• Sonuç bulunamadı

Anadolu’da kapıya katran sürme vak’aları: Konya şer’iye sicilleri ışığında hukukî, kültürel ve toplumsal boyutları

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Anadolu’da kapıya katran sürme vak’aları: Konya şer’iye sicilleri ışığında hukukî, kültürel ve toplumsal boyutları"

Copied!
24
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

ANADOLU’DA KAPIYA KATRAN SÜRME VAK’ALARI: KONYA ŞER’İYE SİCİLLERİ IŞIĞINDA HUKUKÎ, KÜLTÜREL VE

TOPLUMSAL BOYUTLARI (1645-1750)*

Cemal ÇETİN**

ÖZET

XVII.-XVIII. yüzyıla ait Şer’iye Sicilleri incelendiğinde, bazı evlerin sokak kapılarına, gecenin bir yarısı, gizlice katran sürüldüğü anlaşılmaktadır. Genel kabule göre kapıya katran hanedeki kişilerin iffetsizleri sebebiyle sürülmekteydi. Zina hadiselerinin ispatlanmasının çok zor olması, bu suça kayıtsız kalmak istemeyen kişileri, “mahrem” ile “kamusal alan” arasında sınır olan sokak kapısı üzerinden, katran vasıtasıyla yetkililere duyurmaya sevk etmiştir. Toplumsal hafızada zinaya karşı tepki olarak kodlanan kapıya katran sürme geleneği, zaman içinde art niyetli kişiler tarafından “iftira atmak” ve “kara çalmak” için de kullanılır hale gelmiştir. Hatta bir sıbyan mektebinin muallimine mektup gönderilerek, görevinden ayrılması gerektiği, aksi halde mektebinin kapısına katran sürüleceği ve bunu dikkate almazsa evinin de kapısına katran sürülerek “âleme rüsvay” edileceği şeklinde tehditte bulunulmuştur. Muallim ise bu eylemi engellemek ve failini yakalamak için, yanına iki arkadaşını da alarak, pusu kurmak suretiyle, katran üzerinden yapılan bu tehdidi ne kadar ciddiye aldığını göstermiştir. Hadiselerin büyük bir çoğunluğunda olayların failleri bilinmese de, faillerinin ispatlandığı olaylardan, toplum tarafından itibarlı ve güvenilir kabul edilen kişilerin de, kapıya katran sürmek suretiyle yapılan karalama faaliyetlerinin önemli aktörlerinden oldukları görülmüştür. Kapıya katran hangi amaçla sürülmüş olursa olsun, hane sahiplerinin muhakkak suretle mahkemeye gittikleri ve hanelerine isnat edilen suçla yüzleştikleri görülmektedir. Mahkemenin seyri, büyük ölçüde, olayın meydana geldiği mahalle/köy ahalisinin beyanlarına göre şekillenmekteydi. Kapıya katran sürme hadiselerinin hukukî, kültürel ve toplumsal boyutlarını ortaya sunabilme gayesinde olan bu çalışma, büyük ölçüde, 1645-1750 yıllarını kapsayan Konya Şer’iye Sicilleri vasıtasıyla şekillendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Zina, kapıya katran sürme, kapıya boynuz asma, kara çalmak, Konya’da toplumsal hayat

* Bu araştırma, 13th International Congress Of Ottoman Social And Economıc History (ICOSEH)1st-5th October

2013’de sunulan “Osmanlı Devleti’nde Kapıya Katran Sürme Hadiseleri ve Toplumsal Boyutları (Konya Örneği

1650-1750)” isimli bildirinin kısmen değiştirilmiş ve genişletilmiş şeklidir.

Bu makale Crosscheck sistemi tarafından taranmış ve bu sistem sonuçlarına göre orijinal bir makale olduğu tespit edilmiştir.

(2)

INCIDENTS OF SMEARING TAR ON DOORS IN ANATOLIA: JURIDICAL, CULTURAL AND SOCIAL ASPECTS IN THE LIGHT

OF KONYA RELIGIOUS COURTS RECORDS (1645-1750) ABSTRACT

When the records of religious court records belonging to the 17th

and 18th centuries are analyzed, it is observed that some people

smeared tar over the exterior door of particular people secretly in the dead of night. Smearing tar on doors was generally on account of defilement of house residents. The fact that incidents of adultery are extremely difficult to be proved, led people who preferred not to be indifferent to this to reveal this sin through the way of smearing tar over the exterior doors which are regarded as the border between the “social” and “private” lives. The tradition of smearing tar on doors which was in society’s memory associated with a reaction to adultery turned out to be, in time, a way of “slandering” and “blackwash” one's reputation by some sinister people. For that matter, a letter was sent to the teacher of an infants’ school saying that he has to quit his job or else one will smear tar on the school’s door and if he does not take this into consideration, there will be tar smeared on his house door too, which means he will lose face. Upon this threat, the teacher proved how serious he regarded the threat by trying to prevent the action and find the perpetrator by laying an ambush with his two friends. Even if perpetrators are not known in many cases, it was seen that even those who were regarded as respected and reliable people were amongst the ones who took these smear campaigns. It is observed that residents definitely informed the court about the incident regardless of the reason why tar was smeared, and faced the slander attributed to them in accordance with the statements of people living in the neighborhood. The course of court was mainly formed according to statements of neighborhood/village residents in which the incident occurred. This study that tries to present juridical, cultural and social aspects of smearing tar on doors is mainly formed via 1645-1750 Konya Religious Courts Records.

Key Words: Adultery, smearing tar on doors, hanging horn on doors, blackwash, social life in Konya.

Giriş

Modern sosyolojinin sosyal kontrol kavramıyla1 ifade ettiği, suç ve suçluları engellemek için geliştirilen yöntem, Osmanlılar zamanında fiilen mevcut bir uygulamaydı2. Büyük ölçüde dinî, ahlakî ve kültürel kaynaklardan beslenen bu toplumsal refleksler bütünü, belirli ölçülerde ahalinin birbirinin fiil ve davranışlarından, müteselsil kefalet sistemi bağlamında, sorumlu tutulduğu

1 Zahir Kızmaz, “Sosyolojik Suç Kuramlarının Suç Olgusunu Açıklama Potansiyelleri Üzerine Bir Değerlendirme”,

Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, XV / 2, Sivas 2005, s. 165-167.

2 İbrahim Etem Çakır, “XVI. Yüzyılda Ayıntab’da Toplumsal Kontrol Aracı Olarak Mahalle Halkının Rolü”, Bilig, 63, 2012, s. 31-54.

(3)

Turkish Studies

mahalle yaşantısıyla da oldukça işlevseldi3. İslamî geleneğin aleniyet kazanmamış kişisel suçların araştırılmasını ve ifşasını hoş görmeyen tutumuna karşı4, suçun yaygınlaşmaması ve suçluların cezasız kalmaması adına, ahali, mahallelerinde meydana gelen suçları ve faillerini resmî makamlara bildirmekle mükellefti. Eğer aksine davranılırsa, bireysel olarak ya da cemaat halinde suçlu duruma düşmeleri kaçınılmazdı5. Bu çerçevede kayıtsız kalınmaması gereken suçlardan birisi de şüphesiz, kanunen yasak, dinen günah, toplum açısından da ayıp olarak zikredilen, gayrimeşru cinsel yakınlaşmalardır. Bu yakınlaşmalar, ister aşk veya şehvetten olsun, isterse de para karşılığında yapılsın6 nihayetinde hadd kapsamına giren zina suçunu teşkil etmektedirler7.

Zina, bir suç olmasının yanısıra, neseplerin karışmasına, ihanet ve düşmanlıkların ortaya çıkmasına, cinayetlerin işlenmesine, toplum hayatında iffetin değer yitirmesine dolayısıyla toplumsal kargaşayı körükleyecek bir dizi eyleme sebebiyet vermektedir8. Hukukî açıdan, kadın ve erkek aynı derecede suçlu olmasına rağmen, açığa çıkan bir zina hadisesinde erkeğin akrabalarının genellikle tepkisiz kaldıkları, kadının akrabalarının ise aşırı tepki gösterdikleri ve zaman zaman da şiddete başvurdukları anlaşılmaktadır. Bu durumu ataerkil toplumun namus ve ahlak algısıyla açıklamak mümkün olmakla birlikte, kanun karşısında ve Allah huzurunda mes’ul olmamak için, namusunun dile düşmesi pahasına da olsa, bazı erkeklerin kendi öz kızlarını zina imasıyla mahkemeye ihbar ettikleri görülmektedir9. Başka tarafta ise zinayı mahkemeye taşımak yerine, bununla ilgili fetva ve kanunnamelerden güç ve cevaz alarak10 kızını ve onun aşığını, oğullarına boğdurarak suçluları cezalandıran11 ya da gayrimeşru bir ilişkiden hamile kalan kızını evlatlıktan reddeden babalara da rastlamak mümkündür12.

Dinî ve ahlakî hassasiyetlerle ya da onur ve şeref kavramlarıyla açıklanabilecek bu tepkilerin yanısıra, devlet yönetimi, açıkça zina işleyen ve başkalarının da işlemesine sebep olan kişileri toplumdan soyutlamak için bir takım önlemler almaktadır. Bunun için yayınlanan fermanlar ile uyarıları dikkate almayarak fahişelerin barındırıldığı mahallelerde, başta imam ve müezzin olmak üzere, tüm mahalle halkının azarlanacağı ve ceza göreceği açıkça belirtilmektedir. Yine söz konusu emirin takipçisi olmak suretiyle, zaman zaman, mahallelerin teftiş edildiği görülmektedir13. Yukarıda anlatılan hassasiyet, cevaz ve yaptırımlara rağmen zinanın bir suç kapsamına sokularak resmî makamlara bildirilmesi, bir takım sorumlulukları da beraberinde getirmesi

3 Yusuf Küçükdağ, Lâle Devri’nde Konya, (Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi), Konya 1989, s. 107; Tahsin Özcan, “Osmanlı Mahallesi Sosyal Kontrol ve Kefalet Sistemi”, s. 132-136.

4 Detaylı bilgi için bkz. Sabri Erturhan, “Kişisel Boyutlu Suçların Gizlenmesinin İslâm Ceza Hukuku Açısından Değerlendirilmesi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyet Fakültesi Dergisi, V / 2, Sivas 2001, s. 259-291.

5Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, III, İstanbul 1991, s. 348.

6 Fuhuşun suç kapsamı hakkındaki görüşler için bkz. Fikret Yılmaz, “Zina ve Fuhuş Arasında Kalanlar Fahişe, Subaşıya Karşı”, Toplumsal Tarih, 220, Nisan 2012, s. 28.

7 Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, I, İstanbul 1990, s.348. 8 Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, III, İstanbul 1975, s. 202.

9 Konya Kazası’nda Hasan b. Abdullah, muhtemelen bu düşüncelerle, kendisine nâ-mahrem olan levendat taifesi ile “fısk-ı fücur” içerisinde olan kızı Sultan Hatun’u mahkemeye şikâyet ederek, temessük talebinde bulunmuştur. Muşmal,

Konya, s. 71; KŞS 6 / 23-4,

10 Osmanlı hukukunun önemli kaynaklarından olan bu iki referansa göre de karısını ya da kız kardeşini zina yaparken suçüstü yakalayan bir erkek, aşığı olan erkek ile kendi karısını/kız kardeşini öldürse, bundan dolayı ceza almayacaktır. Ömer Lûtfi Barkan, XV ve XVI inci asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Ziraî Ekonominin Hukukî ve Malî Esasları, I, İstanbul 1943, s. 121,124; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebusuûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s. 158. Yine öldürülen erkeğin mirasçıları da, akrabalarını öldüren bu kişi/kişilerden dem ve diyet talebinde bulunamayacaklardır. Imber, Şeriattan Kanuna, s. 263.

11 KŞS 7 / 34 -1.

12 Senem Karagöz, 1 No’lu Ayıntab Şer’îyye Sicili Defteri Transkripsiyonu, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Muğla Üniversitesi Sosyal Bilmler Enstitüsü), Muğla 2012, s. 260.

(4)

sebebiyle, oldukça zordur. Kanıtlanamayan bir zina iddiası, karşı tarafın şikâyetçi olmasına bile gerek kalmadan, zinadan daha ağır cezası olan kazf (zina iftirası) suçu kapsamına sokulmaktaydı14. Nitekim bu hassasiyetinden dolayı kanunnamelerde, diğer bazı suçların aksine, zinaya şahit olup da bunu resmî makamlara bildirmeyenlere bir ceza verilmeyeceği belirtilmekteydi15. Ancak şahit olan Müslümanlar, dinlerinin gereği Allah’a karşı işlenen bu suçu engellemek ve engellemeye güçleri yetmezse de resmî makamlara bildirmekle mükelleftiler16. Bu doğrultuda zinaya şahitlik edenler ya da bununla ilgili şüphesi olanlar, olayı yetkililere iletmek açısından farklı yöntemler denemişlerdir. Bunlardan en yaygını şüphelenilen ya da şahit olunulan bir zinayı, subaşıya ihbar etmek suretiyle, suçüstü yoluyla mahkemeye intikal ettirmektedir17. Yine mahalleli, şüphelendiği durumlarda, zina mahalline baskın yaparak olayı şahitlendirmektedir18. Bunun yanında mahallenin kamusal kimliği adına, ahalinin önde gelenleri, zina veya fuhuş imasında bulunarak, mahkemeye kanalıyla faillerini mahalleden ihraç ettirmek suretiyle, zina yapanların cezasız kalmasını engellemektedirler19. Bunlardan daha risksiz ve ancak neredeyse onlar kadar etkili bir yöntem daha vardır ki; o da zinanın meydana geldiği ya da zina yapanların yaşadığı evin sokak kapısına katran sürerek, sembolik yöntemler kullanmak suretiyle, bu kanunsuzluğu herkese ilan etmektir.

Kapıya katran sürme hadisesinin hukukî yönünden başka, toplumsal ve kültürel boyutlarının da olduğu görülmektedir. Kapıya katran sürme eyleminin, failini/faillerini hukukî takipten koruması ve verdiği mesaj bakımından ağır ithamlar içermesi sebebiyle, bir suçu ihbar etmekten ziyade, toplum huzurunu bozacak bir tehdite dönüşmesi kaçınılmazdır20. Nitekim bu çalışma esnasında elde edilen bulgular da katranın, büyük ölçüde, namuslu insanlara iftira atmak ve onları karalamak için kullanıldığını kanıtlar niteliktedir21.

Yapılan araştırma neticesinde, kapıya katran sürme eyleminin, Yeniçağ Tarihi boyunca, Anadolu’da, zina iması ve iddiası için, sıklıkla müracaat edilen bir yöntem olduğu söylenebilir. Bununla ilgili Balıkesir22, Bursa23, Manisa24, Ankara25, Konya26, Karaman27, Antep28, Kayseri29 gibi

14 Abdulmecit Mutaf, “ Teorik ve Pratik Olarak Osmanlı’da Recm Cezası: Bazı Batı Anadolu Şehirlerindeki Uygulamalar”, 576-578; Cihan Osmanağaoğlu, “Klasik Dönem Osmanlı Hukukunda Zina Suçu ve Cezası”, İstanbul

Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C.66, İstanbul 2008, s. 118.

15 “Eğer bir kişi zinayı bilse, gelip Kadı’ya demese cürm yok. Ama uğurluğun bilse gelip demese on beş akçe cürm alına”. Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, I, s. 348; Abdulmecit Mutaf, “Recm Cezası:”, Turkish Studies, III/4, İzmir 2008, s. 591.

16 Mehmet Akman, Osmanlı Devleti’nde Ceza Yargılaması, İstanbul 2004, s. 113.

Hatta 16. Yüzyılda yaşayan İbni Nüceym “bir kimse bir Müslümanı zina işlerken görürse öldürmesi helaldir” diyerek, zina yapanları, kadın erkek ayrımı yapmadan, öldürmeye cevaz vermiştir. Colin Imber, Şeriattan Kanuna Ebussuud ve

Osmanlı’da İslami Hukuk, Çev. Murteza Bedir, İstanbul 2004, s. 262.

Zina yalnızca Osmanlı toplumunun yanlış kabul ettiği ve tepki gösterdiği eylemlerden değildir. Nitekim XVIII. yüzyıl Avrupasında da bu tür faaliyetler, toplumsal değerlere bir tecavüz olarak algılanmakta ve tepki almaktadır. Tülay Artan, “Mahremiyet: Mahrumiyetin Resmi”, Defter, İstanbul 1993, s. 100.

17 KŞS 11 / 60-2; KŞS 14 / 16-1.

18 KŞS 11 / 56-1; Hûbannâme-Zenânnâme’de yer alan ve mahalle baskını gösteren minyatürün bir kopyası için bkz. Yılmaz, “Fahişe, Subaşıya Karşı”, s. 27.

19 KŞS 11 / 82-2; KŞS 11 / 164-5.Ancak bireysel olarak birisine zina iması ya da iddiasında bulunulduğunda, karşı taraf derhal mahkemeye müracaat ederek, hakaret davası açabilmekteydi. KŞS 50 / 140-3.

20 Ergenç, Ankara ve Konya, s.204; Kıvrım, “Osmanlı Mahallesi”, s. 241; Çakır, “Toplumsal Kontrol”, s. 40.

21 Yabancı literatürde “defamation” olarak geçen kavramın “karalama”, “adına/şöhretine gölge düşürme” anlamlarına geldiği belirtilmektedir. Bkz. Nurcan Abacı, “Bir Tarih Metni Nasıl İnşa Edilir?”, Tarih Nasıl Yazılır? Tarihyazımı İçin

Çağdaş Bir Metodoloji, Edit. Ahmet Şimşek, İstanbul 2011, s. 270.

22 Abdulmecid Mutaf, “Osmanlı’da Zina ve Fuhuş Olaylarına Karşı Toplumsal Bir Tepki: Kapıya Katran Sürmek ve Boynuz Asmak”, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Balıkesir, Ed. Bülent Özdemir-Zübeyde Güneş Yağcı, İstanbul 2007, s. 93-104; Zübeyde Güneş Yağcı, “Osmanlı Taşrasında Kadına Yönelik Cinsel Suçlarda Adalet Arama Geleneği”, Kadın 2000, Aralık 2005, http://www.thefreelibrary.com/_/print/PrintArticle.aspx?id=193182210, (Son Erişim: 14.01.2014), s. 11. 23 Abacı, Osmanlı Hukuku, s. 203.

(5)

Turkish Studies

Anadolu’nun büyük şehirlerinden örnekler vermek mümkündür. Bu örneklerden ve bunlara ait dipnotlardan da anlaşılacağı üzere, sosyal ve ekonomik tarih çalışmalarında da, kapıya katran sürme hadiselerinden bahsedilmektedir. Ancak, bu meselenin müstakilen ve Balıkesir ekseninde ele alındığı, yalnızca bir araştırma bulunmaktadır30. Bu nedenle konunun, Anadolu’nun başka bir kenti üzerinden, ayrıntılı ve kapsamlı bir şekilde, yeniden incelenmesinin gerekliliği ortadadır. Daha önceki veriler de kullanılmak suretiyle, yapılacak yeni bir çalışma ile daha isabetli sonuçlara ulaşılması mümkündür. Bunun için 1645-1750 yılları arasında Konya mahkemesinde kaydedilen 48 adet Şer’iyye Sicili taranmak suretiyle, Konya ve çevresinde meydana gelen 55 hadise ve bunların görüldüğü -mükerrer iki dava da dâhil- 52 dava tespit edilmiştir31. Bu araştırma ile söz konusu veriler kullanılarak kapıya katran sürme hadiseleri ve bu hadiselerin sonuçları değerlendirilmeye çalışılacaktır.

I-Kapının Sembolik Anlamı

Araştırmaya konu olan katranın sürülerek mesaj verildiği yer, belgelerde zokak kapusu32 olarak zikredilen, binanın sokağa açılan dış kapısıdır. Konya mahkemesine intikal eden birbirinden bağımsız 55 hadiseden 54’ünde, katranın sürüldüğü yer ilgili evin sokak kapısı iken33, yalnızca bir davada katranın sürülmek istenildiği yerin, muallimini hedef alması sebebiyle, sıbyan mektebinin kapısı olduğu görülmektedir34.

Katranın niçin evin ya da binanın, başka bir yerine değil de, kapısına sürüldüğüne dair bir soruya, birbirinden farklı -ancak birbirini tamamlar nitelikte- cevaplar vermek mümkündür. Öncelikli olarak sokak kapısı, sokak tarafından, evin en rahat görünen parçasıdır. Verilmek istenen mesajın da mümkün olduğunca fazla kişiye duyurulması hedeflendiğine göre, katranın buraya sürülmesi doğaldır. Bunun yanında zinanın katran yoluyla ima ve ilan edilmesindeki asıl gaye, olaya şahit olan kişi/kişileri sosyal ve hukukî risklerden korumak olduğuna göre, bunu evin en kolay ulaşılabilir parçası üzerinden yapmak oldukça pratik bir çözümdür. Bu suretle olayın faili hiçbir risk almadan kapıya katranı sürecek ve kolaylıkla da olay mahallinden uzaklaşacaktır. Nitekim bu sebeple olsa gerek, Osmanlı toplumunda, mesaj vermek için kullanılan nesneler değişse bile, bunların bırakıldıkları, asıldıkları, sürüldükleri ya da çivilendikleri yerlerin, evlerin dış kapıları olmak üzere, sabit kaldığı anlaşılmaktadır.

Meskenin dışarıdan en rahat ulaşılan ve en göz önünde bulunan kısmı olmasının yanısıra sokak kapısının hukukî ve sosyal mahiyeti de göz ardı edilmemelidir. Sokak kapısı, avluyu çevreleyen duvarlarla birlikte, özel mülkiyetin sınırlarını belirlemektedir. Bu anlamda “mahrem” bir mekân olan ev ile “kamusal” bir alan olan sokağın tam arasında yer almakta ve bu ikisi arasında

24 Ferdi Gökbuğa, H.1075–1076/M.1665–1666 Tarihli 124 No’lu Manisa Şer‘İyye Sicili Transkripsiyonu ve

Değerlendirilmesi, (Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi), Manisa 2008, s. 120, 273.

25 Özer Ergenç, XVI. Yüzyılda Ankara ve Konya, İstanbul 2001, s. 204.

26 Küçükdağ, Konya, s. 79-80; Hüseyin Muşmal, XVII. Yüzyılın İlk Yarısında Konya’da Sosyal ve Ekonomik Hayat

(1640-1650), (Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Konya 2000, s. 70;

Hüseyin Muşmal, “1640-1650 Yılları Arasında Konya’da Sosyal ve Ekonomik Hayata Dair Bazı Tespitler”, Selçuk

Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 16, Konya 2006, s. 217.

27 Alaaddin Aköz, Kanuni Devrine Ait 939-941 / 1532-1535 Tarihli Lârende (Karaman) Şer'iye Sicili (Özet - Dizin -

Tıpkıbasım), Konya 2006, s. 163.

28 İsmail Kıvrım, “Osmanlı Mahallesinde Gündelik Hayat (17. Yüzyılda Gaziantep Örneği), Gaziantep Üniversitesi

Sosyal Bilimler Dergisi, 8, Gaziantep 2009, s. 241,249; Çakır, “Toplumsal Kontrol ”, s. 40.

29 Özden Tok, “Kadı Sicilleri Işığında Osmanlı Şehrindeki Mahalleden İhraç Kararlarında Mahalle Ahalisinin Rolü (XVII. ve XVIII. Yüzyıllar), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Kayseri 2005, s. 160.

30 Mutaf, “Katran”, s. 93-104.

31 Çalışmanın sonuna bu davaların ayrıntılarını gösteren bir tablo hazırlanmıştır. Bkz. Ek I. 32 KŞS 13 / 103-1; KŞS 21 / 51-2.

33 Ek I.

(6)

bir sınır teşkil etmektedir. Ev ahalisinin haberi ya da rızası olmadan bu sınırı geçmek, kanunen yasak olduğu gibi, çatışmalara da yol açmaktadır35. Bu sebeple mesajın kapıyı aşmadan verilmesi, iki tarafı da çatışmalardan koruyacak pratik bir çözüm sunmaktadır. Kapı, özel mülkiyetin ve mahrem alanın başladığı yer olmakla birlikte, ev içindeki muhtemel kanunsuzlukların faillerinin ve nesnelerinin de eve girip-çıktığı yeri işaret etmektedir. Yani suçlular ile suç unsurları buradan geçmekte ve bu noktadan itibaren de suç unsurlarının bir araya gelmesiyle suç meydana gelmekteydi. Mahalle halkı, ortak sorumlulukları sebebiyle, istemli ya da refleksi olarak bu kapıları gözlemekte, bir suç unsuru tespit ettiğinde de, bunun cezalandırılmasını sağlayacak şekilde, tepki vermekteydi36. Bu istemli ya da refleksi gözetlemeler, suçun tespiti olduğu kadar, çoğu zaman da suç isnat edilen kişilerin temize çıkartılmasına yaramaktaydı37. Nitekim kapıya katran sürme vak’alarının neredeyse tamamına yakınında, kapısına katran sürülenlerin, mahalleli vasıtasıyla temize çıkarıldığı düşünülürse; kapıları gözetleme fiilinin, mahallenin kamusal kimliğini korumaktan ziyade, kendisine suç isnat edilenlerin aklanmasına yaradığı söylenebilir.

II- Kapı Üzerinden Mesaj Vermek İçin Kullanılan Nesneler ve Katran

Yukarıda da işaret edildiği üzere, sokak kapısı, ait olduğu ev halkının ahvali hakkında, mahallenin kamusal kimliğine ilan ve ihbar yapmak için en uygun yerdir. Verilecek mesajın niteliğine göre kapıya çivilenen, asılan, sürülen ya da bırakılan nesnelerin türünün ise değiştiği görülmektedir. Çalışmanın ana teması bu nesneleri ve anlamlarını uzun uzadıya izah etmek değildir. Ancak bunların hakkında kısaca bilgi vermek, katranın ve verdiği mesajın daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacaktır. Bu doğrultuda, kapıyla ilişkilendirildiklerinde, batı şapkası, boynuz ve elmanın ne anlamlara geldiği izah edilmeye çalışılacaktır.

Naima’dan aktarıldığına göre, İstanbul’da pazar denetçisinin haksızlık yaptığını düşünen bir esnafın, bu denetçinin evinin kapısına batı şapkası çivileyerek olayı protesto ettiği anlaşılmaktadır38. Burada verilen mesaj ile batı şapkasıyla nasıl bir ilişkisinin bulunduğu net olarak anlaşılamamaktadır. Ancak haksızlığa uğradığını düşünen esnafın, pazar denetçisinin adaletsiz ve zalim oluşunu, kendi bakış açısına göre “dinsiz” ya da “kâfir” olan batılıların sembolü veya alameti olan şapkayla betimlemiş olduğu söylenebilir.

Kapı üzerinden mesaj verilmesi için kullanılan bir başka nesne ise boynuzdur. Anadolu’da nazar ya da süs olarak kapı ya da duvarlara, bizzat ev sahipleri tarafından, boynuz asılması günümüzde de, özellikle kırsal kesimlerde, devam eden kültürel bir öğedir39. Ancak bu araştırma esnasında kastedilen boynuz, şüphesiz zina yapan kadını ve buna izin veren kocayı ya da birinci dereceden akrabası erkeğin içine düştüğü durumu tanımlamaktadır. Boynuzun, Akdeniz’in genelinde, özellikle de kırsal bölgelerde, karısı tarafından aldatılan erkekleri afişe ve rencide etmek

35 Fikret Yılmaz, “XVI. Yüzyıl Osmanlı Toplumunda Mahremiyetin Sınırlarına Dair”, Toplum ve Bilim, 83, 1999-2000, s. 105.

36 Yılmaz, “Fahişe, Subaşıya Karşı”, Toplumsal Tarih, 220, Nisan 2012, s. 23; Köksal Alver, Mahalle-Mahallenin

Toplumsal ve Mekânsal Portresi-, Ankara 2013, s. 164-165. Avrupa’da da mahallenin “herkesin başkasını gözlerken

başkası tarafından da gözetlendiği bir yer” olarak tanımlandığı görülmektedir. Arlette Farge, “Aileler. Şeref ve gizlilik”,

Özel Hayatın Tarihi, III Rönesans’tan Aydınlanma’ya, Haz. Philippe Aries-Georges Duby, Çev. Devrim Çetinkasap,

İstanbul 2007, s. 642 37 KŞS 38 / 74-2.

38 Fatma Müge Göçek, Burjuvazi’nin Yükselişi İmparatorluğun Çöküşü, Çev. İbrahim Yıldız, Ankara 1999, s. 95.( Naima, V, 2174’den naklen).

39 Boynuz kutsal bir nesne olarak da, bizzat ev sahipleri tarafından, kapı ya da duvarlara asılıyordu. Kudret Emiroğlu,

Gündelik Hayatımız, Ankara 2001, s. 30. Yine günümüzde, nazardan korunmak için ya da bir süs öğesi olarak,

meskenlerin ya da sosyal mekânların en iyi görünen cephelerine boynuzlarıyla birlikte koç kafası, at kafası ve geyik kafası gibi nesnelerin asıldığı bilinmektedir.

(7)

Turkish Studies

için kullanılan bir sembol olduğu bilinmektedir40. Başkası tarafından kapıya asılan boynuzun verdiği mesajı ve yapılması gerekenleri açıklayan bir fetva yayınlamaya ihtiyaç duyulduğuna göre41, Osmanlı topraklarında da “boynuz”un simgesel anlamının çok iyi bilindiği söylenebilir. Tespit edilebilen en erken tarihli hadise 1539 yılında Anteb’in Hacâr isimli köyünde meydana gelmiştir. Bu davada boynuzun simgesel anlamına atıf yapılmamış, yalnızca evinin kapısına boynuz bırakıldığı için yapılan şikâyet mahkemeye taşınarak kayıt altına alınmıştır42. 1580 yılında Edremit’de meydana gelen hadise ve devamında görülen mahkeme ise boynuzun simgesel anlamını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bununla ilgili davaya göre Edremit kadısı Ömer ve Müezzin Hüseyin’in kapılarına boynuz asılmıştır. Gerekçesi ise, Müezzin Hüseyin’in, karısı ile sığırtmaçları (çobanları) arasındaki “yasak aşka” göz yumması, Edremit kadısı Ömer’in ise herkezin bildiği bu hususa, şer’i olarak, müdahele etmemesidir43. XVII. Yüzyıl’da Manisa’da da kapıya boynuz bırakma (asma değil) vak’ası meydana gelmiş ve olay mahkemeye taşınmıştır. Söz konusu davada kapısına boynuz bırakılan kişinin ve ailesinin, mahallelinin beyanıyla namuslu kişiler oldukları kayıt altına alınarak, mevzu kapatılmıştır44. Konya’da kapıya boynuz asılarak ya da bırakılarak kişinin iffeti ile ilgili mesaj verildiğine dair bir örneğe rastlanılmamıştır. Bununla birlikte, mahkemeye intikal eden bir davadan, Konya ahalisinin de boynuzun simgesel anlamını çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. Nitekim sözünü dinlemediği için eşini döven Abdülkerîm Halîfe, araya giren kayınpederine hem “gidi” ve “pezevenk” ifadeleriyle hakaret etmiş hem de “…avretimi Konyalı gibi giydirip boynuzlarımı çardak itmem…” diyerek45, boynuz mecazına vurgu yapmıştır.

Kapıyla ilintili kullanılan ve mesaj içeriği olan bir başka nesnenin de meyve, daha net ifade ile elma olduğu anlaşılmaktadır. Konya’nın Hocacihan Mahallesi’nde ikamet eden Mehmed b. Yusuf’un kapısının önüne iki elma bırakılmasıyla başlayan süreç, 2 gün sonrasında Mehmed’in mahkemeye gitmesiyle resmiyet kazanmıştır. Bununla ilgili mahkemeye intikal etmiş başka bir örneğe tesadüf olunmaması yaygın olmadığına bir işaret olmakla birlikte, mahkemeye taşınan bu tek örnek bile elmanın sembolik anlamının halk arasında çok iyi bilindiğini göstermektedir. Davanın seyrinden kapıya bırakılan elmanın, gayrimeşru bir yakınlaşmaya davet niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır. Mehmed kapısına bırakılan elmaları, namusuna sürülen bir leke olarak algılamış ve içinde bulunduğu durumu, aynen kapısına katran sürülen hane reislerinin kullandıkları, “…kapım önüne iki elma bırakmış bana âr lâhık oldu…”46 şeklindeki ifadeleriyle yansıtmıştır. Ancak katran davalarında olduğu gibi kendisinin ve hanesinin ahvalinin mahalle halkından sorularak kayıt altına alınmasını istememiştir. Bu durumda kapıya bırakılan elma, aile bireylerinin işledikleri bir suçu ya da deldikleri bir yasağı yansıtan bir nesne olmamalıdır. Peki, Mehmed’i rahatsız eden husus nedir? Bunu açıklayacak başka bir örnek olmamakla birlikte, kutsal metinlerde yasak meyve olarak geçmesinin yanısıra, Türk mitolojisinde de elmanın yasak meyve olarak algılanması ve üremeyi temsil etmesinden yola çıkarak47, kapıya bırakılan bu elmaların evdeki kız

40 Anton Blok, “Rams and Billy-Goats: A Key to the Mediterranean Cade of Honour”, Man, New Series, Volume 16, 1981, s.427-440. Akdeniz’in bir parçası olan İspanya’da da “boynuz”un oldukça iyi bilindiği ve karısı tarafından aldatılan kocaları aşağılamak için kapılara boynuz çakıldığı görülmektedir. Yine İspanyolların en zengin oldukları dönemi, zinanın çok artması sebebiyle, “altın çağı”na bir ironi olması adına, “boynuz çağı” olarak adlandırdıkları anlaşılmaktadır. Özlem Kumrular, “İspanyol Altınçağı’nda Zina ve Normlardan Sapmalar”, Tarih ve Toplum, 193, İstanbul 2000, s. 6.

41 Emiroğlu, Gündelik Hayatımız, s. 30. 42 Karagöz, Ayıntab Şer’îyye Sicili, s. 263.

43 Fikret Yılmaz, “XVI. Yüzyıl Osmanlı Toplumunda Mahremiyetin Sınırlarına Dair”, Toplum ve Bilim, 83, 1999-2000, s.94.

44 Mutaf, “Katran”, s. 102. 45 KŞS 14 / 68-2.

46 KŞS 14 / 70-2; Senem Karagöz, “Şer‘îyye Sicillerinin Türk Dili ve Kültürü Açısından Kaynak Değeri”, Yeni Türkiye

Dergisi (Türkçe Özel Sayısı) Kasım-Aralık 2013, 55, Ankara 2013, s. 458-459.

47 Mehmet Aça, “Türk İnanış ve Düşünüş Sistemlerinde Meyve”, Prof. Dr. Fikret Türkmen Armağanı, Ed. Gürer Gülsevin-Metin Arıkan, İzmir 2005, s. 12.

(8)

ya da kadınlara cinsel içerikli bir mesaj ilettiği söylenebilir48. Bundan önce zikredilen diğer nesneler ağırlıklı olarak evde yaşayanların durumunu dışarıya duyurmaya yönelik iken, elmanın evin içine, dışarıdan, bir mesaj göndermeye yönelik kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Ebusuûd Efendi’nin “Bir cami-i şerife imam olan Zeyd’in kapısına, nâ-makûl nesneler sürülüp ve boynuzlar ve şebek asılmak ile azli lazım olur mu?” şeklindeki fetva kalıbı, kapı üzerinden mesaj vermek için kullanılan nesnelere ilave yapmayı gerektirmektedir. Fetvada zikredilen“nâ-makul” nesne açık olmamakla birlikte, bunun katran olabileceği ile ilgili görüş bulunmaktadır49. Bu durumda, daha öncesinde zikredilmeyen “şebek”in de iffetsizlikle ilgili bir mesaj verdiği söylenebilir.

Asıl konumuza dönmek gerekirse, ahşap malzemelerin korunması50 ve yaraların sağıltılması51 için kullanılan katran, gece vakti ve gizlice, bir evin kapısına sürüldüğünde ahşabı dış etkenlerden koruyan bir materyel olmaktan çıkıp, sosyal ve hukukî içeriği olan bir mesaja dönüşmekteydi. Bu haliyle katran, kapısına sürüldüğü evde yaşayanların, bir kısmının ya da tamamının, iffetsizliğini yani evlerine nâ-mahremden kişilerin girip-çıktığını iddia ve ilan etmekteydi.

Gayrimeşru ilişkinin ilanının niçin katranla yapıldığına dair sorunun en bariz cevabını, zinanın toplum tarafından nasıl algılandığında ve katranın fiziksel özelliklerinde aramak doğru olacaktır. Katranın, görünür olarak, en belirgin vasfı (kap)kara rengidir52. Türk Kültüründe kara

renk, diğer sembolik tanımlarının yanı sıra, olumsuzluk ifade eden durum ve davranışların sembolü

olarak da kullanılmaktaydı53. Nitekim Osmanlı Türkleri siyah yani kara rengin uğursuzluk getirdiğine inanırlar ve bu renkte elbiseler giymezlerdi54. Yine Türk kültüründe yer bulan “kara gün”, “kara ölüm”, “kara kaygulu”, “kara dinli kâfir”55, “kara çalmak”, “kara leke”, “alnındaki kara leke”, “katran gibi simsiyah” şeklindeki söz ve deyişler56 de bu yönünü işaret etmektedir. Bunun yanında XI. Yüzyıl Türk düşünürlerinden Balasagunlu Yusuf zina yapanları “kara yüzlü” olmakla itham etmektedir57. Meşhur düşünürün bu sözünü, zinanın insanları itibarsızlaştırmasına, insanlara bakacak yüz bırakmamasına ve sürekli kederli bir ruh hali içinde dolaşmasına sebep olmasıyla ile izah etmek mümkündür. İffetsizlik ve ahlaksızlığın kara renk ile ifşasını, daha da somutlaşan Osmanlı kanunnamelerinde, pevezenkliği meslek haline getirenlerin “alınlarına kara dürtülmesi”, yalancı şahitlik yapanların ise yine “yüzlerine kara sürülmesi” yönünde hükümler bulunmaktadır58. Anlaşıldığı üzere Türklerde iffetsizlik ve onursuzlukla ilgili tanımlar ve cezalandırmalar kara rengiyle ilişkili gözükmektedir ki; bu durum Osmanlı toplumunda, iffetsizlikleri ifşa etmek

48 KŞS 14 / 70-2, 24 safer 1081). İlginçtir ki, erkek tarafından kadına verilen ayvanın da cinsel içerikli bir mesaj taşıdığı anlaşılmaktadır. KŞS. 42 /131-3. Kars ve Iğdır yörelerinde koç katımı esnasında koçların boynuzlarına elma takılarak süslendiği görülmektedir. Yöre ahalisi bu suretle koç katımının daha verimli ve bereketli geçeceğini düşünüyor olmalıdır. Mahmut Sarıkaya, “Nevruza Bağlı Takvimle İlgili Kavram, Deyim ve Terimler (I)”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, 5, Ankara 2005, s. 65.

49 Emiroğlu, Gündelik Hayatımız, s. 30.

50 Süleyman Nutkî (Derleyen), Kamûs-i Bahrî Deniz Sözlüğü, Yay. Haz. Mustafa Pultar, İşbankası Yay. İstanbul 2011, s. 153. Katran aynı zamanda boya sanayindede kullanılmaktadır. Bkz. Eyliya Çelebi, I, s. 617.

51 Gökhan Barış, 2 No’lu (H. 1299-1304 / M.1883-1888) Yozgat Şer’iye Sicilinin Transkripsiyonu ve Değerlendirmesi, (Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi), Kayseri 2007, s. 241.

52 Hatta Evliya Çelebi bir betimlemesinde rengi nitelendirmek için “kapkara katran gibi” şekinde ifade kullanmaktadır.

Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, II, 1, Haz. Yücel Dağlı- Seyit Ali Kahkaman, İstanbul 2008, s. 617.

53 Bkz. Saim Küçük, “Eski Türk Kültüründe Renk Kavramı”, Bilig, 54, 2010, s. 190-192.

54 Gülgün Üçel-Aybet, Avrupalı Seyyahların Gözünden Osmanlı Dünyası ve İnsanları (1530-1699), İstanbul 2007, s. 158. 55 Küçük, “Renk Kavramı”, s. 191.

56 Mutaf, “Katran ve Boynuz”, s. 100.

57 Feda Şamil Arık, “Eski Türk Ceza Hukukuna Dair Notlar –I”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi

Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, XVII / 28, Ankara 1995, s. 18.

(9)

Turkish Studies

amacıyla, kapkara rengiyle meşhur katranın kullanılma gerekçesini de açıklamaktadır. Yine yapışkan oluşu ve yıkandığında bile iz bırakması59 ile ağır kokulu olması da, vereceği mesaj bakımından, katranın kullanılma gerekçelerini oldukça anlamlı kılmaktadır. Haneye sürülen “namus lekesi” de tıpkı kapıya sürülen katran gibi kolayca temizlenememekte, hatta onu temizlemek için yapılan fiiller, bu lekeyi daha da belirgin hale getirmektedir60. Katranın kokulu bir madde olması61, sembolik anlamının da ötesinde, sokaktan gelip-geçenlerin bunun kaynağını araştırmasına ve nihayetinde farketmesine yol açmaktadır.

Kapıya katran sürme geleneğinin ne kadar eski olduğu hakkında net olarak dönemlendirme yapmak mümkün değildir. Ancak, yukarıda izah edilen hususlar dairesinde, köklerinin Orta Asya’ya dayandığı söylenebilir. Araştırma esnasında tespit edilebilen, kayıtlara geçmiş, en erken tarihli vak’a 1533 tarihli olup, Larende Kazası’nın Göndere Karyesi sakinlerinden Hasan b. Hızır, İslam Hoca b. Hacı Veys’in kapısına katran ve necis (hayvan gübresi) sürmüştür. İslam Hoca mahkemede bu durumu “…bayram gece(si) nısfü’l-leylde kapıma katran ile necîs (sür)dürttü şer’le ve örfle lazım gelen talebi ederim…62” diyerek izah etmektedir.

Larende Kazası’nda meydana gelen vak’ayla da ilgili olarak Konya mahkeme kayıtlarından, mantıken katranla eş ya da ondan daha kötü anlamlar içermesi gereken, necâsetin sembolik olarak bir değerinin olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim kapısına katran sürüldüğü için subaşı tarafından mahkemeye çağırılan Fatî b. Ahmed isimli kadın, kendisine olayın aslı sorulduğunda, “…leyle-i mezbûrede bir uşâk kapuma necâset sürmüşdür katrân değildir…63 diyerek savunma yapmıştır. Fatî’nin yaptığı bu savunma necâsetin, katranla aynı anlama gelmediği, hatta herhangi bir suç isnad etmediğinin de göstergesidir.

Mahalleden ihracı istenen kişilere isnat edilen suçlar, hırsızlık yapmak, şarap içmek,

nâ-mahrem ile görüşmek, fuhuş yapmak ya da yaptırmak gibi suçlar olup, nitelikleri bakımından

oldukça geniş kapsamlıdır64. Kapıya katran sürülerek iddia ve ifşa edilen ise, ister fuhuş yoluyla isterse de aşk karşılığında olsun, yalnızca gayrimeşru cinsel yakınlaşmalar yani zinadır. Katranın yalnızca evdeki kadınların zinasını işaret ettiği yönünde yaygın bir kanaat bulunmaktadır65. Bu durum zina fiillerinde tepki gösterilen tarafın genellikle kadın olduğu bilgisiyle paralellik arzetmektedir66. Ancak mahalle ahalisi aleni olarak zina işleyen ve evine uygunsuz kadınların girip-çıktığı erkeklere de tepki göstermekte ve bunların mahalleden ihracını gerçekleştirmekteydi67. Bu doğrultuda mahkeme esnasında mahalle ahalisinin, hane halkı hakkındaki bilgilerini aktarmalarına

59 Konya mahkemesine intikal eden bir davanın seyrinden katranın ahşap üzerinde, yıkandığında bile çıkmayan, kalıcı bir iz bıraktığı anlaşılmaktadır. Görgü şahitleri bu durumu “…biz dahî varup kapusunun katrânı yunmuş gördük…” şeklinde ifade etmektedirler. KŞS 10 / 227-2.

60 Bazıları bu lekeyi temizlemek için kendi öz kızını mahkemeye ihbar etmekte, başka birisi gayr-ı meşru ilişkiden hamile kalan kızını evlatlıktan reddetmekte ya da suçüstü olarak yakaladığı kız kardeşini ve aşığını öldürmekteydi. Haliyle tüm bu faaliyetler mahkemede kayıt altına alınarak, olay resmiyet kazanıyordu.

61 Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türkî, Dersaadet, 1317, s. 1075. 62 Aköz, Lârende, s. 163 (belge no: 249.2)

63 KŞS 34 / 112-1.

64 Tok, “Mahalleden İhraç”, s. 165-169. 65 Ergenç, Ankara ve Konya, s. 204;

66 KŞS 6 / 23-4; KŞS 7 / 34-1 (Bu iki belge için bkz. Muşmal, Konya, s. 71); Barkan, Ziraî Ekonomi, s. 121,124; Düzdağ, Fetva, s. 158; Karagöz, Ayıntab Şer’îyye Sicili, s.260. Hukukî olarak zina iki taraf -kadın ve erkek- için de aynı derecede suç olmakla birlikte, toplum tarafından hedef alınan kesim daha çok zina yapan kadınlar ve onlara sahip çıkamayan erkekler olmuştur. Fuhuş yoluyla yapılan zina hadiseleri incelendiğinde, mahkemede genellikle kadınlardan şikâyetçi olunulduğu, isimleri zikredilmekle birlikte, kadının birlikte yakalandığı kişiler hakkında herhangi bir hukukî işlem yapılmadığı görülmektedir. Nurcan Abacı, Bursa Şehri’nde Osmanlı Hukuku’nun Uygulanması (17. Yüzyıl), Ankara 2001, s. 191.

(10)

kadar, istisnalar hariç, katran yoluyla kime zina iddiasında bulunulduğu anlaşılamamaktadır68. Yine bu vasıtayla zinanın mekânı hakkında da bir net bir bilgi edinmek mümkün değildir. Nitekim zina yapan çiftler yalnızca kadının ya da erkeğin evinde bir araya gelmiyordu69. Bu durumda bir evin kapısına katran sürüldüğünde, bu evde kesinlikle zina yapıldığı değil, ancak bu evde yaşayanların, özellikle de kadınların, zina yaptığı iddia ediliyor olmalıydı. Ancak bu kişilerin kimler oldukları ya da olmadıkları konusu ise mahkeme esnasında, mahallelinin beyanlarıyla açıklığa kavuşturulacak bir ayrıntıydı70. Mahkeme sürecinde yalnızca kadınların iffetini sorgulayan71 veya evin erkeği, karısı ve çocuklarıyla birlikte tüm ailenin ahvalinin sorulduğu davalar olduğu gibi72 yalnız yaşayan erkeklerin de keyfiyetinin sorgulandığı73 kapıya katran sürme davaları da bulunmaktaydı. Bu durumda kapıya katran süren kişinin iddiasının; bu evde yaşayanlardan yalnızca kadın veya kızların zina yaptığı şeklinde net bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Bunun yanında ailesi ile birlikte yaşayan erkeğin ahvalinin sorulmasındaki maksadın da yalnızca zina yapıp-yapmadığını anlamak değil, aynı zamanda hanesindeki kadınların iffetsizliklerine göz yumup-yummadığının da ortaya konulmasını sağlamak olduğu söylenebilir74.

Sıbyan mektebinin kapısına katran sürme teşebbüsüyle gündeme gelen ve bu alanda münferîd olan bir hadise ise, katranın iddia ettiği hususların yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Mektebin kapısına katran sürülmesi için teşebbüste bulunulmuş, ancak muallimin pusu kurmasıyla bu art niyetle hadise engellendi. Peki, mektebin kapısına katran sürülseydi, topluma ve yetkililere verilecek mesajın içeriği ne olacaktı? Muallimin zina yapan birisi olduğu iddiasının yanısıra, çocuk istismarına yatkın olduğu ya da çocuklara cinsel istismar uyguladığı yönünde bir iddia gündeme taşınır mıydı? Bununla ilgili net bir şey söylemek mümkün değildir. Üstelik suçüstünün kapıya katran sürülmezden önce yapılması ve mahkeme kaydında da bunu açıklayıcı bir ifade bulunmaması sebebiyle, muallime atılması tasarlanan iftiranın mahiyetinin net olarak anlaşılmasını engellemektedir75.

III. Kapıdaki Katranın İşlevselliği ve Toplumsal Boyutları

Osmanlı toplumunda fertlerin, kesin bilgisi olmadığı ya da ispatlayamadıkları zina hadiselerini cezasız bırakmamak için “kurnazlık” ya da “tedbirlilik” olarak tanımlanabilecek bir refleks geliştirdikleri söylenebilir76. Böylelikle hem kendisi suçlu durumuna düşmemiş, hem de toplumun hassasiyetini oldukça etkili bir usulle dile getirmiştir. Olayın duyurulması için bu türden sembolik bir yöntemin var olması, zinayı gören kişinin kazf suçunu işleme korkusuyla, olayı gizleme ya da görmezden gelmesinin de önünü geçiyordu. Aynı zamanda meseleyi mahallenin kamusal kimliğine mal etmek suretiyle, olayın kişiselleşmesine ve bu meyanda meydana gelecek çatışmaları da engellemekteydi77. Konya’da meydana gelen davaların %70’inde hane sahiplerinin

68 Bursa’da görülen bir davaya göre Ümmühan isimli bir kadın Emir Sultan Camisi müezzinin evine katran sürdürtmüş, ancak bunu yeterli görmeyerek, iffetsizliğini ifade eden mektubu da kapıya astırmıştır. Yani mektup yoluyla zina yaptığını iddia ettiği kişinin adını da vermiştir. Bkz. Abacı, Osmanlı Hukuku, s. 203.

69 KŞS 51 / 35-1.

70 Konya’da Topraklık mahallesinde, anne ve kızın birlikte yaşadıkları evin kapısına katran sürülmüş ve hane sakinleri bununla ilgili olarak mahkemeye çağırılmışlardır. Mahkeme esnasında mahalleli Aişe isimli kızın kendi halinde olduğunu, ancak annesi Fakî’nin nâ-mahremden çekinmediği, yabancı erkekler ile daime sohbet ve işret halinde olduğunu ve daha önce de defalarca uyarıldığını bildirmiştir. KŞS 34 / 112-1.

71 KŞS 31 / 121-1. 72 KŞS 26 / 103-1.

73 Zübeyde Güneş Yağcı, “Osmanlı Taşrasında Kadına Yönelik Cinsel Suçlarda Adalet Arama Geleneği”, Kadın 2000, Aralık 2005, http://www.thefreelibrary.com/_/print/PrintArticle.aspx?id=193182210, 03.04.2013, s. 11.

74 Karısının iffetsizliğine göz yummak da bir suçtur. Bkz.Coşkun Üçok, “Osmanlı Kanunnamelerinde İslâm Ceza Hukukuna Aykırı Hükümler”, AÜ. Hukuk Fakültesi Mecmuası, III/1, İstanbul 1946, s. 55.

75 KŞS 50 / 251-1. 76 Mutaf, “Katran”, s.103. 77 Yılmaz, “Mahremiyet”, s. 95.

(11)

Turkish Studies

failler hakkında en küçük bir bilgiye bile sahip olmadıkları78, %10’unun ise şüphelendikleri kişilerin fail olduğunu ispatlayamadıkları görülmektedir. Bu durum kapıya katran sürme hadiselerinin %80 oranında “fail-i meçhul” olduğunu işaret etmektedir79. Toparlamak gerekirse, katran sürmekten maksat deşifre olmadan, zinayı ihbar etmek ya da birilerini karalamak ise katranın bu işlevleri rahatlıkla yerine getirdiği söylenebilir.

Kapıya sürülen katran, zinanın cezalandırılması için devleti harekete geçirmenin yanında, kişileri de kendilerine ve ailelerine bir çekidüzen vermeleri için de ciddi bir uyarı niteliğindedir. Böylelikle bu suça karşı hem bir kamuoyu oluşması, hem de bu tepkinin sürekli canlı tutulması sağlanmaktadır. Ayrıca potansiyel suçlular üzerinde de caydırıcı bir etkisinin olduğu bilinmektedir80. Bu durumda, muhataplarının dışında yalnızca bir/birkaç kişinin bildiği ve aleniyet kazanmamış bir yasak aşk varsa, muhtemelen bu vesileyle, muhatapları tarafından acilen sonlandırılıyordu. Çünkü bundan sonra mahalle ahalisinin gözleri ve kulakları, kapısına katran sürülen evin üzerine yoğunlaşacak ve en küçük bir hareketten bile derin anlamlar çıkartılacaktır. İlaveten aile reisleri de aile efradının hareketlerini daha yakından ve şüpheyle izleyemeye başlıyor olmalıydılar. Nitekim karısı veya kızının hafif meşrep hareketleri ile giyim kuşamını kontrol altına alamayan ya da bu konularda esnek davranan hane reisleri “gidi”, “pezevenk”, “boynuzlu”81 ve “köftehor”82 gibi hakaretlere maruz kalmakta ve toplumsal sahanın kenarına itilmekteydiler.

Kapıya katran sürmek kimsenin bilmediği ya da birileri tarafından bilinse bile henüz aleniyet kazanmamış ve hakkında hukukî muamele yapılmamış bir zina vak’asını kamusal alana yani sokağa duyurmak olduğu kadar, üzerinde işlem yapılmasını gerektirecek şekilde isimsiz ihbar yapmak anlamına da geliyordu. Zinayı, yani suçu önlemeye yönelik, toplumsal bir refleks olarak gündeme gelen kapıya katran sürme eylemi, uygulaması kolay bir yöntem olması ve süren kişiyi gizli tutabilmesi sebebiyle, kişisel hesaplaşmalariçin de kullanılmaktaydı83 . Bu suretle katran bir suç bildirme sembolü olmaktan çıkıp, “iftira atmak”, “karalamak” ve “hareket etmek”84 için kullanılan etkili bir suç aracına dönüşmekteydi. Katranın bu türden amaçlar için kullanılması, zinayı engelleme ve cezasız bırakmama işlevselliğine zarar verdiği gibi, toplumsal düzeni tehdit eden bir eylem haline getirmekteydi. Yine katran, kapısına sürüldüğü haneleri mahalle/köy ahalisina hatta tüm şehir halkına deşifre ve afişe ederek, onları toplum nazarında lekeli veya en azından zanlıya dönüştürmekteydi. Muhtemelen ahali de, temize çıkıncaya kadar bu evde oturanları dışlamakta ve komşuluk ilişkilerini de kesmekteydi. Kapısına katran sürülen kişilerin, bir an önce temize çıkabilmek ve itibarlarını tekrar kazanabilmek için, subaşının harekete geçmesini dahi beklemeden, bizzat kendisi ve ailesi hakkında soruşturma yapılmasını istemesi de, kapıdaki katranın derece etkili bir toplumsal baskı oluşturduğunu göstermektedir85. Kapısına katran sürülen hanenin “töhmet altında kalmamak86” için muhakkak suretle mahkemenin huzuruna çıkması ve mahallesi/köyü ahalisi ile yüzleşmesi gerekmekteydi. Konya örneğinde mahkemeye müracaatların genellikle olayın meydana geldiği gecenin sabahında yapıldığı anlaşılmaktadır. Yüzyıl içinde meydana gelen, mükerrer iki dava haricindeki, 50 kapıya katran sürme davasından 28’i yani %56’sı meydana geldiği gecenin sabahında, bekletilmeden, mahkemeye taşındığı, geriye kalan hadiselerden %14’ü yani 7’si bir gün sonrasında dava edildiği görülmektedir. Söz konusu veriler

78Hane sahipleri bu durumu “…kimesne eylediği ma’lum olmayub ve muzannım dahi olmamağla…” şeklinde ifade etmektedirler. KŞS 20 / 227-3; KŞS 23 / 69-3; KŞS 26 / 223-1; KŞS 49 / 145-4. 79 Ek I. 80 Mutaf, “Katran”, s. 103. 81 KŞS 14 / 68-2. 82 KŞS 14 / 146-3. 83 KŞS 21 / 51-2.

84 Çakır, “Toplumsal Kontrol”, s. 40. 85 Mutaf, “Katran”, s. 99.

(12)

kapıya katran sürme hadiselerinin %70 oranında bir gün içinde mahkemeye taşındığını göstermektedir. Üç gün içindeyse bu oran %86’ya çıkmakta olup, üzerinden 10 gün geçmiş olmasına rağmen hakkında daha yeni işlem yapılan bir tek hadise bulunmaktadır87. Bu anlamda katranın, ihbar edilen hadisiyle ilgili olarak, hukukî işlem yaptırma hızının oldukça yüksek olduğu söylenebilir.

Art niyetlerle, masum kişilerin kapısına sürülen katran, mahalle ahalisini de rahatsız etmekteydi. Bu rahatsızlıkların sebepleri birden fazla olmakla birlikte, muhtemelen öncelikli sebep mahallede işlenen bir suç yüzünden devlete karşı sorumlu olma riski ve kefalet sisteminin getirdiği yaptırımlar olmalıdır. Bunun yanında sebepsiz yere bir hanenin karalanması da mahalle ahalisini rahatsız etmiş olabilir. Bu durum başka masum kişileri hedef alabilecek “ehl-i fesad”ın mahallelerinde kol gezdiği ve faaliyet gösterdiği anlamına da gelmekteydi. Herhangi bir kapıya haksız yere katran sürülmesi mahalle halkı tarafından “…kapısına katran sürülmesi ashâb-ı agrâz fiilidir…” şeklindeki ifadelerle, olayın bir “garez”den kaynaklandığı dile getirilmektedir. Bu garezin boyutları o kadar yüksektir ki; yüzyıllık veriler Konya’da kapısına katran sürülenlerin %92’si masum olduğunu göstermektedir88. Bu yüksek oran, Konya’daki kapıya katran sürme eylemlerinin büyük ölçüde art niyetli kişilere hizmet ettiğini kanıtlamaktadır.

Ebusuûd Efendi’nin katranla ilişkilendirilen fetvası, katranın ne tür mağduriyetlere sebebiyet verebileceğine dair önemli ipuçları vermektedir. Bu fetvaya göre cami imamının kapısına sürülen katran, kadının da uygun görmesiyle, görevden alınmasına neden olmaktadır89. Muhtemelen bu fetvadan haberdar olan Konya’nın Sarıyakub Mahallesi sakinlerinden es-Seyyid Mehmed b. es-Seyyid Ahmed, mahallelerinde bulunan sıbyan mektebinin muallimi Molla Süleyman b. Hasan’a tehdit içeren iki adet mektup yazmıştır. Molla Süleyman bu mektupların içeriğini ve kendine yöneltilen tehditleri, mahkeme esnasında şu şekilde dile getirmektedir.

“…mezbur seyyid Mehmed bir def’a ve bir kıt’a ve bir def’a bir kıta cem’a iki kıt’a kağıd tahrir edüb mekteb-i mezbura ilka edüb derunlarında benim için mektebden ba’de’l-yevm kalkub gidüb muallimlikden fariğ ol vallahi senin mektebinin kapusuna katrân sürerim ve yine kalkmazsan menzilinin kapusuna sürüb seni âleme rüsvay ve katrân sürdüğüm sebebiyle seni vali ahz edüb bi’l-cümle malını yedinden aldığından ma’ada sana dahî edeceğim hakaretin yarusu aklımda yokdur deyu tahrîr etmekle…”90.

Seyyid Mehmed’in, mektubunda, katranın yaptırım gücü ile ilgili olarak, dile getirdiği hususların hangi ölçülerde doğru olduğunu bilmiyoruz. Ancak bu tür bir tehdit ile sıbyan mektebinin muallimini, yani okuma-yazma bilen birini, görevinden istifa ettirebileceğine inancının tam olduğu söylenebilir. Mektupta bahsedilen sürecin işleyebilmesi için, öncelikli olarak mahkemeye gidilmesi ve mahallesi ahalisinin de Molla Süleyman’ın aleyhinde, yani zina yaptığına dair, şahitlik yapması gerekmektedir. Bu durumda görevden alınması ve eğer ahalisinin talebi olursa mahalleden ihracı mümkündür. Söz konusu mektupta hadisenin, hukukî yönünün yanı sıra toplumsal boyutuyla ilgili de çok ilginç bir tespit ya da tanımlamaya tesadüf olunmaktadır. Buna göre katran, Molla Süleyman’ın görevinden uzaklaştırılmasına sebep olabileceği gibi, aynı zamanda “âleme rüsvay edecek” , yani onu toplum önünde “aşağılayacak”91, “rezil edecek” ve “haysiyetsizleştirecek” bir sürecin başlamasına zemin hazırlayacaktır92. Nitekim Molla Süleyman kendisine yöneltilen bu tehditten korkmuş ve bunu savuşturmak için de bir takım önlemler almıştır.

87 Ek I. 88 Ek I.

89 Söz konusu fetva metni şu şekildedir. “Bir cami-i şerife imam olan Zeyd’in kapısına, nâ-makûl nesneler sürülüp ve boynuzlar ve şebek asılmak ile azli lazım olur mu?”, “Olur, rey-i hâkimle” bkz. Emiroğlu, Gündelik Hayatımız, s. 30. 90 KŞS 50 / 251-1.

91 Peirce, Ahlak Oyunları, s. 177. 92 Devellioğlu, Lûgat, s. 902.

(13)

Turkish Studies

Molla Süleyman, mahkemeye verdiği beyanatta, bu önlemleri ve olayın gelişim seyrini şu şekilde özetlemektedir:

“…benim dahi zikr olunan kağıdları kim ilkâ eylediği malumum olmamağla mütehayyir olub tarih-i kitâbdan bir gün mukaddem yanıma iki nefer âdem alub mekteb-i mezbûr derununda muterakkıb olduğumuzda mezbûr seyyid mehmed nısfu’l-leylde yedinde bir çömlek katrân ile mekteb-i mezbûra gelüb kapusuna katrân sürmek sadedinde iken biz dahi derûn-ı mektebde çöküb mezbûr seyyid mehmedi ahz ve koynunu ve cebini yokladığımızda iş bu yedimizde olan bâlâda muharrer olan kelimâtı müştemil bir kıt’a kâğıd dahi mezbûr seyyid mehmedin cebinde çıkmağla ol vakitte mezbûr seyyid mehmed istintâk olundukda huzûr-ı müsliminden mekteb-i mezbûre mukaddema ilkâ olunan elfâz-i mezkûreyi müştemil iki kıt’a kâğıdı ben tahrîr edüb ilkâ eyledüm ve işbu kâğıdı dahî bu vakitte mekteb kapusuna yedimde olan katrânı sürüp ilkâ etsem gerek idi deyu ikrâr ve itirâf dahi etmeğle sual olunub takrîri tahrîr ve mûcibi şer’isi icrâ olunmak matlubûmdur dedikde gıbbe’s-sual ve’l-inkâr ve bade’ş-şehâde udûl-ı icrâr-ı ricâl-i müsliminden esseyyid mehmed b. esseyyid hüseyin ve İsmail b. İbrahim nam kimesneler li eclü’ş-şehâde meclis-i şer’a hazirûn olub eserü’ş-şehâde fi’l-vaki tarihi kitabdan bir gün mukaddem gece ile nısf-ı leylde zikr olunan mekteb-i şerîf önünde bizim huzurumuzda merkûm esseyyid mukaddema mekteb-i mezbûre ilkâ olunan elfâz-ı mezkûreyi müştemil iki kıt’a kâğıdı ben tahrîr edüb ilkâ eyledüm ve hala işbu yedimde olan katrân işbu mekteb kapusuna sürüb ve ilâm içim kâğıdı dahî mektebe ilkâ etsem gerek idi şeytâna uydum afv eyle deyu i’tizâr ile ikrâr ve itirâf eyledi biz bu hususa bu vech üzre şahidleriz şehâdet dahi ederuz deyu her biri eda-i şehâdet-i şeriyye eylediklerinde ”93.

Mahkeme kayıdından da anlaşılacağı üzere, Molla Süleyman zanlıya suçüstü yapmış ve kendisini tehdit için yazılan mektuplardan sonuncusunu da, üst araması yaparak, zanlının cebinde bulmuştur. Mahkeme karşısında haklılığını ispat etmek için de olayı şahitli hale getirmiştir. Nitekim zanlı Seyyid Mehmed, mahkemede bunların tamamını inkâr etmiştir. Bunun üzerine şahitler devreye girerek, daha önceki itirafını dile getirmişlerdir. Bu suretle Molla Süleyman katran kullanmak suretiyle onur ve şerefi üzerine yapılacak sorgulamalardan ve belki de saygınlığı ile birlikte, işini kaybetmekten kurtulmuştur.

İffet sahibi kişiler, kapılarına katran sürülmesi suretiyle, iftiraya uğrama, hakaret edilme, karalanma ve tehdit edilmenin yanısıra sözlü ve fiili saldırıya da uğramışlardır. 22 Ramazan 1097 / 13 Ağustos 1686 tarihinde, Çinioğlu Mahallesi’nde Mehmed b. Bedel’in, ailesi ile birlikte ikamet ettiği, evinin sokak kapısına katran sürülmüştür. Bunu farkeden Mehmed ve karısı olayı kimin yaptığını anlamak için olay mahallinde araştırma yaptıkları esnada, Şehri ve Aişe isimli iki kadın yanlarına gelmiştir. Muhtemelen olayın failleri olan kadınlar Mehmed’e “…katrânı avrâdının kırıkları sürmüşdür gidi…” diye hakaret ettikleri gibi karısı diğer Aişe’ye de taşla saldırarak, yaralamak istemişlerdir. Şehri ve Aişe kapısına katran sürülerek zina iddiasında bulunulan haneye ikinci kez ve sözlü olarak, Mehmed’in karısının “kırıkları” olduğunu söyleyerek, zina iddiasında bulunmuşlardır94.

Bazı kişiler kapıya katran sürme ve bununla birlikte sözlü olarak hakaret etme hususunda ısrarcı olmuşlardır. Hacıeymir Mahallesi’nde, Seyyid Abdurrahman b. Seyyid Mustafa, Emine bt. Halil’in kapısına katran sürmüştür. Bununla ilintili görülen davada ahali Emine’nin “ehl-i ırz” olduğunu tasdik edilmiştir. Ancak Abdurrahman Emine’yi tacize devam etmiştir. Hatta ahalinin beyanlarıyla aklanmasına rağmen, Abdurrahman “...ırzına müteallik şetm etmeğle…”, Emine’nin iffetini lekelemeye devam etmiştir. Bunun üzerine açılan ikinci bir şikâyet davasında mahalle ahalisi Abdurrahman’nın su-i halini beyan etmiş, bu suretle ta’zirine hükmedilmiştir95.

93 KŞS 50 / 251-1. 94 KŞS 31 / 121-1. 95 KŞS 54 / 229-3.

(14)

Bir yönüyle toplumsal huzurun korunması adına, zinayı engelleme iddiasında olan kapıya katran sürme fiili, diğer taraftan toplumsal huzurun en önemli tehditlerinden birisi haline gelebilmekteydi. Yukarıda bahsedilen hususların yanında, kapıdaki katran “bu evde yaşayanlar zina yapıyor” şeklindeki bir iddia veya iftiranın yanısıra, hane reisine “senin karın, kızın ya da anan zina yapıyor” şeklinde bir hakareti de içeriyordu. Yine evde yaşayan kadın ve kızlar, ırzları sorgulanmak suretiyle, belki de en hassas yerlerinden yara alıyorlardı. Çünkü o dönemde kadınların hüsn-i hal sahibi olduklarının en önemli göstergesi “ehl-i ırz” ve “müstakime” olmalarıydı96. Evinin kapısına katran sürülen bazı hane reisleri, mahkemeye geldiklerinde, içine düştükleri bu durumu “bana küllî ar tarî oldu”97 şeklinde ifade etmekteydiler. Bu sözlerden kapısına katran sürülen kişinin yaşadığı utanç sebebiyle toplum içine çıkacak yüzünün kalmadığını düşündüğü ya da en azından içine düştüğü durumu bu şekilde tanımladığı söylenebilir. Eğer hanesindekiler zina yapmıyorsa, mahkemeye müracaatları vasıtasıyla, hukukî olarak aklanmaları çok uzun sürmeyecektir. Ancak nihayetinde birileri kendisine ve ailesine hakaret etmiş, haysiyet ve onurunu zedelemiş, ırz ve namusuna laf etmiştir. İffetli insanlar için paha biçilmez olan bu değerlerin, “iki akçe” ödenmek suretiyle herkes tarafından kolaylıkla temin edilebilen bir nesne ile “iki paralık edilmesi” oldukça ironiktir98.

Kapıya katran sürme eyleminin toplumsal boyutlarını daha iyi anlayabilmek için hedef kitlenin tespiti önem taşımaktadır. Bunun için öncelikli olarak dinî aidiyetlerin, karalama için bir etken olup olmadığının sorgulanması yerinde olacaktır. Bu doğrultuda, Konya’da kapısına katran sürülen 55 hanenin, 41’i Müslüman, 13’ü Hristiyan 1’i de Ermenilere aittir. Bu rakamlar XVII. yüzyılın ikinci yarısında Konya’da yaşayan nüfus yapısıyla paralellik göstermekte olup, kapıya katran sürme hadiselerinde Müslim ve gayrimüslim ayrımının yapılmadığı söylenebilir99.

Kapıya katran sürme hadisesinin toplumsal boyutuna dair belgeler üzerinde yüzeysel bir gözlem yapıldığında bile, husumeti sebebiyle haksız yere başkalarının kapısına katran sürerek iftira atan ya da onları karalamak isteyen kişilerle ilgili ilginç insan manzaraları ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki, bitişik komşusu olan kardeşinin kapısına katran süren Hüseyin’e aittir. Hüseyin, kapısına katran sürdüğü kardeşi Yusuf’un aksine, mahallelinin itimat etmediği ve kefil olmadığı birisidir. Kardeşinin kapısına katranı, karısının, kardeşinin karısıyla olan husumeti sebebiyle ve Abdulkerim isimli arkadaşıyla birlikte sürdüğü anlaşılmaktadır. Hüseyin hem komşuluk hem de akrabalık değerlerini hiçe sayarak, kapısına katran sürmek suretiyle kardeşinin hanesine kara çalmak istemektedir100. Diğer ilgi çekici bir tespit ise toplumsal sahada ayrıcalıklı ve güvenilir kişilerden olan “seyyid” ünvanını taşıyan kişilerle ilgilidir101. Toplumsal hayatta daha dikkatli davranması gereken bu zümreye mensup üç kişinin, namuslu kişilerin kapılarına katran sürerek iftira attıkları görülmektedir. Bunlardan ikisi ta’zirle cezalandırılmış olmakla birlikte102, üçüncüsü hakkında verilmiş bir hüküm bulunmamaktadır103. Üçüncü bir profil de bir köy imamına aittir. Aslında bulunduğu cemaatin lideri olan104 ve ahlaksızlıkla mücadele etmesi gereken bu kişinin

96 KŞS 37 / 74-2; İzzet Sak, 37 Numaralı Konya Şer’iye Sicili (1102-1103 / 1691-1692) (Transkiripsiyon ve Dizin), Konya 2010, s. 130-131.

97 KŞS 42 / 156-2; KŞS 47 / 123-1.

98Kapıya katran sürme iddiasıyla mahkemede hazır bulunan buluğ çağındaki (emred) İsmail ve Mustafa’nın “…ammetemiz Asiye nâm hatun dünkü gün bize iki akça virüp katrân aldırmışdı…” şeklindeki ifadeleri, katranın oldukça ucuz olduğunu ve kolaylıkla temin edilebildiğini göstermektedir. KŞS 10 / 227-2.

99 XVI. Yüzyılda Konya’da yaşayan nüfusun %16’sının gayrimüslim olduğu bilinmektedir. Muşmal, Konya, s. 65-66. Metinde verilen rakamlara göre kapısına katran sürülen gayrimüslim hanesinin, genele oranı %25 civarındadır.

100 KŞS 21 / 51-2.

101 Seyyidler hakkında bkz. Murat Sarıcık, Osmanlı İmparatorluğu’nda Nakîbü’l-Eşraflık Müessesesi, Ankara 2003, Rüya Kılıç, Osmanlıda Seyyidler ve Şerifler, İstanbul 2005.

102 KŞS 50 / 251-1; KŞS 54 / 229-3. 103 KŞS 41 / 181-1.

(15)

Turkish Studies

başkalarını mağdur ettiği, hatta namuslu bir ailenin kapısına sürmüş olduğu katranın bunlardan en basiti olduğu, anlaşılmaktadır. Abdulkadir b. Halil’in, ailesiyle birlikte ikamet ettiği, Hocacihan Karyesi’ndeki evinin kapısına katran sürülmüş olup, Abdulkadir, İmam Ali b. Elhac İsmail ve İsmail b. Mehmed’den şüphelenmektedir. Şahidi yoktur. Ancak köylünün beyanlarına göre (İmam) Ali haksız yere köyden birçok kişiyi ehl-i örfe gammazlayan ve fukaranın hakkını yiyen bir kişidir ve te’dibe muhtaçtır. Bu ifadeleriyle köylü, Abdulkadir’in şüphesinde haklı ve Ali’nin bu suçu işlemiş olduğuna delil getirmektedir. Köyün huzurunu bu derecede bozan Ali, bundan sonra ıslah olacağı ve kimseyi rencide etmeyeceği konusunda, ahaliyi bir şekilde ikna etmiş olmalıdır. Çünkü mahkeme huzurunda köyün ileri gelenleri, köyden sürülmesi ya da ta’zir cezası alması yerine, ıslahı için tenbih olunmasının yeterli olacağı konusunda görüş bildirmişler ve kadı da bu şekilde hüküm vermiştir105.

IV-Hukukî Süreç ve Sonuçları

Kapıya sürülen katranın verdiği mesaj ister gerçeği yansıtsın isterse de iftira niteliğinde olsun, her iki durumda da, mahkemeye müracaat zorunlu hale gelmekteydi. Konya örneğinde incelenen davalara göre, iddia ettikleri suçla da ilintili olarak, kapıya katran sürüldüğünde muhakkak suretle mahkeme süreci başlatılmakta ve bununla ilgili dava da hemen görülmekteydi. Nitekim bu suretle kapısına katran sürülen kişi eğer zinaya bulaşmışsa tespit ediliyor ve gerekli şekilde cezalandırılıyordu. Bunun tersine masumsa şerefi kurtarılmış oluyordu. Meydana gelen bütün kapıya katran sürme hadiselerinin mahkemeye yansıdığını söylemek oldukça iddialı bir cümle olacaktır. Ancak kapıya katran sürme hem suç isnat edildiği hem de şeref ve haysiyete leke sürüldüğü için maruz kalan kişilerin, bu olaya kayıtsız kalması düşünülemez. Bunun tersine zina ve fuhuş yaptığı için mahkemeye müracaatta geç kalan hane sahiplerinin de, mahalle sakinleri tarafından ehl-i örfe ihbar edildikleri ve bu suretle olayın üstünün kapatılmasına engel oldukları görülmektedir106. Her iki durumda da kapıya katran sürme hadiselerinin, çok büyük oranda, mahkemeye intikal ettirildiği söylenebilir.

Mahkemeye müracaatlar genellikle hane reisleri veya subaşılar tarafından ve acele bir şekilde107, yapılmaktadır. Vali veya mutasarrıfların da, görevlendirdikleri mübaşirler vasıtasıyla, hadiseyi mahkemeye taşıdıkları vakidir. Hane reislerinin öncelikli amacı hanelerine sürülen lekeden kurtulmak ve faillerin ceza almasını sağlamaktır. Subaşıları ise bu hadisiye görevlerinin gereği108 olarak mahkemeye taşımaktaydılar. Yine valilerin de bölgelerindeki asayişin sağlanması için suç ve suçlularla mücada ettikleri anlaşılmaktadır. Bunların yanında mahalle ahalisinin de, özellikle mahalleden ihraç etmek istedikleri kişilerle ilgili olarak, bu tür hadiseleri davacı sıfatıyla mahkemeye taşıdıkları görülmektedir109. Bu doğrultuda 1645-1750 yılları arasında görülen 50 davadan 25’i (%50) hane reisleri, 1’i (%2) hane reisinin tayin ettiği vekili, 20’si (%40), subaşıları, 2’si (%4) Karaman mutasarrıflarının görevlendirdiği mübaşirler, 1’i (%2) mahalle ahalisi ve geriye kalan son 1 tanesi de (%2) sıbyan mektebinin muallimi tarafından, davalı sıfatıyla, mahkemeye taşınmıştır110. Hane reislerinin müracaat yüzdesinin yüksek olmasını, isnat edilen suçun hanesinin üzerine yapışıp-kalmasından korkmalarıyla açıklamak mümkündür. Subaşılarının ise hem görevlerinin gereği olması111 hem de serbest tımarlarda cerimeden pay almaları112 onları

105 KŞS 57 / 61-3. 106 KŞS 49 / 155-4.

107 Yukarıda da belirtildiği gibi Konya örneğinde mahkemeye müracaatların büyük çoğunluğunun olayın meydana geldiği gecenin sabahında gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Bkz. Ek I.

108 Akman, Ceza Yargılaması, s. 113. 109 KŞS 49 / 155-1.

110 Ek I.

111 Abacı, Osmanlı Hukuku, s. 65.

112 Alâaddin Aköz - Doğan Yörük, “XVI. Yüzyılda Aksaray Sancağı’ndaki Taşra Görevlileri”, Selçuk Üniversitesi

Referanslar

Benzer Belgeler

59 Diğer hastalar ise Konya merkeze bağlı Kara Cifan mahallesinden Molla Mustafa bin İbrahim, Fakih Dede mahallesinden Osman ibn-i el-hâc Ali, Ömer Hoca mahallesinden

Medîne-i Ayntâb'da Çukûr nâm mahalle ahâlîsinden iken bundan akdem fevt olan Karcı Ebu Bekir oğlu dinmekle ma'rûf es-Seyyid Mehmed'in zevcesi ve sağîra kızı

Hamidiye Kazāsıʹna tâbi‘ Danişmend Karyesi sâkinlerinden Akçaoğlu Ömer ibn Mehmed nâm kimesne mahkeme-i şerʻiyyeye mahsūs odada maʻkūd-ı meclis-i şerʻ-i

Mahrûse- i Amasya mahallatından Hatuniyye mahallesi sakinlerinden Sette binti Mehmed Beğ nam hatunun tarafından husûs-ı ati’z-zikre vekîl olub vekâlet-i mezbûre

Özet : Daha önce gönderilen fermanla Sivas sancağından istenilen 450 (önceki kayıtlarda dört yüz adet olarak geçiyor) adet deveden bakaya kalan deve

Manisa şer’iyye sicillerinde incelediğimiz dönem içerisinde müslim ve gayrimüslimler arasındaki ilişkilere dair tespit edilen bir diğer dava konusunu

Arapgir kazâsı kurâlarından ÖĢnedan karyesinde sâkin iken bundan akdem vefât iden Çolak oğlu Molla Mustafa bin Ahmed bin Abdullah‟ın verâset-i zevce-i menkûha-i metrûkesi

Mahmiye-i Konya sâkinlerinden Âişe ve Safiye bint-i Mustafâ nâm hâtûnlar tarafından bey‘i âtiyü’l-beyânı ve kabz-ı semeni ikrâra vekîl olub merkûmetânı ma‘rifet-