Fatoş Güney, Yılmaz Güney gerçeğini Cumhuriyet e anlattı-2
^ Kadife kadar yumuşak, küçük bir çocuk kadar yufka
yürekli ve berrak bir su gibi safve de çocuksuydu Yümaz! J
O yok, anısını rahat bırakın
A
vrupa’ya ayak bastığı andan itibaren,Güney Film Şirke ti'nden pay talep edip Yılmazda pa zarlığa girişerek tepkisini çeken, sonra da ona “Patron” diyen Ni hat’ın kaleminden dökülen şu tümceler de benim için çok önemlkParis Polis Merkezinde işimiz uzadığı için geç kaldığı mıza sinirlenen Yılmaz’ın, üze rimize yürüyerek “Şerefsizler, be
ni nasıl bekletirsiniz, ben Yılmaz Güneydin!” dediğini sıkılmadan
iddia eden Behram’a diyorum
ki:“Ben daha ölmedim...”
Evet, senin üzerine yürüdü, gözlüklerin yere düştü, doğru da nedeni bizim onu bekletmemiz
miydi?! •
Kimi kızgınlık anlarında vuru cu ve kırıcı olabildiği doğrudur Yılmaz’m. İlk gençlik yılların dan bu yana polis takiplerinde, hapishanede, sürgünde, tekrar hapishanelerde, tekrar sürgünde yaşamış olmasından, ülkesinde hiçbir zaman özgür yaratma or tamında üretememiş olmasından gelen gerginlikleri, sıkıştırılma nın ve ezilmenin bunalımlarını taşırdı Yılmaz:
Zaafları da olmuştu, hataları da vardı; herkesten önce de bun lara kendisi sahip çıkardı. Kendi ni sürekli eleştiren, hatalarından ders çıkaran, haklı-haksız kızdır
dıklarının, küstürdüklerinin gön- Yılmaz lünü alan; ama bencilliğe, aptal
lığa, tembelliğe, sorumsuzluğa ve ben zeri olumsuzluklara dayanamayan yanıy la, çoğu zaman tepkici ve rahatsız edici de olmuştur Yılmaz...
Kimseye zarar vermek istemeyen, ama hayatın akışı içerisinde kaçınılmaz olarak ters düştüğü, mecbur olduğu için, iste meden ve elinde olmayan nedenlerden ötürü güç duruma düşürdükler» de olmuş tur Yılmaz’ın.
Oysa, kadife kadar yumuşak, küçük bir çocuk kadar yufka yürekli ve bir karın cayı ezemeyecek kadar insancıl ve berrak bir su gibi saf ve de çocuksuydu Yılmaz!
Ve ben Fatoş Güney, on altı yıl boyun ca, başka hiçbir kimsenin onunla beraber olmadığı kadar uzun sürece, iyiden çok kötü günlerini paylaştığım, hayat ve yol arkadaşım Yılmaz Güney’in ne yalancı lığını, ne nankörlüğünü, ne el koymacılı- ğını, ne gaspçılığını ve ne de tek bir insa nı harcadığını, ne de Nihat Behram, se nin kast ettiğin biçimde “cezalandırdığı
nı” gördüm... Ve, bunları söylemek be
Guney, bir iç çekimde, kamera arkasında prova yaptırıyor
nim için vicdan borcu oldu.
Onu yakından tanıyan, seni de tanıyan ve bugün hala yaşayan ve de söyledikle rinin karşısında tanıklık yapmak istedik leri için beni arayan sayısız dostlar var. Ama değmez; çünkü, söylediklerin ve söyleyeceklerin kuma yazılmış yazılar dır.
Yılmaz öldü gitti, sen ve senin gibiler anısını rahat bırakın!
Şimdi, aradan on yıl geçti,
Düşmanlar., kimi açık seçik, kimi iki yüzlü, kahpece, kimi dost kisvesi altında, düşmanlıklarını sürdürüyorlar...
Bu nedenle, ben, Yılmaz’ın son döne minin şimdilik küçücük bir özetini yap mak gerekliliğini duyuyorum...
“Yol” filminin çekim kopyasını, İsviç re’nin küçük kasabalarından birindeki film laboratuvarında Yılmazda birlikte izlediğimizde ben son derece heyecan lıydım.
Yılmaz’ın yakın çalışma arkadaşı, yö netmen Şerif Gören ve diğer bütün oyun cular ve de set ekibi büyük bir cesaret ör
neği göstererek o dönemin zor şartların da fedakarca çalışmışlardı. Ancak, film de çekim ve teknik olarak aksamalar var dı. Kimi oyunculardan iyi oyun, iyi sonuç alınamamıştı. Kimi sahneler değişik yo rumlanmıştı; yine senaryodaki önemli bazı sahneler, çift kamerayla çekilmesi ne rağmen, kullanılamayacak vaziyettey di.
Yılmaz, bütün bunları daha önceden tahmin ediyor ve bekliyor olmanın sakin liği içindeydi.
Montaj masasının başına geçtiğinde makası acımasızca kullanmaya başladı.
Senaryoyu ilk okuduğumda, “Bu, se
naryo sınırlarını aşıyor; bu, destan tadın da bir başeser” dediğim hikayedeki on
bir kahramandan beş tanesi, zaten Yıl maz tarafından, çekimde kolaylık olsun diye daha önceden öldürülmüşlerdi; şim di yine bir sürü sahne, çöp kutusuna atı lıyordu.
Sonunda senaryo bir kez daha allak bullak oldu, hallaç pamuğu gibi atıldı, birçok sahnenin yeri değişti, geriye kalan»
altı kahramandan sadece dört tanesi ha yatta kaldı. Diyaloglar çıkarıldı, yeni di yaloglar eklendi... Müziklerle beslendi; halı gibi, film baştan dokundu. Yepyeni bir biçim, yepyeni bir ruh kazandı. Dina mik, enerjik bir yapıya kavuştu...
Bitmiş olarak ilk seyrettiğimde gözle rime zor inandım.
Bu bir mucizeydi...
Yılmaz, çöpe giden yüzlerce metre ne gatife, makasın hışmına uğrayarak kuşa dönen eserine bakarken, kanadı kırık bir kuş gibiydi.
Hüzünle,
“Ah, bir de bu filmi ben çekebilmiş ol saydım!” dedi.
Hapishanede yazdığı ve başkaları tara fından çekilen her filmi gördükten sonra içinde duyduğu acıydı bu.
Çaıınes’a ayak bastığımız andan itiba ren. festivalin odak noktalarından biriy- dik.
Yarın: Kahramanların yaratıcısı kimdi?
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi