• Sonuç bulunamadı

Bekir Çobanzade'nin Türk-Tatar diyalektolojisi eseri üzerinde inceleme

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Bekir Çobanzade'nin Türk-Tatar diyalektolojisi eseri üzerinde inceleme"

Copied!
276
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI ANA BİLİM DALI

TÜRK DİLİ BİLİM DALI

BEKİR ÇOBANZADE’NİN TÜRK-TATAR

DİYALEKTOLOJİSİ ESERİ ÜZERİNDE İNCELEME

Ülviyye BAYRAMOVA

YÜKSEK LİSANS TEZİ

Danışman

Prof. Dr. Mustafa TOKER

(2)

i Tez kabul onayı

(3)

ii Bilimsel etik sayfası

(4)

iii İÇİNDEKİLER SÖZ BAŞI ... vi ÖZET... viii ABSTRACT ... ix KISALTMALAR ... x 1. GİRİŞ ... 1

1.1 Bekir Çobanzade‘nin hayatı. ... 1

1.2 Bekir Çobanzade‘nin Eserleri ... 8

2. TÜRK-TATAR DİYALEKTOLOJİSİ. ... 11

2.1 Başlangıç ... 11

2.2 Diyalekt ve Diyalektoloji ... 12

2.3 Türk-Tatar Diyalektoloji Tarihi ... 16

2.4 Türk-Tatar Lehçelerinin Karşılıklı Münasebeti ve Tasnifi. ... 20

2.5 Esas Türk-Tatar Lehçeleri ... 41

2.5.1 Çuvaş. ... 41

2.5.2 Yakut. ... 44

2.5.3 Sibirya ve Altay Türkleri ... 46

2.5.4 Yenisey Türkleri... 47

2.5.5 Uryanhay Halkları. ... 48

2.5.6 Kazak-Kırgız ve Kara Kırgız. ... 49

2.5.7 Doğu Türkistan... 55

2.5.8 Türkistan. ... 56

2.5.9 Ural- Volga boyu Türkleri ... 59

2.5.10 Kafkas Türkleri. ... 62

2.5.11 Güney Rusya Türkleri. ... 62

2.5.12 Küçük Asya. ... 64

2.6 Türk-Tatar Diyalektolojisine Ait Başlıca Eserler ... 66

2.6.1 Çuvaş ... 66

2.6.2 Yakut ... 67

2.6.3 Sibirya ve Altay Lehçeleri ... 67

2.6.4 Kazak ve Kırgız ... 68

2.6.5 Doğu Türkistan ... 68

2.6.6 Türkistan ... 69

2.6.7 Ural ve Volga boyu ... 70

(5)

iv

2.6.9 Güney Rusya ... 73

2.6.10 Küçük Asya ... 73

2.7 Esas Türk-Tatar Lehçelerinden Örnekıer ... 75

2.7.1 Çuvaş. ... 75 2.7.2 Özbek ... 76 2.7.2.1 ÖTÜKER ḪATIN ... 76 2.7.2.2 Söygen Çaglarda. ... 79 2.7.2.3 Bizing Ḳışlaḳ ... 80 2.7.2.4 Karga. ... 81 2.7.3 Ḳazaḳ ... 81 2.7.3.1 Makaldar. ... 81 2.7.3.2 Ulen. ... 82

2.7.3.3 Duuna Koja Nasır. ... 83

2.7.3.4 Aueldı Söz. ... 83 2.7.3.5 Ekınşı Söz. ... 84 2.7.4 Oyrat. ... 85 2.7.4.1 Altın Köl. ... 85 2.7.5 Anadolu. ... 85 2.7.5.1 Atalar Sözü. ... 85 2.7.5.2 Türkü. ... 86

2.7.5.3 (115) Kevrancıl Başı veya Gelin Oyunu. ... 87

2.7.6 Karaçay. ... 90

2.7.6.1 Koşçu. ... 90

2.7.6.2 Sut İt. ... 90

2.7.6.3 Bilçi Kaysı Zamandı? ... 90

2.7.7 Kumuk. ... 92 2.7.7.1 Masallar. ... 92 2.7.7.2 Sarın. ... 92 2.7.7.3 Yas. ... 93 2.7.8 (121) Kırım... 95 2.7.8.1 Atalar Sözü. ... 97 2.7.9 (124) Kazan-Tatar. ... 98 2.7.9.1 Atalar Sözü. ... 98 2.7.10 Yakut. ... 100 2.7.11 Başkurt ... 100

(6)

v 2.7.11.1 Haldat Beyeti. ... 100 2.7.11.2 (127) Harmak... 102 2.7.11.3 Éytémsék. ... 103 2.7.12 Türkmen. ... 103 2.7.12.1 Makallar. ... 103 2.7.12.2 (129) Matallar (Bileceler) ... 104 2.7.13 (131) Azerbaycan. ... 105 2.7.13.1 Atalar sözü. ... 105 2.7.13.2 Bayatılar. ... 107 2.8 (134) SON SÖZ ... 111 2.9 (135) MÜNDERİCE ... 112

3. TÜRK-TATAR DİYALEKTOLOJİSİ ESERİNİN İNCELENMESİ ... 113

3.1 TÜRK-TATAR DİYALEKTOLOJİSİ ESERİ İLE İLGİLİ GENEL BİLGİLER VE ESERİN ESAS ÖZELLİKLERİ ... 113

3.2 TÜRK-TATAR DİYALEKTOLOJİSİ ESERİNDE KULLANILAN ALFABELER ... 114

3.3 TÜRK-TATAR DİYALEKTOLOJİSİ ESERİNDE KULLANILAN TERİMLER. ... 116

3.4 ESERDE ANLATILAN TASNİFLER. ... 118

SONUÇ ... 128

KAYNAKÇA ... 130

(7)

vi SÖZ BAŞI

Türk lehçeleri, onların araştırılması, tasnif tarihinin kesin olarak ne zamana dayandığı bilinmese de, 11. yüzyıldan eskiye dayandığını söyleyebiliriz. Türk lehçeleri ile ilgili yapılan ve bizim bildiğimiz en eski ve en önemli çalışma Mahmud Kâşgarî‘ye aittir. Ondan sonra hem Türk dünyasında hem Avrupa‘da hem de Rusya‘da Türk lehçeleri ile ilgili çalışmalar yapılmıştır. Bekir Çobanzade de Türk dünyasında Türk lehçeleri ile ilgili çalışmalar yapmış önemli şahsiyetlerden biridir. O, Türk dünyasının sorunlarına içtenlikle yaklaşmış, imla, alfabe, diyalektoloji, terminoloji, aynı zamanda ayrı ayrı Türk lehçeleri ve edebiyatları ile ilgili çalışmalar yapmıştır.

Çobanzade‘nin Türk lehçeleri ile ilgili yaptığı çalışmalardan biri de bizim tez konumuz olan ―Türk-Tatar Diyalektolojisi‖ eseridir. Bu eser 1927 yılında Bakü‘de yayımlanmıştır. Eser 135 sayfadan oluşmaktadır. Eser Osmanlı Türkçesiyle yazılmıştır. Fakat eserde Azerbaycan, Kırım-Tatar vb. lehçelerin de özellikleri vardır. Eser ―Başlangıç‖, ―Diyalekt ve Diyalektoloji‖, Tatar Diyalektolojisi Tarihi‖, ―Türk-Tatar Lehçelerinin Karşılıklı Münasebeti ve Tasnifi‖, ― Esas Türk-―Türk-Tatar Lehçeleri‖, ―Türk-Tatar Diyalektolojisine Ait Eserler‖, ―Esas Türk-Tatar Lehçelerinden Örnekler‖ ―Son Söz‖, ―Münderice‖ kısımlarından oluşmaktadır. Aslında bu eser Çobanzade‘nin öğrencilerine anlattığı derslerin bir araya getirilmiş hâlidir. Sonradan öğrencilerin kendi lehçelerinden topladıkları örneklerle zenginleştirilerek basılmıştır. Eserde öncelikle Çobanzade Türk lehçeleri ile ilgili bilgilerini okuyucularıyla paylaşmıştır. O zamana kadar yapılmış tasnifleri anlatmış, onların eksikliklerinin neler olduğuna değinmiştir. Daha sonra kendi tasnifini vermiş, fakat tasnifi ile ilgili hiçbir malumat vermemiştir. Sadece ayrı ayrı lehçelerle ilgili genel bilgiler vermekle yetinmiştir. Fakat kendisinin tarifini verdiği gibi bir tasnif sunamamıştır.

Biz çalışmamızın Giriş kısmında Çobanzade‘nin hayatı ve eserleri ile ilgili bilgileri verdik. Sonra Çobanzade‘nin kendi üslubundan çok uzaklaşmadan ―Türk-Tatar Diyalektolojisi‖ eserinin günümüz Türkiye Türkçesine çevirisini yaptık. ―Türk-Tatar Diyalektolojisi‖ Eserinin İncelenmesi başlığı altında eserde kullanılan alfabeyi, terimleri inceledik, karşılaştığımız farklı hususları belirttik. Eserde adı geçen araştırmacıların tasniflerinden yer alan doğru ve yanlış yönleri belirttik. Bunlardan sonra ise Çobanzade‘nin tasnifini, ondaki eksiklikleri anlattık. Çalışmanın sonunda okuyucuların karşılaştırma yapabilmeleri için eserin tıpkıbasımını tezimize ilave ettik.

(8)

vii

Tezimizin Çeviri kısmında Çobanzade‘nin ―Türk-Tatar Lisaniyatına Medhal‖ eserinin çevirisini yapan Ufuk Deniz Aşçı ve Fatih Numan Küçükballı‘nın yayınından yararlandık. Çeviride onların metodunu kullandık. Onlar gibi biz de Çobanzade‘nin diline çok fazla dokunmadan çeviri yaptık.

Tezimizin çevirisinde esas kaynak olarak yararlandığımız, Yüksek Lisansta derslerini aldığım Prof. Dr. Ufuk Deniz Aşçı hocama ve Dr. Fatih Numan Küçükballı hocama teşekkürü kendime borç bilirim.

Beni özellikle Türkiye‘de eğitim için heveslendiren ve her zaman yanımda olan babam Vagif Bayramov‘a, annem İfade Bayramova‘ya ve aileme, tez yazım sürecinde her nazıma katlanan, yardımlarını esirgemeyen değerli eşim Orhan Hüseyinli‘ye, Türkiye‘de her zaman bana destek olan Yüksek Lisans arkadaşlarıma ve diğer bütün arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.

Bana araştırmamda her zaman yol gösteren, yardımlarını hiçbir zaman esirgemeyen, yüksek lisans eğitimim boyunca insani ve ahlaki olarak örnek aldığım, onunla çalıştığım için her zaman gurur duyduğum, aynı zamanda bana ailemden, vatanımdan uzaklığımı hissettirmeyen değerli danışman hocam Prof. Dr. Mustafa Toker hocama hoşgörü ve sabrından dolayı en içten teşekkürlerimi sunarım.

KONYA Ülviyye Bayramova

(9)

viii T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Öğre

n

cin

in

Adı Soyadı Ülviyye BAYRAMOVA Numarası 154201041010

Ana Bilim / Bilim

Dalı Türk Dili Ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Türk Dili Bilim Dalı

Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora Tez Danışmanı Prof. Dr. Mustafa TOKER

Tezin Adı Bekir Çobanzade‘nin Türk-Tatar Diyalektolojisi Eseri Üzerinde İnceleme ÖZET

Biz tezimizde dilci, edebiyatçı ve şair olarak bilinen Çobanzade‘nin dilcilik yönünü inceledik. Bu konuyu seçmekteki esas maksadımız Türk dünyası için bu kadar çalışmış Çobanzade‘yi biraz daha tanıtmaktı. Konumuz olan ―Türk-Tatar Diyalektolojisi‖ eseri 1927 yılında Bakü‘de yayımlanmıştır. Eser 135 sayfadan oluşmaktadır. Arap alfabesi ile Osmanlı Türkçesinde yazılmıştır. Eseri üç bölüme ayırabiliriz. İlk olarak diğer dilcilerin tasnifleri ile ilgili bilgiler, sonra Çobanzade‘nin kendi tasnifi ve en sonda lehçelerden toplanmış örnekler verilmiştir.

Biz eseri önce okuduk ve Latin alfabesine aktardık, uzun ve yorucu olmasın diye aktarmayı tezde kullanmadık. Sonra Çobanzade‘nin diline çok dokunmadan eseri Türkiye Türkçesine çevirdik. Çeviriden sonra eserin incelemesini yaptık, eserde anlatılan tasnifleri ve Çobanzade‘nin tasnifini inceledik. Girişi, sonucu ve kullandığımız kaynakları ekleyerek size sunduk.

(10)

ix

Öğre

n

cin

in

Adı Soyadı Ülviyye BAYRAMOVA Numarası 154201041010

Ana Bilim / Bilim Dalı

Türk Dili Ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Türk Dili Bilim Dalı

Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora Tez Danışmanı Prof. Dr. Mustafa TOKER

Tezin Adı The Examination Of Bekir Çobanzade‘s Work Over The Turkish Tatar Dialectology

ABSTRACT

In our thesis, we examined the linguistic aspect of Chobanzade, known as linguist, man of letters and poet. Our main goal in choosing this subject was to introduce Chobanzade further, who worked so hard for the Turkish world. Our subject, ―Turkish-Tatar Dialectology‖, was published in Baku in 1927. The work consists of 135 pages. It was written in Arabic alphabet in Ottoman Turkish. We can separate the work into three sections. First, the information about the classification of other linguists, then the classification of Chobanzade himself and finally the samples collected from dialects are given.

First of all, we read the work and adapted it into the Latin alphabet; however, we did not use the adaptation in the thesis in order not to make it long and tiring. Then, we translated the work into Turkish language without changing Chobanzade‘s style. After the translation, we made the analysis of the work and stated the issues that we saw differently. We have presented you with an introduction, conclusion and the resources we have used.

Key words: Turkish-Tatar, dialectology, classification, language, phonetic. T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

(11)

x

KISALTMALAR

s. Sayfa

SSCB Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği TT Türkiye Türkçesi TDK Türk Dil Kurumu vb. ve benzeri vd. ve diğerleri Yay. Yayınları,Yayınevi

(12)

1 1. GİRİŞ

1.1 Bekir Çobanzade’nin hayatı

Bekir Çobanzade Kırım‘da doğmuş, Türk kültürü içerisinde yetişmiş önemli şahsiyetlerden biridir. Fakat onun gelişiminde Kırım kadar diğer Türk devletlerinin (Azerbaycan, Türkiye, Özbekistan vd.) de eşsiz rolü vardır.

Bekir Çobanzade zor ve karmaşık bir hayat yaşamıştır. Bize yakın tarihte yaşamasına rağmen hayatı, doğum yılı, doğum yeri, ölüm yılı ve tarihi ile ilgili elimizde kesin bilgiler yoktur. Çobanzade‘nin doğum yılını araştırmacıların çoğu 15 Mayıs 1893 olarak gösteriyor. Fakat onlardan farklı olarak Safter Nagayev onun 1897 yılında doğduğunu iddia ediyor. Azerbaycan Sovyet Ansiklopedisi Çobanzade‘nin 21 Ocak 1893 yılında Tavria guberniyasının Simferpol kasabasının Argın köyünde dünyaya gözlerini açtığını yazmaktadır1

. Çobanzade‘nin doğum yeri ile ilgili de görüşler çelişkilidir. Şevket Hasanov onun Kuzey Kırım‘da Tavria kasabasının Karasubazar köyünde, Safter Nagayev ise Samrat mahallesinde doğduğunu söylemektedir. Aynı zamanda Çobanzade‘nin Argın köyünde doğduğu ile ilgili de görüşler vardır. Pevat Zeki onun Kırım‘ın Kefe ilinin Argın köyünde Kurtvaab‘ın ailesinde dünyaya gözünü açtığını yazmaktadır. Fakat aslında Argın köyünde onun değil, babası Kurtvaab‘ın doğduğu artık kesinleşmiş gerçektir2

. Çobanzade‘nin babası Kurtvaab Kaarasubazar‘da zenginlerin koyunlarına çobanlık yapardı. Çobanzade de yazları babasına yardım eder, kışları köy okuluna giderdi.

Çobanzade ilk eğitimini Karasubazar‘daki rüştiye mektebinde almıştır. O, 1909 yılında okulu başarıyla bitirip Cemiyet-i-Hayriye adlı derneğin yardımı ile iki arkadaşı ile beraber İstanbul‘daki Galatasaray Mekteb-i Sultaniyesi‘ne gönderilmiştir. Fakat o İstanbul‘a gelince hemen okula başlayamamıştır. Eşi Rukiye

1

Azerbaycan Sovyet Ansiklopedisi 10. cilt , Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Neşriyatı, Bakü 1987.

2 Kenan Acar, Kırımlı Bekir Sıtkı Çobanzade (Dilciliği ve Edebiyat Araştırmacılığı), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2011, s.33.

(13)

2

Hanım, Çobanzade‘nin İstanbul‘a giderken tecrübesiz olduğunu, oraya gittikten sonra parasını harcayıp bitirdiğini, bu yüzden çalışmak zorunda kaldığını hatıralarında anlatmıştır. Parasız kalan Çobanzade İstanbul‘da bir çaycı yanında çıraklık yapmaya başlamıştır. Çaycı onun okumaya olan hevesini görmüş ve ona elinden geldiği kadar yardım etmiştir. Galatasaray lisesinin müdürlerinden biri sık sık onların kahvehanesine gelirmiş. Oraya gelişlerinin birinde onu Çobanzade ile tanıştırmış, ona yardımcı olmasını rica etmiştir. Onun yardımıyla Çobanzade eğitimine başlamıştır.

Bekir Çobanzade‘nin zamanında Galatasaray lisesinin müdürü Tevfik Fikret imiş. Çobanzade ile tanıştıktan kısa zaman sonra onu çok sevmiş, hatta ona bir şiir defteri de hediye etmiştir. Çobanzade‘nin şiir yazma hevesinin Tevfik Fikret‘le tanıştıktan sonra başladığını, hatta yazdığı ilk şiirlerinde hocasının kaleminin izlerinin de görüldüğünü söyleyebiliriz.

Çobanzade İstanbul‘da okurken sadece okula gidip gelmemiş, aynı zamanda dinî ilimlerle ilgilenmiş, Arap ve Farsçayı mükemmel öğrenmiştir.

Bekir Çobanzade 8 Aralık 1915 senesinde okuduğu Galatasaray lisesinden mezun olmuş ve memleketi Kırım‘a dönmüştür. Bir müddet Kırım‘da kalan Çobanzade, daha sonra Slav dillerini, özellikle de Rus dilini öğrenmek için Odesa Yüksek Okulu‘na başlamıştır. Bir yıl kadar orada okuduktan sonra Türk kavimlerine olan ilgisinden dolayı bazı gençlerle beraber Macaristan‘a gönderilmiştir. Burada girdiği sınavı kazanarak Budepeşte şehrindeki Pazmoniy Peter Tudomany Egyetem Üniversitesi‘nin Doğu Dilleri Bölüm‘üne girmiştir. Burada meşhur Türkolog Nemeth, Arap filoloğu İnatsa Goltsiyev, Prof. Dr. Kunoş, Prof. Dr Abdülletif‘ten ders almıştır. O Nemeth‘le daha Macaristan‘a gitmeden önce 1913 yılında İstanbul‘da okurken tanışmıştır. Macaristan‘da okurken Macar milliyetçilerinin tesirinde kalmıştır. Nemeth Çobanzade‘yi daima siyasetten uzak tutmaya çalışmış, ondaki büyük ilim adamı ışığını görmüştür. Çobanzade 1919 yılında eğitimini başarı ile bitirmiş, Kunoş‘un danışmanlığı ile ―Kıpçakların Kodeks Kumanikus Yazma Edebiyat Abideleri ve Türk Dillerinde Telaffuzun Temel Problemleri‖ isimli tezini savunarak, ―Türk Filolojisi ve Felsefe İlimleri Doktoru‖ unvanını almıştır. Fakat bu

(14)

3

tez Çobanzade‘nin ilk ilmî çalışması değildir. Onun ilk ilmî araştırması 1918 senesinde Macar dilinde Budapeşte‘de çıkan ―Turan‖ makalesidir.3

Eğitimini bitirdikten sonra memleketine dönmek isteyen Çobanzade‘ye hocası Nemeth mani olmaya çalışmış, Macaristan‘da kalması için ısrar etmiştir. Bu ısrarın üzerine Çobanzade bir süre Macaristan‘da kalmış, Budapeşte Doğu Akademisinde hocalık yapmıştır. Fakat Macaristan‘da çok kalmamış, Cafer Seyidahmet‘in daveti ile İsviçre‘ye gitmiş ve üç ay da burada Lozan Üniversitesinde ders vermiştir.

Çobanzade 1920 yılının temmuz ayında İsviçre‘den Türkiye‘ye gelmiştir. Bir süre burada kaldıktan sonra 8 Eylül 1920 tarihinde, muhtar cumhuriyet statüsü almış memleketi Kırım‘a dönmüştür. Döndükten sonra 1921-22 yıllarında Veli İbrahimov‘un kendi gayreti ile açılan Tutayköy Eğitim Teknik Okulu‘nda Tatar Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Tutayköy‘de öğretmenlik yaparken ilmî araştırmalarına devam etmiştir, aynı zamanda da Kırım Millî Fırkası‘nın ilmî danışmanlığını yapmıştır. İsmail Otar, Çobanzade‘nin daha Lozan Üniversitesinde hocalık yaparken bu fırkaya üye olduğunu, hatta Bolşevikler Kırım‘ı işgal ettikten sonra bu fırkanın gizli olarak faaliyetini devam ettirdiğini, Çobanzade‘nin bu devirde de fıkranın aktif üyelerinden olduğunu yazmıştır. Bu teşkilat, o yıllarda Rusya‘da pek sevilmeyen Sovyet aleyhtarı beyaz generallere karşı mücadele veriyordu.

Çobanzade 1922 yılında bazı bölümleri açılmış olan Kırım Üniversitesi Doğu Dilleri Fakültesi Türk Dili Bölümü Başkanlığı yapmaya ve profesör unvanıyla ―Türk Dillerinin Mukayeseli Grameri‖ derslerini vermeye başlamıştır. 1921-1924 yılları arasında Kırım hükümetinin riyaset üyesi olarak da çalışmıştır. Çobanzade Kırım‘da olduğu zaman boş durmamış, Türk dünyasının sorunlarını araştırmış, Türklerin gelişmesi için çalışmalar yapmıştır. Devrinde en önemli meseleler alfabe, imla meseleleriydi. Fakat Çobanzde‘ye göre bu sorunlar ancak ortak bir edebî dil oluşturulduktan sonra ortadan kaldırılabilirdi.4

3 Kenan Acar, age, s.42. 4 Kenan Acar , age, s.44-45.

(15)

4

Çobanzade ilk evliliğini Kırım‘dayken yapmıştır. Evli ve bir çocuk annesi olan Dilara isimli kadına tutulmuş, eşinden ayrıldıktan sonra onunla evlenmiştir. Evlendikten sonra eşi Dilara hanımla beraber Azerbaycan‘a gelmiştir. Fakat ilk evliliği çok sürmemiş, Bakü‘de eşini boşayıp burada tanıştığı Rukiye isimli Kazanlı dul bir şarkıcı ile evlenmiştir. 1937 yılında tutuklanıp hapse atılmış ve öldürülene kadar onunla evli kalmıştır. Çobanzade ile birlikte eşi Rukiye Hanım da tutuklanmış, Çobanzade‘nin ölümünden çok sonra 1955 yılında serbest bırakılmıştır.

1922 yılında Azerbaycan‘da tüm alanlarda gelişmeler, hareketlenmeler başlamıştır. Yapılan çalışmalardan biri Arap alfabesinin dilimiz için olan zorluklarını ortadan kaldırmak için Latin alfabesine geçmeye çalışmalarıydı. Latin alfabesine geçilmesi maksadıyla 1922 yılında ‗Yeni Alfabe Komisyonu‖ oluşturuldu. Bu komisyonun başında Samet Agamalıoğlu bulunuyordu. Samet Agamalıoğlu Çobanzade‘nin bu konudaki bilgisini, çalışmalarını bildiği için onu Bakü‘ye davet etmiştir. İhtilalden sonra Kırım‘da durumlar karışmış, Kırım Üniversitesi kapatılmıştır. Bu yüzden Agamalıoğlu‘nun daveti Çobanzade için çok iyi olmuştur. Çobanzade‘ye Agamalıoğlu komisyon üyeliğinden başka Azerbaycan Üniversitesi Doğu Dilleri Fakültesi Dekanlığını, aynı Üniversitenin Azerbaycan Dili ve Edebiyatı Kürsü Başkanlığını ve profesörlük unvanı teklif etmiş, Çobanzade bunları kabul edip Bakü‘ye gelmiştir. Zaman zaman başka ülkelere gitse de Çobanzade bundan sonraki hayatını Bakü‘de geçirmiştir. Kürsü başkanlığını ve profesörlüğü 1937 yılında tutuklanıp öldürülene kadar, Doğu Dilleri Fakültesinin Dekanlığını ise 1926 yılına kadar yapmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu sürede sadece Bakü ‗de kalmamış, sık sık Leningrad, Taşkent, Moskova, Kazan, Fergana Üniversitelerinden gelen davetleri değerlendirmiş, ara sıra orada da dersler vermiştir.

Çobanzade 1925-1929 yılları arasında ―Azerbaycan Tetkik ve Öğrenme Cemiyeti‖ iken sonradan ―Azerbaycan İlmî Devlet Tetkikat Enstitüsü‖ olan kurumun faaliyetlerine katılmış, 1925 yılında bu enstitünün ilmî konseyinin genel sekreteri, 1929 yılı sonunda da Türkoloji bölümünün dil tarihçiliği komisyonuna başkan olmuştur. Bu yıllarda A. N. Samoyloviç, İsmail Hikmet ve başka dilcilerle beraber çalıştığı Enstitü‘de birçok dilcinin yetişmesinde eşsiz rolü olmuştur. M. A.

(16)

5

Demircizade, M. Ş. Şiraliyev, H. M. Araslı, F. S. Kasımzade, H. K. Bağırof, M. H. Hüseyinzade, M. C. Caferov, İ. Hasanov, A. Şerifov gibi dilcilere etkileri çok fazladır.5

Bekir Çobanzade 1926 yılında Bakü‘de toplanan Türkoloji Kurultayı‘nın en aktif katılımcılarından ve teşkilatçılarından biri olmuştur. Bu kurultayda o iki bildiri sunmuştur: ―Türk-Tatar Dillerinin Karşılıklı İlişkileri‖ ve ―Türk-Tatar Dillerinde İlmî Terminoloji Düzenlemenin Prensipleri‖. Çobanzade birinci bildirisinde incelediği gramerlerden yola çıkarak, Türkçenin en önemli sorunlarından birinin şimdiye kadar mukayeseli tarihî gramerin yazılmamasının olduğunu savunuyor, aynı zamanda Türk-Tatar dillerine ait o zamana kadar yapılan tasniflerin yetersiz, zayıf, tarihî temeli olmadan sadece fonetiğe dayalı basit tasnifler olduğunu gösteriyordu. İkinci bildirisinde ise Çobanzade Türk dillerindeki terim sorununa değiniyordu. Çobanzade bildirisinde ortak terimler kullanılmasını, bu terimlerin öncelikle lehçelerden alınmasını, eğer lehçeler yetersiz olursa Batı dillerinden alınması gerektiğini savunuyordu. Fakat onun bu bildirisi bazı Rus Türkologları, özellikle de Manatov tarafından iyi karşılanmamış, Çobanzade‘yi ‗millî Türk dili meydana getirmeyi amaçlamak‘la suçlamıştır.

Çobazade‘nin kurultayda değindiği meselelerden birisi de, Latin esaslı Türk alfabesinin oluşturulmasıydı. O Arap alfabesinin Türk dilinin ifade imkânları için yetersiz olduğuna, yeni Latin esaslı alfabeye ihtiyaç olduğuna herkesi ikna etmiştir. Bunun sonucu olarak, kurultaydan hemen sonra ―Azerbaycan Yeni Türk Alfabesi Komitesi İlmî Heyeti‖nin başkanlığına getirilmiştir. Çobanzade bu kurultayda aynı zamanda divan üyeliğine seçilmiş, kurultay kararlarını hazırlayanlar arasında yer almıştır.

Çobanzade 1926 yılında Sovyetler Birliği‘nde yaşayan Türklerin ―dil atlası‖nın hazırlanmasını teklif etmiş, fakat bu hayalini gerçekleştirmeye ömrü vefa etmemiştir. Öğrencisi Şiraliyef ve ekibi 1980‘lerde hocasının hayalini gerçekleştirmek için harekete geçmiştir. Yine 1926 yılında yeni alfabe münasebeti ile Özbekçe öğrenmiş,

(17)

6

Özbekistan Merkezî İcra Komitesi Başkanı Ahund Babayev‘in ricasıyla Semerkant Üniversitesi ve Fergana Pedogoji Ensititüsü‘nde yeni alfabe konusunu hocalara anlatmıştır. Bu yıllarda Hüseyin Baykara, Ali Şîr Nevayî ve bunlar gibi önemli şahsiyetlerle ilgili yazılar yazmış, Özbek Türkçesini de araştırmıştır.

SSCB Merkezî İcra Komitesi‘nin kararıyla, başkanlığını yaptığı Yeni Türk Alfabesi Birleşik Merkez Komitesi‘nin 3-6 Haziran 1927‘de alfabelerin birleştirilmesi konusunda düzenlediği 1. Bakü Kurultayına rapor sunmuştur. Raporda farklı yazı dillerinde ortak alfabenin kullanılmasının çok zor olacağı, ortak alfabenin ortak edebî dile dayanması gerektiği yazıyordu. Rus Türkolog Manatov sadece ortak alfabenin yeterli olacağını, ortak edebî dile gerek olmadığını söylese de Çobanzade‘nin raporu Kurultay tarafından oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Aslında Çobanzade savunduğu konularda yalnız olmamış, birçok dilci tarafından desteklenmiştir. Özellikle de Samoyloviç en büyük destekçisi olmuştur. Her ikisinin de sonunu bu fikirlerin getirdiğini anlamak zor değildir.

Çobanzade‘nin 1928 yılında ―Türkmen Dili ve Edebiyatı Meseleleri‖ isimli bir kitap yazmaya niyetlendiği devrin basınında çıkmıştır, fakat böyle bir eser ortada yoktur. 1928 yılı Çobanzade‘nin çok yoğun çalıştığı zamanlardır. Bu sebeple eseri yazmaya zaman bulamamış, ya da eser kaybolmuştur. 17 Ocak 1928 yılında Taşkent‘te yeni alfabenin kabulü sırasında Yeni Türk Alfabesi Sovyetler Arası Merkezi Komitesinin ikinci genel toplantısına katılmış, yeni alfabenin önemini anlatmıştır.

1926 yılında Çobanzade‘nin çok emek verdiği Azerbaycan Türki Halk Şiveleri Lügati basılmıştır. 1930 yılında Fergana Pedagoji Enstitüsü Özbek Dili ve Edebiyatı Kürsü başkanlığı görevine başlamış ve bu görevi dört yıl yapmıştır.

1932 yılında Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi Kafkasya Ötesi Şubesi üyeliğine seçilmiştir. 1935 yılında, bilimsel çalışmaları sayesinde Paris Dil Bilimi cemiyeti tarafından Yabancı Ülkeler Fahrî Üyesi unvanı verilmiştir.6

(18)

7

Öyle bir devirde Çobanzade‘nin bu kadar cesaretli, önemli çalışmalar yapması tabi ki birçok kişiyi rahatsız etmiştir. Aynı zamanda onun Türkçülük görüşleri, ortak edebî dil, ortak alfabe, ortak kültür fikirleri SSCB hükümetinin yürüttüğü siyasete tamamıyla zıt diyebiliriz. Bu yüzden gözleri hep Çobanzade‘nin üzerindeydi. Bunun farkında olan Çobanzade bu takiplerden kurtulmak için bazen eserlerinde Sovyetler Birliği‘ne övgüler yağdırıyor, Türk dünyasında, Türk lehçelerinde olan gelişmelerin 1917 yılındaki inkılapdan sonra olduğunu yazıyordu. ―Çaylı Kommunası‖, ―Din, Islahat ve Medeni İnkılap‖, ―Lenin ve Dilcilik‖ vb. gibi eserler Sovyetlerle ilgili eserlerdendir. Fakat bu durumdan memnun olmadığını, çaresizlikten böyle şeyler yazmak zorunda kaldığını Çobanzade 1930 yılında kız kardeşi Züleyha hanıma yazdığı mektupta anlatmıştır. Fakat onun bu yaptıkları hiçbir fayda vermemiş, onu Sovyetlerin pençesinden kurtaramamıştır. 1930‘lu yıllardan sonra takipler artmış, baskıyla, yürüttüğü görevlerden bir bir uzaklaştırılmıştır. 1937 yılının Ocak ayında korktuğu başına gelmiştir. Azerbaycan İlimler Akademisi Dil ve Edebiyat Enstitüsü‘nden izin alıp tedavi olmak için gittiği Kislovodsk şehrinde ―vatan haini, halk düşmanı‖ gibi damgalar vurularak meslek arkadaşı, en büyük destekçisi Samoyloviç ve eşi Rukiye Hanımla birlikte tutuklanmış, hemen ardından görevinden uzaklaştırıldığı ilan edilmiştir. 12 Ekim 1937 yılında hakkındaki hüküm okunmuş ve sürgün kamplarına gönderilmiştir. Onun bundan sonraki hayatı, nerede, ne zaman, nasıl öldüğü ile ilgili kesin bilgiler yoktur.

A. Battal Taymas, E. Şemizade, T. Ergen, İ. Otar, Z. Yüksel gibi araştırmacılar sürgüne gönderildikten sonra ondan haber alınamadığı, sürgünde öldüğü görüşündedir. Ölüm tarihi ile ilgili ise onlar farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Taymas 1938 yılında, Z. Yüksel 1939 yılında öldüğü fikrindedir. Eşref Şemizade ve İsmail Otar bu konu ile ilgili kesin bilgi elde edemedikleri için bu konudan bahsetmemişlerdir.

Araştırmacıların bir kısmı onun 1939 yılında Azerbaycan‘ın Haçmaz şehrinde öldüğünü söylemektedir. 7

(19)

8 1.2 Bekir Çobanzade’nin Eserleri

―Bekir Çobanzade‖, ―Sıtkı‖, ―Çobanoğlu‖, ―Kırımlı Çobanoğlu‖, ―Seyit Bekir‖, ―Bekir Baybek‖, ―Bekir Yaybek‖, ―Çobanoğlu Bekir Sıtkı‖ imzaları ile yazılar yazan Çobanzade hem dilci, hem edebiyat araştırmacısı, hem şair, hem de yazardır. Çobanzade yazmaya şiirle başlamıştır. Fakat sonradan kendini geliştirmiş, çok sayıda ilmî eserler ve makaleler yazmıştır.

Çobanzade mütemadiyen yazılar yazan biri olduğu için çok eseri vardır, fakat onların sayısı kesin belli değildir. Eserlerinin bazıları bize ulaşmamış, kaybolmuştur. Sayısını Eşref Şemizade ve Tezcan Ergen 140, Aşnin yüzden fazla, Nagayev ise edebiyata ait altı kitabının, onlarca makalesinin olduğunu yazmaktadır. Celal Kasımov ―Bekir Çobanzade‖ eserinde onun üç yüzden fazla ilmî eserinin ve makalesinin olduğunu ifade etmektedir.8

Bekir Çobanzade‘nin şiir yazmaya ne zaman, hangi şiirle (―Anam Nerede‖ adlı şiirinin ilk şiiri olduğu düşünülmektedir) başladığı kesin olarak bilinmese de çok erken yaşlarda başladığı bellidir. Yazma faaliyetlerinin başlarında şiir yazmaya ve yayımlamaya hevesli olan Çobanzade, sonraları kendini daha çok ilmî eserlerine, makalelerine adamış, şiirleri gölgede kalmıştır. Bize onun çok az şiiri ulaşmıştır. Sonraları şiirlerinin yayımlanmasına pek önem vermediği için şiirlerinin bir kısmının kaybolduğu düşünülmektedir.

Bize ulaşan 80 şiirinden yetmiş üçü Ramiz Asker tarafından Azerbaycan Türkçesine çevrilerek yayımlanmıştır. Bu şiirlerin çoğunda vatan sevgisi, Kırım-Tatarlarının başına gelen musibetler anlatılmaktadır. Şiirlerinde Tatar, Türk, Kırım kelimelerinin çok fazla kullanıldığı bariz bir şekilde görülmektedir.

Milletler yarışa başladı çoktan Her halkın var orda beygiri, atı. Zavallı Tatar‘ın duyulmaz sesi,

(20)

9 Zavallı Tatar‘ın yok orda adı.9

Bekir Çobanzade‘nin ilk şiiri olarak kabul edilen ―Anam Nerede‖ şiiri 1913 yılında İstanbul‘da ―Yaş Tatar Yazgıçları‖ mecmuasında yayımlanmıştır. Çobanzade Budapeşte‘de 1919-1920‘lerde kaleme aldığı şiirlerini üç deftere toplamış ve ―Kaval Sesleri‖ adını vermiştir. O hayatta iken ―Boran‖ adlı küçük bir şiir kitabı yayımlanmıştır. Onun edebiyatçılığı sadece şiirleri ile sınırlı değildir, onun ―İki Derviş‖, ―Boşveren Celil‖, ―On Dört Yaşımda‖, ―Uğurlu Yollar‖, ―Birkaç Suçum‖ adlı hikâyeleri de vardır.

Bekir Çobanzade aynı zamanda edebiyat araştırıcılığı da yapmıştır. Türk klasikleri diyebileceğimiz birçok edibimiz hakkında monografi çalışmaları vardır. Kâşgarlı Mahmud, Hatâî, Firdevsî, İbn-i Mühennâ, Fuzûlî, Hüseyin Baykara, Ali Şîr Nevâyî gibi sanatkârlarla ilgili yazdığı eserleri ve makaleleri mevcuttur. Bunlardan bazılar şunlardır:―Azerbaycan Edebiyatı üzerine Umûmî Deneme‖ (1928), ―Azerbaycan Edebiyatının Yeni Dönemi: Nasyonalizmden Enternasyonalizme‖ (1930), ―Fuzûlî ve Onun Yeri‖ (1925), ―Macar Edebiyatından Bir Yaprak‖ (1917), ―Kırım-Tatar Edebiyatında Kurultaycılık ve Milliyetçilik‖ (1929), ―Leyla ve Mecnun Konusunun Tarihine Dair‖ (1934), ―Türk Edebiyatında Yeni Akımlar‖ (1916), ―Son Devir Kırım-Tatar Edebiyatı‖ (1918) vs.10

Bekir Çobanzade‘nin dilciliğe dair çalışmaları onun faaliyetlerinin ayrı bir kolunu oluşmaktadır. Çobanzade çoğu Türk lehçelerini ileri seviyede öğrenmiş ve onlarla ilgili çalışmalar yapıştır. Türk lehçelerindeki alfabe, imla, gramer, terminoloji, diyalektoloji gibi sorunların kökenini araştırmış, bu sorunların ortadan kaldırılması için elinden geleni yapmıştır. Çobanzade‘nin dilciliğe dair eserleri şunlardır: ―Azerbaycan Türk Dilinin Dairelere Ayrılması Üzerine Deneme‖ (1932), ―Azerbaycan Türk Dilinin Grameri‖ (1930), ―Azerbaycan Türk Halk Şiveleri Lügati‖, ―İbn-i Mühennâ‘nın Türk Grameri‖ (1933), ―Karaçay-Balkar Dili Hakkında Kayıtlar‖ (1932), ―Kırım Tatarcasının Grameri Hakkında İlmî Bir Deneme‖(1924),

9 Ramiz Asker, Bekir Çobanzade, Seçilmiş Şiirleri, Nurlan Neşriyatı, s.145.

10 Ufuk Deniz Aşçı ve Fatih Numan Küçükballı, Bekir Çobanzade. Türk-Tatar Dil Bilimine Giriş, Palet Yayınları, Konya 2015, s. 24-25.

(21)

10

―Kırım-Tatar İlm-i Sarfı‖ (1925), ―Özbek Dili Öğretiminin Temel Metodu‖ (1932), ―Til ve İmla Metodikası Meseleleri‖ (1925), ―Türk Dili‖ (1928), ―Türk Dili Gramer Kategorileri Meselesi‖ (1934), ―Türk Dilinin Metodu‖(1932), ―Türk-Tatar Diyalektolojisi‖ (1927), ―Türk-Tatar Lisaniyatına Medhal‖ (1924)11

.

Çobanzade‘nin edebiyatçılığa ve dilciliğe dair eserleri ve makaleleri çoktur. Bunların hepsinden tek tek bahsetmek, içeriğini anlatmak uzun olacağı için burada kısaca bazı eserlerinin ismini vermekle yetindik.

(22)

11

2. TÜRK-TATAR DİYALEKTOLOJİSİ ESERİNİN TÜRKİYE

TÜRKÇESİNE AKTARIMI 2.1 (3) Başlangıç

Dil bilimi alanında çağdaş lehçelerin araştırılması birinci yeri tutmaktadır. Hint ve Avrupa dil bilimi alanında çağdaş lehçelerin araştırılmasına verilen önem ve araştırmalardan doğan farklı teoriler gittikçe artmakta ve gelişmektedir. ―Dil coğrafyası‖ namıyla ayrı ve geniş bir bilim şubesi oluşturmuş olan araştırmalar bir iki asırdır ki, Türk-Tatar çağdaş lehçelerine dair de yapılmamıştır. Bilakis, artık her lehçe ile ilgili yapılan araştırmalar kitabımızın kaynakça kısmında açıkça görülecek derecededir. Fakat bu araştırmalar Avrupa‘ya yayılan ve yayılmakta olan aynı konulu araştırmalarla mukayese edildiği takdirde Türkologların bu çalışmalarını tesadüfi ve başlangıç saymamak mümkün değildir. Burada Türkoloji sahasının henüz genç olması ve Türkoloji bilim müesseselerinin yokluğu ve kifayetsizliği, aynı zamanda birçok coğrafi ve maddi engeller de rol oynuyor.

Ekim Devriminden sonra Türk-Tatar lehçelerinden birçoğunda ilmî, edebî eserlerin yazılması bu lehçelerin araştırılmasının önemini bir kat daha artırmıştır.

Azerbaycan Doğu Fakültesinde iki saatlik seminerden oluşan Türk-Tatar diyalektolojisi kursu, çağdaş metinler ve (4) farklı öğrencilerin kendi ana lehçelerinden topladığı örnekler üzerinde yapılan dil ve mümkün olduğu kadar mukayeseli tahlil üzerine kurulmuştur.

Doğu fakültesi kütüphanesinin henüz kurulma aşamasında olması, öğrencilerin çoğunun yabancı dilleri bilmemesi, onların bu zamana kadar yapılan çalışmalardan uzak ve habersiz olmasına neden oluyor. Bu derde geçici ve azıcık da olsa derman olmak maksadıyla bu eseri onlara takdim etmeye karar verdik. Hem Giriş, hem Kaynakça, hem de Metin kısmında eserin hacmini de dikkate alarak en önemli özellikleri belirttik. Bazen bile bile birçok kusurlara razı olduk ve bu yolda hepimizin karşısında büyük bir ihtiyaç gibi duran Türk-Tatar diyalektolojisine ait daha bilimsel

(23)

12

ve ciddi eserlerin Türkologlarımız tarafından yazılmasını ve Türkoloji alanında artmasını esas görevimiz olarak kabul ettik.

B. Çobanzade

Bakı, 1927, 16 Mart.

2.2 (5) Diyalekt ve Diyalektoloji Diyalekt nedir?

Diyalektleri oluşturan etkenler- dil coğrafyası

Dil olaylarını herhangi bir noktadan araştıran kişi dilin zor ve farklı sosyal etkenlerin etkisi ile oluştuğunu görecektir. Bu yönler okuyucumuza artık malum olan birçok eserde geniş biçimde anlatıldığı ve açıklandığı için burada bu husus üzerine konuşmaya gerek görmüyoruz. (Yazarın ―Türk- Tatar Lisaniyatına methal‖ namındaki eserine müracaat edildiği takdirde gerekli kaynaklar orada bulunacaktır).

Türk- Tatar dillerini oluşturan ve mensup oldukları daha geniş Altay dil ailesinden ayıran etkenlerle, Türk-Tatar şive ve lehçelerini oluşturan etkenler aynıdır. Bu etkenleri üç kola ayırabiliriz: uzvi, coğrafi ve sosyal. Bu coğrafi, uzvi ve sosyal etkenlerden herhangi biri etkisini ve önemini kalıcılaştırabildiği takdirde dilde bu zamana kadar görülmemiş birtakım özellikler ortaya çıkar. Bu özellikler bu etkenlerin tesir ettiği daireler içinde doğmakla beraber,(6) sosyal ve insani ilişkilerin gelişmesi ile bu hususiyetler de kendi dairelerinden çıkarak daha geniş alanda yayılabilir. Bu hususiyetler onları doğuran etkenlerle birlikte geliştiği takdirde ayrı ve bağımsız diller ortaya çıkabilir.

Türk-Tatar halklarının hayatında sürekli olan göçler sonucunda Çin, İran, Grek, Rum, Sami, İtalyan… halklarıyla hem dil, hem de ırk bakımından karışmalar olmuştur.

Eski zamanlardan başlayarak on yedinci asrın sonlarına kadar esas Türk-Tatar halkları uzun mesafeler kat ederek yurtlarını değiştirmişlerdir. Bu zamandan sonra

(24)

13

Türk halkları kendi yurtlarında kalsalar da, bu defa çevrelerine birçok yeni yabancı halklar yerleşmiştir. Onların da Türk lehçelerine birçok yönden etkisi olmuştur.

Tukyuların, yani birinci Türklerin kuzey-güney veya doğu-batı olarak ikiye ayrıldıklarını, iki ayrı ülkede iki devlet yarattıklarını biliyoruz. Bunlardan doğu yahut Kuzey Tukyulara ait olan Orhon kitabelerinde daha birçok Kırgız, Dokuz oğuz, Türgiş… gibi birtakım Türk-Tatar kabilelerinin isimlerine rastlıyoruz. Bunlar içerisinde Orhon kitabelerinde görülen siyasi olaylarda rol oynamayan birçok kabilenin daha olduğunu farz edebiliriz. Bütün bu durumlar Türk-Tatar lehçelerinin daha yedinci asırda ve bundan da önce gelişmiş olduğunu söylemeye bize yeterince hak veriyor.

Aşağıda daha geniş biçimde inceleyeceğimiz gibi, on birinci (7) asra doğru birbirinden oldukça açık dil hususiyetleriyle ayrılmış lehçelerin varlığını biliyoruz. Bütün bu lehçeler daha çok uzvi (fizyolojik) ve coğrafi etkenlerin etkisi ile oluşmuştur.

Bundan başka, bu lehçelerin sosyal iş bölümü sonucunda ortaya çıktığını da dikkate almalıyız. Malum olduğu gibi farklı sanatlara mensup kişilerin, farklı geçimleri olan halkların lehçeleri birbirinden ayrılıyor. Göçebe, köylü ve şehirlilerin sözlük, dil bilgisi ve fonetik bakımdan dilleri, lehçeleri birbirinden farklıdır.

―Dîvânü Lügât‘t-Türk‖ yazarı Mahmud Kâşgarlı bunları kendi eserinde ayrıca belirtiyor, Türk lehçelerinin fesahat ve temizliğinden bahsederken şöyle diyor:

―En temizi bir dilden başka dil bilmeyen, Farslarla karışmayan, şehirlere inmek âdeti olmayan halklarda vardır. İki dilde konuşan, şehir halkı ile alakaları olan halkların dilinde karışıklık oluyor‖ (―Dîvânü Lügât‘t-Türk‖, 1. cilt, s.29).

âFarklı dallarla meşgul kişilerin hususi lehçeleri oluyor. Venderyes gibi bazı Dil bilim âlimleri böyle lehçeleri ―hususi diller‖ (―Langue spesiale‖) adlandırmaktadırlar. Profesör Vanderyes ‗Hususi dil‘ (―Le languge‖) namındaki eserinde hususi dillerin tanımını şöyle vermektedir: (8) ―Hususi dil hususi şartlar

(25)

14

içerisine konulmuş şahıs gruplarının dilidir‖12. Dinî ve hukuki dili de bunlar arasına

dâhil ediyor; öğrencilere, sanatkârlara, külhanbeylerine, hırsızlara mahsus olan argoları da bunlara ilave ediyor.

Sosyal sınıfların da kendine mahsus tarzı ve dil hususiyetleri vardır. Soylular, burjuva, köylü ve işçilerin, esnaf halkının kendine mahsus lehçeleri olur. Edebî dil, hâkim sınıfın şive veyahut lehçesinden başka bir şey değildir.

Lehçe ile dil arasındaki farkı göstermek dilcilerin en çok zorlandığı noktalardan biridir. Bunun için birçok dilciler şive ve lehçelerin gerçekte bulunmadığını düşüyorlar. Bu düşünceni doğuran sebeplerden esası lehçelerin fonetik yönden incelendiği zaman bir özelliğin, morfolojik ve leksikolojik yönlerden incelendiği zaman farklı özelliklerin bulunmasıdır. Farz edelim ―a‖ lehçesi fonetik hususiyetleri ile ―b‖ lehçesinin komşusu ve yakını gibi göründüğü halde, morfolojik yönden ―d‖ lehçesine, sözlük yönünden ―c‖ lehçesine yakındır. Mesela, Gaston Paris ve Paul Meyer gibi âlimler Fransız lehçelerinin hudutlarını belirlenmesinin mümkün olmadığını iddia ediyorlar. Bunlardan birincisi açıkça şu fikri söylüyor: ― Kuzey Fransız lehçesi ile Güney Fransız lehçesini hiçbir belli hudut birbirinden ayırmıyor. Millî (9) toprağın (sol national) bir ucundan o biri ucuna kadar Fransız dili geniş bir halı gibi serilmiştir ki, bunun üzerinde lehçeler duyulmayacak gibi birbirine karışan, değişken renklerden başka bir şey değildir‖13

.

Johann Shmidt ―Dalga teorisi‖ (―Vellenthyorie‖) namıyla malum olan fikri de bundan başka bir şey değildir. Bu teoriye göre her dil hadisesi her ülke üzerinde bir dalga gibi yayılır ve her dalga yavaş yavaş, duyulmaz bir hareketle hiçbir hudut oluşturmadan kaybolur.

A. Meillet bu fikirlerin doğru olmadığını Hint ve Avrupa dilleri üzerinde yaptığı derin araştırma ile çok güzel ispat etmiştir.14

Meillet gösterdiği Hint- Avrupa‘nın genel dili kaybolduğundan beri lehçeler gelişmektedir. Bir yerde birkaç

12

Vandryes J. (1921), Le Language, Paris, 293. 13 Le language, 291.

14 Miellet A. (1921), Linguistigue Historigue et Linguistigue ,Ginyrale (Differerenciation et Unification Des Languages), Paris, 110-129

(26)

15

veya daha çok dil özelliği veya dil hudutları meydana gelmiştir, burada lehçe veya lehçeden bahsedebiliriz. Hatta iki komşu dil arasında bazı dalgalı hudut çizmek gerekirse bile, birinde olan özellik diğerinde bulunmadığı için onları ayrı ayrı lehçeler gibi kabul etmek gerekir.

Hakikaten de Türk-Tatar lehçelerini incelersek, Kazak ile Kırgız, Özbek ile Tarancı, Kumuk ile Karaçay… arasında belli dil hududu çizmek çok zordur.

(10) Aynı zamanda bütün lehçeleri de birbiri ile karıştırmak doğru değildir. Herhalde herhangi ses, şekil, sözlüksel… özellikleri ile bu lehçeler birbirinden ayrılıyor. Buna ilave olarak böyle olayların kendine mahsus belli coğrafi alanı, başka tarihî, iktisadi, etnografı koşut özellikleri de vardır. Mesela, Karaçay lehçesini incelediğimiz zaman bunu belli coğrafi alan ve tarihî yol üzerinde oluşmuş bir lehçe gibi açıklayabiliriz. Balkar ilinin ayrılığı, halkın hafızasında yaşayan birtakım efsane ve ananeler iki lehçe arasındaki farklıkları açıkça ortaya koyar.

Birkaç söz de diyalektolojinin önemi hakkında söylemeliyiz. Son zamanlarda genellikle diyalektoloji alanında büyük gayret ve canlılık görüldüğünü belirtmeliyiz. Bu araştırmaların sonucunda Fransa‘da büyük bir dil atlası ve haritası yapılmıştır ki, bu koleksiyonda elli harita vardır.15

Bu haritaların araştırılması günümüzde Fransa‘da 638 çağdaş lehçenin olduğunu göstermiştir. Bu haritada yalnız ses değil, aynı zamanda sözlüksel ve şekli örnekler veriliyor. Aynı ülkede bulunan başka ayrı ayrı mahallelerin, illerin haritaları da yayımlanmıştır. Bu haritaların araştırılması ve açıklanması Dil bilimde çok önemli bir şube yaratmıştır ki, onun ismi dil coğrafisidir.( Lingvistiçeskaya geografiya).16

(11) Fransız dil atlasını düzenlemiş olan Jül Giyeron namındaki dilci son zamanlarda dillerin gelişimi, Dil biliminin araştırılmasında dil coğrafyasının verdiği bilgiye dayanarak tamamen yeni birtakım teoriler ortaya atmıştır.17

Almanya‘ya gelecek olursak, orada Fransa‘dan çok önce

15

Gillieron et Edmont J. (1900-1912), Atlas Linguistigue de la France

16 Dauzat Albert (1922) La Geographie Linguistigue, Paris. Bu eserde dil coğrafisi usulünden bahsedilmektedir.

(27)

16

çağdaş lehçeler haritayla gösterilmeye çalışılmış18, fakat şimdiye kadar ancak Şvab

lehçesine ait atlas yayımlanmıştır.19

Genellikle, bütün Avrupa ülkelerinde yıllar önce başlamış olan çağdaş lehçelerin araştırılması yaşadığımız asrın başlarında dil coğrafyası şeklinde tekrar dirilmiş ve daha kesin ve ilmî bir biçim almıştır.

Türk-Tatar lehçelerinin araştırılması, aşağıda biraz daha geniş biçimde gösterdiğimiz gibi, oldukça canlı başlamış ve şimdiye kadar görülen işler oldukça önemli bir sonuca ulaşmışsa da, Jan Deny‘nin basit haritasından başka elimizde henüz hiçbir şey yoktur.20

2.3 (12) Türk-Tatar Diyalektoloji Tarihi

Türk lehçelerinin varlığı hakkında yukarıda belirttiğimiz gibi çok eski zamanlardan kalmış güçlü deliller olsa da, bu lehçelerin önemi, genişliği, başka lehçelerle olan ilişkileri hakkında elimizde bulunan edebiyat oldukça fakirdir. (Doğu filoloji mektepleri daha çok edebî dillerle ilgilendiklerinden devirlerinin çağdaş Türk lehçelerine pek önem vermemişlerdir). Araplar, Farslar, Türk-Tatarlar daha çok Arap-Fars klasik edebî eserlerini tahlil ve şerh etmekle uğraşıp, halk dillerini, edebî önemi olmayan lehçeleri dikkate almamışlardır.

Aynı zamanda okuyucumuz doğuda Türk diyalektolojisi ile ilgili hiç araştırma yapılmadığı kanaatine varmasın. Bilakis, on birinci asırdan başlayarak son zamanlara kadar Türk-Tatar lehçeleri bazen zayıf, bazen detaylı şekilde her zaman araştırılmıştır.

Hakikaten de, on birinci asırda Abbasi halifesi Ebu Kasım Abdullah Bin Muhammed el-Mühtedi Biemrillah zamanında Türk-Tatar lehçeleri hususunda ilk araştırma yapılmıştır. On birinci asır Türk-Tatar halklarının İslam medeniyeti, hilafet devleti içinde önem(13) kazandıkları zamandır. Türklerin İran, Anadolu ve Orta Asya‘da kuvvetlenmeleri, sonraki siyasi rollerine temel hazırlamaları devri olan bu zamanda, hiç şüphesiz, Türk halkları içinde bilim ve sanatın her alanında hatırı

18 1876-77 senelerinde Georg Wenker tarafından ilk defa bu şekilde harita tertip edilmiştir. 19 Fischer Hermann (1895), Atlas zur Geographie der Schva Bischen Mundart, Tubingen. 20 Deny Y. (1921), La Grammair Turgue, (Paris). Bu esere bir de harita eklenmiştir.

(28)

17

sayılacak âlimler, sanatkârlar yetişmiştir. Hindistan‘dan Anadolu‘ya kadar yayılmış olan medeniyet eserleri dediklerimizin ispatıdır.

Yalnız bu dediklerimize en canlı ve en kuvvetli şahit 466 hicri senesinde yazılmış ―Dîvânü Lügâti‘t-Türk‖dür. Bu eser21

üç büyük ciltten oluşmuştur ve içeriği itibarıyla oldukça zengindir. Eser başlıca şu kısımlardan oluşuyor:

1. Türk-Tatar halklarının yaşamı, âdetleri ve başka özellikleri hakkında malumat:

2. Türk-Tatar lehçelerinin dil bilgisi özellikleri: 3. Türk-Tatar lehçelerinden örnekler.

Kâşgarlı Mahmud bu eserinde Arap dil bilgisini esas alsa da, Türk-Tatar lehçelerinin on birinci asırdaki durumunu canlı, geniş ve oldukça başarılı bir biçimde göstermiştir.

Kâşgarlı Mahmud‘un eserinde Türk-Tatar lehçelerinin birbiri ile olan karşılıklı ilişkisi yeterince açık tasvir edilmiştir. Bu konulara başka bir eserde daha kapsamlı açıklama yapacağımız için, burada mevzumuza çok ait olmayan bu konu hakkında fazla konuşmaya gerek görmüyoruz. Kâşgarlı Mahmud‘un eseri hakkında şimdiye kadar yazılan (14) takdirnameler çok basit ve yüzeyseldir.22 Fakat bu esere ciddi bir araştırmacı gerekmektedir. Yöntem ve konu itibarıyla zamanına göre örnek sayılabilecek ―Dîvânü Lügât‘t-Türk‖ sonraki zamanlara kadar etkisini duyuramamıştır. Buna sebep olarak ancak on üçüncü asırda zuhur eden Moğol istilası ve iki üç asır devam eden türlü ihtilaller gösterilebilir. ―Dîvânü Lügât‘t-Türk‖ gibi ileride bizlere şimdiye kadar malum olmayan eserler de bulunabilir.

Türk-Tatar lehçelerinin araştırılmasına ait ikinci eserle ―Dîvânü Lügât‘t-Türk‖ arasında aşağı yukarı iki asırlık bir zaman vardır. Bize malum olan ikinci eser Muhammed Kays tarafından miladi 1220 senesinde ölmüş olan Kutbettin Muhammed oğlu Celâleddin Münkebertî namına yazılmışsa da, zamanımıza kadar

21 Mahmut Kâşgarînin ―Cevahirün-nehv fi lügatit-türk‖ isimli bir eseri daha olduğu ―Dîvânü Lügât‘t-Türk‖de zikr olunuyorsa da (birinci cilt, sahife 24), henüz bulunmamıştır.

(29)

18

ulaşmamıştır. Fakat bu eserin varlığı hakkında malumatımız katidir. Çünkü diğer dilci es- Seyit Cemâleddin İbn Mühennâ ―Kitabü-Hilyetü‘l- İnsan ve Helbetü‘l-Lisan‖ namıyla yazdığı kitabın doksan üçüncü sayfasında Muhammed Bin Kays‘ın Celâleddin Harezmşah namına bir Türk dili kitabı yazdığı anlatılıyorsa da, eserin adı ve içeriği ile ilgili bilgi yoktur. Burada doksan üçüncü sayfada leyte ve leala kelimesi vardır ki, Muhammed Kays‘ın dediğine göre Türklerin dilinde bunu ifade edebilecek kelime yoktur. Yalnız ―atla‖ sözü buna yakın bir mana vermektedir. Mesela: Beyimiz (15) bu gün atlanmasun. Tavuk (falan) yaran gelsün ardı. Zannediyorum ya Muhammed Kays ya İbn Mühennâ yahut da Kilisli Rıfatın burada az çok hataları vardır. Çünkü leyte ve leala manasını ifade eden cümlelerde ―ardı (irdi-idi)‖ kelimesi veriliyor ve cümleden ―atla‖ gibi kelimeye rastlanmıyor.

Aynı zamanda İbn Mühennâ kitabının yüz birinci sayfasında Muhammed Kays‘a müracaat ediyor. Böylelikle miladi on üçüncü asrın başlarında Türk lehçelerinin o zamanki durumuna dair oldukça mühim bir eser daha yazılmışsa da zamanımıza kadar gelmemiş yahut henüz bulunamamıştır. Bu eser Celâleddin Münkeburni namına, yazılmış o zamanki Türkçeye aşina bir şahsın çalışmasıdır. Eser bulunsaydı Harezm ve Horasan Türklerinin diline, lehçesine dair kıymetli bir delil olurdu. Cemâleddin bin Mühennâ‘nın eserinde aynı zamanda şimdiye kadar nüshaları bulunmamış üç eserden de bahsediliyor. Bunlardan birincisi ‗Kitabü-nadirid-dehr ela melikil - esr‘dir ki, yazar bu eserden kitabının 72. sayfasında bahsediyor. Eserin yazarı, telif tarihi ile ilgili hiçbir malumat yoktur. Kitab ‗Ela-lugati-melikil-esr‘ unvanını taşıdığına göre herhangi bir Türk padişahının şerefine yazılmıştır. Aynı zamanda kitapta 96. ve 129. sayfada ismi geçen, fakat ne yazarı, ne tarihi bilinmeyen ‗Kitabü-Yahya el-melik‘ yahut ‗Kitabü-Hill el-melik‘ ve ‗Kitab-töhfetil-melik‘ isimli eserlerinin de aşağı yukarı bu tarihlerde Türk lehçeleri ile ilgili herhangi bir (16) Türk emrinin veya sultanının şerefine yazıldığı tahmin edilebilir.

On üçüncü asırda es-Seyid Cemâleddin İbn Mühennâ isimli bir yazar ―Kitabü-Hilyetü‘l- İnsan ve Helbetü‘l-Lisan‖ adlı eser telif etmiş ve eserin birkaç nüshası zamanımıza kadar gelmiştir. Şimdiye kadar bu eserin altı nüshası malumdur ki, bunlardan üçü Oksfort şehrindeki Bodlean kütüphanesinde, biri Berlin

(30)

19

kütüphanesinde, biri Paris kütüphanesinde, biri de İstanbul Genel Kütüphanesi‘ndedir. Diğer nüshalarda yazarın ismi ve eserin telif tarihi bilinmese de, sonuncu İstanbul nüshasında eserin yazarının Cemâleddin Mühennâ olduğu biliniyor. Bu eseri yayımlamış olan Profesör Melioranskiy eserin yazarının yedinci ve dokuzuncu hicri asırlar arasında yaşadığını belirtmiştir. Son defa (1338) İstanbul‘da bu eseri yayımlayan Kilisli Rıfat‘ın fikirleri de bu tahmini kuvvetlendirmektedir. Bu eser 3 kısma ayrılabilir: Savti (ses bilgisi) notlar, sarfı (dil bilgisi) hususiyetler, lügat. Yazarın Mısır ve Suriye Türklerinin lehçesinden bahsettiğine şu ibaresi kuvvetli delil olabilir: ‗ Bilmiş olun ki, Türk lügatinin kökeni, Arapçanınki Hicaz olduğu gibi, Türkistan‘dır.‘23

Yazarın Türk dilinin özelliklerine dair beyan ettiği bazı noktalara önümüzdeki bölümlerde başkalarıyla mukayeseli olarak bakacağız.

(17) Aynı asırlarda Türk dili ile ilgili oldukça önemli bir eser yazmış başka bir Arap yazarı da, Ebu Hayyan Gernatidir. Eserinin ismi ‗Kitabül idrak-li-lisanil-etrak‘dır. Ebu Hayyan‘ın bundan başka birkaç eseri varsa da, zamanımıza kadar gelip bize ulaşmamıştır. Ebu Hayyan da İbn el-Mühennâ gibi, kendinden önce Türk sarfı (sesbilgisi) yazmış olan birçok yazardan bahsediyorsa da bunların eserleri henüz bulunamamıştır. Bu eserini Ebu Hayyan el-Gernati Kahire‘de 112 hicri/1312-13 yılında yazmıştır ki, bu da eserin Kıpçak Türkçesi ile Türkmen lehçesine ait eserlerden birisi olduğunu gösterir. Bu kitap 1309da / 1891-92 yılında İstanbul‘da yayımlanmıştır. 24

Bu iki eserin dili Macar dilcisi Jozsef Thury‘nin da belirttiği gibi, 14. yüzyılın başlarında yazılmış olan ―Codex Comanicus‖ eserinin diline çok yakındır. Bu eser 164 sayfadan oluşmuş ve Latin alfabesi ile yazılmış birçok yönleri ile kıymetli bir eserdir. Bu elyazması meşhur İtalyan şairi Petrark‘ın hediyesi olarak Venedik Cumhuriyeti kütüphanesine verilmiş ve buradan Santa Margo Manastır

23 Kitabü-hilyetil-insan ve helbetil-lisan, 73.

24 Ebu Hayyan‘ın başlıca eserlerinden elimize geçenleri şunlardır: 1)―Züherül-melik fi nəhvit-türk‖, 2) ―Kitabül -əf‘al fi lisanit-türk‖, 3) ―Ed-Dürretül-mezine fil-lüğetit-türkiyye‖

(31)

20

kütüphanesine düşmüştür. Bu eserin ilk sayfasında ‗MCCCIII die july‘ ibaresinden 1303 yılının ortalarında temmuz ayında tertip edildiği anlaşılıyor.

Bir zamanlar Kırım‘da, Karadeniz sahillerinde yaşamış ve (18) Macaristan ovalarında yerleşmiş olan hunların arasında gezen İtalyan, Alman misyonerleri tarafından yazıldığı zannedilen bu eser manzum ve mensur olmak üzere oldukça zengin bilgi vermektedir. ―Coman mecmuası‖ 1880 yılında Kon Geyza tarafından Budapeşte‘de yayımlanmıştır. Bundan başka meşhur filozof Laybiniç, Macar Korindes, M. Y. Klaprot ―Codex Comanicus‖ hakkında malumat vermişler. Klaprot 1828 eseri birinci defa yayımlamıştır. Demek ki, Kon Geyza ikinci defa yayımlamıştır. ―Codex Comanicus‖ eserini Kıpçak lehçe grubuna ait lisani eserlerin en önemlilerinden birisi sayılması gerekiyor.25

15. asırdan 19. asra kadar Çağatay, Osmanlı Türklerinin lehçeleri ile ilgili birçok araştırmalar yapılsa da Türk-Tatar abideleri hakkında yazılacak başka bir eserimizin mevzusu olacağı için bu yönleri şimdilik geçiyoruz. Şimdiye kadar bu bölümde kısaca söylediklerimizden okuyucu Türk-Tatar lehçelerinin 11. asırdan başlayarak önemli özelliklerinin ve karşılıklı münasebetlerinin bize malum olduğu neticesini çıkarabilir.

2.4 (19) Türk-Tatar Lehçelerinin Karşılıklı Münasebeti ve Tasnifi Ural ve Altay dillerinin karşılıklı ilişkileri

Mahmud Kâşgarî, Korş, Radloff, Samoyloviç tasnifleri

Türk-Tatar lehçelerinin kendi aralarındaki münasebetlerine geçmeden önce bu lehçelerden meydana gelmiş Türk-Tatar dili ile başka diller arasındaki bağlarla ilgili birkaç söz söylememiz gerekir.

25 Bu komanlar on dördüncü – on beşinci asrlarda kendi dillerine tamamile sahib oldukları halde , artık on altıncı asrın sonlarına doğru kendi dillerini tamı-tamına unutmuşlardır. Öyle ki, bu asrlarda Macaristanı işğal eden Osmanlı türkleri buralarda türkçe konuşan halka rast gelmemişlerdir. Komanca, yani türkçe bilen Varro namındaki son Koman 1770-te ölmüştür. Lakin komancadan macar lüğatine birçok sözler geçmiştir. ( Klaproth. Voyage au mont Caucase et en Georgie, 89)

(32)

21

On sekizinci yüzyılın başlarında İsveçli Von Strachlenberg ilk defa Türk-tatar dillerinin oluşturduğu içerik ve başka dillerle olan ilişkileri ile ilgili fikir yürüttü. Strachlenberg ―Das Nord und Östliche Theil von Europa und Asia, etc.‖ adı ile 1730 senesinde Stockholm‘da yayımladığı eserinde ―Tatar‖ adıyla topladığı bu dilleri ve halkları altı gruba ayırmıştır: 1) Uygur (Fin-Ugor), Barabin ve Hunlar; 2) Türk-Tatar; 3) Samoyed; 4) Moğol ve Mançur; 5) Tunguz; 6) Karadeniz‘le Hazar denizi arasında yaşayan halklar.

Strachlenberg‘den önce filozof Leibniz 1713 senesinde Türk-Tatar ve Fin-Ugor dillerinin birbiriyle alakasının olduğunu ileri sürmüş, bu dillerin karşılıklı olarak araştırılmasını tavsiye etmiş, fakat kendisi bununla pek uğraşıp (20) bir sonuç ortaya koymamıştır.

Von Strachlenberg‘in Türkoloji ve Türk-Tatar diyalektolojisi için en önemli hizmeti Türk-Tatar dillerinin büyük küçük tüm kollarının mukayeseli olarak araştırılmasına yol açması ve zamanımıza kadar araştırılan Ural-Altay Dilleri Teorisinin başlatıcısının olmasıdır.

Her ne kadar Von Strachlenberg on sekizinci yüzyılın başlarında ileri sürdüğü teori devrin âlimleri tarafından pek dikkate alınmasa da, sonraki dönemlerde kendi kıymetini kazanmıştır. Danimarkalı R.K.Rask isimli âlim Strachlenberg‘den önce 1834 senesinde yazdığı eserinde Strachlenberg‘den tahminen bir asır sonra aynı teoriyi almış, önce Strachlenberg tarafından söylenen dil gruplarına Grenland, Kuzey Amerika, Asya ve Avrupa, İspanya ve Galliya‘nın Hint ve Avrupalılardan önceki sakinlerini, Kafkas halklarını ilave etti ve bütün bu geniş dil ailesini ―skif dilleri‖ adlandırdı.

Maks Müller 1896 yılında Leipzig‘de yayımladığı ―Essays‖ isimli eserinde ünlü uyumu ve iltisaki (bitişken) dillerin özelliklerini esas alarak ―Turan dilleri‖ adlandırdığı dillere Siyam, Tibet, Güney Hint, Malay adaları dillerini de ilave etmiştir.

(33)

22

Lenormant 1875 senesinde Paris‘te ―La langue primitive (21) de la Chaldee et les idiomes touraniens‖ ismiyle yayımladığı eserinde bunlara Akkad dillerini de ilave etti.

Bundan sonra Castryn ve Schott Ural-Altay Teorisini Fin-Samoyed-Türk-Moğol-Tunguz olarak biçimlendirdi. Fakat bundan sonra bu dillerin mukayesesi, aralarındaki ilişkiler zamanla geri planda kaldı, bunun yerine Fin-Ugor, Türk-Moğol, yani Altay mukayeseli lisaniyatı. Hint ve Avrupa ilmine aşina olan Fin ve Macar âlimleri Ural grubuna ait lehçeleri detaylı araştırsalar da, Altay grubu lehçeleri Avrupalı âlimler tarafından yüzeysel araştırıldı.26

Ural-Altay teorisinin kesin olarak canlanması veya gömülmesi Altay dilleri, özellikle de Türk-Tatar lisaniyatında devamlı ve detaylı araştırılmalarına yapılmasına bağlıdır.

(22) Türk-Tatar lehçelerinin karşılıklı ilişkilerine ilk defa değinen yukarıda birkaç defa ismi geçen Mahmud Kâşgarî‘dir. ―Dîvânü Lügât‘t-Türk‖ eserinin birinci cildinde yazar karşılıklı dil ilişkileri üzerinde oldukça ayrıntılı durmuştur. Türk-Tatar lehçelerinin birbirine münasebeti meselesinde her devirde ilk olarak bu lehçeleri konuşanların birbirini anlayıp anlamaması esas alınmıştır.

N. A. Aristof ―Türk halklarının etnik yapısı‖ isimli ―Jivaya starina‖ mecmuasının üçüncü ve dördüncü kısımlarında (1860) yazdığı meşhur ve malum makalesinde bu mesele ile ilgili şöyle diyor: ―Ohotsk denizinden, Buzlu okyanustan Adriatik denizine kadar uzanan pek geniş bir toprak üzerinde yaşayan yirmi altı milyon kadar Türk halkı türlü lehçelere ayrılan bir dilde konuşurlar. Öyle lehçeler ki, Orta Asya Türkü Osmanlı Türkünü anlaya biliyor. Beöthling Yakut dilinin önemini lüzumsuz büyüten Erman‘ın Lena sahildeki Yakut Türkünün İstanbul Türkünü kolayca anlar fikrini şiddetle reddediyor. Fakat Beöthling‘e Yakut dili örneklerinin bir kısmını vermiş olan Midendorf seyahati esasında Kara Kırgızca Yakutça anlaştığını söylüyor. Diğer taraftan, Vambery ―Türk halkı‖ (―Das Türkenvolk‖)

26 Ural- Altay nazariyesinin tarihî gelişimi ve bugünki durumu hakkında N.N .Poppe‘nin Baküde 1926‘da olan türkoloji kurultayındaki raporuna bakınız. (Step. otçet. 104)

(34)

23

isimli eserinde(1885, sayfa 466) Anadolu Türkünün Doğu Türkistan lehçesini anlaya bileceğini iddia ediyor‖.

(23) Mahmud Kâşgarî ―Dîvânü Lügât‘t-Türk‖ eserinin 31. sayfasında şu sözleri yazıyor: ―Dilin aslı çok az değişir, değişme yalnız bazı harflerin (seslerin) değişmesinden ibarettir‖.

Bütün bu münakaşalar ve fikirlerin diyalektoloji yönünden pek de önemi yoktur. Çünkü bütün bu genel ve benzer yönlerin olması, onlar arasında farkların olmaması anlamına gelmez. Diyalektolojinin esas amacı bu lehçelerde sesçil ve şekli farklılıklarını bulup araştırmaktır.

Türk-Tatar dillerini şimdiye kadar araştıran dilcilerin genellikle hepsi bu farklılıkları ortaya çıkarmaya çalışmıştır.

Güney Türk, Türkmen lehçesinin araştırılmasına hasredilmiş eserinde İbn Mühennâ ―Dîvânü Lügât‘t-Türk‖le kıyasta az olsa da bir iki sözle bu özelliklere değinmiştir.

―Bilmiş ol ki, Türk dili aslı itibarıyla Türkistan‘dan doğmuştur, nasıl ki, Arapça Hicaz‘dan. Bu dilde konuşanların özelliği hızlı konuşma, harflerin( seslerin) gizletilmesi, değiştirilmesi, medde ve hemzelerin azlığıdır. Türkistan lügatinde bulunan bazı kelimeleri bizim insanımız başka kelimelerle değiştirmişler‖.27

(24) Türk dilin iltisaki (bitişken) özelliğinden de yazar eserinde bahsediyor. Mesela, yine aynı 73. sayfada şöyle bir cümleye rastlıyoruz: ―Bilmiş ol ki, Türk sözlüğünde-dilinde birtakım edatlar vardır ki, ismi-tasgir, çoğul şeklini göstermek için isimlerin sonuna, geçmiş, gelecek, mastar, ismi fil, emir meydana getirmek için fillerin sonuna ilave edilir‖.

İbn Mühennâ‘nın fikrince, Türkçede ث, خ, ط, ف, ه harfleri yoktur. Aynı zamanda Türkçede müzekker-müennes de yoktur.

(35)

24

Mahmud Kâşgarî üç büyük ciltten oluşan on birinci asırdaki Türk-Tatar lehçelerinin birbirine münasebetini daha açık biçimde göstermiştir. Onun verdiği bilgileri kısaca okuyucumuzla paylaşıyoruz.

(25) Mahmud Kâşgarî Türk kabilelerini şöyle ayırıyor: Peçenek, Kıpçak, Oğuz, Yamak, Başkurt, Kay, Yubaku, Tatar, Kırgız, Cigil, Tuhsu, Yağma, Igrak, Caruk, Cumul, Uygur, Tankut, Hitay, Masin. Bütün bu halkların lehçelerini Mahmud Kâşgarî şöyle tasnif ediyor:

1) Uygur

2) Kay, Yubaku, Tatar, Basmıl

3) Kırgız, Kıpçak, Oğuz, Tuhsu, Yağma, Cigil, Igrak, Caruk 4) Yamak, Başkurt

5) Bulgar, Suvar, Peçenek (cilt 1, sayfa 29-30).

Bu halklarla ilgili önceki ve sonraki araştırmacıların eserlerinde azçok malumatlar bulunmaktadır. Bu malumatlara bakarak Mahmud Kâşgarî‘nin verdiği tasnifin o zamanki idari, siyasi ve iktisadi gruplara da uygun geldiğini tesbit edebiliyoruz.28 Mahmud Kâşgarî bu lehçe ve lehçe gruplarından bazılarının dil özelliklerini de veriyor. Onun fikirlerini dokuz gruba ayırabiliriz:

1. Sözlerin başında bulunan ( y-) sesi Kuz ve Kıpçaklarda ya tamamen düşer veya (c-) sesine döner:

(26) Türkçe Kuz ve Kıpçakça

Yelken elken ―misafir‖

Yılığ ılığ ―sıcak‖

Yıncu cıncu ―inci‖

28 Tüm bu kabileler hakkında az-çok ayrıntılı bilgi almak ve kaynaklarını öğrenmek için okuyucu Köprülüzade‘nin ― Türk edebıyatında ilk mutasavvıflar‖ eserine müracaat ede bilir (143-160).

(36)

25

Günümüzde de Kuzey ve Güney Türk-Tatar lehçelerinde bu özellikleri görebiliyoruz. Mesela, Kazak, Anadolu ve Azerbaycan lehçelerinde bu savti özelliklere rastlıyoruz:

Kazak Anadolu Azerbaycan

cigit yiğit igit

cil yıl il

cilan yılan ilan

cıldız yıldız ildız

2.Türkçede sonunda (-y) bulunan sözlerin Argu Türklerinin dilinde sonda (-n) sesi vardır:

Türkçe Arguca

koy kon ―koyun‖

kayu kanu ―hanı‖

çıgay çıgan ―fakir‖

Bu özellik günümüzdeki Kuzey ve Güney lehçelerini ayıran özelliklerden biridir. ―Kayı‖ sözü kuzey lehçelerinde olduğu hâlde, güney lehçelerinde ‗hanı‘, ‗kanı‘, şeklinde kullanılmaktadır.

(27) 3. Kuzlar, Kıpçaklar ve iki Suvar, Suvareyn ( Suvar ve Bulgar) ahalisi sözün başındaki ( m) sesini ( b) olarak kullanır:

Türkçe Başka lehçelerde

Men bardım. Ben bardım/ Ben vardım.

Mon Bon/ boyun

Bu da günümüzdeki Kuzey ve Güney lehçeleri arasındaki farklılıklardandır. Hakikaten de Kuzey lehçelerinin çoğunda söz başında m harfi, güney lehçelerinde b harfine rastlıyoruz. Azerbaycan lehçesi Güney lehçelerinden olsa da ―men‖ sözü

(37)

26

kullanılıyor, fakat bu istisna bir durumdur. Çünkü diğer kelimeler boyun, burun, boynuz kibi kullanılıyor.

4. Söz başında ve sonunda bulunan (t) sesini Kuzlar (d) sesine çeviriyor: Türkçe Kuzca

tevey devey ‗deve‘

ot od ‗ateş‘

Günümüzde Kuzey ve Güney lehçeleri arasındaki farkı açıkça görüyoruz. Kuzey Türk-Tatar lehçelerindeki sert ünsüzlerin birçoğu Güney lehçelerinde yumuşak ünsüzlere çevriliyor:

(28) k˃g Kuzey Güney

kel-kil gel-gil

ket-kit get-git

kor,köz gor, göz

kök gök

kerek, kirek gerek vs.

t˃d top, tip dop, dip teren, tiren deren, derin

tar dar

taş daş

tağ, tav dağ vs.

Genellikle Kuzey lehçelerinde Güney lehçelerine göre sert ünsüzlere daha çok meyillik görüyoruz. İlk defa her iki lehçede konuşan birini dinleyen şahıs bunlar arasındaki farkı kolaylıkla görebilir.

(38)

27

ep ev

ap av

Bu değişim hemen hemen bütün Türk-Tatar lehçelerinde olmuştur. Bunun yanısıra söz başındaki (b) sesi bazı kelimelerde (v) sesine çevrilmiştir: bar-var, ber-ver, yüber-yüver. (29) Bu da Kuzey ve Güney lehçeleri arasındaki esas farklardandır ve Türk-Tatar lehçelerini tasnif edenlerin dikkatinden kaçmamıştır.

6. Yağma, Tuhsu, Kıpçak, Yubaku, Tatar, Kay, Cumul, Kuzlar (ẕ) sesi yerine (y) sesini kullanıyorlar.

kaẕıng-kayıng ―kayın ağacı‖

kaẕın- kayın ―kayın, kayın birader‖

toẕtı-toytı ―doydu‖

Aynı (ẕ) sesini Kıpçaklar, Yamaklar, Suvar ve Bulgar Türkleri z sesine çevirirler.

azak-azak ‗ayak‘

karın toztı ‗karın doydu‘

Günümüzdeki Türk-Tatar lehçelerindeki (y) sesinin kökeni bura dayanıyor. ẕ˃z˃y: kuẕuk-kuzuk-kuyu, kiẕin-kizin-kin (sonra) uẕı-uzı-uyu. Daha eski hali olan kuduk: adak, yadağın, udı-kuyu, ayak, bayan, uyu vs. gibi şekillerinden ayrı, dilimizin tarihî gelişimine hasredilmiş eserimizde bahsedilecektir.

7. Hotan ve Kancak halkları Mahmud Kâşgarî‘ye göre aslen Türk değil, sonradan Türkleşmiş halklardır, onlar Türk sözlerinin başında bulunan ‗elif‘ yerine (h) ilave edip konuşurlar.

(Genellikle Mahmud Kâşgarî‘nin yazdığına göre (h) ses on birinci yüzyıla kadar Türk-Tatar dillerinde yoktur).

(30) ana-hana ‗ana‘

Referanslar

Benzer Belgeler

Tatar İsimleri Sözlüğü’nün ikinci bölü- münde; Tatar erkek isimleri ve Tatar kadın isimleri ayrı ayrı kaleme alınmış olup isimlerin köken bilgisi, anlamı,

Visual phenomena can be studied in the framework of cultural studies, sociology, philosophy and philology, but a unifying principle, common to all these research practices

Oldukça tartışmalı bir süreçten sonra 26 Eylül 2010’da yürürlüğe giren Biyogüvenlik Yasası ve GDO yönetmeliği gere ğince GDO’lu ürünlerin üzerinde, “Genetik

Tatar bilim adamı G.Halit tespitine göre, hırs psikolojisi daha çok romantik eserlerde kendisine zemin buluyor (A.İbrahimov’un “Denizde”, “Çobanlar” hikayeleri ve

научных статей” (İdil Bölgesi Halklarının Filoloji Sorunları. Üniversiteler arası İlmi Bildiriler Kitabı)nda yayınlanmıştır (Moskova, “Remder”

Sibirya Tatar Türkçesi; dört bölümden oluşmaktadır: Giriş, Ses Bilgisi, Şekil Bilgisi ve Metinler. 9-49) bölümünde Giriş Sibir/Sibirya adı değerlendirilmiş; Sibirya

Osteokondromlu hastalarda kitle çapýnda artýþ, aðrý ve basý semptomlarý oluþmasý halinde klinik olarak malign transformasyondan þüphelenilmelidir1. Benzer klinik

Manyetik Rezonans Görüntülemede Rastlantısal Paranazal Sinüs Patolojilerinin Sıklığı Ve Hasta Semptomları İle İlişkisi KBB-Forum 2007;6(3) www.KBB-Forum.net.. 90