bir değerlendirmede bulunuyordu: "İsmet Paşa, İstanbul'da ne idiyse öyle kaldı: kısa boylu, enerjik ve maalesef, yine o kadar sağır. Yüzünden, açık yüreklilik ve zekâ akıyor. Çok ketum; ancak söylenmesini gerekli gördüğünü söylüyor. Kusursuz dürüstlükte bir kişi olarak, tartışılmaz askeri değerini teslim" eden subayları üzerinde büyük bir nüfuza sahip..."

Bu türden alıntıları alabildiğine çoğaltmak mümkün. O dönemde, İsmet Paşa ile ilgili olarak çizilen tablolarda, hep aynı değerlendirmeler görülüyor: zekâ, dürüstlük, doğruluk, vatanseverlik... Zaman zaman Quai d'Orsay'e bilgi sağlayan bir Fransız, kadın gazeteci olan Berthe Georges- Gaulis de, Batı cephesi Türk orduları komutanının kişisel cazibesini, geniş kültürünü ve sohbetinin hoşluğunu vurgulayacaktır.”57

Fransız devlet arşivlerinde değişik raporlarda İnönü’nün dürüstlüğü ve güvenilir bir komutan olduğu sürekli olarak vurgulanmıştır.

Şeraffettin Turan, İnönü’nün kişiliğinin belirgin özelliklerinden biri olarak tarif ettiği doğruluğu ve dürüstlüğü ön plan tutmasını şöyle anlatır: “Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumlaşmasına öncelik veren İsmet İnönü'nün kişiliğinin belirgin bir yanı da doğruluğu ve dürüstlüğü ön planda tutmasıydı. Gerçi o, yöneticiler yetiştiren bir kurum olan Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin kuruluş yıldönümü nedeniyle 4 Aralık 1940'ta yaptığı konuşmada. "Doğruluğu artık aramızda başlıca bir meziyet saymayacak kadar ileriyiz" diyerek doğruluğun aslında övünülmemesi gerektiğini belirtmek istemişti. Ama her toplumda doğruluk dışı davranışlar görülmekteydi ve kendisinin de

(29)

anımsattığı gibi, "eski zamanların bu memlekete bıraktığı çok fena huylar" da vardı. Bu yüzden kendisi hep doğruluktan ayrılmamaya çalışmış, gençliğe ve kendi çocuklarına da bunu öğütlemişti. 19 Mayıs 1942'de gençliğe şöyle seslenmişti: "Ümidiniz ve neşenizle büyüklerin hırslarına durgunluk ve mu-hakemelerine kuvvet vereceksiniz. Şaşıranların türlü ahlak hezeyanlarına karşı coşarak akan bir çağlayan gibi temiz ve şeffaf kalınız. Vatanın geniş zamanlarını ve dar zamanlarını yalnız kendi haksız zenginlikleri için marifet fırsatı sayan soysuzlara nefretle, iğrenme ile bakınız! Muhakkak biliniz ki, kötü fırsat düşkünlerinin ve kötü ahlak örneklerinin yalancı mumları, umduklarından çok kısa bir zaman tütebilecektir."58

İnönü, dürüstlüğü, önemli bir erdem olarak görmenin yanın da bunu gençlere vatanın menfaatlerine bağlı kalabilmeleri ve ahlaki çöküntüden uzak durabilmeleri için öğütlemiştir.

İnönü fiziki tehlikeler karşısında gösterdiği tepkiler ile cesaretini kanıtlamıştır. Atıf Esenbel, bir keresinde, cephede, sağdan soldan mermiler uçuşurken, İnönü’nün bir siperin üzerinde oturarak moral vermek için genç bir subayla konuşmasına tanık olmuştur.59

İnönü, fikirlerini beyan etmek konusunda da cesareti ile dikkat çekmekteydi. Budapeşte’de Almanca olarak çıkan «Pster Llyod» gazetesinin 24 Temmuz 1938 tarihli nüshasında (Atatürk’ten İnönü’ye) başlığı altında intişar eden Arved Arenstam imzalı bir yazıda, İnönü’nün cesareti hakkında şu sözler yer almaktadır: “Onun büyük şefe karşı kendi fikirlerini doğrudan doğruya söylemek cesaretini gösteren yegâne adam olduğu malûmdur.”60

İnönü’nün kişiliği hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Anıl Çeçen bu yorumları şöyle değerlendirmektedir: “Tarih sahnesinde bir yüzyıla yak-laşan ömrü ile çok önemli ve uzun bir yere sahip olan İsmet İnönü üzerine yazılan ve söylenenlerin çoğu gerçeği çarpıtır nitelikteydi. Varolan bir İnönü gerçeği yerine yapılan yorumlarda birçok İnönü kişiliği ortaya çıktı.

58 Ş. Turan, İsmet İnönü Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, s. 516. 59 Erdal İnönü, Anılar ve Düşünceler, I, İstanbul 1995, s. 62. 60 Y. Z. Ortaç, Dünya Gözile İsmet İnönü, s. 24.

(30)

Kimisi bu büyük öndere son Osmanlı paşası derken bazıları da son Osmanlı bürokratı ittihatçıların tarih içindeki son uzantısı deccal, halktan kopuk halka inanmayan ve de kendisini daima halkın üstünde gören lider, kendisini devletin bekçisi sayan eski bir politikacı gibi çeşitli yakıştırmalar, kimi açık kimisi de gizli olarak yapıldı. Sayın İnönü uzun ömrü boyunca bu tip suçlamalarla sürekli olarak karşılaştı ne var ki bu küçük cevapların hiç birine aldırmadan hak bildiği yolda inançla yürümesini bildi ve başardı.”61

İKİNCİ BÖLÜM

TEK BİR PARTİ VE TEK BİR BAŞBAKAN 4 . 1923 - 1931 YILLARI ARASINA GENEL BİR BAKIŞ

Lozan Barış Antlaşması'nın T.B.M.M. tarafından onaylanmasından sonra, İstanbul 23 Eylül 1923'ten itibaren tahliye edilmeye başlandı. 6 Ekim 1923'de İstanbul'un yabancı işgal kuvvetleri tarafından boşaltılması tamamlandı. Yabancı işgal kuvvetlerinin İstanbul'dan ayrılması, gündeme hükümet merkezi sorununu getirdi. İsmet Paşa (İnönü) hükümet üyesi olmakla beraber, Ankara'nın başkent oluşunu öngören önergeyi 9 Ekim 1923'te on dört arkadaşı ile birlikte, Malatya Milletvekili olarak T.B.M.M.'ne verdi. İsmet Paşa, Ankara'nın hükümet merkezi olması konusunu acil bir sorun olarak görmekte ve Lozan'dan itibaren zihnine yerleşmiş bulunduğunu ifade etmektedir. İsmet Paşa'ya göre, Ankara'nın başkent olması iç ve dış çeşitli sebeplere dayanmaktadır: “Lozan Antlaşmasının tamamlayıcılarından olan yabancı güçlerin yurdu boşaltmalarına ilişkin protokolün uygulanması sona ermiş ve baştan başa yabancı işgalinden kurtulan Türkiye’nin eylemli olarak bütünlüğü gerçekleşmiştir. Ulusumuz, en değerli mallarından İstanbulumuzu İslam Halifeliğinin merkezi olma durumunu, İslam dünyası

(31)

içinde özellikle ve yalnızca Türk ulusunun savunma araçlarına bırakılmış olarak sonuna dek koruyacaktır.

Diğer taraftan, Türkiye Devleti’nin başkenti için Büyük Millet Meclisi’nde karar vermek zamanı gelmiştir. Bir devletin merkezini saptamak için esas olacak düşünce, yeni Türkiye’nin yönetim merkezi(nin) Anadolu’da ve Ankara şehrinde seçilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu düşünce, antlaşma ile Boğazlar için kabul edilen hükümler, yeni Türkiye’nin varoluş esasını, ülkenin güç kaynaklarını ve gelişmesini Anadolu’nun merkezinde kurmak gerektiğini, coğrafya ve stratejik durumunun uygunluğu, iç ve dış güvenlik ve elverişliliği hususunda geçirilmiş olan tecrübelerle özetlenebilir. Bu düşüncelerin her biri başlıbaşına bir kesin önem taşımaktadır.

Devletin başkentinin yeni bir biçimde kurulmasına ve gelişmesine bir an evvel başlamak ve iç ve dış duraksamalara son vermek için aşağıdaki yasa maddesinin kabulünü arzeder, öneririz.”62

15 milletvekili, tek maddelik bir yasa önerisinde bulunmuşlardı: “Türkiye Devleti’nin makarr-ı idaresi (başkenti) Ankara şehridir.”

13 Ekim 1923'te TBMM'de kabul edilen tek maddelik bir yasa ile Ankara, yeni devletin başkenti olmuş ve böylece devlet merkezinin İstanbul olacağı yolundaki çekişmelere son verildiği gibi, Cumhuriyetin ilanı için de bir adım atılmıştır. Bu, aynı zamanda Milli Mücadele'nin başından beri uygulanan Ankara'nın İstanbul'a hakim olacağı esasının bir sonucu idi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922'de aldığı tarihi kararında, saltanata son vermiştir. Bu tarihi kararın da açık bir belirtisi olarak, 1921 Anayasası ile yeni siyasal rejime geçilmiştir. Ancak, Cumhuriyet resmen ilan edilmemiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Nisan 1923'te seçimlerin yenilenmesine karar vermiş ve yeni kurulan Meclis, Lozan'da elde edilen antlaşmayı onaylamıştır. Lozan Barış Antlaşması'nın kabulü ve 6 Ekim 1923'te Türk Ordusunun İstanbul'a girmesi ile Türk vatanının bütünlüğü gerçekleşmiş ve

(32)

böylece bir devir kapanmış ve yeni bir devir açılmıştır. Siyasal rejimin 23 Nisan 1920'den itibaren kaydettiği gelişmelere uygun devlet şeklini bulmak da bir zorunluluk haline gelmiştir.

29 Ekim 1923 Pazartesi saat 10.00’da toplanan Halk Partisi grubunda, çağrı üzerine M. Kemal’in, bulduğu çözümü ve hazırlanan yasa tasarısını açıklamasından sonra görüşmelere geçilmişti. Öneriye karşı çıkan ya da onu erken bulan kimi milletvekillerinden sonra söz alan İnönü, Avrupa’da karşılaştığı sorulara değinerek, ulusal egemenliğe dayalı rejime gerçek adının verilmesi gerektiğini belirtmişti: “Parti Başkanının önerisini kabule kesin gereksinim vardır. Bütün dünya bizim bir hükümet biçimi görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşmelerimizi bir sonuca bağlamamak, güçsüzlüğü ve düzensizliği sürdürmekten başka bir şey değildir. Daha önce geçen bir olayı anlatayım: Avrupa siyaset adamları bu konuda beni uyardılar. ‘Devletinizin başkanı yoktur. Şimdiki başkanınız Meclis Başkanıdır. Demek ki siz ayrı bir başkan bekliyorsunuz’ dediler. Avrupa düşüncesi işte budur. Oysa biz böyle düşünmüyoruz. Ulus, yazgısına ve egemenliğine kendisi el koymuştur. Öyle ise bunu yasa ile belirtmekten neye çekiniyoruz? Cumhurbaşkanı olmadan, Başbakan seçme önerisi yasa dışı olur. Bunda kuşkuya yer yoktur. Başbakanı yasal olarak seçebilmek için Gazi Paşa Hazretleri’nin önerisinin yasalaşması gerekir. Genel güçsüzlüğün sürdürülmesi doğru değildir. Partinin, bütün ulusa karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine göre iş yapması zorunludur.”63

29 Ekim 1923 tarihinde “Türkiye Devleti’nin hükümet biçimi Cumhuriyettir” diye ifade edilen tasarı kabul edilmiştir.

Saltanatın kaldırılması ile, Sultan-Halife gibi, çifte görevi olan Osmanlı hükümdarının elinden egemenlik hakları, devlet yetkileri alınmıştı. Eski Osmanlı hükümdarına sadece, dini başkanlık yetkiler tanınmıştı. Hükümet, TBMM'nin seçtiği Halife Abdülmecid Efendi'den, sadece Müslümanların Halifesi ünvanını kullanmasını, gösterişli hareketlerde bulunmamasını

(33)

istemişti. Abdülmecid, halife seçildikten sonra kendisine verilen talimata aykırı olarak, "Halife-i Müslimin" ünvanından başka sıfat ve ünvanlar taşıyarak, Cumhuriyet hükümetinin talimatı dışına çıkmıştır. Bazı politikacılar ise; "Hilafet aynı hükümettir, hilafetin hukuk ve görevini iptal etmek hiç kimsenin hiç bir meclisin elinde değildir" diyerek, Halife'yi, Padişah gibi yaşatmak istiyorlardı. Bu durum halifelik kurumu hakkında bir an önce önlem alınmasını gerektiriyordu. Fakat Gazi Mustafa Kemal Paşayı halifeliğin kaldırılması için zorlayan önemli sebep, Halife mevcut oldukça Türkiye'de yapılması zorunlu olan sosyal ve laik karakterdeki devrimlerin yapılamayacağı idi.

3 Mart 1924 tarihli, "Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmaniye'nin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılmasına dair kanun"la hilafet kaldırılmıştır. Böylece, yeni Türkiye önemli bir adım daha atmıştır. Hilafetin kaldırılmasının Türkiye'de ve dünyada geniş yankıları olmuştur. Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 günü, bir diğer kanunla da Şer'iye ve Evkaf Vekaleti (Bakanlığı) kaldırılmıştır. Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması sonucu, bu vekalet tarafından yönetilen okullar ve medreseler de kaldırılmıştır. Ayrıca aynı gün, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekaleti de kaldırıldı. Böylece ordu siyaset çatışmasının da önüne geçilmiş oldu. Tevhid-i Tedrisat kanunu da o gün kabul edilmişti.

İktidarı elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Fırkası'na karşı bir muhalefet havası esmeye başlamış, çeşitli yönleriyle şikayetler muhalifler tarafından ortaya çıkarılmıştı. Parti'nin Meclis üzerinde baskı yaptığı iddia ediliyor, bunun kaldırılması isteniyordu. Cumhuriyet Halk Fırkası'ndaki ayrılıklar, 17 Kasım 1924'te Ankara'da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın yani yeni bir partinin doğmasına sebep oldu.

Yeni parti, Meclisin ikinci döneminde Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan ayrılan milletvekillerinin katılması ile Meclis içinde kuruldu. Fırka'nın başkanı General Kazım Karabekir, İkinci Başkanı H.Rauf Orbay (eski başbakan) ve genel sekreteri de Ali Fuat Cebesoy'du.

(34)

T.C.F.'nın programı şu esaslara dayanıyordu: Partinin sistemi liberalizm ve halkın hakimiyetidir. Genel olarak hürriyetlere taraftardır, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır. İdari yönden, yerinden yönetimin gerçekleşmesine çalışacaktır. Cumhurbaşkanının, seçiminden sonra milletvekilliği ile ilgisi kesilecektir. Mustafa Kemal Paşa, demokratik düzenin kurulmasını, istediğinden, yeni Partinin kuruluşundan memnun olmuştur. Yeni parti için; "Bırakınız, karşımıza çıksınlar, memleket işlerini münakaşa edelim ve bizim Meclisimizde de iki parti olmalı, hükümeti denetleme sistemi kurulmalı ve medeni ülkelerin parlamentolarına benzemeliyiz" diyordu. Fırka, Mecliste hayli asabi bir hava içinde doğmuş, müzakerelere katılmış, hükümetten çeşitli sorunlar hakkında bilgi istemiştir. Bu sert çekişmeler, özellikle bütçe görüşmeleri sırasında doruğa çıkmıştır. Doğu Anadolu'da patlak veren Şeyh Sait İsyanı, İstiklal Mahkemeleri'nin geniş yetkilerle kurulmasına, Takrir-i Sükun Kanununun çıkmasına sebep olmuştur.

İnönü, Takrir-i Sükun hakkındaki kanun tasarısı dolayısıyla yaptığı konuşmada emniyet ve asayişi sağlamanın başlıca vazifeleri olması sebebiyle tedbir alındığını ifade eder: “Islahatı emniyet ve asayiş temeline istinat ederek yapabiliriz. Benim kanaatim budur. Emniyet ve asayiş temelini muhafaza et-mek, tarsin etet-mek, daima tarsin etmek için bütün kanunlar gibi, İstiklâl Mahkemesi de bir vasıtadan ibarettir. Emniyet ve asayişin ve huzur ve sükûnetin muhafazası, milletin her türlü kanunlardan beklediği ilk ve başlıca bir vazifedir ki, bu hususta hiçbir tedbiri ihmal etmemek mecburiyeti katiyesi karşısındayız.”64

İstiklal Mahkemeleri, Terakkiperver Fırka mensuplarının irticai faaliyetleri hakkında hükümeti ikaz etmişler, önce Diyarbakır İstiklal Mahkemesi kendi yetki alanında bulunan T.C.F. şubelerinin kapatılmasına karar vermiştir. Hükümet ise, Takrir-i Sükun Kanunu'na dayanarak, 3 Haziran 1925 tarihinde bütün memlekette irticayı tahrik etmesi nedeniyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kapatılmasını kararlaştırmıştır.

(35)

1925 sonrasında yerleşen tek parça siyasal sistem, lider takımı içerisinde çekişen fikirlerin serbest ve açık şekilde tartışılmasına çok az, halkın toplumsal hoşnutsuzluğu ifade etmesine ise hiç olanak vermemekteydi. Aynı zamanda Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ve bölgesel ve yerel temsilcilerinin otoriter tavırları, buna eşlik eden kayırmacılık ve yolsuzluklar, kişi özgürlüklerinin yokluğu, ve de hükümetin reform politikaları yaygın bir öfkeye neden olmaktaydı. Bu öfkeyi 1920’lerin sonlarında, diğer tarım üreticisi ülkeler gibi Türkiye’yi de çok kötü saran dünya ekonomi bunalımı daha da arttırmıştı. Otoriter yapısı kendisini halk kitlesiyle iletişim kurma olanaklarından yoksun bıraktığından, Cumhuriyet Halk Fırkası bu hoşnutsuzluğu gidermek için (onun dile getirilişini bastırmak dışında) esaslı olanaklara sahip değildi. Ülkedeki bunalım meclisteki canlı tartışmalara hiç yansımıyordu.65

Atatürk, halkın genel eğilimlerini yakından izlemek ve milletin her an nabzını yoklamak istiyordu. Bu amaçla çok partili rejimin yerleşmesini istemişti. Eski ve kendisine pek bağlı arkadaşı, o sıra da Paris Büyükelçisi olarak hizmet gören Ali Fethi (Okyar) Beyi yeni bir parti kurmakla görevlendirmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Ali Fethi Bey'e, "Bir parti kur, başına geç ve düşüncelerini Mecliste müdafaa et. Bu suretle particilikten beklenen faydayı da temin etmiş olursun" dedi.

Böylece Serbest Cumhuriyet Fırkası Atatürk'ün arzusu ile çok partili hayata kavuşmak için 12 Ağustos 1930'da kuruldu. Atatürk, Fırka Başkanı Ali Fethi Bey'e yazdığı 11 Ağustos 1930 tarihli mektupta, "Reisicumhurluğun uhdeme teslim eylediği yüksek ve kanuni vazifeleri Hükümette olan ve olmayan fırkalara karşı adilane ve bitarafane ifa edeceğime …" diyerek talimat vermiştir. S.C.F. liberazmi savunan bir muhafelet partisi olarak siyasi mücadeleye girdi. Programına göre parti, Cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik esaslarına bağlı kalacaktı. Parti ayrıca seçimlerin tek dereceli olmasını

(36)

ve kadınların siyasi haklara sahip olmasını da savunmuştur. Parti genellikle Cumhuriyet Halk Fırkası'nın devletçi görüşüne karşı liberalizmi savunuyordu.

Serbest Cumhuriyet Fırkası süratle gelişti. Fethi Bey'in Ege gezisi, halkın hükümet, devrimler ve laiklik aleyhine gösteri yapmalarına vesile oldu. Bütün tedbirlere rağmen gericilik yeniden tehlikeli hüviyeti ile ortaya çıktı. Partiye girenleri kontrol mümkün olamıyordu. Partiye girenler gerici ve tutucu koyu bir propagandaya giriştiler. Fesin tekrar giyileceğini, tekkelerin açılacağını, Arap harflerinin kullanılacağını söylemekten ve hatta Mustafa Kemal Paşa aleyhine konuşmaktan çekinmediler.

Fethi Bey'in de kontrolünden çıkan olaylar, onu Mustafa Kemal Paşa ile karşı karşıya getirmiştir. Pek kısa bir zaman yaşayabilmiş olan S.C.F. zamanında genel ve ara seçimler yapılmamış belediye seçimleri yapılmışsa da bu seçimler büyük çoğunlukla Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından kazanılmıştır. Mecliste belediye seçimlerinde baskı yapıldığı iddia edilerek hükümet eleştirilmiştir. Bu münakaşalar, çok sert bir mücadele halini almıştır. Nihayet S.C.F., 18 Aralık 1930 tarihinde kendi kendini kapatmıştır. Fırkanın kendi kendini feshettiğini bildiren belgede, Partinin Gazi Hazretleriyle (Atatürk) siyasi yönden karşı karşıya gelmek durumunda kalabileceği endişesi, feshin önemli sebebi olarak belirtilmiştir.

Afetinan, Cumhurbaşkanı ve Başbakanının demokratik kuruluşların memlekete yerleşmesine önem verdiğini belirtir: “…bütün bu iyi niyetlere rağmen bu Partinin ödevini yapamaması, bilindiği gibi, gericilik hareketlerini engelleyememesi, kapanmasına yol açmıştır. Fakat, buna rağmen bildiğime göre Atatürk ve İsmet İnönü, daima demokratik kuruluşların memlekete yerleşmesine önem vermişlerdir. Tabîdir ki bu bir zaman ve imkân meselesi idi.”66

(37)

5 . 1931 – 1937 YILLARI ARASINDA TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Bu bölümde, İsmet İnönü’nün başbakanlık yaptığı 04.05.1931-01.11.193767 tarihleri arasındaki Türk Dış Politikası incelenecektir. Dış

ilişkilerde, İnönü hükümetinin yaptığı katkılar ve etkiler üzerinde durulacaktır. 5 . 1 . Genel Durum :

1923 – 1931 yılları arasında Türkiye'nin dış politikası Millî Mücadele'nin ve bu mücadele sonunda imzalanan Lozan Andlaşması'nın etkisi altında gelişmiştir. Bu süre içinde Türkiye'nin dış ilişkileri milletlerarası ilişkilerin genel seyrinden çok, münferit devletlerin Türkiye'ye karşı izledikleri politikaya ve dav-ranışlarına göre tanzim edilmişti. İncelemekte olduğumuz devrede ise, Türkiye komşusu olan ve olmayan bütün devletlerle iyi münasebetler kurmuş ve mil-letlerarası camia içinde diğer bağımsız devletler gibi eşit bir statü kazanmıştı. Bundan sonra, Türk dış politikasının ana hedefi büyük güçlüklerle elde edilen bu statünün devamını sağlamaktı.68 Yapılan siyasi antlaşmalar incelendiğinde, bu gerçek belgelerle tasdik edilmektedir.69

1931 – 1937 yılları arasındaki Türkiye'nin dış politikasını genel olarak milletlerarası ilişkilerin çerçevesi içinde incelemek uygun olacaktır. Bu devrede milletlerarası ilişkilerin biri iktisadi diğeri de siyasi olmak üzere iki veçhesi vardır. 1929 - 1930 dünya iktisadi buhranından sonra devletler dış ticaret politikalarını tekrar gözden geçirmişlerdir; bu buhranın etkisiyle milletlerarası alanda iktisadi milliyetçilik akımı kuvvetlenmiştir. Büyük devletlerin, özellikle Almanya ve İtalya'nın, iktisadi otarşi politikası bütün devletlerin gümrük duvarlarını yükseltmelerine ve bunun bir sonucu olarak dünya ticaret hacminin daralmasına sebep olmuştur. İktisaden kendi kendine yetme çabasına girişmiş bulunan devletlerin bu davranışı, büyük devletlerin

67 http://www.tbmm.gov.tr/hukumetler.htm; Baskın Oran, Türk Dış Politikası, I, 1919-1980, İstanbul 2002, s. 241.

68 Mehmet Gönlübol, Cem Sar, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası, 1919-1938, s. 92. 69 Bakınız: İsmail Soysal, Tarihçeleri ve Açıklamaları ile Birlikte Türkiye’nin Siyasal

Referanslar

Benzer Belgeler

Biz şi’ri böyle söyledik ağyar söylesün Hem dost söylesün bunu hem yâr söylesün Renk aldı özge âteşimizden şarâb ü gül Peymâne söylesün bunu

Gerçekleştirilen zaman kullanımı araştırması, evde bakım uygulamasından yararlanan hanelerde, ağır engeli bulunan aile üyelerine bakım veren kadınla- rın, 24

I. Hatay’ın anavatana katılması, II. Milletler Cemiyetine girilmesi, III. Balkan Antantı’nın imzalanması, IV. Lozan Barış Antlaşması’na göre Boğazları başkanı Türk

Türkiye Yazıları adlı derginin yeni sayısında okuduğum «Halikarnas Balıkçısı Üzerine» başlıklı yazı­ sında Sayın Aytimur Doğan, Mao Tse Tung'un şu

• Temel ihtiyaclara harcanan zaman (yemek, uyku, kisisel bakim) + bos zaman (dinlenme +

 Türkiye’nin çağrısı ile Türkiye, İngiltere, Fransa, SSCB, Yunanistan, Yugoslavya ve Japonya arasında Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştır (20

The main subject of the research that is spare time perception and consideration, understanding and increasing life quality of elder people, presenting problems

Araştırmanın ikinci sorusuna cevap verebilmek için medeni durum değişkenine göre boş zaman algılarının incelendiği soruya verilen cevaplar tablo 3’