• Sonuç bulunamadı

Halide Edib’in İlk Roman Denemesi: Çingene Kızı

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Halide Edib’in İlk Roman Denemesi: Çingene Kızı"

Copied!
12
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

İnci Enginün

HALIDE EDIB’S FIRST NOVEL TRIAL: THE GYPSY GIRL

ÖZ: Halide Edib Adıvar’ın ilk eseri olarak bazı kaynaklarda adı geçen Çingene Kızı adlı yarım kalmış romanın başlangıcı, Türkçe süreli yayınlardaki tefrika romanları tespit eden bir proje çalışmasında ortaya çıkmıştır. Hanımlara Mahsus Gazete adlı gazetede tefrikaya başlanan roman, kendisi de öksüz olan fakat halası tarafından korunan Güzide adlı bir genç kızın sokakta dilencilik yapan küçük bir Çingene kızını konağa getirmesi ve konakta yetiştirmek iznini halasından, yeğeni Rıfkı vasıtasıyla almasını, küçük kızın içine girdiği bu yepyeni evdeki ilk gece-sinde geçmiş günlerini ve gecesini, ailesiyle birlikte hayal etmesini anlatmaktadır. Halide Edib’in sonraki eserlerinde de geliştireceği özellikleri, henüz hayli zayıf olan Türkçesiyle ifade ettiği bu hikâyenin muhtemel örneği Ahmet Mithat’ın Çingene adlı romanı olduğunu düşündürmektedir.

Anahtar Kelimeler: Halide Edib Adıvar, Çingene Kızı, roman, tefrika.

ABSTRACT: The beginning of The Gypsy Girl (Çingene Kızı) which in some sources was mentioned as the first novel of Halide Edib is found by the project to uncover the Turkish serial novels. The novel was serialized in the Gazette For Women (Hanımlara Mahsus Gazete). The story begins with the sudden decision of Güzide, who is an orphan, under the protection of her aunt, to take a small Gypsy girl to her aunt’s mansion. She wants to bring up the child in the mansion and ob-tains her aunt’s approval through her cousin Rıfkı. In the bedroom the Gypsy girl tries to understand her current state, and before going to sleep she remembers the difficult days spent with her family. The story ends with an incomplete sentence which may arose the feeling that it was censored. With several items to be used and enlarged in her subsequent novels –including her misuses of Turkish– this novel seems to take The Gypsy (Çingene) by Ahmet Mithat as its model. Keywords: Halide Edib Adıvar, The Gypsy Girl (Çingene Kızı), novel, serial novel.

Yeni Türk Edebiyatı, Sayı 18, Ekim 2018, s. 25-36.

(2)

...

Halide Edib hakkındaki araştırmama başladığım ilk günlerde okuduklarım arasında onun “Çingene Kızı” adlı bir roman/hikâye yazdığına dair ifadelere rastlamıştım. Hayli de aradım, fakat yaptığım geniş araştırmalara rağmen bu esere rastlamadım ve her hâlde bunun da yazarının yazmayı hayal edip bitiremediği veya basılmamış bir kitap olduğunu düşündüm. Aradan yıllar geçti ve ben ancak bunca yıl sonra Halide Edib’in “Çingene Kızı” ile karşılaştım. Bu karşılaşmayı sağlayan, Cumhuriyet’e kadarki tefrika romanları tespit edip bunları internete yükleyerek herkesin yararlanmasına fırsat veren genç araştırma grubuna şahsen bir eksiğimi giderdikleri ve birkaç merak ettiğim eseri de görmemi sağladıkları için sonsuz bir şükran duydum.1

*

“Çingene Kızı” Hanımlara Mahsus Gazete’de yayınlanmış (231-267, 23 Eylül 1315/5 Ekim 1899-15 Haziran 1316/28 Haziran 1900). Bu tarihler metnin fasılalı olarak 19 sayıda tefrika edilmiş olduğunu göstermektedir.2 Tefrikanın son cümlesi

ta-mamlanmadan kalmış. Bu da akla eserin sansüre takılmış olabileceğini getiriyor. Fakat okuduğum metinde sansürün neyi beğenmemiş olabileceğini çözemedim. Mamafih o dönemde yasaklanan nice eserin yasaklanma sebebini bugün kestirebilmek çok güçtür. Hikâye Güzide adlı bir genç kızın Üsküdar’da dilencilik eden bir küçük Çingene kızını alıp konağa getirmesiyle başlar. Güzide güzel, kültürlü bir kızdır, öksüz ve yetim olduğu için halası Zehra Hanım ile birlikte oturur. Yatalak olan Zehra Hanım’ın Rıfkı adlı kültürlü, zarif bir oğlu vardır. Güzide çocuğu eve getirirken arabacıdan, uşaktan, dadısından başlayarak bir hoşnutsuzluk hisseder. Güzide kızı evde tutmasına halasının izin vermemesi ihtimaline karşı yeğeni Rıfkı’dan yardım ister. Rıfkı annesiyle konuşur,

1 1860’lı yıllardan başlayarak 1928’e kadar 302 dergi ve gazetede çıkmış olan 569 telif, 784 çeviri roman TÜBİTAK’ın desteklediği, Özyeğin Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Ali Serdar’ın yürüttüğü proje ile tespit edilmiş ve dijital ortama aktarılmıştır. Koç Üniversitesi de edebiyat tarihinde henüz adı anılma-yan eserleri basmaya başlamıştır. Özyeğin Üniversitesi’nin web sayfasından bu projeye katılanlar ve projenin gerçekleşme macerası ile süreli yayınlardaki tefrika romanların metinlerine ulaşılabilir. http:// tefrikaroman.ozyegin.edu.tr/veritabani (Erişim: 3 Şubat 2018).

2 Hanımlar Mahsus Gazete, nu. 231 (bilgi notunda 213 yazılmış), 20 Mayıs 1315 (Bu tarih de eserin

tefrika dökümünde, aşağıda görüleceği üzere farklıdır). 15 Haziran 1316 (1900).

a nu. 231, 23 Eylül 1315, s. 5; nu. 232, 30 Eylül 1315, s. 5; nu. 233, 7 Teşrinievvel 1315, s. 5; nu. 235, 21 Teşrinievvel 1315, s. 4; nu. 237, 4 Teşrinisani 1315, s. 4; nu. 238, Teşrinisani 1315, s. 5; nu. 241, 2 Kânun-evvel 1315, s. 4; nu. 243, 16 Kânun-ı evvel 1315, s. 4; nu. 245, 30 Kânun-ı evvel 1315, s. 2; nu. 246, 6 Kânun-ı sani 1315, s. 2; nu. 247,13 Kânun-ı sâni 1315, s. 4; nu. 249, 3 Şubat 1315, s. 4; nu. 250, 10 Şubat 1315, s. 4; nu. 251, 17 Şubat 1315, s. 4; nu. 252, 24 Şubat 1315, s. 4; nu. 256, 23 Mart 1316, s. 5; nu. 257, 6 Nisan 1316, s. 4; nu. 265, 1 Haziran 1316, s. 5; nu. 267, 15 Haziran 1316, s. 5.

(3)

dindar kadının merhametine hitap eder ve Güzide’nin istediği izni alır. Yaşlı kadın, sadece “Güzide’yi senden farklı tuttum mu ki, kendisi sormadı” demekle yetinir. Rıfkı’nın da Güzide’den bir isteği vardır. Rıfkı artık evde bulunmayan dadısının terbiye görmek üzere konağa gelen güzel kızı Zühre’ye âşıktır ve onunla evlenmek istemek-tedir. Bu konuda annesini ikna etmesini Güzide’den rica eder. Küçük Çingene kızı Zeynep sevimlidir, insanları güldürüp, kendisine acındırıp onlardan para koparmasını bildiği için annesi onu kendisiyle birlikte dilenmeğe götürmektedir. Kendisini sevimli bulup evlerine götürenlerden bir süre sonra kaçtığı için annesi onu para karşılığı her isteyene vermektedir. Zeynep evde yıkanıp temizlenir. Temizlenemeyen saçları kesilir. Üstüne evdeki halayıklardan birinin elbisesi giydirilir. Akşam yemeğinde sofrada Gü-zide, Rıfkı, Güzide’nin dadısı ile birlikte Zühre ve Zeynep de vardır. Çevresindekiler görüşüne katılmasalar da Güzide Zeynep’i eğitmek amacıyla eve getirmiştir. Zeynep akıllı, meraklı bir çocuktur. Çevresini iyice inceler. Gece kendisine verilen süslü odada yatarken, annesiyle sokakta geçimlerini nasıl kazandıklarını, insanların kendilerine tiksinerek baktıklarını, gökyüzünü seyrederek yattığını hatırlar. Hatırladıkları arasında babasının kendisine kuvvetle attığı bir tokat da vardır.

Hikâyeyi okurken Halide Edib’in daha ilk eserlerinden itibaren gözlem yeteneğine sahip olduğu görülmektedir. Bunu neşredilmiş olan her tefrikayı, metinden alıntılarla özetlerken görebiliriz:

(Tef.1) Yazar olayın geçtiği mekânı daha ilk cümlede açıklar: “Üsküdar’ın dar sokaklarının birinde daima tesadüf edilen o dilenci bugün de çocuğuyla oturmuş ge-çenlere avuç açıyordu.”

Mekân belirtildikten ve hikâye edilecek kişi tespit edildikten sonra kadının kıyafeti tasvir edilir. Beş altı yaşlarındaki çocuğun tasviri biraz daha ayrıntılıdır. Dilenci kadın gözüne kestirdiği bir hanıma musallat olması için çocuğunu uyarır: “Çocuk ancak bir maymunda görülebilen bir çeviklikle sıçradı. Topallayarak kendine doğru gelen hanıma ilerledi. Ellerini açıp yüzüne şayan-ı merhamet bir kıyafet verdi. Yan gözüyle de hasıl ettiği tesiri anlamak için hanımın yüzüne bakıyordu. Pek de memnun olmuş olmamalı ki pis esmer çehresi zorla getirilen bir elemle tabii bir Çingene hiddeti arasında dövüş ediyordu. Birkaç lokma ekmek için veçhesini iyi bir oyuncu gibi değiştirmeğe mecbur olan bu sefil çocuk beş altı yaşında bile umumi budalaların para vermeleri için nasıl hareket etmek lazım geleceğini biliyordu.” Burada sadaka verenlerin budalalıklarına dair bazı anekdotlar anlatılır.

(Tef. 2) Budala saydığı o kişileri Çingenelerle kıyaslar ve kendi “zeki milletini herkese fâik” görür. “Bu küçük büyüdüğü vakit sade-dil hatta akıllı adamları bile kendi zekâsının açtığı kapana tutturdukça mahzuz olmak gibi Çingene-vâri bir huyu ile iftihar edecekti.”

Fakat karşısındaki “yeşil gözlü hanımda tanıyamadığı bir kuvvet mevcut olduğunu anladı. Kendini süzen o mukavemet-sûz gözlerin altında adeta asabiler gibi ağlamağa

(4)

karnının aç olduğunu söylemeğe başladı. Fakat bu defaki hareketinde bir doğruluk vardı.” Genç hanım, yerde yuvarlanan çocuğa “benimle gelir misin” dedikten sonra çocuğun annesine gider. “Fakir kadın dualar ederek hanımın verdiği para ile çocuğu almak için ettiği teklifi kabul” eder. Kadın izin vermiştir çünkü çocuğun birkaç gün sonra döneceğinden emindir. Çocuk genç hanımı isteksizce takip eder. Halide Edib’in kahramanlarıyla ilgili yorumları da ilginçtir: “Ya bu sefillerin heyet-i ictimaiyemize kabul olunmuyor diye hayatları boş olduğuna inanmayalım. Onlar için sayfaları insan çehresinden mürekkep bir kitap vardır ki ona çalışırlar. O kitabın bazı sayfalarının en rakîk çizgilerini nazar-ı dikkatten dûr tutmaz!”

(Tef. 3) Arabaya bindikten sonra uşak genç hanımın kızı kucaklayarak kendi yanına oturtmasını yadırgamıştır, fakat “hanımın fevkalade hâllerine alışmış” oldu-ğundan sesini çıkartmaz. Uşak da hanımını “harikulade” bulur, o herkeste hürmet uyandırmaktadır. “Haydi bir çift parlak kara gözün dikkatle teftiş ettiği bu yeni şahsı biz de tetkik edelim.” derken Halide Edib’in ifadesi Ahmet Mithat’ı hatırlatır: “Evvela çehresinden başlayalım. Siyah peçeyi kaldırmış intizamlı kaşları alnının bir kısmını örtmüştü. Diğer kısmı yüzünün öteki parçalarından daha beyaz daha parlaktı. Derin yeşil gözlerini uzun kirpikleri nîm örttüğü vakit baygın ve güzel olabilirdi. Fakat bu hanımın gözleri daima açık, daima bir yere ma’tuf olduğundan ihtimal pek çok adamlar bir kadının gözlerinde mevcut olması lazım gelen o yumuşaklık yerine bu vakar ve ciddiyetin kaim olmasına itiraz ederler. Burnu mükemmel ağzı da büyücekti. Fakat kırmızı iri dudaklarının büküntüleri sahibinin hiddetlendiği vakit istihzaya yakın mütekebbirane bir acılıkla şaşaası herkes için değilse de bazıları için pek yaman bir güzellik demektir. Kıvrık çene solgun fakat dolgun yanaklarındaki metanet pek azm-i kavî sahibi bir kadın olduğunu ima ediyordu. Ya kımıldanmasındaki başkalık...” Bu kadının güzel mi çirkin mi olduğuna karar vermek zordur. Halide Edib’in Handan başta olmak üzere kadın roman kahramanlarını tasvirde hep bu arada kalışı belirttiği hatırlanmalıdır.

(Tef. 4) Bu çehre kolay unutulamayacak bir çehredir. Araba bir saat sonra “Kadıköyü’nde bir konak önünde” durur. Yüksek duvarlarla çevrili bu konak ve bah-çesinin demir kapısı açılır. Kapıcı da uşak gibi küçük dilenciyi görünce şaşırır fakat küçük hanım “büyük gözlerini kendine çevirince” derince bir nefes alarak başını önüne eğer. Bahçeden geçerken “yeni misafirin gözleri fal taşı gibi” açılır. “Gıcırdayan sadef gibi beyaz dişlerini göstererek ağaçlara doğru” yürüyünce “hanım armut kopararak küçüğe” verir. Konağa girer ve kendisini karşılayan ihtiyar bir Çerkez, vakarlı hanı-mı şefkatle kolları arasına alarak beyaz elini öper. Bu ihtiyar, genç kadının dadısıdır. “Dadıcığım! Kuzum bunu yıkayınız giydiriniz de bana köşke yollayınız. Az daha unutacaktım evvela karnını doyurunuz” der.

(5)

(Tef. 5) Bu kısımda Güzide tanıtılır: “Düz kestane rengindeki saçları biçimli başını sıkıca toplanmış fakat açık alnına yavaşça kayması mermer gibi soğuk olan çehreye bir sevim veriyordu. Sıkı kara esvapları güzel bir endam gösteriyor ve çehresine de fazla bir beyazlık bahşediyordu. Eğer renksizler yarı hasta gibi görünmek istemezlerse siyah giysinler çünkü gözlerin etrafına birer halka yapması tabiidir. Fakat kirpiklerle esvabın ittihadından husule gelen gölge dostumuzun yeşil gözlerindeki durgunluğu bir derece izale ediyordu.”

Güzide, arkasında dadısıyla “çifte merdivenlerden” çıkar, “kalın siyah perdeli bir oda önünde” durur. Eli kapı tokmağında olduğu hâlde “Rıfkı odasında mı?” diye sorar. Evet, cevabını alınca da önce onu göreceğini söyler ve dadısına son talimatını verir: “Sen aşağı git dadı rica ederim getirdiğim o küçüğe iyi baksınlar. Çingene’dir diye halam istemezse her neyse Rıfkı’yı ikna etmeli.”

“Dadı da ihtimal Çingene’yi evde bulundurmamaktan yana hala hanım ile hemfi-kir” olsa da “büyüttüğü genç kıza olan muhabbeti onun her kelimesini ihtiyar Çerkez’e bir kanun hükmüne” soktuğundan “sütkızına bir daha muhabbetle bakarak” çekilir.

(Tef. 6) “Genç kız üçüncü kata” çıkar, “büyük sofanın orta yerinde sulu boya resimli kemerin pembe perdelerini kaldırarak bir kadın dairesi gibi muattar açık renk kumaşlarla döşenmiş bir daireye” girer: “Bu daire bir sigara odası, bir yatak, bir tuvalet bir de yazı odasına benzer diğer bir odadan ibaretti. Yatak odasıyla tuvalet odasına bu sofaya kapısı açılan koridor vasıtasıyla girilir, diğer odalar bu sofa üzerinde olup kapıları da açıktı. Sigara odasında kalın bir ses ‘Çeşm-i mahmurun sebeptir nâle vü feryadıma’, diye mırıldanıyordu. Genç kız kapıdan içeri baktı. Yeğeni kadın olma-lıydı. Beyaz pantolona siyah kadife ceket giymişti. Enli omuzlarına dökülen altın rengindeki bukleleri, uzun sarı bıyıkları, hafif mavi gözleri pek cazibeliydi. Biçimli beyaz parmakları arasında sigarasını eziyordu. Yirmi sekiz yaşlarında olan bu gencin harikulade taraveti ancak yirmi dört yaşlarında gösteriyordu. Mamafih hareketindeki sadelik dünyayı iyice görmüş olduğunu ima ediyordu. Başını çevirip de odada diğer bir şahıs olduğunu görünce gülerek dedi ki:

– Vay yeğen ne kadar erken döndün. Nasıl sokaklar eğlenceli mi?

– Hayır, hem İstanbul’a gitmedim... Ne kadar yoruldum biliyor musun? Seninle ciddi konuşmak istiyorum, vaktin var mı?” dedikten sonra (Tef. 7) o gün bir “çocukluk” edip bir Çingene çocuğunu eve getirdiğini söyler ve ekler: “Acaba halam yanımda bulundurmama müsaade eder mi?”

Rıfkı her şeyin alayındadır: “Anneme söyleme eğlenir dururuz” derse de Güzide halasını aldatamayacağını söyler. “Hem ben onu eğlence için almadım, terbiye edip adam etmek için.” demesine Rıfkı önyargısını gösteren bir cevap verir: “Benim aklım Çingene’nin adam olacağını kesmiyor.”

(6)

Güzide masaya dayanarak yeğenini yukarıdan aşağı süzerek: “Yanılıyorsun azizim sen Çingenelik mayasını bilmezsin onların bizce adam olmamaları kendi milliyetlerini muhafaza etmeleridir” der ve Çingenelerin “Hindistan’dan hicret eden bir kabile oldu-ğunu” hatırlatır. Onun yeğeninden istediği çocuğun yanında “kalması için valideden müsaade” almasıdır.

Rıfkı “Annemden istediğin müsaadeyi almağa çalışırım fakat sen de lütfen bana şu himaye edeceğin harikulade kızın ders programını söyle” dese de Güzide bunu açık-lamaz. Rıfkı “Kuzum Güzide, raks ile musiki dâhil olsun.” demekten kendini aaçık-lamaz.

(Tef. 8) Güzide Rıfkı’nın ricasını dinlemeden, sonra söylersin diyerek çıkar. Rıfkı onun arkasından bakarak “O kadar renksiz olmasa zararsız olacak. Lakin amma da vakarlı oluyor ha. Neyse acaba Zühre için yapabilir mi?”

Saatine bakar, “saçlarını parmaklarıyla düzelterek annesinin odasına gitmek için ceketini” ilikler ve “Güzide’nin tereddüt ederek girmediği odaya yavaşça” girer. Rıfkı annesinin odasına “ayaklarının ucuna” basarak ve “hürmet-i fevkalade” göstererek girer, bu hâliyle “ihtiyar kadına adeta kutsal bakıldığını” zannettirir. Odanın ortasında “gayetle temiz büyük bir halı, kar gibi beyaz örtülü erkân minderleri, uzun bir ayna, minderlerin orta yerinde temiz bir yatak” bulunmaktadır. Yatakta “kubbeli saçlı muh-terem çehreli ihtiyar kadın, gözlerini kapamış tatlı sesiyle bir şeyler” söylemektedir. Rıfkı onun “kelime-i şehadet getirdiğini bildiğinden hürmetle ellerini kavuşturarak” bekler. “Buruşuk alnındaki parlaklık zayıf çehrede yalnız bir mümin kadında olabilen ruhanî büyüklük, (Tef. 9) içeri doğru çöken ince dudaklarındaki hayretli kımıldanma saf, fakat ihtiyarlıkla fersiz kalan mavi gözlerinde ancak âli bir dinin verebileceği o çocukça itimat ve iyilik, Rıfkı’nın annesini her göreni mübarek bir müslime karşısında olduğuna emniyet ettirirdi. Hele tir tir titreyen bol gelen entarisi, arakıyesinin etrafına sarılan yemeni her zaman Rıfkı’ya ‘en-Nezafetü mine’l-iman’3 hadis-i şerifini

hatır-latırdı. Rıfkı her defa olduğu gibi bu kere de annesinin şirin çehresine bakarken hasıl ettiği o muhabbet, ubudiyete yakın bir his hükmünü alarak yanına diz çöktürdü. Zayıf beyaz elini kuvvetli elleri içine alarak yavaşça öptü.

Zehra Hanım gözlerini açtı. Vechinde hâsıl olan yumuşaklık ve mesudiyet tam oğluna perestiş edercesine bir muhabbet ibraz etmede olduğunu anlatıyordu.

Latif sesiyle:

– Bir şey mi istiyorsun yavrum, dedi.

– Anneciğim yanınıza gelmemi daima bir menfaat için zannetmeseniz iyi olur. Her hâlde bu defa elçi sıfatıyla geldim. Güzide yolladı.

– Kendi neye gelmedi onun her istediğini reddediyor muyum?

(7)

– Hayır anneciğim fakat benim daha ziyade nüfuzlu olacağımı tahmin etti. – Kardeşimin çocuğuna şimdiye dek ettiğim muamele kendisinin yanımda oğlum kadar nüfuzlu olduğunu gösterir zannederim.

– Hay hay anneciğim belki de dileği pek mühim de cesaretsizliği onu gelmekten men etmiştir.

Rıfkı birdenbire durdu. Bu hususta muvaffak olmak istiyorsa da annesinin red (Tef. 10) edeceğinden korkuyordu. Validesine dönerek gözlerine çocuklara mahsus bir tatlılık verdi. Onun mukavemet edemeyeceği bir tevazula:

– Ricamı kabul edeceğinizi vaat eder misiniz? dedi.”

“Zehra Hanım’da her sevmeğe müsait kadın gibi her sevdiğine müsaidkâr bulunmak kusuru” (Bu cümle yazar açısından hayli iddialı ve hiç de yaşına uymayan bir hükümdür.) vardır ve “oğlu melek gibi latif gözlerini kendine çevirince” onun her istediğini yapar. Bu sefer de oğlunun isteği “eğer mugayir-i şer-i şerif değilse kabul edeceğini” söyler.

Rıfkı “bir Çingene’yi evde bulundurmak şer-i şerife mugayir olmadığını ispata çalıştıktan sonra Güzide’nin fikrini” açar.

Zehra Hanım itirazları olduğunu dile getirse de, “kimsesiz bir fukarayı eve getirmiş varsın dursun” der. “Güzide şimdilik bunu saklayabilir; ama söyle de öyle kendi ile bir tutmasın. Öyle ya bir Müslüman evladı kimsesi belirsiz ileride iş açacak bir yumurcağı tepesine çıkarsın.” Bundan sonraki cümle Halide Edib’in insanların eşitliğine henüz çok genç yaşta inandığını gösterir: “Zehra Hanım kapısını Hristiyan, (Tef. 11) Yahudi, Çingene her millet fukarasına açtığı hâlde şu yolda beyan-ı fikr etmesi muvafık mı değil mi bilemeyiz.” Fakat yaygın bir görüşü yok farz etmek de imkânsızdır: “Dünyayı ihata eden bir fikri de Güzide gibi herkesin atıvermesi kabil olamayacağı bedihîdir. Bize irsen intikal eden birtakım düşüncelerin münasebetsiz olduğunu bildiğimiz hâlde yine onları silkemeyiz vesselam.” Rıfkı bu konuda kayıtsızdır, ne annesinin “velev ki tecrübe ile sabit olsa bile” ithamlarına ne de “Güzide’nin ifratlı himayesi”ne katılır. Rıfkı daima rahata, kolaylığa alışıktır, zorluktan kaçınır. “Ciddi bir şey yapmayarak hayatın hafif kısmını düşünen bu adam acaba ileride hayatla kavga edecek felakete demir bir kalple” karşı koyabilecek midir? Bunu zamana bırakan Adıvar, namaz vakti gelen yatalak Zehra Hanım’a oğlu Rıfkı’nın abdest almakta hizmet etmesini anlatır. O namaza başlayınca Rıfkı odadan çıkar.

O akşam sofrada Rıfkı ve Güzide’den başka “konakta terbiye edilmek üzere dışa-rıda gezen annesinin yanından alınmış” olan “Rıfkı’nın dadısının kızı güzel Zühre” ile “Güzide’nin getirdiği küçük Çingene” de bulunmaktadır. Halayıklar bir Çingene’nin sofraya alınmasından memnun değildirler. (Tef. 12) “Güzide’yi pek iyi tanıdıklarından sureta bir şey gösterme”zler, fakat Güzide kızın tabağına yemek koyup ona sorular sordukça “sofracı ile Fikriyar” bakışırlar. Güzide bütün gece kızla ilgilenir.

(8)

Rıfkı da Zühre ile konuşur ve onu yemek yemeğe alıştırmağa çalışır. Zühre’nin kendisine dinî ilimler okutan bir hocası vardır. Zehra Hanım da onu haftada iki defa imtihan eder. Rıfkı da “genç kıza acıyarak edebiyat okutmağı” üstlenmiştir. Öğrenci-sinin çalışkanlığından memnundur.

“Zühre her güzel kız gibi mini mini ağzını pembe yanaklarını çekik kestane renginde gözlerini nazik endamını aynada teftiş edince istikbali oldukça parlak olaca-ğını düşünmüştü, fakat Zühre’nin burada Rıfkı tarafından uğradığı iltifat başka türlü ümitlere düşürüyor, elinden geldiği kadar onu memnun etmeğe çalışıyordu. Hatta halayıklar bile kapı yoldaşlarının kızı diye ilk önce ehemmiyet vermedikleri hâlde şimdi küçük bey taht-ı himayesine aldı diye başka türlü muamele ediyorlardı.” “Rıf-kı, Zühre’ye baktığı vakit o bebek gibi güzel çehrenin bir erkeğe fevkalade ilhamlar veremeyeceğini ve büyük fikirler saçmağa muktedir olamayacağını anlardı. Fakat bu çehre sahibesi vazife-şinas bir zevce olabilir. Zevcine sadakatli, sâkit bir muhabbet verebilirdi” diye düşünür.

(Tef. 13) Yemek bitince Güzide köşküne çekilir. “Rıfkı kahve ve sigarasını sof-rada” içip “Zühre ile birkaç hevai lakırdı ettikten sonra” Güzide’nin yanına geçer. “Güzide’ye tahsis edilen bu daire altı odalı olup bir kat üzerine mebni idi. Kapıdan içeri girince bir oturmak odası karşısında bir kütüphane orta yerin bölmesi geçilince gecelik dairesine dâhil olunurdu. İki oda kendisinin, biri dadının olup diğer ufak oda da Çingene’ye hazırlanmıştı. Güzide kütüphanenin gazını yaktırmış yazı yazıyordu. Çingene’nin şerefine olarak dadıya da duhul için müsaade edilmişti. Nefti kadifelerle döşenen bu karanlık odanın duvarları kitap denilen o cazibeli maddelerle doluydu. Ayaklı kitaplıklardan başka odada oturulacak bir genç kızın çalıştığı vakit, yattığı alçak yumuşak minder, yazıhanesinin önündeki katı arkalı iskemle, resail-i mütenev-via ile dolu uzun masasının yanındaki birkaç sandalye bir de oraya buraya atılan ufak iskemlelerden ibaretti.4 Hele beş altı tablo pek dil-nişindi. Güzide o gül ağacından

nazik yazıhanesinde mektup yazarken ufak elinin çabuk hareketine yeğeni de durmuş olduğu hâlde bakıyordu.”

Dik yakalı bol krem akşamlık entarisi ayağının yanında oturan ufak kıza baktık-ça yanaklarında hâsıl olan belli belirsiz pembelik bütün bütün değiştirmişti. Dadıya müsaade-i mahsusa olmak üzere kendi minderi getirtilmişti. Zavallı ihtiyar habire küçük kıza İslamiyet’in şartını öğretiyordu. Burada en şayan-ı temaşa belki Çingene’nin zeki (Tef. 14) veçhi idi. Temizcene yıkamışlar, başını pek de temizleyemediklerinden saç-larını kısaca kesmişlerdi. Küçük halayıklardan birinin pembe entarisini giymiş, esmer ellerini koltuğunun altına koymuş, her gördüğü şeyden mütelezziz oluyordu. Her yere

4 Bu dolaşık cümlelerle Halide Edib’in hem bu metninde hem de özellikle ilk eserlerinde çokça karşılaşılır. Metinde imla yanlışları da çoktur. Bunlardan bir harf eksikliği veya fazlalığı gibi dizgi yanlışı olduğu görülenleri düzelttim.

(9)

bakışında parlak kara gözlerine bir anlayışlık geliyordu. Duvarları serapa kaplayan o bilmecelere baktıkça yüzünde mütecessisâne fakat oldukça âlemde tetkik edilecek çok şey olduğundan dolayı sevinçli bir his, kırmızı dudaklarında kanaatkârane bir tebessüm husule geliyordu. Bu üçünün teşkil ettiği güzel tabloya Rıfkı birkaç dakika kadar baktı. Sonra kendini gören dadıya parmağıyla sükût işareti yaparak içeri girdi. Masanın yanındaki sandalyeye oturarak arkası dönük olan yeğeninin küçük kızla beyinlerinde cereyan eden mükâlemeyi dinledi.

– Evin nerede?

– Selamsız’da ufak bir kulübemiz vardır. – Kaç yaşındasın?

– Dokuz yaşında.

– Daima dileniyor musun? – Burada bulunduğumuz vakit. – Hani Selamsız’da otururdunuz?

Çingene sırıttı küçük gözlerindeki şeytanlık dünyayı Güzide’den iyi bildiğini anlatıyordu.

Güzide küçük kızın yalan söylediğine dikkat edince kaşlarını çattı. Dadı da yalan söylemek elli dört farza mugayir olduğunu anlatıyordu.

Çingene hâmi-i müstakbelin şeytanlıktan memnun olmadığını anlayınca kendi kendine ileride fazilet-i mücesseme olacağını vaat etti.

Kalın bir ses Güzide’ye hitaben:

– Çingene’nin faziletini sulu buldun galiba yeğen, dedi.”

(Tef. 15) “Güzide başkalarına benzemediğini burada anlattı. Kendine mahsus mehabetiyle mahzunane olduğu kadar vakurâne dedi ki:

– Rıfkı eğer onun gibi olmuş olsak acaba ne yapmazdık. Melek gibi bir valide ile iyi dostlara malik olduğun hâlde türlü müşkilata tesadüf ediyorsun. Bu zekâyı görüyor musun? [Elini küçüğün siyah kıvırcık saçlarının arasına koyarak] işte bunu tetkik edip de yalnız insanın birtakım kavaide itaatle rahat olabileceğini anlar.”

Rıfkı Zeynep adlı çocuğu iyice inceler ve onun gelecekte “fevkalade güzel bir kız” olacağını, onun için de “çok bilmesi” gerekmediğini söyler. Çocuğun gelecekte nasıl olacağını tahmin eder ve “hepimizi aldatmak için ne yapmak lazım gelirse onu yapacak sade beni değil” diyerek sözünü bitirir.

(Tef. 16) Çocuk Rıfkı’nın sözlerinden onu da Çingene zanneder ve “Sen de bizden misin?” diye sorar. Neye sordun sorusuna da hepsinin gülmesine yol açan “Benim anam da ti böyle söylerdi” cevabını verir.

(10)

Güzide de halazadesinin Zeynep’i tahliline şaşmıştır. Kendisinin kusuru “zekâya fazla muhabbet gösterme”sidir.

“İşte bir mahlûk ki kendinin herkese mektum olan efkârını açacak. Güzide şimdiye kadar âdil olmak için birçok zan ve itikatlarını kesmedeki müşkilata galebe çaldığına memnun oldu. İleride kendini anlayacak bu çocuğa lekesiz bir kalp göstermek istiyordu. Çünkü bu küçüğü adeta sevmeğe başlamıştı.”

Halasının çocuğu bazı şartlarla alıkoyabileceğini öğrenmekten de memnun olur. (Tef. 17) Güzide yeğeninin kendisinden ne yardımı istediğini sorar. Rıfkı, artık haya-tında bir değişiklik istediği için evlenmeyi düşünmektedir. Rıfkı tanımadığı bir kadınla evlenmek istemez, eşi mutlaka onu sevmelidir. Seçtiği kız Zühre’dir. Rıfkı annesinin yanında Zühre’yi methederek onun gözüne sokmağa çalışma”sını Güzide’den ister.

(Tef. 18) Bu Güzide için çok zor bir iştir, zira halası oğlu için “pek parlak bir istikbal” düşünmektedir.

Güzide bunun kendi düşüncesi olmadığını, annesinin görüşünü naklettiğini be-lirttikten sonra halasının yanında bütün nüfuzunu kullanmaya söz verir.

“Çingene’nin Yeni Odası” başlığı altında anlatılanlar dadının Zeynep’i yatırdıktan sonra odadan çıkması üzerine, Zeynep’in ayak seslerinin uzaklaşmasını beklemesini ve yataktan aşağı atlayarak odayı incelemesi anlatılır ki bu tasvir tefrikanın kesilmesi dolayısıyla yarım kalmıştır:

“Etrafı teftiş eden iri gözlerinde mahpuslara mahsus bir vahşet vardı. Ayaklarının yumuşak halı üstünde ses çıkarmadığını hissedince gezinmeğe başladı. Evvela küçük yatağı muayene etti, sonra tuvalet masasını, gümüş aynayı, esvap dolabını, geniş kanepeyi gözden geçirdi. Vechini gösteren aynayı tabii buluyorsa da keten çarşaflığı, muntazam yatağı, kalın cibinliğe bakınca dudaklarını büküyordu. Hele odanın tavanı bütün bütün kasvet-efza, gözünün önüne gökyüzünün kucakladığı karanlık bir ova (Tef. 19) geldi. Orada pis küçük bir çadırın içinde demir aletlerle işleyen yırtık esvaplı yanık çökük yüzü kalbine maskelik hizmeti ifa eden düz siyah saçlı bir adamı düşündü. Bu adam kendini ekseri tekme ile çadırdan kovardı, açık yerde semanın kandilleri onun hissine iştirak ederlerdi. Bazen de adını bilmediği siyah bir örtü bu kandilleri söndürürdü. O vakit bu kandillerin sahibi de babası gibi idare yapmak için ışıkları erken söndürdüğüne nazaran pek zengin bir zat olmadığını zannederdi. Koca Shakespeare’in ‘Sema ekonomi yapıyor’ kelimelerini bu küçük altı yaşında iken düşünmüştü. Ekseri çadırda ateşi yakan uzun saçlı bir kadın fal torbası içinde buna kahve şekeri getirirdi. Sonra ateşin etrafına birkaç kadın o vahşi çehreli adamla oturarak mırıldanırlardı. Bazen mırıltıları tehdid-âmiz bir gürültü olurdu. Birçok defa gündüz fal bakan kadının gördüğü tahkirat ya o fena bakışlı adamın yediği dayak hakkında mübahaseler yaparlardı. Bu kız pek küçükken bile Çingenelerin herkesin tahkiratına hedef olmuş bir millet olduğunu bilirdi. Bazen falcı ile ıskaracının fazla torbalarını taşıyarak büyük bir caddeye inerdi. İşte o vakit birtakım adamların

(11)

çırpınarak kadınlara terbiyesiz muamelelerini annesinin yani falcının para kazanmak için söylediği garip şarkıları yahut bir geçicinin kendilerini görünce yüzünde hâsıl olan adeta iğrenmeğe yakın nefretini unutmazdı. Bu familya hakkında en son hatırladığı şey bir gün çadırın önünde babasının yediği şiddetli bir dayaktı. Onu hiç unutmadı. Gaddar yüzlü şişman birinin” (tefrikanın sonu).

*

Tefrikanın bu son paragrafı, Çingene kızının hayatına açılmak üzereyken ya-rım kalmıştır. Hikâyenin Güzide-Zeynep ekseninde devam edeceğini tahmin etmek mümkündür. Bu yarım hikâyenin dikkati çeken cümleleri Halide Edib’in İstanbul yaşayışının kendi tecrübelerinin yansıması olduğunu gösterdiği gibi, aldığı eğitimin izlerini de takip mümkündür.

Halide Edib bu romanı on yedi yaşında yazmıştır. Onun kitap olarak basılan ilk kalem tecrübeleri Mader (1897) çevirisidir ve Ahmet Mithat eser hakkında Hanım-lara Mahsus Gazete’de bir tanıtma yazmış5, II. Abdülhamit de kendisine bir şefkat

madalyası vermiştir.

Bu başlangıç Halide Edib’in daha sonra yazacağı eserlerin de ilk nüvelerini ifşa etmektedir. O, geniş ailesinden en sevdiği fertlerin özelliklerini romanlarındaki kişilere de yansıtmıştır. Bunların başında odası ve çehresi itina ile çizilen hala gelmektedir. Ha-lanın tasviri Halide Edib’in “haminne” dediği anneannesini kuvvetle hatırlatmaktadır. Sonraki romanlarında da evin yaşlı hanımefendisi, büyükanneleri hep “Haminne”nin zarif, imanlı güzel çehresi ve etrafına yansıttığı duygularla anlatılır. Güzide’nin incelik ve zarifliğine mukabil güçlü iradesi de yazarın kendisini andırmaktadır. Bu kısa me-tinde verildiği kadarıyla Rıfkı’ya gelince onda da genç yaşında ölen âşık dayısının izi hissedilmektedir. Üsküdar Meydanı ve çevresi Halide Edib’in çocukluğunun geçtiği Sultantepe’deki evlerinin yakınındadır. Halide Edib şüphesiz ki çevresini iyi gözlemleyen bir yazardır. Çocukluğunda kendisini etkilemiş gözlemlerinin ilk çarpıcı örnekleri Mor Salkımlı Ev’in ilk sayfalarında görülebilir. Çingene’nin de çevrede görünenler dışında bu ilk izlenimlerden gelmiş olması muhtemeldir. Bunları söylerken amacım, Halide Edib sadece çevresinde bulunanları yazmakla yetinmiştir demek değildir, ancak yazarın eserlerine yansıyan sıcaklığın büyük ölçüde yaşanan hayattan kaynaklandığını belirtmek istiyorum. Gerek mekân gerek kişilerin yerlilikleri bunu açıkça göstermektedir.

Bu metni okuyunca Halide Edib, Bernard Shaw’un yazdığı Pygmalion’u okumuş olmalı düşüncesi akla gelmektedir. Fakat Shaw, Pygmalion‘u henüz bu tarihte yazma-mıştı. Eser 1912 yılında yazılmıştır.

Elbette Pygmalion hikâyesi bilinmeyen bir hikâye değildir, ancak Halide Edib’in romanında Çingene Kızı’nı aşağılandığı hayattan çekip çıkarmak ve onu yetiştirmek arzusu bulunmaktadır ki bu da eseri Ahmet Mithat’ın Çingene adlı kitabının (1887) amacına

(12)

yaklaştırmaktadır. Ahmet Mithat Efendi gibi şöhretinin zirvesindeki bir yazarın genç bir kızın ilk tecrübesinde örnek oluşturması şaşılacak bir şey değildir. Aslında sadece kısa bir kısmı basılmış olan Çingene Kızı’nda fazla bir yorum ve kıyaslama zorlama olacaktır.

Halide Edib sonraki eserlerinde özellikle kadınların erkekler tarafından yeni toplu-ma ayak uyduracak şekilde yetiştirilmeleri üzerinde durmuştur. Seviye Talib’in Macide’si bunun ilk örneğidir denebilir. Bu fikir, önce evdeki yakınlarımızı eğitmeliyizdir diyen ve bunu erkeklerin görevi sayan Namık Kemal ve Ahmet Mithat’tan itibaren yaygın bir şekilde edebiyatımızda işlenmiştir. Bunun hayattaki örnekleri de çoktur. Çocukların, gençlerin farklı adlar altında zengin, güngörmüş aileler içinde yetiştirilmeleri sadece roman ve hikâyelerde değil, aynı zamanda günlük hayattaki mevcut örneklerdir. An-cak Çingene Kızı’ndaki Güzide ve Rıfkı da bu görevi gönüllü olarak üstlenmişlerdir. İkisinin kendilerinden küçük kız çocuklarını eğitmek amaçlarıdır. Ancak arada fark vardır. Rıfkı eğittiği genç kız ile evlenmek istemektedir. Bunun daha eski bir örneği Ahmet Mithat’ın Canan’ı eğitip onunla evlenmesidir (Felatun Bey ile Rakım Efendi). Halide Edib’in sonraki eserlerinde de eleştirilmiş olan Türkçenin kullanılışındaki aksaklıklar bu parçada da bol bol bulunmaktadır. “Yapmak” fiilin çok ve yersiz kulla-nılışı bunun bir örneğidir ve yazarın çok küçük yaşta öğrenmeye başladığı İngilizcenin etkisini taşımaktadır.

Bu metnin bulunması sadece Tanpınar’ın ifadesiyle “Türk edebiyatını tek başına temsil etmiş olan” yazarın ilk yazılarından birini araştırıcılara sunmuş olması açısından değil, Halide Edib’in doğum tarihinin düzeltilmesinde de yararlı olmuştu. Mevcut kaynaklar çoğunlukla 1884 yılını Halide Edib’in doğum tarihi olarak göstermekte 1882 yılını dikkate almamaktadırlar. Halide Edib’in basılan ilk eseri 1313/1897’de John Abbot’dan çevirdiği Mader’dir. Mader’in çevirisinin Halide Edib’in hocası tarafından gözden geçirildiği de bilinmektedir. Bu eseri 13 veya 15 yaşında çevirmiş olması bir tartışmaya yol açacak durumda değildir, zira metnin ne ölçüde düzeltildiği bilinmemektedir. Ancak Çingene Kızı’nda durum farklıdır. Bu metin 1899 yılında neşredildiğine göre Halide Edib’in yaşı ya 17 veya 15 olması gerekir. Metni okuyanlar bu metnin 15 yaşındaki bir kalemden çıktığına her hâlde pek ihtimal veremeyecekler ve şimdiye kadar ihmal edilen 1882 tarihini esas almak gerekecektir.

KAYNAKLAR

Adıvar, Halide Edib, “Çingene Kızı”, Hanımlara Mahsus Gazete, nu. 231-267, 23 Eylül 1315/5 Ekim 1899-15 Haziran 1316/28 Haziran 1900.

Ahmet Mithat Efendi, “Şuun-ı Nisvan”, Hanımlara Mahsus Gazete, nu. 133, 9 Teşrin-i evvel 1313/21 Ekim 1897, s. 6.

Referanslar

Benzer Belgeler

Araştırmacılar daha sonra farelerde osteokalsin proteinini kod- layan geni etkisiz hâle getirdiler ve hayvanların kalp ritminin artması, kan şekeri seviyesinin yükselmesi

Renk- li böcekler, özel savunma yapıları ve içerdikle- ri kimyasal maddeler nedeniyle lezzetsiz olma- ları sayesinde kendilerini korur.. Bu mekanizma kınkanatlı böcekler

Sokratik sorgulamanın eğitimde kullanılmasındaki amaç öğrencilerin düşüncelerini irdelemek, verilen bir konu veya problemle ilgili sahip oldukları bilginin

Emevî Devleti, Hulefâ-i Râşidîn döneminden sonra İslâm’ın bayraktarlığını yapan devlet olması dolayısıyla İslâm tarihi açısından oldukça önemli bir

Kıralı kızının akrabasından ol­ duğu muhakkak idi ki kendisine Fransa Kiralın­ dan hediyeler gelirdi; âlemi sahavetimizde ha­ kire bazı eşkâli garibe ve tasvirler

Türkiye'de caz kulübü, caz dinleyicisi kalmadığı ve yeni besteler yapılmadığı için müziği bıraktığını söyleyen sanatçıyı; görünen o ki, artık sadece

Antik Sanat Galerisi ve derginin sahibi Tevfik İhtiyar, “Türkiye’de sahte resimler piya­ sada dolaşırdı a- rna şimdi parça­ lanan resimlerin de olduğunu

Olabilir ki: Umumiyetle Di­ van edebiyatında «mukattaat» kı­ sımlarında hikmetli, fikirli ifadf lere raslamamız ve âşıkane du$p guların gazellerde, mesnevilerde