T T ?%lO
3 2
-Bugünden, Dünden
Ş U B A T
I
Kelime nereden türemiş? — İbranî’lerde, Fransız Cumhuriyet Tekviminde, E - | büzziya Tevfik merhumun (Nevsali M arifet) inde şubat ayı — Şubatta neler görü- f lür, neler yapılırdı? — Apukurya girince eski Beyoğlunun hali — Şubatta etekle- İrin tutuşusu — Ermeni dudularında ortalık, üst baş temizliğine hız veriş...
Oeak’rn çıkmasına, onun gir mesine bir hafta kaldı, şubat
kelimesi İbranilertie senenin beşinci ayı olan Şebat’tan türe miştir. Eskiden kullandığımız Rum! yılın son, şimdikinin i- kinci ayıdır. Büyük Fransız ih- itlâllnde Convention Meclisinin kabul ettiği, 22 Eylül 1792 den başlattığı Cumhuriyet Takvimi ne göre Şubat 18 gününü Plu viôse, 10 gününü Ventés ayla rından almıştır.
Cumhuriyet Takviminde güze, kışa, bahara, yaza üçer üçer, aynı kafiyede hoş isimler takıl mış, her ay otuzaar güne ayrıl mış, fazla kalan beş gün bay ramlara tahsis edilmiş; bu u- sul 1806 ya kadar devam eyle miş.
Ebüzziya Tevfik merhum (Nevsali Marifet) inde mevsim leri Harif, Şita, Rebl, Sayf ola rak her birini Evvel, Sani, Salis diye üçe bölmüş, Şubatı Şitayı saninin 10 undan Şitayı salisin 7 sine kadar sürdürmüştü.
Şubat, 12 ayın en kısasıdır. Kebise senelerde 29 gün, basite- lerde 28 gündür. Bu ayda orta lık soğudukça soğur; kar yağar, bilhassa şiddetli fırtınalar olur; bununla beraber bazan da ha valar mülayimce gider. Nebatlar canlanmağa başlar, ağaçlara su yürür.
Eskiden bağa, bahçeye me raklılar şubatta gayrete gelip kolları sıvarlar, boş yerlere ye ni ağaçlar, fidanlıklara meyva çekirdekleri dikerler; mevcut lara kalem aşısı yaparlardı. Bağlar budanır, diplerine kü kürt konur, asma çubukları daldırmalarla çoğaltılır, sebze tarlaları bellenir, gübrelenirdi.
Çiçek bahçesine hevesliler de faaliyete girişir, çam, mazı, defne gibi süs ağaçlarının, gül lerin, yaseminlerin, hanımelle- rinin kuru dallarım ayıklar, köklerine kireç badanası vurur, tarhları düzeltir; karanfilleri, lâleleri, sümbülleri saksılara a- hr, ev içindeki çiçekleri pence re önüne dizip arasıra sularlar dı.
mavi, galibarda fistanlı bir sürü kokona, yani Timoni’nin, Çiçek çinin Zibanın yosmaları çifte telli ile kıvırakıvıra sökünde.
Daha ardmdan tekerlekler üstüne kondurulmuş gemi şek linde bir alâmet. İçinde Evzon kıyfetll koca püsküllü, yüzü gö zü boyalı, çatal sakallı, gûya ge minin kaptanı. Aynı kıyafette beş altı palikarya bonbort, bü- ğülü, kıranete, davulu gürlete gürlete geçip dururlar.
Bunların hepsi dönüp dolaşır, Odeon Tiyatrosundaki (Şimdiki Şark sineması) baloya dalarlar dı.
* « *
Şubatta şu bakımlardan yana da İstanbulluların etekleri tu tuşurdu; Handiyse mart hulûl edecek. Odunluk, kömürlükteki tükenecek; meşhur mesel: (M art kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır!). Kavanoz ka vanoz kurulan turşuların baki yesini kokutacak.
Binaenaleyh öğle, akşam ye meklerinde bol bol sofraya kor lar, konu komşuya kâse kâse peşkeş çekerler, eğer kavanoz- dakilerin dibine darı ekilmişse Koska, Kırkçeşme, Drağman, Tophanedeki namlı turşuculara koşup (son turfanda) diyerek
pul şişelerle eve taşıyanlar, dükkânın tezgâhı başında kepçe kepçe suyunu içenler çoktu.
Ayağına üşenen takım, ezen suları Denizli horozu gibi uza ya uzaya, firaklı firaklı sokağa yayılan (Lâhana, biber turşu su!) seslerini duyunca cumbaya seğirtir, hemen satıcıyı çağırır dı.
M art girince boza da artık ağ za konmazdı. Taban tepmeğe katlananlar Vefayı boylar, yolu göze alamıyanlar yatsı sonrası nı bekler, köşeden (Mırmırık bozam!) bağırtısını koparan Arnavuda seslenir, bardak bar dak sömürürdü.
Uskumruyu sevenler hakeza. Çünkü mart selâmünaleyküm dedi mi, balık çiroz oldu gitti. Mübareğin ne eti kaldı, ne tadı, tuzu; ha saman, ha o...
Şubat, Ermenilerde orta lı!:, üst baş temizliğine hız verilen aydı; sebebi baharın yaklaşması. Gedikpaşa, Kum- kapı, Samatya, Feridiye, Pan- galtı, İcadiyedeki bütün Ermeni kadınları etekleri bele dolardı.
Efendicağızm biri kızının ge linlik yorganına Dival işlete cekmiş. Suiumanastır’da oturan hemşire iki duduya baş vurmuş. Pencereden şu cevabı almış;
— Ka şubat içindeyiz. Bu ay da çamaşır ederiz, tahta ederiz, bulaşık ederiz; babamızın, oğlu gelse kapımızı açmayız ciğerim!
Hıristiyanların Büyük Perhizi şubata raslar, perhizden üç hafta evvel Apukurya girer, es ki Beyoğlu Caddeikebiri, sokak ları maskaralardan geçilmezdi. Bonmarşe, Pazar Alman gibi mağazaların raflarında boydan boya çeşit çeşit maskeler; tak ma burunlar, iğreti sakallar; bazı dükkânların askılarında renk renk karnaval elbiseleri.
Hele geceleri Doğruyolda, yan sokaklarda bir curcuna ki deme gitsin! Önde lâtarna, hora tepe tepe geçen kafilelerin arkası kesilmez. Kiminin kafasında sivri külah, sırtında maskara urbası; kimi ceketi tersine çevi rip giymiş; kimi ayı postuna sa rılmış, ağzına takılı hırızmanın ipi yanındaki Çingene kılıklıda. Ardından zurnalı, çifte nâralı bir küme; siyah maskeli, mor,
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi