BEYAZ KÖŞK
ly
j^¡ # ^ J2^
ó
-T~
İÇİ NDEKİLER
■ ÇELİK GÜLERSOY ve İSTANBUL Hamit Kınaytürk ... 3
a MESAJ Çelik Gülersoy ... 4 — 10
■ TURİNG’İN 60 YILI Ahmet Parman ... 11— 16
■ ÇELİK GÜLERSOY Nezih Başgelen ... 18— 32
■ SANATÇI GÜLERSOY 35— 40
■ ÖZENLİ BİR EL ve İSTANBUL Suna Tanaltay ... 41 H ESKİ YAPILAR, ÇAĞDAŞ İŞLEV
ve TURİNG ÖRNEĞİ Ülkü Altınoluk ... 42— 43 ■ GÜZELLİKLER YOLCUSU Gültekin Elibal ... 44— 46 ■ BİZE TERS DÜŞEN BİR ADAM :
ÇELİK GÜLERSOY Abdülkadir G ünyaz... 47— 48
H LE CORBUSİER, ORHAN VELİ, GÜLERSOY irfan Ertem ... 49
o GÜLERSOY'UN KALEMİNDEN *
«İSTANBUL ESERLERİ» Çelik Gülersoy ... 50— 55 (Eski İstanbul Yöresi: Sultanahmet — Konak —
Medrese — Soğuk Çeşme Sokağı)
■ KARİYE 56— 65
ve 110— 114
■ YILDIZ PARKI (Pembe Sera - Yeşil Sera) 66 — 73
■ EMİRGÂN PARKI
(Pembe Köşk - Sarı Köşk - Beyaz Köşk) 75 — 79
B ÇAMLICA 80— 84 ■ HIDİV KASRI 85— 86 B KAPIKULE 87— 89 a KORU OTELİ 90 ■ KURUMUN BÜNYESİ ve GENEL ÇALIŞMALARI 91 — 99 B NE DİYORLAR? 100— 107 ■ HALK NE DİYOR? 108— 109
B Prof. MUHTEŞEM GİRAY'IN
JAPONYA ve ÇİN SEYAHATİ Prof. Muhteşem Giray •• 116 — 119
B KARMA BİR SERGİ Abdülkadir Günyaz ... 120 — 121
a
İSTANBUL, İSTANBUL II. Metin Erksan...
122—
124B İSTANBUL... HAZİN BİR ŞARKI Afif Yesari ... 126 — 127
B 12. ULUSLARARASI İSTANBUL FESTİVALİ 128 — 129
a MODERN SANATIN Teoman Tanak /
TEMELİ ve KAYNAĞI KLÂSİKTİR Meral Tunalı ... 132— 135 ■ TÜRKİYE’DE BALE SANATI NEREDE? Geyvan M cm illen... 135
b NASILSA Raik Almaçık ... 135
B TRT TV’DE BİR AY ve HER AY Afif Yesari ... 136 — 137
B BODRUM ve ÖREN’DE AZRA ERHAT ANISINA
KÜLTÜR - SANAT ŞENLİĞİ 138
B SEVİMSİZ BİR OLAY 140
B NE OLDUĞUNU BİLMEK Mehmed Kemal ... 140
B NEVBAHAR ve NEVESERİN
PARİS’TEKİ SON SERGİSİ 141
ÇELİK GÜLERSOY VE İSTANBUL
HAMİT KINAYTÜRK
Dünyanın hemen her ülkesinde, yüreği o ülke nin aşkı ile yanan, o toplumun kültür ve san'at ortamında yücelmesi için tam bir vefakârlık ve fe dakârlık örneği veren bazı gönüllüler zaman za man ortaya çıkar.
Türkiye'mizde de bu müstesna kişiler arasında ilk plânda ve başta hiç kuşkumuz yoktur ki Sayın Çelik Gülersoy'u görüyoruz.
Türkiye Turing ve Otom obil Kurumu'nun say gıdeğer Genel Müdürü Sayuı Çelik Gülersoy, keli menin tam anlamı ile kendisini ülkesine ve toplu- rnuna adamış gönülden bir yurtsever ve gerçek bir İstanbul âşığıdır.
Kültür ve sanat birikimi ile yüklü ve daima ça ğ daş bir düşünce ve uygulama yapışma sahip bulu nan Çelik Gülersoy, bir anlamda da yüce kudre tin İstanbul'a armağan ettiği pek nadir kişilerden biridir. Asıl mesleği hukukçuluk olan bu zarif İs tanbul Beyefendisi, İstanbul’un ihyası yolunda yıllar boyunca kollarını sıvamış, gece gündüz de meden insanüstü çabalarla tarihi İstanbul'umuza yeni ve çağdaş sanat tesisleri kazandırmak için akıl almaz bir vefakârlık örneği vermiştir. Erdem li kişiliğindeki dinamizm ve kararlılığı, çalışmala rında somut ve net bir rol oynamış, uygulamala rındaki bilinçli tutumu, bir işin üstesinden nasıl gelinebileceğini bütün ayrıntıları ile ortaya koya rak gözler önüne sermiştir.
Eskiden, tozlu, taşlı ve çamurlu yolları ile bir mezbelelik görünümünde olan Çamlıca, Çelik Gülersoy'uıı elleri değince,kısa sürede tamamen değişmiş, İstanbul'un en çağdaş ve pırıl pırıl te sislerinden biri haline döııüşüvermiştir. Kariye ve çevresi, Sultaııalunet Konağı, Yıldız ve Emirgâıı parkları ile içlerindeki Malta Köşkü, Çadır Köş kü ve Beyaz Köşk ve seralar da yine Çelik Güler- soy'uıı sihirli elleri ile İstanbul'un yüzünü ağartan turistik tesisler halinde gerçekleşerek ortaya çık mıştır.
Tek seçici pozisyonundaki Sayuı Çelik Güler soy, donatılmış bulunduğu yetkilerle, sorunları çok kısa sürede çözümleyip, işi bitirmekle ün yap mış, bürokrasi engelinden uzakta olduğu için de uygulamalarda herhangi bir gecikme söz konusu olmamıştır.
Ne var ki, Sayın Gülersoy 'un tamamen kendi irade ve düşünceleri doğrultusunda meydana ge tirdiği somut örnekler, bazı titr sahibi ilim ve sanat adamlarını da tedirgin etmiş, kendilerine danışılmaması gibi son derece kısır görüşlerle de; çeşitli kesimlerde zaman zaman tartışma konu su olmuştur.
Sayuı Çelik Gülersoy, kime ve ne için danışa cak? Diyelim ki, bazı mimarlara ve bazı sanat adamlarına danışsa ne olacak? Her kafadan bir ses çıkıp, lıerbiri ayn telden çalacaklar ve sonunda iş mutlaka sarpa saracak, kişilerin zevk ayrıcalığı günlerce ve aylarca ortada cirit atacak ve sonuç
ta da hiç bir şey, ama hiç bir şey gerçekleşemeye cektir.
Bugüne kadar ortaya koyduğu eserlerde, belki bazı estetik unsurlar gözetilememiştir, ancak iyi niyet ve kararh uygulama bu kusuru çoktan göl gede ve gerilerde bırakmıştır.
Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse Sayın Çelik Gülersoy'un İstanbul'a hizmeti büyüktür. Güzelim İstanbul'un incisi Boğaziçi'ni^ beton yı ğını haline getirmekte birbiri ile yarış eden zihni yet erbabı, bu İstanbul âşığının önünde, ceketle rinin düğmelerini ilikleyip, şapkalarını çıkartarak saygı ile eğilmelidirler.
Boşuna dememişler "İltifat marifete tabidir" diye. İşte Sayuı Çelik Gülersoy da, Sayın Cum hurbaşkanımız Kenan Evren başta olmak üzere, çok sayıda devlet adamı, üniversite, fikir, kültür, sanat ve basın mensuplarının pek çoğundan hak lı olarak iltifat görmüştür ve görmeye de devam edecektir. Çünkü Sayuı Çelik Gülersoy, kendini İstanbul'a, toplumuna, milletine, devletine ada m ış, ulusların pek nadir yetiştirebildiği saygm in sanlarımızdan biridir. Bilinmelidir ki, O'ıısuz İs tanbul olamaz, O'nsuz İstanbul düşünülemez.
... Ve Sayın Çelik Gülersoy'la dostluğumuz epeyi eskilere dayanıyor. Ve yine çok iyi biliyo rum ki bu değerli İstanbul âşığı, İstanbul beye fendisi, sadece ve sadece bir tek şey düşünüyor: O da lıizmet etmek. Böyle insanlarımızla her za man ve her yerde onurlanmahyız, kıvanç duyma lıyız ve övünmeliyiz..Ve kim ne derse desin Çelik Bey, eli öpülecek ve heykeli dikilecek bir adam dır.
SANAT ÇEVRESİ, bu sayısını Türkiye Turing ve Otom obil Kurumu'ııa ayırmakla da bir görevi yerine getirdiği inancı içindedir.
ÇELİK GÜLERSOY
Sanatçı, yayımcı Hamit Kınaytürk ün kişisel ilgisi ile doğan, elinizdeki bu "özel sayı"nın, ikili bir işlevi olabilir, saym okuyucular.
- Ulusal bir kuruluşumuz ile, ona bugünkü yapısını ve yönünü kazandıran yöneticisi hakkında, bir ço k çevrede belirmeye başla yan bilgi ihtiyacına cevap vermek, geleceğe karşı, bugünlerden, bir bilgi kaynağı ve bir belge bırakmak.
- İstanbul'da ortaya konan bir dizi olumlu, ümitli ve ışıklı örneğin akla getirdiği sorula-^ ra cevaplar ve yorumlar getirmek. Istanbul- da yapılan nedir? Yapılması gereken neydi? Bunlar bir çıkış noktası ve bir çözüm yolu olabilir mi?., gibi.
Birinci konuda, bu yayında bir dergiye sığa bilecek kadar bilgi ve kaynak bulabileceksiniz.
İkinci konuda, ünlülerin, kısa-kısa cevap ve dü şüncelerine yer verilmiş olmakla beraber, Kınay- türk, ilgili kişi ve özel sayuım da odak noktası ola rak, benim soruna kendi açundan aydınlık getire cek cevaplarını istediği için, bu kısa yazıyı yazıyo rum.
"İstanbul Estetiği" kitabunda dalıa uzun ola rak vuıguladığun gibi, 1979'dan bu yana, beş yıl dır, küçük bir kuruluş eliyle sergilemekte olduğu muz örneklerin, sembolik bir işlevi var, sayılabi lir. Onu, genişçe bir zaman parçası içinde şöylece yerine oturtmaya çalışalım:
3 bin yıla yaklaşan bir geçmişi olan bu eski payitaht, önemi ağır basan, başhca iki dönemden oluşmuş bir tarihe sahip. Roma-Bizans ve Osman
lI devirleri.
Bunlardan birincisinde, bu yerleşim, lâtiıı-grek damgalı bir kişilik kazanmış; 500 yda yakın de vam eden İkincisinde ise, Türk ruhunun ağır bas tığı, Doğu karakterinde, dağuıık, göçebe, sevim li, insancıl, alabildiğine yeşil ve çok tipik bir özel lik kazanmıştı.
İkincisi, birincisini, eski bir tuval üzerine b o yanmış yeni bir tablo gibi, boydan boya kapat mıştı. Sadece arada yer-yer, eski resimden kalmış güçlü motifler, unutkan ya da her şeyi yeniden resmetmeye eli varmamış bir sanatçının eserinde ki gibi, kendilerini göstermekte ve duyurmakta idiler.
Osmanlı İstanbul'unu bize anlatmış olan bü tün önemli kaynaklar, bu nitelikleri vermekte bir liktirler:
Uzaktan, gerçekliğine inanılmayacak kadar güzel bir peyzaj: Zengin bir tabiat ve yapı sanatı sergisi. Bir hayal, bir rüya resmi. Yakından bakın ca ise, yani içine girince, bakımsız, derbeder, dağı nık ve disiplinsiz bir diyar. Sokakları pis, şehir ser visleri denen hizmetlerden habersiz bir göçebe yerleşimi. Ama her sokak üstünde, her köşe başın da, bir sürpriz halinde yükselen mimarlık eserleri. G öz alıcı anıtlar, özenle biçim verilmiş yapı ör nekleri. Bunların aralarını dolduran bütün bir ye şillikler dünyası ve sonunda hepsinin oluşturmak ta olduğu, "kişilik sahibi" bir kent.
Bu eski ve "bilimsel" bilgileri, kendi gözlemle rim de doğrular: Sonunda yetiştiğim şehir, 1930- lar ve 4 0 'lar İstanbul'u, gerçekten buydu.
Önceki yüzyıllara göre bir farkı vardı sadece: Yoksullaşmıştı, uzaklardaki kaynaklardan gelen gelirlerini yitirmişti. Hemen tümüyle tahtadan ya pılmış olan vücudunu tekrar yenileyemiyor, d o kusunu eski zenginliğine kavuş tu ramıyor, solan renklerini tekrar boyayamıyordu.
Sayısız olayları, ve olguları içerisinden bir tek tanesini örnek olarak söyleyecek olursak, mezar taşları bile koyu yeşil, koyu mavi, koyu kırmızı zemin üzerine, yazıları ve çiçekleri altuılanmış olan eski İstanbul, (bunların olduğunu bugün kim seler bilmez ve inanan da zor bulunur), hepsini alıp götüren yüzyıllaruı yağmurlan ve karlarından sonra, eski yaldızlarını ve boyalarını yenileyecek gücü bulamıyordu. Bahçelerinin bir çoğu kuru muş, evleri kara tahtaya dönüşmüş, sokakları tozlu, sönük ve yaşlı bir eski zaman güzeli karşı- sıııdaydık, 1950'lere kadar.
Ama bunun hep böyle olduğunu ve eski İs tanbul'un tamah edilecek hiç bir yanının bulun madığım yazıp söyleyenlere rastlıyoruz, günümüz de. Bu cins görüş sahipleri, iki gruba aynlabilir: İyi niyetli bilgisizler ve tarihi malzemeyi dünyaya bakış açılarına göre saptıran, ideolojik tutum sa hibi, kötü niyetliler.
1950'lere kadar yaşayabilen, bu "köhneleş m iş" güzel şelıir, o tarihlerden sonra bambaşka bir ekonomik ve sosyal ortamın içine girdi ve uzun tarihinde görmediği bir nüfus denizinin al- tmda kalarak, ortadan kalkmaya koyuldu.
Bu defaki değişim, eski tuvalin üzerine yeni bir yağlıboya tablo resıııedihnesi değildi. En kötü yapı malzemesinden oluşmuş, kendi yeni tekniği ne bile ilgisiz bir bozuklukla biçim verilen, hiç bir kişiliği olmayan bir yapılaşma, her yeri kaplama ya başlamıştı. Durum sanat, kültür ve medeniyet açısından, ancak, eski soylu tablo üzerine, mala ile çimento sıva çekilmesine benzetilebilirdi.
Yoksullaşmaya başlamış bir başkent, zaten bir yüzyıldır, eski zengin malzemesine yanlış kul lanımlar verme gelişmesinin içine girmişti:
En güzel kıyılara rastgele atölyeler, depolar oturtulması, sarayların tütün deposu, hastane ve okul olarak kullanımı, filân. 1950'ler, bu çizgiyi devam ettirdiği gibi, ona yenilerini ve daha vahim lerini de eklemiş oldu: Atölyelerin koca fabrika lara dönüştürülmesi, kırlık, papatyahk, tertemiz rüzgârlı boş alanların, tam anlamıyla, yani teknik, estetik ve sağlık, bütün anlamlarıyla "sahipsiz" olan yerleşmelere kurban verilmesi, eski görkem li yapıların yıkıcıya teslimi, yeşillik geniş alanla rının mıdık-mıdık parsellere bölünmesi...
Sonunda, şelıir bölümü, yüzde doksan, çim en todan kaskatı kesildi. Silivri'den, Güllıane Parkl ımı kapısına kadar, 70-80 kilometrelik alanda, bir tek koru, bir tek nefes alacak yeşil alan bırakma yan, dünya yüzünde tek ve benzersiz bir yerleşim tipi doğdu. Sıcak günlerde, hafta sonlarında 50 bin bilet kesilen, bu demek ki, bütün bir halkın tek yeşilliğe doluştuğu, tek dünya kenti.
1979, işte böyle bir eski ve yeni perspektifin içerisinde, yeni bir anlayışm, en azından "yeni bir gelişmenin" başlatıldığı yıl olarak tarihe geçecek tir.
İstanbul ölçeğinde, İstanbul sahnesinde sergi lenmeye koyulan bir dönüşüm, bir tez'dir, bu:
— Elde kalan tarih ve tabiat mirasının, sanat hâzinesinin ve halk sağhğı pınarının, esirgenmesi, korunması, değerlendirilmesi davası ve^
— Bunun nasıl yapılacağının gösterilmesi. Teorik savunmalarla değil, aktif uygulamalarla,
— Çeşitli, inanılmaz derecede ve miktarda olan, çeşitli zorluklarla mücadele edilerek,
— Elle tutular somut örneklerle, halk devre ye sokularak ve asıl önemlisi, işin yararı "halkın her kesimine" tattırılarak,
— Tarihin, kültürün, sanatın, günlük hayata kavuşturulması, hareketidir, bu.
Beş yıllık, ısrarlı bir mücadele, ikiııci-üçüncü yılında etkilerini göstermeye başlamıştır. Dikkat li bir gazeteci olan Tanju Cıhzoğlu'ııun deyimiyle, "M aç kuyruğu görmeye alışmış bir şehirde, park kuyruğu" oluşmaya başlamıştır. Yine onun göz lemi ile, haraplıktan kafese dönmüş bir konak en- kazının, sökülüp parsellenmesi ya da modern apartmanlaşması dışında da, çözümlerin bulundu ğu, hem de herkese hitap eden çözümlerin bulun duğu, gösterilmiştir.
Bu örnekler, hiç şüphesiz toplumda yankıla ra yol açmış ve basının bir çok kereler belirttiği
gibi, olay, mübalağasız Kars'a kadar, milyonlarca kişinin konuştuğu bir konu haline gelmiştir. Be şinci yılda da, işte, bir sanat dergisi, işi bir özel sa yı konusu yapmaktadır.
Halk kesimindeki ilgi, aydınların bildiğinden veya tahmin ettiğinden ç o k daha geniş ve derin. Basındaki olumlu yayınlar bile, bunun çapını tam yansıtmıyor. Halktaki sıcak sevginin eni-boyunu anlamak için çeşitli yollar var ya, bir tanesine burada işaret edeyim: Çamhca'da açılan ve şimdi den üç kalın cildi bulan hatıra defterleri, yurdun dört köşesinden gelmiş insanlarını izin oraya dök tükleri duygular ve düşüncelerle doldıçBu satırlar onların en ücra kasabalarda bile, Çamlıca örneğini konuştuğunu belgeliyor. Bu, derdini yazmayan ve söylemeyen ulusumuz için, ilginç bir durum ve sosyolojik olarak da, yeni bir gelişme.
Bunun yanında, küçük bir gruptan da olumsuz sesler gelmiyor değil. Şimdiye kadar bunun üze rinde durmamıştım. Bu tutumun birinci sebebi, hoşnutsuzların saydamım ço k azalması, İkincisi seslerini yükseltmeyip veya kâğıda döknıeyip, mırıltı ve homurtu düzeyinde bırakmaları, (nite kim Gelişim Yayınları'nuı çıkardığı Eleştiri dergi sinde bir yazar konuya değinmiş ve kamuoyun dan çekinildiği için eleştirilerin su üzerine çıkma dığı gerçeğine işaret etmişti) çünciisü ise, tenkid- lerin objektif değil, mesleki çıkarlara dayalı ol duğunun açıkça belli olması idi.
Fakat Sanat Çevresi dergisinin bu özel sayısın daki şu yazımda, işin benim açımdan nasıl görül düğünü özetlerken, konunun bu tarafuıa da d o kunmakta yarar var. Ayrıca Nokta Dergisinin son sayısında bir mimar profesörün imzasıyla ilk defa olmak üzere, adım açıklanmasa bile, eleşti rileri dile getiren ve formüle eden bir yazı çıkmış olduğu için ve bu özel sayının anketine gönderi len kimi cevaplarda, aynı paralelde düşüncelerin dile getirilmiş olduğunu gördüğümden, bunlara değinmem bir ölçüde zorunluluk da oldu.
Bu düşünce sahipleri özetler derler ki:
* Tarihi mirası korumak, geniş ölçekte bir plan lama ve ürbanizm, dar ölçekte ise yapı onanmı olduğu için, ancak mimarların yapabildiği bir iştir.
* Geniş çapıyla, bölgelerin veya semtlerin "im gesel, simgesel, aııısal, sosyal, yerel" işlevleri saptanmadan ve planlanmadan, bu gibi tek-tek müdahaleler bilimsel olmaz.
* Gülersoy'un yaptığı, hem bu mesleki yetkinsiz lik, hem de eserlere verilen karakter açısından tutarsız, haddini bilmezliktir, falan.
Nokta dergisi'ildeki yazmııı sonunda sayın Pro fesör "iyi niyetli çaba sahipleri çalışmalarına de vam edebilirler" diye benim tarafa da göz kırpıyor ama, kendisinin ve mensup olduğu camianın tez lerini yukarıdaki şekilde özetlemiş olduğunu sa nıyorum.
Cevaplarıma geçmeden önce, bahse konu yazı nın sahibi olan Profesör Doğan Kubaıı'ı bu konu da muhatab almak zorunda kalışımdan dolayı üzüntü duyduğumu belirtmek isterim. Kendisi, hem sevdiğim ve hem hayattaki tutumuna saygı duyduğum ve dürüst çizgisini beğendiğim bir dos
tumdur. Yıllar önce Kurum imkânlannm büyük malı çevrelerce sömürülmesine karşı verdiğim sa vaşta da büyük desteğini görmüştüm. Ama 11e ya palım ki, insanlar her konuda aynı çizgiyi ve d o ğ rultuyu tutturamıyorlar. 5 yıldır İstanbul'da yap tıklarımız konusunda Kubaıı'ı karşımızda değil, yanıbaşmıızda görmek isterdim. Fakat kendisi nin şalisi fikirlerinden çok , mensup olduğu cami anın çıkarlarını dile getirmesi ve bozuk düzenin mimarlığımızdaki asıl failleri susarken, hastalık lardı savunulması rolünün ona düşmesi, bence bir talihsizlik olmuştur.
Bunu böylece belirttikten sonra, şimdi eleştiri lere cevaplanma geçiyorum .
* Her şeyden önce belirtmem gereken en genel çerçeve, zamanımız mimarlarının rollerini, eski deyimle biraz "izam " ettikleri, yeni de yimle abarttıklarıdır. İlmi, tekniği ve uzmanlık alanlarını inkâr edecek değilim. Fakat aynı iıı- kârcılığı geçmişe dönük olarak, onlar da yap mama durumundadır. Üzerinde kitaplar yazıla bilecek olan bu konuda, özetlemem gereken kı sa ve kesin gerçekler şunlardır: Bilim, teknik konularda insanlığa çok mesafe aldırmış ve onu tabiata daha fazla egemen kılar hale getirmiştir. Ama bu bütün bilim ve kültür alanlarında aynı derecede değildir. Mimarlık, edebiyat, resim, tiyatro gibi güzel sanatlar şubeleriyle özellikle felsefede insanlığın binlerce yılda vermiş olduk ları ürünler, kesin olarak son yüzyılın seviye sinden üstündür. İnsanlığın bir kaç bin yıl b o yunca bu alanlarda verdiği ürünler, soyumuzu "insan" haline getirmiş olan seçkin ve henüz aşılamamış kalitede eserler olmuştur. Bunları yaratan kafalar, eller ve gözler, modern eğiti min hiç bir derecesinden geçmemiş, günümüz mekanizmaları ve kuruluşlarının İliç birini bi- çimlendirmemişlerdir. Yani fakülteler,
enstitü-ler, bakanlıklar ve belediyeler gibi kuruluşların, çemberine girmeden, insan zekâsı ve yetenekle ri bu meyvaları kolaylıkla verebilmişti. Güzel sanatların öbür şubelerini bir yana bırakıp, sa dece mimarlığı ele alırsak, İstanbul'u İstanbul yapan şaheserleri yükselten sanatçıların hepsi, diplomasız ustalar ve kalfalardı. Şehre damga sını vuran peyzajı oluşturan tüm yapılarda, dülger, marangoz, sıvacı gibi, sıradan, fakat toplumun durnnış-oturımış değer yargılarını, soylu bir estetik anlayışını dile getiren "zeııa- atkâr"dır. İmar Bakanlığı, Nazım Plan Bürosu ve Belediye gibi kuruluşların lüç birine salıip olmayan dünkü İstanbul, göçebe yapısıııday- dı ama, konut-ticaret imâlat yerlerinin ayırı mında, yani günümüzdeki adıyla ürbanizmiıı temel konularında, bu gün aynı kuruluşlara ait ülkemizden ve şehrimizden çok daha tutar lı ve başarılı çözümlere varabilmişti. Bunlar, açık, tarihi gerçekler. Ancak bu açık gerçekleri netlikle görebilmek için, günümüzdeki mimarlık öğretiminden daha fazla bir eğitime ihtiyaç o l duğu anlaşılıyor. Bu noktaya aşağıda tekrar ge leceğim. Ama burada önce genel adını koya lım: Zamanunız mimarları, formasyonlarını ve rollerini fazla abartmasınlar.
Bu dünya çerçevesi içerisinde ülkemizin duru muna gelince, bizim kendi mimarlık kadroları mızın, dış meslektaşlarından da çok daha geri de bir düzey gösterdiklerini de, (memnuniyetle değil ama), rahatlıkla ve kesinlikle gözlem liyo ruz. Bunun üstüne de ciltler yazılabilir. Ama şu dar kolonlarda özetlemeye çalışayım : Önce ya pılanınızın büyük çoğunluğunun dış örnekler den makaslama olduğu gerçeği, duvar-duvar önümüzdedir. İkincisi, Türkiye'nin hızlı bir bü yüme gösterdiği son 30 yılda, nüfus artışı -arsa spekülasyonu- inşaat müteahhitleri vurgunu üç lüsünden oluşan bir salgın, "bir inşaat krizi" ha linde tüm yurdu sel gibi kaplarken, dördüncü bir grubu oluşturan mimarlar bu ekonomik ve sosyal sebeplerle mesleklerinin istediği yüceliği tattıramamışlar ve kendilerini bu akımlara tes lim etmişlerdir. Bu da, sebepleri olan fakat so nuçta ayıu kalan bir olgudur ve kimsenin gözle me ve eleştireye bir şey diyecek hali de yoktur. Binalaruı bir deprem olmadan durdukları yerde dizlerinin bağı çözülüp çökm ekte olduğu bir ülkede, bütün imar facialarının altındaki imza, doktorlara, yaıgıçlara ya da öğretmenlere ait değildir, mimarlara ait tir. Boğaziçi'nde bütün
yüzyılların ölçüsüyle yüz kızartıcı olan çirkin beton yığıntılarının projeleri mimarların mes lek kuruluşlarının başkanlaııyla, mimarlık aka demilerinin rektörlerinin imzasını taşıyor. Pro jeler gibi, doğal olarak karşılığı olan çeklerin
külliyetli meblağlarının "lelıtarları'/ da, yine profesörler ve başkanlar. Böyle bir düzenin içe risinde, Türkiye'deki mimarlık çevrelerinin dil lerinin kısa olmasını, biz bütün ö b ü r meslek sa hipleri, istemek durumundayız. Bu konuları ilk defa dile getirmiş olan ben, kamuoyunun bu duygularına tercümanlık etmiş oluruıtr
Dünyadaki çerçeveyi, birinci fıkrada çizmeye çalıştım. İkinci noktada Türkiye'deki mimarlık dairesini çizdim. Şimdi bunun içerisinde üçün cü bir çember açayım: Tarihîmirasuı korunma sı gibi özel bir konuda, mimarı kadrolarımız, bütüıı-bütüne hazırlıksız ve "fikriyatsız"dır. Bu yargımın ve gözlemimin de sayısız kanıtlan var. Anıtlar Yüksek Kurulıı'ııun kararlarından baş layarak, yine son 30-40 yılda sürüp gitmiş olan bir dizi uygulama, tarih mirası yapılanınız ko nusunda:
Önce miman kadromuz, kendilerine ijüştüğünü iddia ettikleri rol konusunda geniş ve tutarlı hiç bir iııisyatifı almamışlardır. Prof. Doğan Kubaıı bunu yazısında'bütünüyle korunmuş bir sokak olup olmadığını sorarsanız, bunun da ce vabı olumsuzdur" diyerek, açıkça itiraf ediyor. Zaten itiraf etmesi de, çok doğaldır. Şimdi koca şehirde minik bir sokağı bile biçiııılcndi- rememiş bir kadronun, kime ne söylemeye hak kı ve yüzü vaıdır? Hele, politikayla, bürokrasiy le, bir çekemezler ordusuyla cenk ederek, sağlı ğını ortaya koyma pahasına bu işe girmiş bir adama karşı, alınacak tavır, bu mu olmalıdır? Bu tavır alınınca, kamuoyunun bunu nasıl de ğerlendireceğini düşünen yok mu? Bunu düşü nenler, yazıya o sebepten dökmüyorlar ve sade ce ahbap meclislerinde atıp tutmakla ve bitmez tükenmez "seminer, sempozyum ve kollogyum- larında" homurdanıyorlar. Yazıya dökenlere ise, ben bu aleni cevap kırı vermekten ızdırap duyuyorum.
Mimari kadromuzun tarihi malzeme konusun daki, bir yandan hareketsizliği ve adalelinde, öbür yandan harekete geçtiğinde de üst üste yanlış işler yapmasında, ana etkenler nelerdir? Bunu da özetlemeye çalışayım: 25 yıllık tecrü belerim ve gözlemlerim bana şunu öğretti:
Önce öğretici kadro, hepsi demiyorum ama önemli bir kısmı ile, maalesef dünyaya egemen olan teorilerden ve uygulamalardan habersiz dir veya haberli olsa bile, yurt dışındaki zengin örneklere sırtrnı çevirerek, burada kendilerine göre bir dünya kurmuşlar ve bir tek teoriye sap lanmış kalmışlardır: Onlara göre çağımızda ya pılan her şey bu çağın çizgilerini ve mührünü taşımalıdır. Ben bu garip görüşü, Beyaz Köşk'üıı onanını ve döşenmesi sırasında ihtilafa düştü ğüm bir sayın Profesörden öğrendim. I -udileri bu neo-klâsik yapının modern döşenmesinde ısrar edip ayrılınca derin görüş farkları su yüzü ne çıktı. Buna göre yapı, dışından tarihî, içer de ise, kübik olacaktı. Prof. Doğan Kubaıı da yazık ki, aynı doğrultuya girerek, Nokta Dergi- si’ndeki yazısında, "özenilen ve korunması iste nen geçmişin de, kendisinden bir önceki geçmi şi yok ederek onun yerine yerleştiğimizi" söylü yor. Bu da, tarihî mirası koruma gibi, özel bir konuyu ve uzmanlık daluıı bir yana bırakın, ge nel kültür ve hattâ felsefe açısından talihsiz bir hükümdür. Çünkü bu mantığa uyulacak olursa, korunacak miras diye bir şey olmaz, her yeni nin, her eskiyi ortadan kaldırması gerekir. O zaman yapının dışı başka, içi başka olması tar tışmasını da bir kenara bırakıyoruz, yapının dı şı da elden gidiyor.
Üstüne dünyada ciltler doldurulmuş olan bu konuda bu kısa sütunda ne yazacağımı doğru su bilemiyorum.
Önce, bu kabil saplantıların bir azı bile Batı'ya ulaşmış olsaydı, bugün Avrupa diye bir şeyin kalmamış olacağını, belirteyim. Bilindiği gibi İkinci Cihan Savaşı'nda Avrupa baştanbaşa yı kıldı, enkaz kaldırıldığında şehirler neredeyse tarla luıline gelmişti. Onları yeniden kurarken Batı kafası "biz çağımızı yaşıyoruz, kentleri mizi ona göre kuralım" demedi, eski ünlü, güzel romantik şehirlerinin ya hepsini, ya da bir çok mahallesini, eskinin santim santim aynısı olarak yaptılar. Bunun bilimsel ve teknik tedbirlerini daha savaş öncesinden almıştılar. İlim kadro
ları oturup ahkâm kesmemiş, göz nuru döke rek, bütün mahallelerin rölöveleriııi çıkarmış lar, fotoğraf arşivlerini kurmuşlardı.
Bu gerçekleri, Avrupa'ya gitmiş olan her va- tandaşımız görmüştür, gidemeyenler, filmler, dergiler ve kitaplardan bilir.
Ama görüyoruz ki, en başta, öğretici mimarı kadromuz, Batı'daki bu durumdan haberli gö zükmüyor.
Haberli olsaydı, sayısız yanlış örnekten bir ta nesini vereyim, Harbiye Kışlası gibi tarilu bir binanın sökülmüş olan bir kenarını, 20 yıl son ra yeniden yaparken, o su deposu gibi düz su ratlı bloku o romantik binaya ekler miydi? Ek lenmesine girişildiğinde, onaylar ve susar m ıy dı?
Ben bu kadroyla anlaşmazlığa düştüğüm, bu 1980'li uygulama yıllarımdan önce, daha o za man bu örneğe karşı çıkmış ve Kurum dergi sinde iki fotoğrafı alt-alta yayınlamıştım: Biri si Almanya'daki yine böyle üç dıl'dan oluşan tarihi bir manastırı ve savaştan sonra ona ekle nen, tamamen aynı üsluptaki dördüncü kenarını gösteriyordu, alttaki resim, Harbiye'deki bu tersliği sergiliyordu.
Çünkü Almanya’da derin bir kültür, onu savu nan bir kamuoyu ve sapasağlam bir mevzuat vardı. Sade tek yapılanıl değil, görünümlerin bi le bütünüyle yeni ağaçları ve binalanyla pey zajların olduğu gibi bir sicile geçirilip koruma altına alınmasını, hattâ "dondurulmasını" em reden sağlam bir mevzuat üstüne kütüphaneler dolusu ciltler yazılan adıyla: "Landschaftssc hutz".
Her yerde, her ülkede mimarlar eski yapı d o kusuna karşı, bir menfaat grubunu oluşturur lar. Eskilerin, "kıyametin, bina ve zinanın art ması ile geleceğine" inanışları ne derece d o ğ rudur bilmem ama, adına mimar denen meslek ve geçim kolunun nS kadar çok bina yapılırsa o kadar memnun olacağına „şüphe yoktur. Bu düzende müttefikleri de arsalaruı sahipleri ile müteahhitlerdir. Batı'lı buna karşı, bütün kültür güçleriyle, sanat ve edebiyat adamlarıy la bir denge kurmuş, bunlara yık-yapçı mimar lar dışında kalan, onanmcı ve korumacı mimar lar da katılmıştır.
Batı'da görüp hayran olduğumuz, yeşilliklerle sarmaş dolaş tarihî mimarı dokusu bu hayır ve şer kuvvetleri arasındaki savaşanın, birinciler lelıine sonuçlanmasının bir eseridir.
Türkiye'de bu, küttür, kamuoyu ve mevzuat üçlüsünü kimseye anlatamayışımız, bir yerde sosyolojik bir doğallıktır, ama ilim çevrelerine anlatamayışımız işin acı bir iç bölümüdür.
Içiçe yerleştirdiğim bu çemberler dışında, son bir iki noktayı daha serpiştireyim:
— Önce belirteceğim bir husus, bilim çevrelerinin, gereğini belirttikleri "imgesel, simgesel, anısal ve işlevsel" etüdleri yapmak konusunda kimse nin onların elini tutmadığıdır. Aman, hemen bu etüdleri yapsınlar ve rica ediyorum, hiç olmazsa başlasınlar.
- O zamana değin, benim ortaya koymakta oldu ğum örneklerin, bu etüdlerin temelini ve sonuç larını bozacak çapta olmadığuıdan da, emin ve müsterih olsunlar. Prof. Kuban'm bana Sul tanahmet'teki Konağunızda söylediği gibi 5-10 onanınla İstanbul kurtulmuş olmadığı gibi, bat maz da. Batmaz, çünkü bu eserlerimin ço k ba şarısız ve kötü örnekler olduğunu kabul etsek bile, İstanbul'daki kötü örneklerin sayısı onbin- lercedir. Onarımlarunla binaları ortadan kaldır mıyorum, yarm benden sonra ülkenin mimarı kadrosu buıılan düzeltme şansına sahiptir. — Yaptığım onanmlann "restorasyon sayılıp sa
yılmayacağından bile" kuşku duyanlara kısa bir cevap vereyim: Mimarlar da, ben de, hem adam, hem malzeme açısından maalesef aynı yerde bulunuyoruz. Onlar da, aym sıvacıları, kiremitçileri ve boyacıları kullanıyor, biz de. Avrupa'da eski eserlerde kullanımına kesinlik le izin verilmeyen çim ento, Türkiye’de mimar ların da baş tacıdır. Oıılaruı düzenini değiştire meyen biz, yani Prof. Kubaıı’ın deyimiyle "iyi niyetli amatörler", mecburen eski canım Horo- san sıvalatın yerine, çimento çekiyoruz. O yüzden kuşku duyanlar merak etmesin, elimiz ayağunız aynı.
Düzeltilecek yerler için izlenecek metod ko nusunda tutumlarunız farkh olabilir. Ulema, bitmez tükenmez bir ilim hummasına girerek, yıllarım "etüd -rölöve- plân-proje" çizimi ile geçirebilir. Yıldız Sarayı Vakfı, diz boyunu geçmiş vahşi otlan ve ısırganları ıslah etmezden önce, "bahçenin rölövelerini çıkarmayı" (o na sıl şeyse?) tercih edebilir ve o cihete masraf eder. Biz, aym koruluğun deniz tarafında aym işe, 15 bahçıvanla girişir ve metrelerce kâğıtlar üzerine, zaten mevcut olan ağaç türlerini işaret lemek yerine, kum dallarını keser, sanııaşıklan- m ayıklar, diplerini beller ve çimenleriz. Bu iki tutumdan hangisinin daha rasyonel, daha halk yaranna olduğunu, kamuoyu görüyor ve karar veriyor.
- Ele alınacak, düzeltilecek yerler de henüz bü tünüyle ortadan kalkmadı. Kamuoyu, bu eleş tiri sahiplerinin de, işi lâfta bırakmayıp, hare kete geçmelerini, bir yerleri düzeltmelerini ka muoyumuzun hasretle ve merakla beklediğini hatırlatmak isterim. Yurdumuzda ve şehrimiz de daha,bir çöplükten gül bahçesine çevirdi ğim, Çamlıca gibi nice himmet bekleyen yer ler var. Her yer imar bekleyen harabelerle dolu. Bu harabeler içerisinde benim 3-5 yere el at mamla, Prof. Kuban'm bana söylediği gibi, "ül ke batmaz". Fakat olayı mimarların rengârenk gözlüğünü çıkarıp, çıplak gözle seyrettiğimiz zaman, bakarsuıız, o 3-5 örnek, o alacalı renkli camların gösterdiği gibi değildir de, bir ülkeye ve bir şehre övünç veren, en üst düzeyde kalite li, ışıklı ve umutlu pırıltılar ve Türkiye'nin kur tuluş geleceğinin mutlu habercileridir.
Halkın, basının ve yabancı kuruluşlar ve göz lemcilerin gördükleri gibi.
Özellikle bu yabancı basın ve yabancı kültür çevreleri konusunun, mimarlarımız için ilgileri ni çekmesi gereken bir balıis olduğunu belirt mek isterim. Herşeyiıı en güzelini doğurmuş ve mimarlarımıza öğretmek istemiş olan Batı, İstanbul'daki bu eserlerimize neredeyse iç ba sın kadar ilgi gösteriyor. San Fransisco'daıı, Japonya'ya kadar dünya basınuıda İstanbul adı (parayla yazdırılan ısmarlama yazılar dışında) ancak olumsuz vesilelerle geçerken, İstanbul'un onanın gören parkları ve köşeleri, sık-sık övgü lerle yer alıyor. Uluslararası kuruluşlar son yıl larda Türkiye'ye iki ödül verdi: Avnıpa Konse- yi'ııe bağlı çalışan "Europa Nostra" kuruluşu Malta Köşkü dolayısıyla bana, Ağa Han Vakfı da Nail Çakırlıan ve ustalaruıa ödül verdi. Şimdi, diplomalı onbiıı mimarın bulunduğu bir ülkede, iki uluslararası ödülün, bir hukukçuyla bir şaire ve ustalarına verihnesi dikkat çekici bir olay değil midir? O ödüllere hangi sübjektif etkiler bulaşmış olursa olsun, sonuçta yabancı mimarlar oyuyla verildiğine göre, bu durum yerli mimarlarımız için ilginç bir sonuç ve olgu demek olmaz mı?
Tarihte ve toplumlarda her yeni olgu, derin se beplerle ortaya çıkar. Fizikte boş mekânları, potansiyeli olan öbür hacimler doldurur.
Mimarlarımızın bu gerçekleri, külahları önle rine koyarak düşünmeleri döneminin çoktan geldiğine kaniyim.
Tarihte şelıirlere biçim vermiş insanların, mi mar olmaktan daha önce, "sanatçı olm a" hü viyetlerine paralel bir şekilde, içinde yaşaya cağımız çerçeveleri çizmekle, geçmişteki kadar olmasa bile, bir oranda özgür olmaları gerektiği fikrindeyim. Ölçü, her zaman "diplom a" olma malı, kafa, göz ve maya olmalıdır. Bahçıvan ve sedef ustası Mehmet Ağa'nın, bir gün azmedip Mavi Cami'yi yükseltmesi örneğine kimse erişe- mese bile, ressamların, heykeltraşlann ve şairle rin de, yetkileri tuval ve kâğıt boyu ile sınırlan- ıııamah.
Ben de, gözünü dünyaya açtığından ve akü er diğinden beri güzellikler peşinde koşan çocu k, ömrümün 4 yıhnı hukuk tahsiline vermiş oldu ğum için suçlanmamalıyun ve bu silâh bana karşı kullanılmamalı. Ben o 4 yılın çok daha fazlasını, bütün bir ömrü, tarih, (ve özellikle İs tanbul tarihi), sanat tarihi, edebiyat (özellikle İstanbul edebiyatı), sosyoloji, felsefe ve resmi etüdlerine verdim. E. Mahmut, Abdüllıak Şina- si Hisar, H. Avni Lâtif gibi İstanbul âşıkları, uzun yıllar dostlarım oldu. Sonra uzuıı-uzuıı gezdim, 25 yıl. Paris'te düşündüm, Venedik ge celerinde ağladım, İtalya peyzajlarında, aklım İstanbul'daydı.
Kişilik ve kültür ancak bu hamur ve mayalarla yoğrulur.
Prof. Kuban Milliyet Gazetesinde bize fakülte sinin son smıf öğrencilerine üç tane filozof adı saydıramadığından yakmmıştı. Böylesiııe bir eğitimden diploma alıp çıkan çocuklarımızla, ayın sepete konulmayı kabul etmemek ve bu nu yapmaya kalkışan profesörlere, böylece ar zu etmediğim cevaplarını vermek doğal hakkı mız sayılmalı.
İstanbul'daki tarihî malzemeyi onarma hareke timizin benim açımdan görünüşü konusunu iş leyen bu "mesajımda", olaya olumsuz bakanla ra cevaplanın da bu kadardır.
Birçoklarına göre, ortaya konulan bu kültür ve sanat hareketi, yani bir-iki koru ve parkın, rastgele değil, ince bir dikkatle ve tarihi üslûpla,
imar edilmesi, içindeki sarayların onanhp üst dü zeyde bir zevkle döşenmesi. Çamlıca Tepesi gibi herkesin bildiği ve sevdiği bir yerin çamur deryası olmaktan çıkarılıp çiçek ve çimen diyarı haline getirilmesi, çeşitli yapılar ve semtlerin, değişik sa nat ve kültür fonksiyonlaruıa kavuşturulması ve "yaşar hale" getirilmesi, bu çapta, bu doğrultu da ve bu yoğunlukta, ülkede ilk defa başlatılan bir "refonıı hareketi"dir.
Olaya iyimserlikle bakan bir kesim, bu nokta dan geriye dönülemeyeceği ve bu ilk su halkası- nın genişleyeceği umudundadır.
Ben, olayı düşünen, başlatan ve sağlığı pahası na yürüten adam, biraz daha serinkanlı ve geçmiş acı gelişmeleri, bozulmaları bu noktaya kadar ge tirebilmiş faktörlerin gücünü unutmayan, top lumdaki olumsuz unsurları bilen ve hesaba katan, daha bir sosyolojik anlayışla bakıyorum gelişme lere ve yankılara:
Terazinin bir kefesindeki kültür-saııat-sağlık- lıalkın uzun vadeli çıkarları uğruna özveriler ağır- lıklarma karşı, öbür kefede bulunan; herkesin kısa vadeli çıkarları, kolaya kaçmalar, arazi yağ malamaları, adam karalama ve çekemezlikler alış kanlıkları gibi, bir yığın başka ağırlıklardan, han gi grubun, ağır basacağını, ancak zaman göstere cek.
Ancak, zamanlar içinde, 1979 Yıldız Parkı iman ile başlamış bir hareket, öbür toplum meşa lelerini tutuşturma gücünden yoksun, kendi başı na yanan ve sonunda sönmeye mahkum bir lam ba ışığı çapında ve ölçeğinde kalsa bile, İstan bul’un bir gönül türbesinin parmaklığı önünde ya kılmış bir kaç dilek mumu olduğunu, tarihe karşı, belirtmem gerek:
— Toplumda iş yapmak ve eser yaratmak için, önce bir su ve para kaynağını bulmak, gereğini göstermek,
— Bunu kimselere ziyan ve zebil ettirmeyecek bir savaşımın bütün erdemli örneklerini, sağlık pa- lıasma, kanıtlamak,
— Yine kimselere yaltaklık etmeden, doğru bildi ği yönde yoluna devam etmenin nasıl olacağı nı sergilemek
— Tanrı'ya ve tabiata karşı saygı ve hayranlıkla, güzele karşı tutkunluktan başkaca, bir ölçü uy gulamamak.
Bu ölçekler, bu satırların yazarına en azından yetmektedir.
Üstü, işin çabasıdır.
Ve göl yoğurt tutarsa, onun getireceği mutlulu ğa da, tabii, sınır olmayacaktır.
TURING’IN 60 YILI
AHMET PARMAN
Reşit Saffet Atabinen
"Birinci ınaıkle, lie^ıktaşla Veııi Malıalle'de Ihlamur Caddesi'ıule Serasker inerinim Rıza Pa şa Konağında mukim, mülga Ş ıırâi Devlet âza sından Reşit Saffet Bey; Erenköy'de eski istasyon civarında mukim, Daıııad Hami Bey; Nişantaşı'n da Teşvikiye Mahallesi'ııde Söğütlü Sokağı'nda 83 numaralı hanede mukim mülga Meclis-i Kebir-i Maarif azasından Mehmet Ziya Bey; Türk Seyya llin Cemiyeti unvanı ile bir cemiyet teşkil eylemiş lerdir."
Y'ukarıdaki ilk maddesini okuduğunuz nizam nameyle genç Türkiye Cumhuriyeti, kendisiyle yaşıt bir kuruluş kazanır: T ürkiye Seyyallin Cemi yeti, diğer adıyla (o yıllar her kuruluşun bir de Fransızca atlı varılır.) Touriııg Club Turc. Yıl 1923'dür.
Nizamnamenin diğer maddelerinde amaçlar şöyle sıralanır: Cemiyet; (başta İstanbul ve Bursa olmak üzere) önemli kentlerimizdeki eserleri ve Türklüğün faziletlerini yurt dışına tanıtacak, "şö- ıııendöfer, vapur gibi vesait-i nakliye idareleriyle" ve turizm şirketleriyle bağlantılar kurarak ülkeye gelen turist sayısını artırmaya çalışacak, "Türkiye dahilinde vuku bulacak seyahatlerin her veçhile emniyet ve istirahat dairesinde cereyanına hizmet
ve delalet edecektir.":
Kısacası "Touriııg Club Turc" Türkiye'yi Av rupa turizmine yaklaştırmayı amaçlamıştır. Ku rumun ilk başkam da (vefatına kadar 44 yıl ara lıksız İni görevi sürdürecektir) daha 1920'lerde ül kenin böyle bir kuruluşa gereksinimi olduğunu anlayan, bu fikri ilk ortaya atan ve harekete geçen insandır: Reşit Saffet Atabinen.
KİMDİR R E ŞİT SAFFET BEY?
Uzun yıllar, İstanbul'da yayuılaııan Fransızca gazetelerde başyazarlık yapmış, hariciye nezare tinde çalışmış, 1905'ten itibaren yurt dışında gö rev almış, Madrid elçilik müsteşarlığında bulun muş, Londra, Paris, Berlin görüşmelerinde T ürk heyetinde yer almış, Fraıısızcayı, edebiyatı iyi bi len yetenekli bir Osmanlı aydınıdır.
Reşit Saffet Bey tam bir OsmanlIdır. OsmanlI dır çünkü hem Babıali mensubudur, hem Seras ker Rıza Paşa'ııuı damadı. Yıldız'da Seraskerin Konağında oturmaktadır. (Aslında bu konak Se raskerin görkemli sarayından küçük bir bakiye
dir yalnızca. Abdülhamid'le birlikte düşen Seras ker yurt dışuıa sürülmüş, sarayı boşaltan ailenin bir dalı konağa geçmiştir.) Zengin bir kütüphane si, elit dostlan vardır.
Cumhuriyetin ilk yıllarmda, Ankara ile Os
manlI ayduıları arasında belli bir soğukluğun göz lendiği bir dönemde, Reşit Saffet Bey'iıı iki nite liği yeni hükümetin ona güven duymasına neden olur:
îlki Atatürk'ü şalisen tammış olmasıdır. Reşit Saffet Bey daha 1918'de Mustafa Kemal’i Akaret lerdeki evinde tammış ve dostluk kurmuştur. İkincisi ise, İstiklâl Savaşı yıllarmda Fransa ve İs viçre'ye Türk haklarını tanıtma ve savunma ama cıyla yaptığı geziler ve etkili temaslardır.
Ve bu güvenin bir sonucu olarak da Atatürk' ün isteğiyle Lozan Konferansının birinci bölü müne Türk delegasyonu genel sekreteri sıfatıyla gönderilir.
CEMİYETİN İLK YILLARI
Cem iyetin,çoğunluğu 19. yüzyılın sonlarında kurulmuş Avrupa'daki ağabeyleri o ülkelerin ge çirdiği endüstri devriminiıı bireıı ürünü oldukların- dan, zengin faaliyet alanı bulabilmekte ve kendi aralarmda kurdukları sıkı işbirliği sayesinde etki li kararlar alabilmekteydiler.
Oysa Türk Turing Kurumu, savaş sonrasmın ço k yoksul, ço k yorgun bir ülkesinde faaliyetleri ne başlamıştır. Otom obil sayısı son derece azdır. Turizmin ne olduğundan pek az kişinin haberdar olduğu bir ülkede, işe sıfırdan başlamak gerek mektedir ve öyle de yapılır. Gemiyle gelen turist kafilelerinin limandan geçişlerini kolaylaştırmak, yolcu eşyalaruu taşıyan ve "ilk izlenim" veren ka yıkçı, hamal ve taksicilere bir tarife belirlemek gi bi güncel tedbirlerin yanısıra ileriye dönük bazı düzenlemelere de gidilir. Kalitesiz (ve kısmen de Türkiye aleyhine çalışan)tercüman rehberlik ku- ruıııunu kontrol altına almak, bir düzen vermek amacıyla, konferanslar verilir, kurslar düzenle nir. Türkiye'nin ilk afişleri, ilk yol haritaları, otel rehberleri, prospektüsleri bastırılır.
Bütün bu çalışmalar meyvelerini vermekte gecikmemiş, Türkiye’de bir turizm kuruluşunun çalışmaya başladığuıı öğrenen, bir "muhatap" bulan, seyahat acentalan ülkeye bir miktar daha fazla turist göndermeye başlamışlardır. 1924'- de İstanbul'a 17.000 turist gelmişken, bu sayı bir yıl sonra 4 0 .0 0 0 'e çıkmıştır.
1930'lar, 4 0 'lar
İsmet Paşa'nın Reşit Saffet Bey'le Lozan'da anlaşamamasına karşılık, Atatürk'ün yakın ilgi ve desteğini hiçbir zaman yitirmeyen Kurum, 1930-7
Başkan Atabinen ve idealist arkadaşları, Voyvoda Caddesi'ndeki ilk büronun önünde. Yıl, 1929
lu yıllara büyük bir organizasyonla girer. AİT (Uluslararası Turizm Birliği) kongresi İstanbul'da yapılacaktır ve ev sahipliğini Kurum üstlenmiştir. Atatürk'ün özel direktifleriyle, tarihinde ilk kez Dolmabahçe Sarayı bu kongre için yabancılara kapılarım açar. Kongre tüm AİT toplantılannınen başarılılanndan biri olarak uzun yıllar unutulmaz. Aynı yıl Turing kamu yararuıa çalışır Kurum olarak tanınmış, gümrük ve trafik mevzuatı ile de özel yetki ve görevler almıştır: Yurt dışuıa giden ve gelen araçlara belgelerini vermek. En büyük ka nuni çerçeve böylece çizilir.
Bugüne kadar kesintisiz yayuılanan ve Türki ye'nin en eski dergilerinden olan Belleten'in ilk sayısı da o günlerde çıkar.
30'lu yıllarda Kurumun yurt dışı temasları ar tar. Bu tür organizasyonlara, özellikle Avrupa'yı iyi bilen ve en yüksek çevrelerle ilişkileri olan Re şit Saffet Bey'in katılması, yalnız Turing için de ğil, ülkemiz için de bir kazanç olmaktadır.
O yıllarm ilginç olaylarını ise şöyle sıralaya biliriz: İstanbul ağırlıklı olmak üzere, tanıtıcı ya yınlar yapılması; Balkan Rallisi ve diğer ralli or ganizasyonları; Kurumca bastırılan İlıap Hulusi- 1
nin afişlerinin sanat çevrelerinde uyandırdığı yan kılar; Brüksel Fuarı'ııa Tekel İdaresi'nce gönderi len sigara paketlerine ülkemizi tanıtan küçük fo- tcğrafların konulması; Marsilya Konsolosluğumuz baııçesine bir köşk yaptırılması ve buradan tu rizm yayınlaruun dağıtılmaya başlanması.
O sıralar turizmde de belli bir kıpırdanma göz lenir. 1936'da turist sayısı 85.000'i geçmiştir. Ayın yıl Kurum, kuruluşundan beri işgal ettiği Voyvoda Caddesi Adalet Han'daki yerinden İs tiklal Caddesi 81 numaraya taşınır. Cephesi kâr- gir, içi ahşap (ve hayli harap) binanın üçüncü katı na yerleşilir.
İkinci Dünya Savaşı'nm başlamasıyla turist ayağı çekilmiş, benzin ve yedek parça yokluğu otom obil sayısını olumsuz yönde etkilemiştir. Ve böylece Kurumun bu alandaki çalışmaları adeta "tatile girer". Ama yöneticiler pek de boş oturmazlar, İstanbul'daki eski eserlerin korunma sına yönelik birtakım çabalara girişirler. Reşit Satfet Bey'in o zamanki Anıtlar Yüksek Kurulu demek olan, Arkeoloji Müzesindeki encümende üye oluşu bu çalışmaları kolaylaştırır.
İbrahim Müteferrika'mıı mezarının bulun ması ve Galata Mevlevihaııesi'ne nakli, Mevleviha- neııin kısmi onanını, diğer bazı harap çeşm e ve bina restorasyonları, savaş yıllaruıda gerçekleştiri len ilginç çalışmalardır.
ilerde Kurum için yeni bir dönem başlata cak olan Çelik Gülersoy'un Kuruma girişi de, o yıllara rastlar: 1947. Lisede okumakta, dersten arta kalan zamanuıda da Turing'de çalışmaktadır.
Savaş sonrası hem Balkan ülkelerinde otoriter rejimlerin kurulması, hem de Avrupa ülkelerinin yaralarını sarmakla meşgul olmalan, turizmde he men bir canlılık görülmesini engeller. Kurumun o yıllarda geliri yok denecek kadar azalmıştır. Kıs men belediye desteği ile, biraz da otellerden yar- duıı alarak yaşamaktadır. Başkan Reşit Saffet Bey, Fransız şelıirci Henri Prost, Şehremini Ce mil Bey (Topuzlu) Emin Bey (Erkul) toplanıp İstanbul'un imarı konusunda fikir bildirmekle yetiııiyorlardır.
1950'den 6 5 ’e ONBEŞ UZUN YIL
1950'lerden sonra özellikle yeni hükümetin izlediği dışa açılma politikası, dış yarduıılar ve borçlanmalaruı başlaması, ekonomide bunlarla görülen büyüme, turizm ve otom obil konularuıa belli bir canlılık getirir. Yurt dışına çıkışlar art makta, Kurumun gelirleri de nispeten yükselmek- tedir. Ama Kurumda yönetici kadro yaşlanınıştır ve bu durumun Kurum çalışınalarmın gelirlerde ki artışa paralel olarak yaygmlaşmasıııı engelle yen bir faktör olarak rol oynadığı bir gerçektir.
O yıllarm belki de tek kayda değer olayı, Başkan Reşit Saffet Bey'in 1950’de Papa XII. Pius ile yaptığı görüşmedir. Bunun sonucunda katolik âleminin başı, Efes'teki Meryem Ana evini resmen tammış ve burayı bir hac yeri ola rak ilan etmiştir.
Bu arada Kurum 195 1 'de Tepebaşı'ııda şim di Sosyal Sigortalar Kurumu olan binayasoııra da (1 9 5 5 ’de) Aşmalı Mescit’te Nil Pasajı'nın bir dai resine (ilk defa kendi malı olan bir yere) taşuıır. O döneni Turing irili ufaklı 5 odası, yanın gün ge len arap müdürü (Said Dubaili Bey), enııeni mu hasebecisi, ıııusevi sekreterleri ile artış yaşlı, ar tık yorgun reisiyle, "kendi kabuğuna" çekilmiş tir. Yıllar bu "rehavet" içinde geçer. Uç memur luk servis "triptik" işleriyle uğraşır.
Belki bir tesadüf, Reşit Saffet Bey'in odası Aş malı Mescit Sokağında uzun yıllar önce başyazar lığını yaptığı gazetenin idarehanesine bakmakta dır. Reisin gözleri sık sık oraya takılır. O günlerin, o eski güzel günlerin anılarıyla geçer zaman.
Bu yorgun bekleyiş 1965 yılının karlı bir şu bat günü sona erer. Reşit Saffet Bey yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak vefat etmiş tir.
1978-1980 Kurum Yönetim Kurulu
Soldan sağa: Yaşar Onol (A v.), Can Kerametli (müzeci), Cavid Gürocak (Gümrük ve Tekel Bakanlığı emekli müsteşarı), Prof. Dr. Bahadır Alkım (l.T.Ü. Edebiyat Fak.), Çelik Gülersoy (Kurum Genel Müdürü), Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Kemâl Kutlu (l.T.Ü.), Başkan Vekili Hadi Sağnak (emekli vali). Başkan Vekili Prof. Dr. Necip Kocayusufpaşaoğlu (l.T.Ü .), Prof. Dr. Hande Suher (l.T.Ü. Mimarlık Fakültesi Dekanı), Prof. Dr. Metin Sözen (l.T.Ü. Mimarlık Fakültesi), Kem âl Günen (em ekli orman baş müdürü), Y. Mim. Alpaslan Koyunlu (Kültür Bakanlığı İstanbul R ölöve Bürosu Ieknik
1980-1984 Kurum Yönetim Kurulu
Soldan sağa: Prof. Dr. Metin Sözen, Av. Kemâl Anıl, Y. Mim. Ersen Gürsel, Av. Yaşar Onol, Cavid Gürocak (Gümrük ve Tekel Bakanlığı em ekli müsteşarı). Genel Müdür Çelik Gülersoy, Prof. Dr. Kem âl Kutlu, Hadi Sağnak (emekli vali), Emekli Korg. Faruk Güventürk, Prof. Dr. Necip Kocayusufpaşaoğlu, Prof. Dr. Nadir Yayla, Prof. Dr. Refik Duru.
1966- 1973: YENİ DÖNEM
Kurucusunun vefatından sonra, Çelik Güler- soy'uıı, oybirliği ile genel müdür seçilmesiyle, bu ulusal kuruluş yeni bir döneme girer. Artık ilk re formların yapıldığı "atılım yılları" başlamıştır.
Gülersoy o tarihte, Kurumun hiçbir hizmete kullanılmayan iki milyon lira nakit parasıyla bir dizi çalışma başlatır.
Türkiye'nin ilk teknik yol yardım servisi ku rulur. Turistlere kredi açılması, renkli ve yabancı dillerde kitap yayınma geçilmesi, müze rehber leri hazırlanması gibi yepyeni, lıerbiri bir boşluğu dolduran hizmetler gerçekleştirilir.
İstanbul'a karayolu ile gelen yabancılara yar- dımcı olmak amacıyla Topkapı'da bir enformas yon bürosu açılır. Bu, bir Türk kentinin girişinde ki ilk (ve hâlâ tek) enformasyon bürosudur.
Buna paralel olarak yine Türkiye'de ilk kez, bir "gençler ekibi" oluşturulur. Yabancı dil bilen bir grup genç turistlere mahallinde yardımcı ol mak üzere, turistik bölgelerde görevlendirilir.
Bu arada Kurum, Şişli Meydanında kendi ma lı olan binaya taşınmıştır.
1971 yılı Kurum tarihinde bir dönüm noktası olur. O tarihe kadar gümrük mevzuatında bulu nan, Kurumun yetkisi dahilinde olup da hiç el atılmamış bir konu, tamamen Genel Müdür Çelik Gülersoy un çabalarıyla yeniden gündeme getiri lir: Gülersoy yurt dışındaki Türk işçilerinin ülkeye geçici amaçlarla gelişlerinde taşıtları için gerekli gümrük giriş belgesinin Kurum tarafından verilme sini istemektedir.
İstemektedir çünkü 1965 öncesi pek önemli olmayan bu konu, yurt dışında çalışan Türk işçi lerinin sayısının artmasıyla, ülkenin menfaatleri açısından gitgide önem kazanmaya başlamıştır. Her yıl başka ülkelere akan milyonlarca liralık d ö viz neden ülkeye kazandırılmasın?
Böyle düşünmektedir Ç elik Gülersoy ve kalkar Ankara'ya gider, yetkililere durumu anlatır. An cak bir süre sağlıklı bir karar alınamaz. Toplantı üstüne toplantı yapılmakta, bakanlıklar arasında bir türlü görüş birliğine varılamamaktadır. Bazı Bakanlıklar (Turizm ve Devlet Planlama) triptiğin yabancı turistlere olduğu gibi, Türk işçileri için de kaldırılmasından yanadır. İçişleri ve Çalışına Bakanlıkları, kararsızdır. Asıl söz sahibi Maliye ve Gümrük Bakanlıkları ise, bir süre tecrübe edilen bu muaflığın, devlet aleyhine zararla sonuçlandı ğını belirterek, triptik rejimimle ısrar ederler.
Gülersoy, konuya hakimiyetini koyarak, iş çinin muaflık değil, kolaylık istediğini ortaya ko
yar. Avrupa kulüplerinin kısıtlayıcı ve pahalı trip tik rejimleri yerine, Türkiye'nin sınırında yeni bir düzen kurarak sorunu çözümleyeceğini ispatlar. Sonunda Gümrük Bakanı Haydar Özalp'in ve Baş bakan Yardımcısı İsmail Arar'uı ağırlığım k oy malarıyla, Gümrük ve Maliye Bakanlıklarıyla Tür kiye Turing ve Otom obil Kurumu arasında bir protokol imzalanır. Esasen yasal temel 1930 Ka nunu ile konulmuştur. Kurum 1971 Temmuz'un- daıı itibaren Türk işçilerine kanuni kefalet belgesi ni, Avrupa’daki benzerlerinin yarı fiyatına sınırda vermeye başlar. İşlemlerin hızlı yapılması, büro ların gece gündüz açık bulundurulması gibi, özen dirici yan tedbirler, iş hacmini ve rağbeti hızla art tırır. Artan gelirle, Kurumun uzun süredir bekle yen kültür ve sanat hizmetlerinde kullanabileceği kaynak da doğm uş olmaktadır.
1974-76 BUHRANLI YILLAR
1970'den itibaren Kuruma gelmeye başlayan para, dertlerini beraber getirmekte gecikmez! 1974'de Kurum içinde bu mali kaynağın kulla nılması konusunda doğan ihtilâfla bir kriz döne mine girilir. Çelik Gülersoy ve Dr. Nejat Eczacıba- şı grupları arasındaki mücadele 1974 Nisan seçimi Gülersoy lehine sonuçlandığı halde, davalar ve tef tişlerle birkaç yıl daha sürdürülür. Sonunda üye çoğunluğunun desteği ile bu kriz dönemi 1976'da aşılmıştır ama, geçen üç yıl, hepsi kamu yararına bir dizi kültür projesinin başlatılmasını geciktirdi ğinden, yalnız Kurum için değil, ülke için de bü yük kayıp olmuştur. Gülersoy'u en çok üzen bir başka gelişme de, bu çalkantılarda, hayatını ver diği Kurum adında gözlemlenen aşınma ve yıp ranmadır.
1977'DEN BUGÜNE
1977 Turing için bir toparlanma yılıdır. Ana dertler bitmiştir. Artık Kurum, büyük hizmetlere başlayabilecektir, ancak İstanbul Belediyesi'yle iş birliği içinde bir dizi çalışma yapma teklifine olumlu bii' cevap alamaz.
1978 sonrası ise, dönemin İstanbul Belediye Başkanı Aytekiıı Kotil ile imzalanan mukavele ile Kurumu bugünkü çapma ve itibarına kavuştu ran eserlerin gerçekleştirilmeye başlandığı d ö nemdir.
1978'den bugüne Çelik Gülersoy'uıı kişisel gayreti ve titiz çalışması sonucu, Yıldız ve Eıııir- gâıı Parklarındaki köşklerin hizmete açılması, Çamlıca Tepesi'ııin düzenlenmesi, Sultanahmet Konağı, Kariye restorasyonları gibi bir dizi proje birbiri ardına gerçekleştirilir.
İç ve dış basında geniş yankılar uyandıran bu çalışmalar, devletin en üst makamlarından, sade vatandaşa, yabancı devlet adamlarından sırt çan talı turistlere kadar çok geniş bir kitlenin ilgisini çeker, hayranlığını kazaıur.
Artık yabancı bir "büyük” İstanbul'u ziyaret ettiğinde, gezi programına mutlaka bir "Turiııg" köşesi ilave edilmekte; hafta sonları stadyuma koşmadan yapamayanlaruı yanısıra, her tatil günü birkaç saatini bir Turiııg tesisinde geçirmeden edemeyenlere de sıkça rastlanmak tadır.
Bütün bunların yanında Çelik Gülersoy'un çalışmaları restorasyon boyutlarını çok aşmış, ta rihi yapılara birer fonksiyon verilerek onları "ya şama geçirm ek" gibi yeni bir anlayışın filizlen mesine neden olmuştur. Unutulmuş , yıkılmaya yakılmaya bırakılmış tarihi köşklerimiz, konakla rımız; bugün birer otel, kitaplık, müzik sarayı, pas ta salonu, kongre merkezi olarak modern yaşama girmişler; verdikleri bu çok çeşitli hizmetlerle; zevk ve ihtiyaçları çok değişik olan, hayli geniş bir kitleye lıitap eder duruma gelmişlerdir. Kurum tarihinde içinde yaşadığmıız bu dönemi yazarken sanıyorum kullanılacak olan en etkili cümle ve va rılabilecek en doğru teşhis şudur: 1923'den 6 5 'e kadar itibarlı fakat ço k küçük bir çevre taralından taıunan Kurum, sadece son 5 yılda sağlanan ola ğanüstü bir gelişme ile, ülkenin ve halkın benimse diği milli bir kuruluş haline gelmiştir. Yani bir "k lö b " iken bir "kurum " olmuştur. Reşit Saffet Bey bunu kurmuş ve kendisi çok değerli bir baş olmuş, fakat Çelik Gülersoy buna bir gövde ekle miştir. Gerçek budur.
Sayın İsmail Cem de bir yazısında Turiııg'in gerçekleştirdiklerinin, başka kurumlar ve uygula malar adına dikkatle izlenmesi, dersler çıkarılma sı gereken bir "olaya" dönüştüğünü belirtmekte ve bu başarıyı üç temel nedene bağlamaktadır:
'Tarih ve kültür bilincine sahip çıkması ve bu nu en etkin biçimde topluma yayabilmesi; yüz- biıılerce triptik işleminden tarihsel yapıların işle tilmesine kadar her alanda tıkır tıkır çalışan bir organizasyonun gerçekleştirilmiş olması ve etkiıı- lik-verimlik ilkelerine örnek bir çalışma düzeni; yani başlatılan bir işi öngörülen biçimde ve za manda bitirmek, tamamlanmış bir tesisin işletme ve denetimini ilk günün titizliği ile sürdürebil m ek" (1)
*
f
Sayın Cem, yazısını şöyle bitirmiştir: "Türki ye Turing ve Otomobil Kurumu aynı anda hem ta rihimize, hem de çağımıza açılabilen bir pencere olm uştur." Saıurun bu tanımlama ve gözlemdeki isabet, Turing örneğine çeşitli etkenlerle olumsuz bakabilen bir avuç kişiye de verilebilecek en gü zel cevabı ifade etmektedir.
Evet biz de yazımızı Çelik Gülersoy'un açtığı bu pencereden bugün olduğu gibi yaruı da baka bilmeyi dileyerek bitirelim.
(1) Güneş Gazetesi 9.9.1983 1 9 6 5 'de Kurum'un yönetim kadrosunun tümü. (Soldan: Hukuk Müşaviri Çelik Gülersoy, Başkanvekili eski Ticaret Ba kanı M. N. Gündüzalp, Başkan Atabinen, Müdür Said Duhani, Denetici üye Ali Sahir Kökmen. Arka sırada bütün p erso nel).
ÇELİK GÜLERSOY
Yaşamı
NEZİH BAŞGELEN Arkeolog
2 yaş, Elâzığ
Beş yılı aşkın süredir, birbiri peşine Mİıhatleş- tirilip halka açılan yeşil alanlar, onarılıp fonksi yon verilen tarihsel yapılar, kültür alanında nice olınnlu yankılar yaratan çalışmaların ardında, sessiz sedasız işine bakan, üretici ve vapıcı bir in san tipi... Yıllar boyu iğne ile kuyu kazar gibi ken dini yetiştirmiş, birkaç bilim ve sanat dalında kaynaklara üıecek kadar uzmanlaşmış ve derin leşmiş, turizm, hukuk, edebiyat, şehir ve sanat tarihi üzerine birçok özgün eserler veren araştır- ıııacı-yazar... Daha öğrencilik çağlarımla çalışma ya başladığı ulusal bir kuruluşu, saplanıp kaldığı dar hendeseden çıkarıp, reorganize etmiş ve ulus lararası çapta üne kavuşturmuş, didinerek, çırpı narak dış piyasadan iş kopararak, kaynak yarat mış ve bugünkü sonuçlara ulaşılmasını sağlamış ço k yönlü bir yönetici. Tabiatı ve tarihi çevreyi değerlendirmenin ve sanatı halka sunmanın
(eğiti-ciI kutsal bir iş olduğu ınaııcıv la çalışan, hiçbir kişi ve kuruluşa tapınayıp, sadece acuını yaratan en bıı\ uk güce inanıp dayanan, içi sevgiyle dolu bir gönül adamı. Doğu-Batı değerleri içinde Türk- lslanı karakterini yitirmeden başarılı sentezler ortaya koyan, beklenen bir "rönesans"ın öncü sü... Bütün olanaklarını İstanbul'un güzelleşmesi, eski ve asıl değerlerine kavuşması için seferber eden, doğaya tutkun bir İstanbul âşığı: Çelik GÜLERSOY. Toplumlunuzun geniş kesiminin takdir ve hayranlıkla, mistik değerlerini yitirme miş kuşaklaruıuı gönülden hayır duaları ile, ara yışlar içindekilerin umutla bahsettikleri bir isim. Yaptıklarını ve yazdıklarını yediden yetmişe ya kından tanıdığı ve hakkında lıerşeyi büyük bir me rak ve sevgi ile bilmek istediği aksiyon adamı.
Spiritiıel anlayışla ele alırsanız yaşam hikâye si 1930 yılının 23 Eylül'ünde, ikindi vakti, saat 16.00'da Türkiye'nin en son ucunda kerpiç bir köy evi içerisinde bir çocuğun dünyaya gözleri açması ile başlar. Spiritüel açıdan, çünkü, bu olay hiç de beklenmeyen bir yurt köşesinde, çevresi ile ilgisiz bir ruh özünün dünyaya değişik bir kalıpla gelişi demektir.
Materyalist gözlükle bakılınca, bu yaşam hikâ yesi, biyolojik unsurları devreye katmak anlayışı ve gereği yüzünden, anne ve baba taraflarının soy ve soplarının beraber etkileri ile incelenmesi de mek olur. O zaman Çelik Gülersoy'uıı anne ve baba tarafının çizgisini çekmek gerekir. Babasının dahil olduğu Müftüzadeler, nesiller boyu Ünye'ye kadılarını ve müftülerini yetiştirmiş olan bir aile dir. Çelik Bey'in dedesi, son müftü Abdülhaınit Efendi genç yaşında ölünce, eşi yeni bir kocaya varır. Üvey baba Akif Efendi’yi askeri okula yaz dırarak evden uzaklaştırır. İler hafta ve ay izine geldiğinde, eline üç-beş kuruş sıkıştırarak "bunu filânca mallarına karşı say" diyerek çocuğun ma melekini eritmeye koyulur. Fakat tabii bu çözüm menkul mallar için geçerli olacağından, arazi ve binalar halen Ünye'de Abdülhaınit Efendi adına kayıtlıdır.
Yüzbaşı A kif Bey, A kif Bey emekli, 1932,
Elâ-ztg-Askeri okulu bitiren A k if Bey, Anadolu'da di- yar-diyar dolaşmaya başlar. Elazığ'da 21 yaşında Münevver Hanuıı'a rastlar. Münevver Hanım, anne si tarafından Erzurum'un yerlisi bir zenginin kızı dır: Gıcır Alımetoğulları. Münevver Hanımın ba- basij Mülâzım-ı evvel Kâmil Ağa tarafından Erzu rum'un bir köyüne mensuptur: Tavuskâr Köyü. Kâmil Ağa alaylı, beyaz çember sakallı, dini bü tün, sessiz ve sevimli bir ihtiyardır.
1921'de evlenen çift, hep Doğu Anadolu'da olmak üzere İstiklâl Savaşı ortasında yurdu dolaş maya koyulurlar. Malatya, Diyarbakır, Sinop. Bu sonuncu durakta, başından bir gönül macerası ge çen ve iyice borçlanan komutan Akil Bey, Türki ye'nin "en ücra köşesine" tayinini ister. Orası da Hakkâri (Çöleıııerik)'dir.
O zamanki Çölemerik, bugünkü gibi asfalt yol larla bir günde erişilen bir diyar değildir. Van'a inen yol, bir yanı sarp dağ, öbür yanı keskin uçu rum, derin ve karanlık Zap suyuna paralel giden bir şerittir. Katır sırtında aşılmakta, gözü kararan katır üstüııdekilerle birlikte Zap suyuna uçmakta dır.
1927-30 arasında üç yıl, bu yolu bile yılın 10 ayı karla kapanan, bu unutulmuş yurt köşesinde geçer. Aile, doktor şöyle dursun, eczaııesiz, ecza ne şöyle dursun, bakkalsız, otuz kırk hanelik vila yet merkezinde, olabildiğince mutlu bir hayat ge çirir. Kumandanın emekliliği gelip, dönüş yolcu luğuna geçmelerine 15 gün kala, Çelik Gulersoy dünyaya gözlerini burada açar. Ekim başlarında yine karlı bir gün. aile yine at sırtında yola çıkar. 2,5 yıl Elâzığ ve Malatya'da geçirilir.
1933 yılında İstanbul'a gitmeye karar verilir. İstanbul, Akif Bey'iıı annesinin son kocasından ol ma oğullarıyla oturduğu şehirdir. Fatih'te büyük bir bahçe içimle üç katlı konakları, Harb-ı Umu mide Akil Bey'iıı gönderdiği yardımlarla yapıl mıştır. Ailecek bu konağa misafir olunur. Büyük kardeş, hukukçu ve tarihçi, ıliıı bilgini, unlu "Sııl- tansclim’li Hafız Ali Kıza B ey", (Sağman), titiz, huysuz bir adamdır. Akil Bey için ilk hayal kırık lıkları başlar. Annesi ve kardeşleri ile uyum imkâ nı yoktur. Kısa bir süre Kariye Müzesi civarında oturulur. 1934 yılı başında, İstanbul'un o zaman en sakin, en havadar semtlerinden biri olan Yıl- dız'a taşınılır. Yıldız, eski konakları, geniş bahçe leri, ünlü Hamaliye suyu ve sakin halkı ile, çok güzel bir yerilir ama, İstanbul pahalı bir şehirdir.
Münevver Hanım, Kürt aşiret reisinin kızı kılığında. 1928, Hakkâri.
Aile geçim sıkıntısı çekm eye başlar. Anadolu'nun bolluk ve bereketi burada yoktur. Kumandan, Y ddız’da özel okul Şeıns-ül Mekâtip'in Müdür Yardımcılığuıı üstlenirse de, rahat geçinmek ş ö y le dursun, o zamana kadar ço k doğal bir şey sayı lan, çoluk ve çocuğunun yeterli gıdasını dahi ar tık sağlayamaz olur. İki yılın birikmiş üzüntüleriy le bir mide kanaması geçirip, 1935 yılı 20 Ka sıncında, Kasımpaşa Hastanesinde dünyaya göz lerini yumduğu zaman, Fatih'teki bir dul ve 4 çocuğu başbaşa bırakıp gider.
Yıldız'da ilk oturulan ev, bugün hâlâ ve nasıl sa duran Yıldız Fosta Caddesi üzerinde 20 sayılı,
üç katlı kârgir evdir. Bunun ilk katında otururlar. Yaıunda diz boyu çimenlik arsa, Abdüllıamit d ö neminden kalan, ilginç bir parçadır: Entrikaları ve hırsızlığı ile ünlü Arap İzzet Paşa'nın (H olo) konağının yeri. Konak, sinema gösterilirken tutu şan filmlerle yanmış, sahibi de dışarı kaçmıştır. Bu millet bakımından uğursuz mekânın çimenleri üstüne yüzükoyun uzanan Çelik, alfabeyi dört ya şında iken söker ve yedi sekiz yaşında iken, ağa beylerinin Lise tarifi kitaplarım okur.
Ailenin 2. Dünya Savaşı'na kadar dulluk ve yetimlikle geçirdiği 4-5 yıl, gene üç aşağı beş yu karı, katlanılabilir bir dönemdir. 1939'da abla ge lin edilir, 1940'da ağabey askeri okula verilir, öbür ağabey ise ayrı ev tutar.
1940'lardan itibaren ortaokulla Çelik ile an nesi, başbaşa kalırlar. Evleri Abdülhamit dönemi nin görkemli çerçevelerinden Serasker Rıza Paşa nın büyük sarayından kalmış son bir konak parça sının yamacında, iki katlı taş bir evdir. Hepsi bir birine eş bu 4-5 küçük yapı, padişahlık dönemin de Seraskerin sarayını donatabilmek için kullan dığı fenerlerin depolandığı yapılardır. Küçük ve çıkma bir yokuşa dizilidir. Karşılarında, yıkılan saraydan kalmış taş konak yükselmektedir.