İTALYA CEVELÂNINDAN NOTLAR
...
!!l!lllJ!!!!ll!l!!Jl!llhMlijHITOTlÏÏMnj}!l!iiUÏ!h)s
Napoli - Roma ve İstanbul
Yazan: İsmail Habib Seviik
On yedi yıl önce Avrupa seya hatinden dönerken Napoli ve Pom- pei hakkında «Tunadan Batıya» da iki yazı yazdığım için bu sefer İtalyamn bu baş limanında pek az eğlendim. Orada İstanbuldan geldi ğinizi anlıyan herkes size bu iki şehirden hangisinin daha güzel ol duğunu sorar. On yedi yıl önceki yazıda Nalopiyi İstanbula biraz vaklaştırabilmek için bizim belde ye ne kadar katmer katmer feda kârlıklar yaptırmıştım.
Bir defa Haliçle Boğaziçini or tadan kaldırıp Saraybumunu Ka- dıköye yekpare bir kara halinde birleştirdikten sonra Kalamış ko yu ile İzmir körfezini de haritadan silerek, Bozbumun ucunu Bostan cıdan Adalara doğru kıvırmak su- retile meydana gelen geniş kavisli körfezin önüne, bizdeki dört ada ya bedel bir tek Kapri adasını o - turtmak pahasına, sırf harita bakı mından bir Napoli çizmiştim amma bu da şüphesiz İstanbul için zulüm üstüne zulüm oluyordu.
On yedi yılın farkları:
Son Cihan Harbinde korkunç bombardımanlara uğradığını ajans lardan öğrenip durduğumuz Napo- lide hazin manzaralar göreceğimi sanıyordum. Beş altı yıl içinde İtai- yanlar şehrin bütün yaralarını tıl sımlı bir merhemle ortadan kaldı- nvermişler.
Limana girince göze çarpan ilk yenilik büyük yolcu salonudur. Çevresine beş tane cüsseli vapurun bir anda yanaşıp alt ve üst katlar dan yapılabilen ikizli çıkış sayesin de yolcularile yüklerini çabucak I boşaltabilen son sistem bir tesis. I Şimdi umum! müze yapılan, şehrin
en yüksek yerindeki San Martına kilisesinden bütün beldeye
bakıyo-Doğu tarafındaki hafif kabartılı saha blok apartmanlarla dolmuş. Bunlar ucuz halk meskenleridir. Mesken davasının en kestirme ve en hayırlı yolunu ne iyi bulmuş lar. Şu Hapri adasına bile bakınız: Denize geniş bir kavis çizen Na poli hilâlinin tam orta hizasında bir yıldız gibi duran ada. Vapurumuz çok yakından geçtiği için iyice gördüm. Bizim Büyükadanın tırna ğı bile olamaz. Yalçın, haşin, kuy ruk tarafı kesilip belinden balta lanmış heyulâî bir timsah bedliğile görünen acayib bir ada. Fakat işte dünya zenginleri oraya üşüşüyor. Amerikanın en ünlü sinema yıldız ları orada. Geçen sene İngiliz Veli ahdı Prenses Eiizabeth bile oraya geldiği gibi en son Mısır Kralı la balayım orada geçirdi. Nedir bu büyü? Yahya Kemalin şiiri bizim adalara «İlâhî» sıfatını vermişti. Kapri İlâhî değil dünyevî. Dünyayı kendine bu sayede çekiyor.
Vezüv ve Stromboli
On yedi yıl önceki yazıda İstan- bulun Napoliye karşı tek imrendiği mazhariyetin Vezüv olduğunu an latmıştım. Dağın tüttürdüğü du manı başı üstünde bir sorguç misali geıip duruşu elbet imrenilecek bir şeydi. Fakat bu sefer o duman da kalmamış. Demek ki Vevüz gene derin uykusundadır. Bereket ver sin Vezüve karşı bu mahruimeyiti- mizin yüzlerce mislini Stromboli sayesinde telâfi ettik. Radarın ver diği mesud imkân yüzünden va purlar o daracık Mesina Boğazım geceleri de emniyetle geçebiliyor lar. En ufak balıkçı kayığına ka dar herşey kaptan köprüsünün pusla mekanizmasındaki aynaya olduğu gibi aksetmektedir.
Ankara vapurunun süvarisi Şe fik Kaptan, giderken de gelirken d®, Stromboli'ye yakından yaptır-,
dığı tavaflarla bütün yolculara ta- biatin en yaman şehrâyinini seyret tirdi: Dağın iki kraterinden göküu karanlıklarına yakut kubbeli feve ranlar yapan lâvlar, âni bir dev rilişle, dağ sathından iki ateş nehri halinde ine ine diblere doğru sönüp giderken; yukarıdaki fırlayış, orta daki akış ve dibdeki bitişten yapıl ma bu üç manzaralı şehrâyini her 5-6 dakikada bir, ve her defasında homurtulu nefes alışını da işit tirerek tekrar eden dağ bu halile ne kadar canlı bir mahlûk olduğu nu anlatıp duruyordu.
Sinobu andıran belde:
Napoliden, rahat bir asfalt üze rinde ilerliyen otomobilimiz 95 in ci kilometrede Formiya’ya vardı. Gazinosunda öğle yemeğini yiyece ğimiz orası kralın sayfiye yeriymiş. Kral köşkü şimdi turistlere yarıyor. Kavisli denizin karşı kıyısında ge rilen Formiya’nın manzarası güzel: Beldenin önünden denizde yüzmeğe çıkmışçasına hareketli bir hamle yapan Gaeta burnu boynuna kadar suya gömüldükten sonra nefes al mak için sanki başım kaldırmış. Burdu mazgallı eski bir kale bu başı taclandırmaktadır. Boyun ta rafı yassı bir berzah halinde. Bü tün bu manzaraya bakarken bi zim Sinobu hatırlıyorum: Sinob da böyle bir boyun ve böyle bir baş atılışile denize hamle eder amma bizimkinin vücude getirdiği eser daha sanatlıdır, iki tarafındaki iki koy birbirine aynalık yaptığı için vaktile «Yurddan Yazılar» da söy lediğim gibi, gündüzle gece arasın da akşam denen titrek zaman çiz gisi orada çizgilikten çıkıp satıh halini alır; canım Sinob.
Fakat ne çare ki burada şu otele, şu gazinoya, şu bahçelere, ve ni san sonunda olduğumuz için henüz mevsimi gelmemekle beraber şim diden burayı dolduran kadınlı er kekli şu kalabalığın neşesine ba kıp bir de Sinobun güpegündüz uykuda gibi duran sessiz melûllü- ğünü düşününce içimde belirsiz bir ustura keskinliğinin sinsi sızısı nı duyuyorum.
İki «Yedi Tepeli» 1er:
Bizim İstanbulun yedi tepesi ol duğunu hep biliriz. Gene hep bili riz ki bunların birincisi Saraybur- nu sırtıdır. Orayı Topkapı Sara yındaki eyvanlı binaların kubbele ri ve kulelerinden başka Revan ve Bağdad köşkleri gibi mimarlık san atının, kendi ağırlıklarındaki pır lantalardan daha kıymetli, eserlerle bezedik. Diğer tepelerimizin her birindeki kubbelerle o tepeleri bi rer boy daha yükseltmenin sırrına ermişiz. Romanın da yedi tepesi var. Onlar bir kere bizimkiler ka dar kabarık değil. Çoğunun tepe olduğu bile belli olmuyor. Sonra o tepeler kubbelerle birer boy daha kaldırılmamış. En yüksek kubbe leri olan Sen-Piyer yedi tepenin dışındadır.
Bizim birinci tepe gibi onların birinci tepesinin de efsanesi var.
NÂZIM HİKMETin
Rusyaya gideceğini 6 ay evvel münakaşa eden
Komünizmle
Mücadele Rehberi
adlı eseri okumalısınız. Satış Yeri : İNKILÂP KİTABEVİ
İSTANBUL
Evliya Çelebimizin anlattığı Çark efsanesine göre Süleyman Peygam ber yeryüzünün en güzel kızı olan sevgilisine yeryüzünün en güzel bir yerinde bir saray yaptırmak için o yerin bulunmasına cinleri memur etti. Cinler yeryüzünü karış karış taradıktan sonra bu en güzel yeri bulurlar. Süleyman sorar: «— Ne resi?» Cinler cevab verir: «— Sa- raybumu.» Bunun sadece bir ef sane olmadığı oranın hâlâ en güzel yer oluşile belli. Romanın birinci tepesi Monte Paladino’ya gelince: Yetim kalarak dişi bir kurd tara fından emzirilmiş meşhur Romus ve Romulus isminde iki kardeş Mi- lâddan önce 753 te Romayı o tepe ye kurdular. Böyle kat’î bir rakam ileri sürülüp geldiği için o hâdise bir efsaneden ziyade bir hakikat sanılıyordu. Halbuki hafriyattan sonra o tarihten daha eski zaman lara aid Etrüsk mezarları bulundu ğu gibi Romulus’un mezarı denen merkadde de bir Etrüst kitabesi meydana çıktı.
En sağlam esen
Romadaki yedi tepenin asıl bel kemiği İtalyanların kapitolüno de dikleri kapitoldür. Oradaki kaleye aid tarihî menkıbe uzun zamanlar- danberi bir çok milletlerin mekteb kitablanna kadar geçmiş bulunu yor: Golvalı barbarlar Komayı ele geçirdiler. Fakat tepedeki iç kale hâlâ dayanıyor. Bir gece orası bas kınla alınacak. Her şey yolunda, kale içindeki yorgun askerler hep derin uykularına dalmışlar. Bat- barlar ipli merdivenlerden içeriye atladılar. Fakat muhasaradaki as kerlere gıda için saklanan kazların uyanıp feryadlarile ortalığı velve leye vermeleri yüzünden yatakla rındaki mahsurlar da derhal fırla dılar. Baskın önlenmişti. Fakat mağlûbiyet önlenemedi.
Romalılar çok yüksek tazminat vermeyi kabul ederek büyük bir terazinin öte kefesine konan ağırliK miktarınca altm ödemek zorunda bulunuyorlar. Beriki kefeye başla dılar altınları doldurmaya. Doldur, doldur, bir türlü öteni kefe kalk mıyor. Galiba oraya hile ile muka veleden hariç ağırlık kondu diye itiraza kalktıkları zaman Golvalı barbarların reisi Brennos, belindeki o ağırlar ağın kılıcını da kaldırıp o kefeye koyarak «Veyl mağlûbla- ra!» diye bağırdı. Kapitalde bu hâ diseyi hatırlayarak düşünüyorum: Ne o kale kaldı, ne o imparator luk. Fakat yirmi beş asırdır o iki kelimelik söz bütün dünya dillerin de dipdiri yaşıyor. Demek bu dün yada en sağlam eser sözmüş.
İkizliliğin yanlışlığı:
İstanbulla Romanın yedi tepeli oluşlan iki beldeye aid bir topog rafya tesadüfüdür, Fakat bu iki belde, tarihî bir galatla da, «Garbi Roma», «Şarki Roma» oıye ikiz- lendirildiler. O iki imparatorluğun bir defa dinleri ayrı, Roma put perestti, Bizans Hıristiysndır. Son ra dilleri ayrı, Roma lâtince konuş tu, Bizans grekçe. Aynı zamanda bünyeleri ayrı, Roma İmparatorlu ğu Cumhurun, yani halkın malıdır; Bizans İmparatorluğu ise haneda na, yani şahıslara bağlı. O iki im paratorluk arasında ikizlilik değil, hattâ benzerlik değil, aksine zıdl'.k var: Roma İmparatorluğu bir çekir değin ağaç oluşu gibi uzvî bir de ğişmeyle büyümüştü, Bizans İmpa ratorluğu ise ihtişamla kurulup eriye eriye bitti. İstanbulla Koma yı birleştiren kendileri oeğil her ikisindeki iki büyük yapıdır. Bu iki yapı cihınla oynayıp cihanı çal kaladılar. Görüşeceğiz.
Taha Toros Arşivi