• Sonuç bulunamadı

Selim Sırrı Tarcan kimdir?

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Selim Sırrı Tarcan kimdir?"

Copied!
3
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

SELİNİ SIRRI

TARCAN KİMDİR?

zaman

ur kİ

rny cim reistik hocası merhum Faik Bey bizim dostlarımızdan Esat Kazancı’nm babası j :~” ^astik hocası Mazhar Bey bu cimnastikle:

— Düttürü müttürü! diye alay ettiler.

Çünkü, beden hareketleri düdükle idare edilirdi. Selim Sırrı Bey yılmadı. Millî Eğitim B.akanlığı’na tesir etti. Örada Beden Terbiyesi Müdürü oldu. Birkaç istidatlı talebesini İsveç e gön­ derdi. Bu seyahatte, bizim Hahz Aşır Efendizâde Vildan aşir ile bir zamanlar milletvekilliğine kadar çıkmış olan Ni- zamettin Kuşan dostumuz vardı. Bun­ lar İsveç’te bir müddet tahsil ettiler ve döridükleri zaman Beden Terbiyesi hocalığı yoluyla Beden Terbiyesi Umum Müdiirlüğü’ne kadar çıktılar.

BURHAN FELEK

S

İZE bugün bir portre çizeceğim. Bu portre, Türk spor ve beden terbiyesi âleminde bir devir yapmış olan ve şimdi adı yalnız A n ­ kara’da bir spor salonuna verilmiş olan Selim Sırrı Bey’i tanıtacağım. Çünkü bu izat, spor ve beden terbiyesi âlemini ciddî Isurette ilgilendirecek bir şahsiyettir.

Meşrutiyetin ilân olunduğu günlerde İstanbul’da iki kişi atlara binmiş, halkın kalabalık olduğu yerlerde âdeta süvari polisi gibi dolaşırdı. Bunlar Selim Sırrı Bey’le, filozof Rıza Tevfik Bey’di. Ben, bu zatları ilk defa o zaman görmüştüm. Sonradan hadiseler oldu, zaman geçti. Bunlan gösterdik ve hatta hatıralarımızda bahsettik.

1911 senesi hukukun son sınıfını bitirmek üzereyken arkadaşlara hitabet, yâni irticalen güzel konuşmak ekzer- sizleri yapıyorduk. Birdenbire sınıfa bir zat girdi. Ben hemen tanıdım. Bu zat, Selim Sırrı Bey’di.

— Beyler, size üniversitede beden terbiyesi teşkilâtı kurmayı teklif etmeye geldim. Ama, önce bir hava çalalım! dedikten sonra cebinden çıkardığı kü­ çük, bir patlıcana benzeyen porselenden yapılmış bir çalgı çalmaya başladı. Sonradan bu çalgının adının okarina olduğunu öğrenmiştik. Çaldığı hava, hatırımda iyi kaldıysa İsveç gençlik şar­ kısı olan " D a i Başını Duman Almış” türküsü idi. •

Biz, adamı hayretle ve zevkle din­ ledik. Bize birtakım hikâyeler anlattı ve çıktı gitti. Ben işte o zaman bir konferans vermenin, bir ders vermekten çok başka ve çok daha renkli, hele mutlaka ezbere söylenmesi lüzumuna inandım ve o yolda yürüyerek —eğer başarabildiysem— o sayede dinlenen bir konferansçı oldum.

Selim S im Bey bir istihkâm yüz- başısıydı. 1904’de Paris’te intişar etmiş olan Education Phsique mecmuasında o zamanların modası olan kaim pazularım sıkmış bir de resmi vardı.

Selim S im Bey, bilmiyorum hangi münasebetle İsveç’e gitti. Orada İsveç cimnastiği denilen bugünkü İlmî cim- nastiği öğrendi ve geldiği zaman bunu mekteplere yaymaya çalıştı.

Galatasa-Selim S im Bey, 1924’de, yâni cum­ huriyetin ilâm üzerine Türkiye’yi olim­ piyatlara sokmaya muvaffak oldu. O zaman spor teşkilâtı ‘ ‘Türkiye idman Cemiyetleri ittifakı” adı altındaki hu­ susî ve amatör örgütün elindeydi. Bu teşkilât tam amatör ve muntazam bir müessese olmakla beraber, parası yok ­ tu. Fakirdi. Zamanın hükümeti de (merhum İnönü) sporla hiç alâkadar ol­ mazdı. Ne var ki, teşkilâtın başında Ali Sami gibi azimli, dirayetli bir idareci vardı. Selim Sırrı Bey ile elele verdiler ve bizi olimpiyatlara gönderdiler. Yıl 1924.

Paris’teki 8. Olimpiyatlara yollan­ dık. O devirde Beynelmilel Olimpiyat Komitesi Türkiye Murahhası da Selim Sırrı Bey’di. Paris Olimpiyatları iki devrede yapılmıştı. Birincisi futbol ve rugbi idi. Onun için önce futbol takımıyla mayıs başlarında Paris'e gittik.Ucuz olsun diye‘ ‘JeanF eresinet” adında bir Fra nsız şilebiyle İstanbul'dan Marsilya’ya tam on günde gittik. Vapurun güvertesinde canlı tavuk kafesleri yüklü idi. On gün bunların kokusunu çektik. Biz vapurda gerçi kamarada yatıyorduk ama, yemekler yenir gibi değildi. Bize çerez diye beşer tane çiğ bakla koymuşlardı. Tavuk alıp pişirmek istedik. Türk tavukçular sat­ madılar. Fakat Bulgarları kandırıp, her gün beş-on tavuk alıp yedik. Marsil­ ya’dan Paris’e Gar de Lyon’a çıktığımız zaman halterci Hamit:

— Yahu, on gün vapurla geldik gene de Aksaray yangın yerindeyiz! dedi.

Çünkü, Gar de Lyon'dan sonra açık havaya çıkmadan yeraltı treniyle Porte Champeret denilen Paris’in eski istih­ kâmlarının bulunduğu yere inmiştik. Orası bir yıkık dökük yerdi.

Bizi hemen olimpiyat köyüne götür­ düler. Tahta barakalardan ibaret, döşe­ mesiz, dayamasız iptidaî şeylerdi. Sa­ bahları yüzümüzü dışarıdaki umumî tu valetlerin lavabolarında yıkıyorduk.

Hülasa, bizi valizlerimizi olimpiyat köyündeki barakalarda bıraktıktan son­ ra, ayağımızın tozuyla hemen olimpi­ yatların cereyan ettiği.Colombe stadına götürdüler. /

Gerisini ikinci yazımda anlatacağım.

(2)

BURHAN FELEK

SELİM SIRRI

TARCAN KİMDİR?

T

r| jP REN bizi ayağımızın tozuyla C olom be S ta d ı’ na M ösy ö Lacroix admdaki Fransız ate- şesine götürdü. Aslına bakarsanız olim­ piyatlarda her kafilenin tertip komitesi nezdinde kendi milletinden bir ataşesi yani irtibat memuru vardı. Bu ataşeler tertip komitesiyle kafile arasındaki münasebetlere vasıta olurlar. Biz, birin­ ci defa olarak olimpiyatlara alelacele gittiğimiz için, kendi milletimizden bir ataşe tayin edememişiz.

Biz stada gittiğimiz zartan, yerleri­ miz hazırmış, hemen tribünlere yerleş­ tik. Rugbi denilen kavun gibi uzun topla ve 13-15 kişiyle oynanan sert bir nev i futbol seyrettik.

Bu müsabaka, Fransızlarla Ameri­ kalılar arasında final müsabakasıydı. O zamana kadar Amerikalıların rugbi oynadıkları işitilmediğinden, Fransızlar da bu oyunda dünya birincisi olduk­ larından Fransızlar maçı kazanmış sayı­ yorlardı. Zaten bu müsabakaya yalnız 3 takım girmişti. Romanya, Fransa, Amerika. Romanya, Fransa ve Ameri­ ka’ya yenilmiş, bu ikisi finale kalmıştı. Maç başlar başlamaz, Amerikan ekibi oyuna fırtına gibi girdi. Fransız 1ar ne olduklarını anlamadan 3 kişi sedyeyle dışarı çıkarıldı. Uzatmayalım, Amerika­ lılar bu maçı 11-3 gibi büyük farkla kazandıkları zaman stadı bir Ölüm sükûtu kaplamıştı. O sırada hazin bir manzarayla karşılaştık. Bizim bulundu­ ğumuz tribünlerin karşısındaki tribün­ den 2 kişinin bir insanı sedye içinde stadın kapısına doğru götürdükleri görüldü. Götürülen adamın kollan sarkmış bir halde sallanıyordu. Ne olduğunu anlayamadık. Ama sonradan öğrendik ki, karşı tribünde bir Fransız ile bir Amerikalı maç hakkında müna­ kaşa etmişler. Fransız, elindeki ucu ince demirli şemsiyesiyle Amerikalının gözü­ ne vurmuş, ince demir gözü delip adamın boynuna kadar girmiş ve adamı öldürmüş. Sedyede götürdükleri bu Amerikalıymış. Bir taraftan Amerikan marşı Çalınıp bayrak zafer direğine çekilirken, bu Amerikalının ölüsü de sahadan geçiyordu.

O akşam mutad ziyafete Amerikalılar gitmediler ve Fransız gazeteleri de:

— Biz hâlâ medeniyeti, sporu anla­ mamış vahşi bir milletiz! diye kendi kendilerini tenkid etlilerdi.

Ertesi gün bizi (olimpiyatların kuru­ cusu Baron de Coubertin’e götürmek üzere Colombe’dan'elektrikli trene bin­ dirdiler yanımızda M ösyö Lacroix da vardı. Biz 24 kişi kadardık. Yerlerimize oturduk. O zamana göre kimimizin başmda fes, kimimizde kalpak vardı. Vagonun orta yerindeki direğe dayan­ mış, üstünde yağlı bir pis tulum bulunan bir işçi duruyordu. Adam, başımızda serpuşlardan bizim yabancı

E

G e ç m iş zaman

o lu r kî

ve hele Müslüman olduğumuzu tanıdı. Başladı bize laf atmaya:

— Ben, Muhammed'i tanırım. İyi dostumdur. Paris’te yabancılardan baş­ ka kimse kalmadı! derken, bizim ataşe Mösyö Lacroix da ona laf attı:

— Siz sarhoşsunuz.

Bnnun üzerine oradaki Fransız yolcu­ lardan birisi, ameleye çıkıştı.

— Bunlar bizim misafirlerimizdir. Ne diye sataşıyorsun, utanmıyor musun? deyince, karşısındaki başka bir Fransız bu defa ona çattı.

— Siz ne karışıyorsunuz?

— Ama bunlar bizim misafirlerimiz. Bu adam onlara dil uzatıyor. Ben de misafirlerimizi müdafaa ediyorum.

— Onlar kendi kendilerini müdafaa etsinler. Bu iş size mi düştü? diye adamı azarlayınca ikisi de birbirine doğru yürümek üzere ayağa kalktılar. Biz döğüş olacağını anlayınca hemen yerle­ rimize büzüldük.

O sırada tren bir tünele girdi ve ortalık simsiyah oldu. 10-15 saniye sonra ışığa çıktığımız zaman, iki Fransızm da yerlerine oturmuş olduklarını gördük.

Paris’e vardığımız zaman, Selim Sun Bey'i dostu Baron de Coubertin’in yanında buldum. Beyaz bıyıklı, son derece kibar bir ihtiyar asilzade idi. Bizi "örünce teselliye başladı:

—Ümidinizi kesmeyin! Futbol tur­ nuvasında size çekler çıkmış. Allah büyük. Yalnız adını dahi işitmediğimiz Uruguay diye bir takım, yolda her uğradığı yerdeki takımları yenerek geliyor! dedi.

Bize kur’ada Çekler’in çıktığını orada öğrendik ve korkudan küçük dilimizi yutacağımız geldi. Dikkat ederseniz o olimpiyatlarda futbol şampiyonu olan Uruguay’ı Baron de Coubertin bile tanımıyordu.

Köye döndük ve tam olimpiyat köyünün kapısı yanındaki barakalan- mıza yerleştik. Bayrağımızı da kapıya en yakın direğe çektik. Çocuklar her gün antrenör Iskoçyalı Billy Hunter’le idmana gidiyorlardı. Ben de köyde bekçi gibi kalıyordum. Bir gün kapının önünde dolaşırken, bir Fransız geldi. Bizim bayrağa baktı ve bana sordu:

— Bu ne bayrağı? — Türk bayrağı.

— Yaaa! Neden buraya çekilmiş? — Burada Türk futbol ekibi oturuyor da ondan...

— Bir Türk görebilir miyim? — Tabiî görürsünüz, işte ben...

—Siz Türk müsünüz? —Evet

Ama siz beyazsınız. Türkler beyaz değildir.

— Kim demiş onu?

— Hayret! Biz öyle biliriz! dedi. inanınız, Fransızların bu cehaletini senelerden sonra İstanbul’da Gazeteci­ ler Cemiyeti’ ni ziyarete gelmiş bir grup -zannederim-turizm gazetecisinin başka­ nı \olan yâşlı karikatürcüsüne sormuş­ tum:

— 510 günde Türkiye’yi gezip bir şey öğrenmek kabil değildir. Ama sorabilir miyim? Bir şey öğrenebildiniz mi?

— Evet başkan. D edi, Türklerin beyaz ırka mensup olduklarını gördük ve öğrendik. Biz, ondan evvel hep Türkleri renkli adam sayardık! dedi.

işin hazin tarafı, 1928 Amsterdam Olimpiyatları’ nda merhum Şerefin baş­ kanlığında futbol ekibimiz Mısırlılarla 7-1 gibi ağır bir mağlûbiyet geçirmişti. Gazeteler bunu yazarken, “ Her iki renkli ekip” diye bizi ve Mısırlıları siyah veya siyaha yakın sanmakta devam et­ mişlerdir.

Fransızların bu cehaletini ben, düzelt­ mekten bezdim, galiba onlar da kendi­ lerinden ümidi kestiler.

(3)

SELİM SIRRI

TARCAN KİMDİR?

O

tarihde Beynelmilel Olimpiyat Komitesi, Boétie yolunun Kon- kord meydanına açdan ağzında, sonra galiba bahriye nezareti olan eski binalardan Etoile tarafma düşmek­ teydi.

Benimle beraber modem olimpiyat­ ları kuran Baron de Coubertin'i gören birkaç arkadaş hamdolsun kalmıştır. Bunlardan kaleci Nedim, Alaeddin, belki Hamid, Cafer hatınma geliyor. Bizi beyaz posbıyıklı Fransız asilzadesi büyük bir muhabbetle karşıladı. Bil­ mem, bize futbol turnuvasında Çeklerin düştüğünü onun haber verdiğini yazmış mıydım? Tabiî biz çok şaşırdık. Çünkü, o sırada Çekler, dünyanın en kuvvetli futbol takımıydı.

Neyse uzatmayalım, baronu ziyaret­ ten sonra, olimpiyat köyündeki yerimize döndük ve idmanlarımıza başladık. Antrenörümüz Yusuf Ziya merhumun İsviçre’den tanıdığı Iskoçyalı Billy Hun- ter’di. Bu adamdan biz çok istifade et­ tik. Çünkü, meselâ top doksan derece­ den kaleye şöyle atılır diye tarif eder, sonra kendisi bunu tatbik ederdi. Bizim şimdiye kadar getirdiğimiz antrenörler­ den bu İs koç yalı ile güreş antrenörü Macar Paul Peter’den çok istifade ettik. Çünkü bu adamlar, tarif ettiklerini tatbik de ederlerdi.

Selim Sim Bey bizi, m odem spor âlemine 1924 Paris OlimpiyaÜan'na gir­ memizi temin suretiyle sağladıktan ve oradaki faaliyetimizi ayarladıktan sonra Beynelmilel Olimpiyat Komitesi üyeli­ ğinden istifa etti. Çünkü bu vazife, vaktiyle şahsî serveti olanların yapabile­ ceği masraflı bir işti. Şimdiki gibi, olimpiyatları veya emsali oyunlan tertip eden memleketler, bu üyeleri misafir et­ mezler, masraflarını yüklenmezlerdi. Selim Sim Bey de, zengin bir kimse değildi. Onun için Paris Olimpiyatla- n ’ndan sonra bu külfetli işten istifa etti, yerine de evvelce de söylediğim gibi Türing Kulüp üyesi Reşit Saffet Bey getirildi. Reşit Saffet Bey’in spor ile hiçbir alâkası yoktu. Sadece, Turing Kulüp üyesi olması, belki de bu se ­ çimde âmil olmuştu.

1928 Amsterdam Olimpiyat Oyurıla- n ’nda Reşit Saffet Bey, o zaman hâlâ hususî teşkilât olan “ İdman Cemiyetleri IttifakT’ndan kendisine Amsterdam’daki masrafım karşılamak için lüzumu kadar harcırah verilmesini istedi. Biz, zaten kendimizi idare edecek parayı zor teda­ rik etmiştik.

Reşit Saffet Bey’in bu isteğini red­ dedildiği için o da Amsterdam’a gelme­ di. Bu zat, hâlâ kendisinin Türkiye ’yi temsil ettiğini zannediyordu. Halbuki

^çmîçb zaman

o lu r kî

Beynelmilel Komite azası, CIO denilen “ Comité International Olympique = Beynelmilel Olimpiyat Komitesi”nin Türkiye’de sefiri idi.

Neyse uzatmayalım, o tarihden sonra Reşit Saffet Bey küstü. Tür­ kiye’de de Beynelmilel Komite'nin de­ legesi bulunmadı. Thaa 1952’de Paris’­ te yapılan bir seçimle hâlâ bu vazifede bulunan Suat Erler bu işe seçilinceye kadar... ^

Selim Sim Bey, Türkiye’yi modem spor âlemine soktuktan sonra gayretini memleket içine çevirdi ve bugün mek­ teplerdeki beden terbiyesi ekolünü tesis etti. Gitti, beğendiği talebesinden bir­ kaçını ve bu meyanda bizim Vildan Âsir ile Nizamettin Kırşan arkadaşlarımızı İs­ veç’e gönderdi. ^

Bütün bunlar Türkiye gibi, muha­ fazakâr, pazı kuvvetine âşık, pehlivan güreşi tutan, Sultan Aziz gibi padişah- lan pehlivanlık etmiş bir millete kabul ettirmek, lafı kadar kolay olmamıştır. Selim Sun Bey, Türkiye’nin terbiye âleminde bir devir açmış kimsedir. Bunu, ismini salonlarda işiten bugünkü nesil bilmez. Biz onu bu seride yaz­ dığımız gibi şişen pazulardan, İsveç jimnastiği devrine kadar takip etmiş bir hayranı sıfatıyla iyi biliriz ve bunu iyi bildiğimiz için Selim Sim Tarcan hak­ kında bu yazı serisini yazmayı bir vicdan borcu bildik.

Doğrusunu isterseniz, ben Selim Sim Bey’in Millî E&itim Bakanlığı'nda uzman Beden Tterbiyesi Umum Müdürü mü, şöyle bir vazifesi olduğunu duy­ muştum. Fakat, bizim mektep jimnas­ tiğiyle pek ilgimiz yoktu. Ne var ki, bugün çocuklarına mekteplerde beden terbiyesi veren hocalarımız, bildiklerini ve tatbik ettiklerini Selim Sun Türe an Bey’in yılmak bilmeyen bitmez tüken­ mez gayret ve mücadelesine borçlu olduklarım unutmamalı ve bu adamı her zaman hürmetle yâdetmelidir.

Dünyada ve Türkiye’de pek az kimse Selim Sun Türcan Bey gibi, eğitim ve bilhassa beden eğitiminde çağ yapmış bir kimseyi bu gayretleri ve mücadelesi bakımından tanımaz. Ben bunu görüp ezberlemiş ve bu büyük adamdan meselâ, konferans verme bakımından çok şey öğrenmiş bir talebesi gibi bahsetmeyi kendime şeref sayarım.

Aziz okuyucular ve âşinâlarımız! ■ işte şimdi adı Ankara'da sadece bir spor salonuna verilmek suretiyle anılan ve hakiki kimliği bilinmeyen Selim Sun Tarcan bu adamdır. Türkiye gençliği, sporcusu, beden terbiyecisi, jimnastik­ çisi, velhasıl tüm eğitimcileriyle bu zâta çok şey borçludurlar. Ondan dolayı umanm ki, bugün artık m odem beden terbiyesini edinmiş olan Türkiye, Millî Eğitim Bakanlığı ve hususî eğitim mü- esseseleri, senede bir gün —tarihini almanaklardan bulabiliriz— Selim Sun Thrcan'ı anma günü olarak tesbit etmeli ve memlekete, bilhassa gençliğe ettiği büyük hizmeti çok kimsenin bilmediği bu kıymetli memleket evlâdım hayırla ve övünerek anmayı bir minnet borcu bilmelidir. ^

Evet, Selim Sim Thrcan Bey admı sadece bir spor salonuna vermekle tanınabilecek ye anılabilecek olmaktan çok daha büyük hürmete lâyık bir memleket evlâdıdır. Bunu belirtmekle ben, kendimi hem vazifeli, hem de bahtiyar addederim.

Taha Toros Arşivi

* 0 0 1 5 2 0 2 1 2 0 0 6 *

Referanslar

Benzer Belgeler

Bu araştırmanın amacı ortaokul öğrencilerinin geometri problemlerinde verilen geometri sembollerine ilişkin sembolik ifadelere yükledikleri anlamları, ortaokul

O nedenle de, iptal edilen plana ve yapı izin belgelerine göre, inşa edilen tüm katlan yine yasadışı ve hukuka aykın bir “fdli durum” göstermektedir.. Kaldı

2017 Türkçe Dersi Öğretim programının Türkçe öğretmenlerinin görüşleri doğrultusunda değerlendirilmesi hem de bu değerlendirmenin eğitim programının dört temel

Çelik Gülersoy’un “ Cumhuriyet” te çıkan “ Kitapçı mı Dedi­ niz?" başlıklı güzel yazısını okurken bunları anımsadım. Gü- lersoy, bir

Bizim çocukluğumuzda ve ilk gençliğimizde Kom ik K el Haşan da ara sıra orta oyunu oy­ nardı ama bu işin asıl erbabı Kavuklu Hamdı idi.. Çarşambaları,

 Chitosan, a mucopolysaccharide having structural characteristics similar to glycosamines, is th e alkaline deacetylated product of chitin, derived from the exoskeleton

Bu kitabında, Azra Er­ hat, başta Anadolu efsaneleri olmak üzere, Yu­ nan ve Latin mitolojisini bilimsel bir gözle in­ celer, dünya yazın ve sanatındaki

Afyon, Emirdağ’da yakın zamana kadar kullanılan ve bir örneği müze için satın alınan topakev, bin yılı aşkın bir süredir Türklerle Mo­ ğolların