J
TURHAN SELÇUK
NİTELİKLERİ, SlMlFURl ^ANT/LAR-f,40SVAL D
uR
uMLAR
iDf^İRTÎAMA,
ENİNDE )ON
uNDA HEP)i PE BİRER RA-
P lN î’l • Bm Al iPAN BAKARAN DE&ER
İtSlPlR-İNCE
cavİD
aM HAMIM Ad/R
BAVYOR-P
mPOdRM)t<,,,
Yoksa, b a n a m i öyl£ ¿itiyoRDa.
HAYIR HAYIR-
lavİDAN HANIM
PAS^AVPl, DERİŞİKTİ...
40HRA... AHşi DÜŞÜN,
BESLEME TOMBuL HAYF-K,.
KlHKlHKlHİ D
mTÜRLÜ-
4EŞİTLİ DİŞİLER. İ3ÎR FİLM
ŞEKİPİ İİİBİ U-ÖZiERİMİH
ONÜNPE DtLİP-Dİ BELİR
^ Di ı R-AYGoLDm.
ULAK, NE ÛLKYÛ/K SAKA BE
PRENS?
NİHAYET BİR KİjfERŞİN.
KÖPEKEİÂİHı BİL, ¿İZMEPtN
7 \ ^ a - 'Y A ^ 'A ^ Z A & r n 7 c s i M i ■ e u i y i s i ^ u b4r a o yA L A - ( :< - A A J ( P /A r L - iM f ^ l < 5 0 - j z e T L e / M 5 A ^ <;— y s40 yıllık eşi Batı dünyasında
konser veren ilk Türk kadını
Ferhunde Remzi Arnavutköy Kız Koleji nin parlak bir öğrencisi, sömester tatilinde Ankara'ya bir konser vermeye gidince Gazi ile karşılaşıyor, müzik devriminin öncülerinden biri olmaya yöneliyor.
Ferhunde Erkin, kırk yıl sahnede kalmasına, sayısız konserler vermesine, alkışlara, parlak eleştirilere karşın gölgede kalmayı seven bir sanatçımız. Ağaran saçlarında, derin çizgilerin de bir tarih konuşuyor, müzikseI bir tarih...
F erh u n de E rk in ’in
15 yaşında verdiği
k on sere
M ustafa K em a l de g eld i
q
Konserden sonra kardeşi ile birlikte Çankaya Köşkü’ne
çağrılan Farhunde Erkin’i masasının yanına oturan
Atatürk, yanındaki ’re. “Efendiler, herkes her şey
olabilir, ama sanatçı olamaz, ayağa kalkın” dedi
leri, konserleri, notaiarı, coşku ları, korkulan birbirine kanşmış, yılları birlikte yaşamışlar, mü ziği birlikte yaşamışlar. Biri dünyamızdan ayrıldı on yıl önce, ama bu on yılda ölümsüz lüğünü k a n ıtla d ı du rm ada n , konçertolan, senfoniettalanyla uluslararası boyutlarda bir Türk besteci olarak coşkusunu,
dirili-S
ni en güzel biçimde koruyor. teki de bu ölümsüzlüğü hisset menin mutluluğuyla yaşıyor.Devlet Konser Salonu'nda haf talık konserleri izleyenler, genç üniversiteliler arasmda kaç kişi onu tanır acaba? Salonda hep aynı yerde oturur, kapının y a nında en kenar koltukta, kimi zaman yalnız, kimi zaman kızıy la. Kimileri yamna gelir, say gıyla selâmlar, çoğu “ H ocam ” diye seslenir ona. Yetmiş yılı çoktan geride bırakmış, ama gözleri pırıl pırıl, gülüşü hâlâ çok taze Saçları iyice ağarmış, çizgilerinde Yunan heykellerin den b ir esin ti v a r, b a b a sı Giritliymiş, bir yandan adalı, bir- yandan Çerkez, bu incelik, bu rahatlık başka türlü bir arada olamazdı doğrusu.
Y ı l l a r c a ö n c e
b ir k o n s e r d e
Yıllarca önce Ulvi Cemal Erkin’in ölüm yıldönümünde, Devlet Konser Salonu’nda unu tulmaz bir gece yaşadı AnkaralI müzikseverler. Değerli kemancı Sunş Kan, Erkin’in keman kon çertosunu çaldı. Konser sona erin ce birçok baş Ferhunde Erkin’e çevrildi. Bu güzel olayı onunla paylaştılar. Değerli bestecinin kırk yıllık eşini saygıyla selâmla dılar. Am a Ferhunde Erkin’e başka bir selâm gerek.
Nasıl bir selâm derseniz, Ferhunde Erkin’i Atatürk’ten bir uzantı olarak,Klasik Batı M ü ziğini öğrenmek için Avrupa'ya giden ilk Türk kızı olarak, Batı dünyasmda konser ve-en ilk Türk kadını olarak, büyük müzik ustalarının konçertolarını Türki ye'de ilk kez çalan piyanist ola rak selâmlamak gerekir. On beş yaşında bir kızken kardeşi N ec det Remzi ile birlikte Ankara’da bir konser verdiği zaman o kon seri izleyenler arasında Gazi M ustafa Kemal de var.
« E f e n d il e r , h e r k e s
h e r ş e y o l a b i l i r
a m a s a n a t ç ı
o l a m a z »
Konserden sonra iki kardeş Çankaya K öşkü’ne çağrılıyorlar. Alt salonda bir masa, çevresinde Recep Peker, yaver Resuhi Bey, Kılıç Ali ve başkaları. Mustafa Kemal iki kardeşi yamna oturtu yor ve de şöyle diyor masadaki lere:
— Efendiler, herkes her şey olabilir ama sanatçı olamaz, aya ğa kalkın...
Atatürk’ün gençlik çağında dinlediği tek sesli alaturka mü zikten hoşlandığım masadakiler biliyordu, ama Türk ulusunu çok sesli müziğe lâyık gördüğü, bu konuda devrim yapmaya kararlı olduğu kesin hissedildi o gece, îk i kardeşe. Batı müziğini seç melerinden gurur ve mutluluk duyduğunu söylüyordu.
Ferhunde Remzi, Arnavutköy Kız Koleji’nde okuyor o zaman, kardeşi Necdet Remzi de Robert K olej’de. Cumhuriyetin ilk yılla rı, Ankara’da konser salonu yok henüz, iki kardeş U lu s'ta, Park Sineması’nda konser veriyorlar.
G a z i : « T ü rk
k ı z l a r ı n ı n a l n ı
a ç ı k o lu r »
O dönemde kâkül modası var saçlarda. Galiba Amerikan film yıldızı Colinne M oore’dan esinle nen b ir m od a. Ferhunde Remzi'nin gür siyah saçları alnı nı iyice örtüyor, gözleri bile gö rünmüyor. Mustafa Kemal’in gözü o uzun kâküle takılıyor. Şöyle diyor:
— Alnını niçin kapatıyorsun, Türk kızlarının alnı açık olur.
Genç kız kâkülünü tarıyor, alnını açıyor bir anda. İki gün sonra Ankara’dan İstanbul’a dö n ü yorlar. A r n a v u tk ö y K o le jin d ek i arkadaşları Ferhunde’ - nir, saç değişikliğine şaşırıp so ruyorlar:
— Kâkülüne ne oldu? — Gazi, Türk kızlarının alnı açık olur, dedi.
Ertesi sabah Arnavutköy Kız K olejinin Türk öğrencileri kâ küllerini taramış, alınlarmı aç mış iniyorlar kahvaltıya.
Ferhunde Remzi kolejden önce Gedikpaşa Amerikan okulunda okumuş. İnönü'nün cumhurbaş kanlığı döneminde özel doktorla rından Zeki Hakkı Pamir’in eşi Suzan Pamir de o okulda o za man. Arnavutköy Kız Kole jin d ek i arkadaşları arasmda da Nermin Menemencioğlu var. Cumhuriyetin ilk yıllarında uzun süre Anadolu Ajansı müdürlüğü yapan Muvaffak B ey’in kızı, eski Londra elçimiz Turgut Mene- mencioğlu’nun kardeşi. Nermin Hanım kolejde Ferhunde Remzi ile birlikte dört el piyano çalıyor, müzikten hoşlanıyor, ama okul dan sonra edebiyat sevgisi ağır basıyor. Bu sevgi hâlâ sürüyor. Şimdi Londra’da oturuyor Ner min Streater, Türk ozanlarının şiirlerinden bir antoloji yayınla dı. Ayrıca dayısı Namık Kemal ile ilgili bir araştırması var.
D iğ e r s ın ı f
a r k a d a ş l a r ı
Kolejdeki bir başka sınıf arka daşı da Perihan Çambei. Sonra
Bir kurmay subayı olan Remzi G irit büyük kızıyla oğlunun müzik öğrenmesine çok önem veriyor. Anneleri Nazmiye Hanım da teşvikleriyle destekliyor kocasını. Remzi Girit, eşi Ferhunde, Necdet ve Müçteba'dan oluşan beşgen bir
Ç
A R Ş IY A alış-verişe gittiğim zaman ya da evde iş » görürken kalbim çarpar birden, soluğum kesilir, koşar r a d y o y u açarım. B a k arım Ulvi’den bir şey çalıyor. Onun sesi, müziği beni çağırır san k i...”Radyonun düğmesini çevi rirken b ö y le söy lü y ord u Ferhunde Erkin.
Değerli bestecimiz Ulvi Cemal Erkin’i yitireli on yıl oluyor ama bu kalp çarpıntıları, bu müziksel çağrılar sürüyor. Kolay mı, kırk yıl birlikte yaşamışlar bu müzik dünyasmda . Geceleri gündüz-AA'â.\\c o Ç & ğ \ a \ r h i\ d l-Ş o p i d - a r z . < d \r e r z - b i r a t - a - b a b i r i c i t i n e ¿ i n c X r( e --m ı ? ^ £ 0 9 V e .d c 2 e |
Y
a z-
a r a s ı o b a y d ı .& T T Û S U
A YH A N BAŞOÖLU
Bazı ürünlerimi:
olumlu gelişme
ve bugünden
perakende satr
Selpak Mendil
Selpak Mentollü
Selpak Temizlik
Selpak Temizlik
Selpak Peçete <-
Selpak Peçete £
Selpak Peçete 2
Solo Peçete 30,5
Solo Peçete 30,5
Silen Peçete 30,£
Silen Peçete 30,£
Selpak Tuvalet K
Selpak Tuvalet K
Solo Tuvalet Kağ
Silen Tuvalet Kaç
Solo Havlu
Orkid Kadın Bağı
Fem Hijyenik Kac
Selpak Çocuk Bc
ip e k kagı
BANKA
A
2 . A Ş A M A
3 ANA E3ÖLI
TIP VE BE
BENZERİ DA
1 B N lsa n ’dan
Bu ilk devrec Fazla bilgi içirUNK
ÜNİVERSİT
GÜÇ
Merkez: Unkapı Merkez Telefonlatıp öğrenimi yapan, kanser araş tırmalarıyla uğraşan Profesör Doktor Çambei. Yıllar sonra iki okul arkadaşı bir hasta —doktor olarak karşılaşıyorlar. Doktor Çambei,kanserekarşı çok duyar lı, en küçük kuşkuyla parçalar alıyor, laboratuvara yolluyor. Ferhunde Erkin’in göğsündeki bir şişlik üzerine büyük özen, hatta telâşla kollan sıvıyor. Ulvi Cemal Erkin üzüntüden m ahvo luyor. Sonunda alman parça Amerika’ya gidiyor ve güzel ha ber g e liy o r ç o k g eçm eden . Korkulacak bir şey yok. Ulvi Ce mal çocuklar gibi ellerini çırpı yor.
Arnavutköy Kız K oleji’ndeki bir başka arkadaşı da Vedide Baha Pars. Sonradan İzmir L i sesi Müdürü olan bir eğitimci. Erken ölümüyle eğitimciler ara sında büyük boşluk bırakan bir aydın kadın. Bir trafik kazasın da öldü Vedide Baha Pars. Ankara’nın müzik yaşamında önemli yeri olan Cenap A n t’m ilk eşi Sevda A nt ile birlikte y ü rürken bir otom obil çarptı. Ce nap Ant ve eşi Ses ve Tel D em eği’nin kurucularından. K a vaklıdere’deki evleri güzel kon serlere sahne oldu uzun yıllar. Şimdi o derneğin yerinde Cenap Ant ve Sevda Ant Müzik Vakfı var....______________________ ____
Y A R I N :
Ç A M L I C A ’D A
Ş E H Z A D E
A B D Ü L M E C İT L E
M Ü Z İ K
Y A P I Y O R L A R D I
32 KISIM TEKMİLİ BİRDEN
AMA TOPAKLANAMADIM.
v/*
5
ici
KAFAMI DALCrALANRiRMI^Tl...
"
üzüntüyü
BiMfc
yalamaya
B
ak
! „
DİYE PİtyİHÜP KAFAMI KA
lD
iRD
iM,
u z u m u z u n M L u D u M .
^
önra
"
dünya
dönüyö
R
dönüyor
,
a tl
/
k a
,
RIHLA DöNÜyOR DûNuyöfi,
yALNlZOûM-Mp/EN 13ANA DENSİN, DERLİYORUM 5EV(
j
Î-
İİM YEN NEKPEYİN?,, İARK/ilNı 5ÖYÜMEK
İVEDİM,
B
ûI
jM
IMOAN ACAİp
HlKılTiLAR 6|fcr/;Bifl>EM
/ >
j
\
İMYAULAR Ğ-îöi KONt4
K
SÖYLEYE-^
\
MİYELtCrî Mi
/
/
\ l
\
ANIM5ADIM
AYAK uiTMNE KALKMA
ğ-A LALRT(M (RAHA
DOARuSU DÖRT AYAK Ü$TÜN£ KALKMACA
¿•AVRET fTTÎM, YALLA
n iYORD
uM ...
" İNSANLAR İÇTİKLERİNDE İKİ AYAKiARi ÜzE.
RİNDE NA5lLPu|^yûRLAR?,,Dİyei)üSuNîi(M,
NECDET
VE M M Íi¡n¡¡n¡S^
FERHUNDE I m m « m l
REMZİ
KARDEŞLER
l ^ K
H
| 3
ÇAMLICA'DA
ŞEHZADE MECİT'LE BİRLİKTE
M ÜZİK YAPARLARDI
Ferhunde ■ Remzi, I öğrencilik ■ yıllarında I neşeli, I muzip bir kız, mizahtan ] çok hoşlanıyor, \ babasına da takılıyor özlemle...• İki kardeş ilk konserlerini
17 nisan 1921'de Galatasaray
Sultanisinde veriyorlar.
Necdet Remzi keman çalıyor
kardeşi de piyanoda eşlik
ediyor ona...
K
EM AN CI Necdet ve Fer hunde Remzi kardeşlerin müzik sevgisi babadan kaynaklanıyor. Remzi bey Girit li, dayısının yanında büyüyor, asker okulunu bitiriyor, kurmay oluyor. Müziğe büyük sevgisi var. Kemençe, ut, kanun çalıyor. Ama çocuklarının Klâsik Batı Müziği öğrenmelerim istiyor. Ferhunde piyano, Necdet keman derslerine çok küçük yaşta başlı yorlar. Baba çok sert, sevgisini belli etmeyen soydan, çocukları nı öpmek, okşamak bile yok. Bu gün kızı soruyor subay babasma.—Yakında bir yolculuk var mı babacağım?
—Y ok, neden bu soru? —Yola çıkarken bizi öpersiniz
ğuyla birlikte Bevazıd-Kalamış arasında mekik dokuması uzun sürmüyor. Kemancı Berger Be yazıd’a taşınıyor çok geçmeden. Necdet Hemzi’yi bir harika çocuk olarak görüyor Macar öğretmen. Ferhunde Remzi’ nin yetenekleri ni de çok beğeniyor.
— Kırk günde güzel bir konse re hazırlayacağım sizi, diyor.
Çalışmaya koyuluyorlar. Kırk gün sonra keman edebiyatının en güç parçalarıyla İstanbulluların karşısına çıkıyor iki kardeşe Necdet Remzi keman çalıyor, kardeşi de piyanoda eşlik edi yor ona. _
17 nisan 1921 yılında veri liyor bu konser. Galatasaray Sultanisi salonunda. Başta şeh zade Mecit efendi, Osmanlı paşa ları, İstanbul’un karma sosyete si ilgiyle izliyorlar iki kardeşi. O zaman yayınlanan Ümit dergi sinde Tarık M üm taz’ m bu kon serle ilgili bir yazısı var. Dergi eski harflerle, solgun sayfaların da çok hoş bir resim, altında bir yazı, “ İki sanatkâr Türk yav rusu” . Yazınm başlığı da “ İki Türk kardeşin müsameresi” . Y a zar bu müzik olayından ötürü babayı kutluyor uzun uzun. K on serden önce söylentiler, engel lemeler de olmuş, iki çocuğun Galatasaray salonunda konser vermesini eleştirmişler galiba. Tarık Mümtaz “ Mini mini de haları” uzun uzun överek eleş tirileri yapanlara veryansın edi yor...
İlk k o n s e r
Ş e h z a d e M e c it 'ie
o d a m ü z iğ i
Ferhunde Erkin kaim bir dosya çıkarıyor dolaptan. Dosya gazete küpurleriyle dolu. Ümit dergisinden kesilen yazı da bun lar arasında.
—Ben saklamışım, evlendik ten sonra Ulvi düzenledi bunla rı, diyor.
O yazılar, bir yanı eski harf lerle Türkçe, öbür yanı Fransızca konser davetiyeleri, İstanbul’da Union Francaise'de verilen kon serlerle ilgili yazılar, Berlin’de bir konserden sonra bir Ermeni gazetesinde yayınlanan övgü d o lu bir yazı, bir gün yazılacak müzik tarihine ne güzel ışık tutabilir.
Ferhunde Erkin Ermenice g a zeteyi de bir güzel okuyor.
— Kolejdeyken E™1611* arka daşlarım çoktu, onlarla Erme nice konuşurdum, diyor güle rek .
Arnavutköy’den Çamlıca te pesine yöneliyor anılar. Ferhun de Erkin’in babası şehzade M e cit efendinin yaveri o zaman. Yaz aylarında yaver de Bağlarbaşı’na taşınıyor, kemancı Berger de. Berger genç şehzadeye de ders veriyor.
— A ra sıra Ç a m iıca ’ daki köşke gider, Mecit efendiyle birlikte çalardık. Dürrüşehvar sultan, Faruk efendi de katılırdı bu müzik çalışmalarına.
Mecit efendi müziğe, resme meraklı bir şehzade, Berger’den ders alıyor, Çamlıca’daki köşkü bir müzik merkezine dönüşüyor giderek, yaverinin çocuklarıyla
Ferhunde Erkin, müzik dünyasının ustalarından Cassado He. Cassodo'ya eşlik e ttiği konseri sevgiyle anımsıyor hâlâ...
Sert bir baba, üstelik müzik sever de olunca çocukların piya- yano ya da keman çalışmaları kaçınılmaz, ö n ce Anesti Efendi adlı bir öğretmenden ders alıyor lar. Sonra madam Sadık’dan, Türkle evli İsviçreli bir müzik öğretmeni. Sonra Hege piyano öğretiyor Ferhunde Remzi’ ye. Hege İstanbul’da ünlü bir piyano öğretmeni o zaman. Remzi Gi- rit’in (Giritli olduğu için orduda böyle tanınıyor) Mazhar Bey adlı bir subay arkadaşı yeni bir öğretmenden sözediyor bir g ü n .
— İstanbul’a bir Macar ke mancı geldi, profesör Kari Ber ger, çocuklar ondan ders alsın, çok iyi bir sanatçı.
Macar kemancı İstanbul'un tatlı su sosyetesinde, Osmanlı paşalarının evlerinde başka bir rüzgâr estiriyor, ö n ce Kalamış’ - da oturuyor. Remzi Girit’in bir subay arkadaşının evinde konuk. İlk karşılaşmada öğretmen de öğrenciler de birbirlerini çok etkiliyorlar. Beyazıd ile Kalamış arasında yoğun bir trafik başlı yor.
Ç e r k e z g ü z e li
M is li c i h a n H a n ım ..
A Y H A N
ZET: Ontar isimli garip bir yabancı, Moldavya Karpatlarında bir vadide yaşayan halkı sihirli davulu ve göğsünde asıTTgöz şeklin de bir taşla İpnotize ederek buyruğu altına almış ye esrarlı bir şato inşa ettirmiştir. İradesini, buyruğu altınaaldığı bu insanlara karanlık cinayetler işletm ekte ve esrarlı emeline âlet etmektedir. Malkoçoğlu ve Ejder, u n ta rın izindedir. Malkoçoğlu, bir pa nayırı talan eden Ontar’ın adamlarını tepeler ve bir kızı ellerinden kurtarır. Halk şimdi Ontar'ın öfkesi ve intikamından
korkmak-ĞM-anKa;ut
S e ç ti.
^ --- .
y*
f isn£,¿?/\ ^ — -S M
¿ İ B ' c - f e ş i7 ( V m e r d i v e n e
s -r -1 -
t-R ldile
r-“ Annemle birlikte tramvaylar vapurlar değiştirerek derse gi derdik Kalamış’a” , diyor Fer hunde Erkin. “ Annem genç bir kadın. Dönüşte karanlık basınca korkar, durakta emir eri beklerdi bizi. Yahni kapan sokağındaki evimize koşa koşa gelirdik.”
Ferhunde Remzi’ nin annesi Nazmiye hanım, onun da masal sı bir yaşamı var. Annesi M islici han, adından da belli bir Çerkez güzeli. Habeş Kralı Bargaş’m sarayında yaşarken kral ölüyor, geride kalanlara epeyce bir miras bırakıyor. Bargaş sarayından ayrılan bir grup M ekke’ye geli yorlar. Çerkez güzeli Mislicihan o aralık M ekke’de bulunan Şerif beyin gözüne çarpıyor. Evlenip İstanbul’a geliyorlar. Şerif bey Uşaklı, kızı Nazmiye küçük yaşta evlendikten sonra çerkez eşini damadıyla birlikte bırakı yor, uzun süre İstanbul’dan ayrılıyor. Nazmiye on dört ya şında, damat genç kurmay Rem zi Girit. Yahni Kapan S ok a ğ ın daki evde oturuyorlar. Bir gün Şerif bey çıkıp geliyor ama eşinin kapısı açılmıyor. Mislicihan'm Çerkez damarı tutmuş, yıllarca eşini damat yanında bırakan kocasını affetmemiş.
Nazmiye hanımın iki çocu-A S M N çocu-A ¿ S çocu-A N i M e r í -t a ş v t a^i a^
a m a
'T S V L . ^ /V N İS -lM I-
TA-|
t?l(SıM Gi&l
geN m
1 p A iA £ \M \ q ^ x r &
MALKOÇOĞLU
Sayfa
7 * *
9
oda müziği yapıyorlar. Ancak uzun sürmüyor bu müzik to p lantıları. İstanbul’da daha önem li olaylar yaşanıyor artık. Kur tuluş Savaşı yaşamyor, koşul lar değişiyor. Beyazıd’daki e v den bu savaşa katılan yok, yaver baba çocuklarıyla İstanbul’da kalıyor, ama Anadolu’daki geliş meleri de ilgiyle izliyor.
R e f e t P a ş a
g e l i y o r •••
—O yılların belleğimdeki en güzel olayı Refet Paşa’nm Beya- zıd’daki evimize gelmesiydi, di yor, Ferhunde Erkin. İstan bul'da yer yerinden oynuyor, Refet Paşa (Bele) bekleniyordu. Babam paşanın yakın arkadaşı olduğunu, eve çağıracağını söy leyince kulaklarımıza inanama dık. Çok heyecanlandık. Sokak birbirine girdi. Bayraklar, marş lar... KurtuluşSavaşı'mn başarılı komutanını evimizde görmek bize büyük mutluluk verdi.
-
YARIN:---Leipzig'e gidip
KlâsikBatı Müziği
öğrenimi yapan
ilk Türk kızı
f
TURHAN SELÇUK
ORTALIKTA POLANMAÖA BA>LAÎ>lM. î>ORT AYA
ĞIM O L M A M A K A R C IN , 5AMİ>AL d l'ß i SALLA-
N iy O fcu M . VAY C A N İN A / ME K f Y iF iı Î5MİŞ î?Lf?
J
i
'
I
NELER OLuYûAKı ktfcPE
CAVi'pAN ?!,„ HlfylZLAR,uAURSu z l aA M / SAjTlLAR.
E^lM İZl. NEREpE BW
HaMEri<ÂRLAR?
+ Leibzig bir müzik
merkezi idi
o zamanlar.
Ferhunde
Remzi'nin piyano
He bütünleşmesi
Profesör
VVeinreich ile
başlıyor.
Usta-çırak ilişkisi
güzel bir dostluk
içinde gelişiyor.
Genç Türk kızının
usta parmaklarını
gevşetiyor
Prof. VVeinreich
Ferhunde Remzi
ve kardeşi
1928'de müzik
Bir Türk kızının Berlin'de konser vermesi, o yıllarda çok önemli bir olay kuşkusuz. Ferhunde'nin Türk elçiliğinde verdiği konser büyük ilg i görüyor. Kendisi, bu tür olayları anlatmaktan biç hoş lanmıyor, ayrıntılara girm iyor konuşurken, hatta konuyu değişti riyor.öğrenimi için Leibzig'e gittiler
F
e r h u n d e Remzi Ar-navutköy Kız K oleji’ni b itir d iğ i zam an y o lu , yöntemi çoktan çizilmişti. Remzi Girİt’ in Harp Akademisindeki bir Alman dostu, Von Klevik, Almanların Alexander von Hum boldt Stiftung bursundan söz- ediyor, çocukların bu burstan yararlanmasını öneriyor. Alman y a’ya yazılıyor, burslar sağ lanıyor. İki kardeş yola düşü yorlar. Yıl 1928. Babalan Sa- nkam ış’ta görevli. Anneleri u- ğurluyor onlan. Sirkeci G an ’nda gözyaşlan içinde bir anne b ı rakarak Leibzig’ e yöneliyorlar. İstanbul’ dan, aile çevresinden ayrılmak, gurbet ellere gitmek kolay değil. Am a aynlık hüs nünü aşan duygular da var. Bu tren onlan bir müzik akademi sine götürüyor. Ankara’da ver dikleri konserden sonra Çankaya’da Mustafa Kemal'in sof rasında yapılan konuşmalar çın lıyor kulaklarında. Bir Batı ül kesinde müzik öğrenimi yaparak Türkiye’ye dönecekler, öğ ren e cekler ve öğretecekler.
Uzun bir tren yolculuğu, sonra Leibzig. İstasyona yakın bir otelde geçiriyorlar geceyi.
G ö s t e r
A lm c m c a 'n ı
Sabah erkenden müzik aka demisine. Ferhunde Remzi ko lejde Almanca da okumuş, kar deşi çok rahat yürüyor yanında.
— Haydi bakalım göster Al- mancanı, diyor.
Değerli sanatçı Leibzig’de ilk günü anımsayarak tatlı tatlı g ü lüyor.
—Kolejde Schiller’in “ Hand- schuhe-Eldiven” şiirini ezbere biliyordum. Almanca sözlüğüm ou şiirin kapsamı kadar. Yolda rastladıklarıma akademinin y o lunu soruyorum. “ Geradeaus” diyorlar. Eldiven şiirinde bu söz yok, anlamını bilmiyor, sağa, sola diye Necdet’i oyalıyorum. Sonunda akademiye vardık.
Alman çayı çabuk öğrendim. Bir gün akademi yöneticisini Amerikalılarla İngilizce konu şurken görünce, epey içerledim. Benimle neden İngilizce konuş madığım sordum. “ O zaman sen
bu kadar iyi Almanca konuşa mazdm” dedi.
P o s t a k ı r k g ü n d e
g e l i y o r , t a s a l a r
d u y u lu y o r ..,
Aimancayı öğreniyor, Leib zig’deki yaşamında güçlük çek miyor ama postadan mektup beklemek çok güç geliyor genç kıza.
—Annem bizi uğurladıktan sonra Sarıkamış’a babamın ya nma gitti. Mektuplar kırk günde geliyordu. Ben de gözlerim yol da, üzülüyor, bir kara haberi bile kırk günde alacağız, sonra ne yapacağız, diye tasalanıyordum.
Leibzig bir müzik merkezi o zam an. M üzik ak adem isin de dünyanın her köşesinden gelen öğrenciler, sanatçılar var. Furt w än gler, F isch er G ie se k in g , Backhaus da bunlar arasında. M ax Pawer, Davison, Bassel- mann da Gewandthaus’da ders veriyorlar.
G e r g i n p a r m a k l a r
n a s ı l g e v ş i y o r ?
Ferhunde Erkin'in piyano ile bütünleşmesi Leibzig’de profesör Weinreich ile başlıyor. Alman profesör genç Türk öğrencisine büyük ilgi duyuyor. Usta-çırak ilişkisi güzel bir dostluk içinde çok olumlu biçimde gelişiyor. Weinreich bu Türk kızım ilk kez dinleyince şöyle diyor:
—Çok iyi, çok müzikal ama çok gergin...
Ferhunde Erkin’ in gözleri par lıyor o günleri anımsarken.
—Weinreich olağanüstü bir öğretmendi. Gergin parmakları mı gevşetti. Modern tekniği öğretti bana.
Gergin parmaklşr nasıl gev şiyor derseniz, Ferhunde Erkin Yeşiltepe’deki evinin salonunda bir köşeyi baştan başa kapsayan kuyruklu piyanonun başında, kocasının “ Küçük Çoban” adlı yapıtım çalarak anlatıyor.
— Ağırlık metodu bu. N ota nın gereğini veriyorum. Parmak, el, kol, dirsek, omuz, vücut, ama vurmadan, derinlemesine, sesin tabam oluşuyor. Ben de kon- servatuvarda yıllarca bu metodu
öğrettim çocuklara.
Leibzig’de iki buçuk yıl kalı yor, piyanist ve kemancı kardeş, Necdet Remzi Gewandthaus or kestrasında da çalıyor, yakın kentlerde öğretmenlerin düzen lediği konserlerde iki kardeş birlikte çalıyorlar, bir de Ber lin’deki Türk elçiliğinde bir kon ser.
— Berlin Büyükelçimiz Ke- malettin Sami Paşa’ydı o zaman. Konsere Berlin'deki Türk kolo nisi ve kordiplomatik geldi.
Bir Türk kızının Berlin’de
konser vermesi o yıllarda çok önemli bir olay kuşkusuz. K on ser büyük ilgi görüyor. Yaban cılar genç Türkiye Cumhuriye- ti’nin bir temsilcisini selâmlıyor lar, bu genç kızda. Ferhunde Erkin bu tür olayları anlat maktan hiç hoşlanmıyor, aynn- tıtora girmiyor konuşurken, hat ta konuyu değştiriyor.
D o k u z u n c u
S e n f o n i'y i
d i n l e r k e n
b a y ı l ı y o r
— Leibzig’de başımdan geçen bir olay yaşam boyu sürdü. Konserlerde kapının yanında ve en kenarda oturmam bu olaya dayanır.
Bir bayılma olayı bu. Ferhun de Erkin anlatıyor:
— Kardeşim ile birlikte ilk kez bir konser galasına gidecektik. Beethoven'in dokuzuncu senfo nisini dinleyeceğiz. Uzun etek giydim ilk kez, saçlarımı yaptım, süslendim. Bir galaya gideceğim için çok heyecanlıyım. Kardeşi min nişanlısı da var. Am a yan- yana üç yer bulamadık. Ben yanlız oturdum. Birden bir korku girdi içime. Ya bayılırsam diye düşündüm. Bir kaç kez arkaya döndüm, kardeşimin oturduğu yere baktım. Almanya’ da kon serler çok saygıyla dinlenir. B e nim kıpırdan!şundan yanlında kiler rahatsız oldu sanırım. Bunu farkedince daha çok korkmaya başladım. Senfoni çalarken bir den her şey karardı, ötesini anımsamıyorum. Gözümü açtı ğım zaman baktım, yanımda oturan Alman’ın kucağındayım. Biraz önce bana sinirlenen adam ilgiyle soruyor.
—Şimdi iyileştiniz herhalde, size başka bir yardımım olabilir mi?..
—Teşekkür ettim, bir taksiye bindim, eve geldim.
Göz kararmasıyla başlayan bu baygınlık hâlâ sürüyor. D ok torlar gerçek nedenini bulamı yorlar. Galiba kortizon tedavi siyle önlemeyi düşünmüşler ama ilâcın yan etkilerini göze alama dığı için, birkaç yılda birden karardığa dalıyor Ferhunde Er kin,
Bu karanlık Kemancı Berger’- in karşısında başlamış ilk kez, İstanbul’da Beyazıd’daki evde. Berger sert bir öğretmen.
YARIN:---KEMANCI
BERGER'İN AŞKI
MALKOÇOĞLU
ŞATOSU
esmtz
A Y H A N BAŞOGLUı
ÖZET: Ontar isimli garip bir yabancı, Moldavya Karpatlarında bîr vadide yaşayan halkı sihirli davulu ve e k '
r vadide yaşayan halkı sihirli davulu ve göğsOnde asılı göz şeklin-
r şato inşa ettirmiştir. İradesini, buyruğu altına aldığı bu insanlara
dır. Malkoçoğlu ve Ejder, u n ta rın izindedir.'Malkoçoğlu, bir pa-de bir taşla ipnotize epa-derek buyruğu altına almış ve esrarlı bir ş
karanlık cinayetler İşletmekte ve esrarlı emeline âlet etmektedir . . . . nayırı talan eden Ontar'ın adamlarını tepeler ve bir kızı ellerinden kurtarır. Halk şimdi Ontar'ın öfkesi ve intikamından korkmak tadır...
'in
M illiyet
kü çü k ila n la r ı
b üyük iş le r b a ş a r ır
M illiy e t
'e bir telefon kafidir
J
TURHAN SELÇUK I
irORKMA ¿AR
jci
M. ûrEL ARAM
DAN ! HATTA ¿-fiME. BuRADA DUA.
Ferhunde Remzi ilk kez kemancı
Berger azarladığı gün bayıldı
Ferhunde Remzi, hiç çarşaf giym iyor ama, çarşaflı bir fotoğraf çektirmekten geri kalmıyor. Leipzig 'deki arkadaşlarına yolluyor bu fotoğrafı...
hc'Aif %.
m ."'
f i
3? >
* it,
■
V
«
•KEM AN CI BERGER
GENÇ ÖĞRENCİYİ
BAYILTMIŞTI AMA
PİYANO SEVGİSİNİ
ÇALIŞMAYI
AŞILAMIŞTI.
FERHUNDE HANIM
MACAR ÖĞRETMENİ
HEP SAYGIYLA ANDI
• MACAR BERGER
BÜYÜKADA'DA
DİLLERE DESTAN
BİR AŞK YAŞADI
ALİYE BERGER İLE.
BERGER ÖLÜNCE
ALİYE HANIM'IN
CANINA
KIYMASINDAN
KORKTU HERKES
•BÜ YÜ KA D A 'D A
YAŞLI KUŞAKLARIN
KULAKLARINDA
HALA MACAR
KEMANCININ BACH
SONATLARI ÇINLAR
MEHTAPLI GECELERDE
M ALK
0
Ç
06
LII
ŞATOSU
A Y H A N BAŞOĞLU«
aarlD bir yabancı, Moldavya Karpatlannda bir vadide yaşayan halkı sihirli davulu ve göğsünde asılı göz şeklin de bir tasla ionot^e ederek buyruğu altına almış « e s r a r l ı bir şato inşa ettirmiştir. İradesini, buyruğu altınaaldığı bu İnsanlara teranlıkcîrtayetler* ^ f m e k t e veesrarlı emeline âlet etm ektedir Malkoçoğlu ve Ejder, u m a rın izınded rM a lk o ç o ğ lu bir pa nayırı talan eden Ontadın adamlarını tepeler ve bir kızt ellerinden kurtarır. Halk şimdi Ontadın öfkesi ve İntikamından korkmak-ÖZET: Ontar İsimli „
de bir taşla ipnotize
K
EM ANCI Berger öğren cilerine karşı çok acıma sız. Çalışmayanı affet miyor. Ferhunde Remzi’yi de sorguya çekiyor bir gün. Genç öğrenci notaları çalıyor ama Berger beğenmiyor.— Ferhunde Hanım çalış mamışsınız, diye bağırıyor.
Suçlanmak, azarlanmak ağır geliyor. Genç kız sessizce Ber- ger’ e bakıyor.
— Gözleri çok öfkeliydi, g i derek karanlık bir kuyu gibi derinleşiyordu. Birden gözüm karardı, düştüm ...
Kemancı Berger genç öğren ciyi bayıltmış ama, piyano sev gisini, çalışmayı da aşılamış. Macar öğretmeni hâlâ saygıyla anıyor.
— Çalışmamı derinleştirdi ğim zaman elimdeki yapıtı daha çok severim, çalışma alışkanlı ğım da Berger ile başlıyor,diyor.
Kemancı B e.ger in müzik y a şamımızda ayn bir yeri var. işgal altındaki İstanbul’a geldiği za man birçok kişiye ders vermiş, iki Türk çocuğunun ilk kez konser vermesini sağlamış, mü zik dalında çok kişiye emek ver miş bir sanatçı Kari Berger. Onca çalgıcı yamnda bir de ressam kazandırıyor sanat dün yamıza. A liye Berger.
Şakir Paşa’nın güzel kızı ile Macar ressam arasında dillere destan bir aşk var. Büyükada’da çamlar arasında bir aşk yuvası çamlar kadar yeşil, diri bir res samın atölyesi oldu sonra. B e r ger’ ini yitiren A liye Hanım, ner- deyse kemanlar arasında kaybol du. Durmadan keman gravürleri yaptı. O gravürleri seyredenler sevginin yaratıcı gücünü de sap tadılar Berger’ in kemanlarında. Bir süre sonra İstanbul’da dü zenlenen bir resim yarışmasında bu sevgi başka bir boyuta vardı. Uluslararası bir seçici kurul Aliye Berger’e birincilik ödülü verdi.
Ö n c e F ü r e y a
H a n ı m ' a d e r s
v e r i y o r
Şakir Paşa ailesinden bir dip lomat, Dışişleri Siyasal ilişkiler Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Erdem Emer teyzesi Aliye Şakir ile Macar kemancının aşkım bü yük saygıyla anlatıyor.
— Berger’den, önce Füreya ablam keman dersi aldı.
Füreya ablam dediği seramik sanatçımız Füreya Koray.
— Bir aralık da Aliye tey zeme ders verdi, diye devam ediyor Erdem Em er. Aliye teyze o zaman tanrıçalar kadar güzel, Berger de müthiş yakışıklıydı. Çok geçmeden aralarında büyük bir aşk başladı. Çocukluğumun en güzel anısıdır bu. Teyzemin Berger ile gizlice buluştuğunu hissettim. Aynanın karşısında saatlerce süslenir, daha güzelleş mek isterdi âdeta.
Mülkiye’ye giderken Erdem Em er de ders almış Berger'den. Eleştirilerini, uyarılarım saygıy la anımsıyor. Ama asıl annesinin
UN PROFESSEUR
DE FRANÇAIS
Un Professeur d ’origine Français étant préférable est cherché pour donner une heure de leçons privées cha- guejour.
Le salaire est satisfaisant et les applications seront con fidentielles.
Téléphones:
67 74 46 - 6774 47 67 7 0 5 1 — 67 43 50_____
Berger ile çakşmalarını vurgu luyor. A yşe Hanım güzel piyano çalar, kemancı Berger’e konser lerinde eşlik edermiş, Berger İstanbul’a yerleşiyor ama, sık sık yurt dışına gidiyor. O kon serlerin çalışmalarını da birlikte yapıyorlar.
Keman edebiyatımızın ünlü kişilerinden biri olan Macar ke mancının din değiştirerek Müslü man olduğunu, Ömer Baki adım aldığını yaşlı kuşaklar bilir. Ömer Baki Berger, Büyükada’da Şakir Paşa ailesinin aile mezar lığında yatıyor.
M e h t a p t a
B a c h ç a l a r d ı
— Hırtınyan Köşkü’nün bah çesindeki küçük bölümünü tu t tukları zaman Büyükadalılar bu evin uğursuzluğundan söz etti, ama onlar aldırmadılar. Berger enişte o evi çok sever, mehtaplı gecelerde denize karşı Bach ça lardı saatlerce...
Hırtınyan Köşkü gerçekten uğursuz ya da kemancı Berger’ - in hasta kalbi sevdiği kadının aşkına dayanamıyor. Bir son bahar akşamı bir kriz geçirerek kemancı Berger dünyamızdan ayrılıyor. A liye Berger deliye dönüyor. Adamn bütün yase minlerini topluyor, sevdiği erke ğe bembeyaz bir yorgan yapıyor. Ölümü, içine sindiremiyor, uyku
suz gecelerde hayal gibi dolaşı yor ada yollarında.
— Teyzemin canına kıyma sından korkar, sabaha kadar nö bet tutardık, diyor Erdem Er- ner. Bir gece uyuyuvermişim, birden gözlerimi açtım, bir suçlu luk duygusuyla teyzemin ellerine sarıldım.” “ Korkma bir şey yap mayacağım” dedi...
Hristo tepeleri daha nice sev dalara, tutkulara sahne oldu şimdiye kadar. A m a Büyükada’ - mn yaşlı kuşaklan mehtaplı gecelerde hâlâ Bach’m sonatla rını duyduklarını anlatırlar. Y a seminlerin baygın kokusunda da yaseminler kadar güzel bir kadı nın ıstırabını hissettiklerinden söz ederler.
Ferhunde Erkin, Şakir Paşa’- nın güzel kızıyla Macar keman emin aşkını uzaktan, ilgiyle, say gıyla izliyor. Ama Leibzig’dey- ken ona âşık olan delikanlılara yüz vermemiş hiç, hele evlenmeyi asla düşünmemiş. Alman arka daşlarına biraz içerliyor galiba. Bu Türk kızının karşısına geçip sorarlarmış durmadan:
— Çarşafın nerde, başörtünü nerde bıraktın?..
— Ben hiç çarşaf giymedim. İstanbul’ da doğdum, yabancı okullarda yetiştim, çevremde de çarşaf giyen yoktu, derdim ama inanmazlar, yeniden sorarlardı.
Mizah yanı da çok tatlı. Kalkıp fotoğraflarla dolu bir zarf çıkarıyor dolaptan. Bir fotoğıaf buluyor. Çarşaflı bir genç kadın.
— Leibzig’ den İstanbul’ a döndüğüm zaman babam E r zurum’da görevliydi. Daha d o ğ rusu Sarıkamış’ta. Annem E r zurum'da bir çarşaf almış. Onu giydim, Arnavutköy’de bu fo toğrafı çektirdim. Almanya’ daki arkadaşlarıma yolladım.
— İşte yine çarşafa döndüm, diye yazdım.
Oysa, Türkiye'de kızlar başka bir yaşama dönmüştü artık. Çarşaf bir yana kız-erkek karma okullarda okuyorlardı.
r-YARIN:---İNÖNÜ İKİ KARDEŞİ
ANKARA'YA
ÇAĞIRIYOR
S a y f a
~7
29 M A R T 1982
32 K IS IM T E K M İL İ B İR D E NCİMSELER VüK [
tfHEP-PE llip-PEM
t t í í L W . . / E M İ M MÍIÍM KEPAMİ 0 ŞARLANMIŞ-um...
T \ İleape
P£U?
amam
İİÎ
m
! İ
ste
öurapa
ÍU ÎTE Í3AK HAN1H, $
m
k
VufcuYuSE 8A|<|
dOiLEFLİ FELFECRÎ ûlVuVOA.
¿rt4Í>Ufc-í>M MU 0M ¡I S
öV
myûMV^
’— AY! KOR
KWTUYOWUN ÖENİKEfLAMİ. ¡Ferhunde ve Ulvi Cemal Erkin— [Kırk yıllık bir evliliğe böyle başlıyorlar. Ankara Nikâh Salonu'nda sade bir törenle...Erkin ç ifti, kızları Sevin ve içten ile Selanik
Caddesi'ndeki evde, Baki Süha
Ediboğlu ile bir söyleşide. Ancak, çalışmaktan, evde çocuklarla oturmaya, dostlarla söyleşiye vakit kalmıyor.
Başbakan İnönü
g m
^
^ ^
iki kardeşi
^
w ^ j w
Ankara'ya^
^ ^ m A nkİM~MusıkTWuWliWMek tebl'nin parlak yıfflz ia ri^fâ ^n < â z T r
¡çtprfi
Akses, Necdet Atak, Ferhunde Erkin, Cevat Memduh Aitar,Ul\
lO ld > *~ ıı Cemal Erkin... Bir konser öncesinde...Yıl 193ü.
Zeki Bey'in odasındaki rastlantı
Ferhunde Remzi'nin soyadının
Erkin'e dönüşmesiyle sonuçlandı
Ferhunde ve Ulvi Cemal Erkin— Kırk yıllık bir evliliğe böyle başlı yorlar. Ankara Nikâh Salonu’nda sade bir törenle...
MALKOÇOĞLU
A Y H A N BAŞOĞLLU
Ş A T O S U
_____ Karan lı bunlardan biriı tutsakl# Musiki Muallim M ektebi
Müdürü’nün odasında Ulvi Cemal
Erkin’le karşılaştığı an Ferhunde
Remzi, «Onunla ne güzel
dansedilin) diye düşünüyor
Y
IL 1931, piyanist Ferhun de Remzi ve kemancı kar deşi Necdet Remzi Anka ra’ya bir konsere geliyorlar. B a baları Genelkurmay’da görevli, Hamamönü’nde bir odalı bir ev de oturuyorlar. îk i kardeş Leib- zig dönüşü kolejde müzik öğret menliği için öneri alıyorlar ama Başbakan İnönü buna karşı çıkı yor.— Ankara’da kaim, diyor. M usiki M u a llim m ek tebin d e öğretmenlik yapın.
Sonra b a b a la rın a d ö n ü y o r İnönü.
— Elbet burada çalacaklar, diyor. Kolej için mi yetiştirdin?
İki kardeş Cebeci yolunu tutu yor, Musiki Muallim mektebi müdürü Zeki B ey’le görüşmeye gidiyorlar doğruca. 1931 yılında Ankara’da birkaç dil bilen, Leib- zig gibi bir müzik merkezinde öğrenim yapan bir genç kadın için şaşırtıcı bir olay ama Zekî Bey şaşırmıyor.
— Yalnız değilsiniz, diyor, zile basıyor. Ekrem ile Ulvi’yi çağırın, diyor hademeye. Biraz sonra iki genç adam giriyor oda ya.
Giriş o giriş.
Ulvi Cemal incecik, romantik çizgili, duygulu bir genç adam. Ferhunde Hanım görür görmez hayal kuruyor.
— Onunla ne güzel dansedilir kimbüir, diye düşünüyor.
A m a ç o k d a n setm iy orla r. Hafta sonlarında Hüseyingazi dağları eteklerinde geziler yapı yorlar. Necil Kâzım, Ahmet A d nan da beraber. Ara sıra sinema ya gidiyorlar. Bir yıl geçiyor böyle. Ferhunde Hamm, Cebe ci’de öğretmen Muhtar B ey’in evinde kiracı. Mahmut Esat da yakın komşusu. Hüseyingazi dağlarının mor eteklerindeki pik nikler süredursun albay Remzi Girit D anca'da bir göreve atanı yor 1932 yılında. Bu olay Ferhunde ve Ulvi Cemal arasın daki güzel arkadaşlığın evliliğe dönüşmesini hızlandırıyor gali ba. Söz kesiliyor. Albay Remzi görevine gidiyor. Annesi nikâhı bekliyor. Sade bir törenle evleni yorlar. Aynı akşam annesini de uğurluyorlar D anca’ya. Selanik Caddesi’nde bir evde ortak ya
şam başlıyor.
S a n a t ç ı n ı n y a ş a m ı
o z a m a n d a
k o l a y d e ğ i ld i
Selanik Caddesi’nden sözeder- ken tatlı bir hüzün kaplıyor y ü zünü.
— Sanatçıların yaşamı o za man da kolaydeğildi,diyor. Ulvi ile ben yetmiş beşer lira maaş alıyoruz. Benim maaşımın altmış lirasını kiraya veriyoruz. Geri kalanı elektrik, su, yol parası, adam parası. TJlvi’nin aylığıyla da geçinmeye çalışıyoruz. Güç bir yaşam elbet, geçim zorluğu içindeyiz.
Ulvi Cemal Erkin’in ağabeyi Feridun Cemal Erkin de A nka ra’da o zaman. Dışişleri Bakanlı ğında iyi bir görevi var. Eşi M u kaddes Erkin Ankara sosyetesi nin hoş kadınlarından biri. Son radan dışişleri bakam da olan Feridun Cemal Erkin müzikse ver bir diplomat, güzel eşi de şan dersleri alıyor. Ara sıra da evinde m ü zik sel top la n tıla r düzenliyor, şan konserleri veri yor. Ama amatörce bir çalışma bu. Erkin’lerin annesi de Anka ra’da, diplomat oğlunun eşiyle birlikte piyanist gelinini de ça y lara götürüyor.
— O çaylarda rastladığım ki şiler benden kızlarına da piyano öğretmemi İstediler. Devleti y ö netenlerin kızlarına piyano dersi vermeye başladım. Dar bütçemiz biraz genişledi. Çocuklara bakı cı, eve adam tuttuk.
Ferhunde Erkin’den piyano öğrenenler arasında İnönü’nün kızı, Kemal Gedeleç’in kızı da var. özden Toker hâlâ “ hocam” diye sesleniyor Ferhunde Erkin’ - e. Haftada bir iki kez, özel bir arabayla Pembe K öşk’e gidilmiş genç piyano öğretmeni.
Selanik Caddesi’ndeki evde güç ama mutlu geçiyor günler. Sabahları erkenden Cebeci’ye okula gidiyorlar, öğleden sonra özel dersler, geceleri dost toplan tıları. Necil Kâzım Akses, Halil Bediî Yönetken, Cevat Memduh Aitar ile buluşuyor, yemek y i yor, müzik söyleşileri yapıyorlar. Kimi geceler Haşan  li Yücel de geliyor Selanik sokağındaki eve.
mim
ÇETİN ALTAN
Bangladeş'te Dedikoduya
Verilen Ölüm Cezası
Ü
ÇÜNCÜ Dünya eziktir, açılıdır, geri kalmıştır, İnsan olarak Üçüncü Dünya’yı hor görmeye kimsenin hakkı yoktur... Hepsi tamam, hepsi doğru dur da, bazı Üçüncü Dünya toplumlarının aşırı derecede sadık ve mazoşist olduğu da doğrudur.Bangladeş’te son darbeden sonra İlk alı nan kararlardan biri ne biliyor musunuz? Dedikodu yapanların hemen ölüm cezası na çarptırılması...
Buradaki "dedikodu”, “İktidarın aleyhin de söylenti uyduranlar falan” anlamına da geliyor ama,böyle bir suçun açıkseçik ta nımlaması kolay yapılamayacağı İçin, ö- lüm cezasının kimlere nasıl uygulanacağı nı kestirmenin de olanağı yok...
★ ★ ★
S
İMDİ veba salgını gibi bir ihbar sal gını başlayacaktır Bangladeş’te. Ev sahibine kızan kiracı, kayınbirade rinden gıcık alan enişte, ustasına diş bile yen çırak, el altından sinsi sinsi İmzasız mektuplar yazarak:— Efendim flşmanca söylenti uyduru yor, sözde büyüklerimiz İşsizliği önlemek İçin, İşsizleri gemilere bindirerek,deniz or tasında hepsini batırıp yok edeceklermiş, bir yurt sever olarak durumu size bildiriyo rum türünden, cehennem tezgâhı kurmaya kalkacaklardır.
Bre kim uyduruyor bu namussuz yalanı? İhbarcı kimden öç almak İstiyorsa... Salla sırtla getir adamı karşına: — Ulan sen İşsizleri toplayıp gemilerle denizde hepsini batırıp yok edeceğimiz söylentilerini yaymaya utanmıyor musun?
Adam da başlayacak yalvar yakar olma ya:
— İki gözüm önüme aksın efendim, ben böyle bir şey uydurmadım...
İnsanın böyle bir suçlama önünde, söy lenti uydurmadığını kanıtlayarak kendini savunması olanağı yok gibidir. Olsa olsa: — Bu söylentiyi uydurduğumu kim duy muş, diye soracaktır.
Kazara biri çıkıp da:
— Ben duydum, dedi mİ, haydi ipe...
* ★ ★
E
FENDİM falanca da büyüklerimizin, herkesin evi tarlası, nesi varsa, kendi mülkiyetlerine geçireceğini uyduruyor...
Yine getir fıkaranın birini:
— Ulan namussuz, herkesin evini, tarla sını kendi mülkiyetimize geçireceğimiz ya lanını yaymaya utanmıyor musun? diye başla sıkıştırmaya adamı...
— Kur’an-ı Kerlm’e el basayım, iki gö züm önüme aksın, tez günde çocuklarımın ölüsünü öpeyim böyle bir şey uydurma dım. Ne olur kıymayın bana...
Acaba söylemiş midir,söylememiş midir? Dudakları korkuaan pek titriyordu. Söyle memiş olsa o kadar korkmazdı. Üstelik de başkalarına gözdağı olur... Haydi ipe...
★ ★ ★
E
FENDİM feşmekân diyor kİ on sekizine basmış kızlann hepsi muaye neden geçirilecek ve bâkire çıkma yanlar parça parça kesilip köpeklere yedl- rilecek.
Şimdi durum biraz değişik. Bu söy lentiyi yayanı cezalandırmalı mı, cezalan- dırmamalı mı?
Cezalandırırsak, kızların bâkire çıkma masına gözyumacağımız anlamına gelebi lir. Bu da pek sofu olan halk üstünde iyi etki yapmaz. Hatta belki bu söylenti puan bile kazandırmıştır bize... Boşver bu İhba ra kulak asmayalım.
E
FENDİM festekiz efendi dedikoduyapıyor. Sözde istihareye yatmış da düşünde on İki sıçanın kırk fiil yedi ğini görmüş. Bu düşün bir yorumuna göre filler eski yöneticileri, bir yorumuna göre de filler yeni yöneticileri slmgeliyormuş. Bu yorumlar bana biraz çarpık geldi, İhbar etmeyi boynumun borcu saydım.
★ ★ ★
B
UNLARA benzer yarım milyon ihbar olsa, ayıkla pirincin taşını. Ortalığı kimsenin karıştırmaya kalkmaması için dedikoducuların ölüm cezasına çarptı rılacağı kararını almak kolaydır da, İhbar ların sayısı milyonu aşmaya başlayınca kararın uygulamasını sürdürmek kolay de ğildir.Çünkü bu kez de başka türlü dedikodu lar çıkacaktır.
— Haberin var mı, Sevab-ül-Rahman efendi niye asılmış?
— Niye asılmış? t
— Allah zalimlerden yana değildir, dedi ği için asılmış...
— Yapma yahu... — Vallahi öyle...
— Peki ama Hutbet-ül-Muharrem efendi de, bunun tam tersini söylediği için asıl mıştı.
— Nasıl tam tersini söylediği için? — Sözde Allah zalimlerden yana oldu, demiş de ondan asılmış...
— Kardeşim Hutbet-ül-Muharrem efendi onu, kendisine düşen mirası kendisine vermeyen büyük ağabeyiyle karısı İçin söylerdi. Siyasetle falan ilgilenmezdi kİ
o ...
— Ya Sohbet-ül-Cemaleddln neden asıldı? Tıraş olurken berbere “Dikkat et İyi berbersin ama usturan iyi kesmiyor” dediği için asıldı. O sırada bilmem kim radyoda konuşuyormuş. Oysa Sohbet-ül-Cemaled- dln’in tıraş olduğu berberde radyo bile
yokmuş. *
★ ★
D
EDİKODU yapmaya, ölüm cezası vermeye kalktın mı, disiplini sağlam tutayım derken akla hayale gelme yecek başka türlü bir hukuk karışıklığının da fitili yakılmış olur. Zaten Üçüncü Dünya toplumlarından birçoğunun başına gelen dertlerin önemli bir nedeni de hukuk biri- kim sizliğldlr...★ ★ ★
B
İR arkadaş bir arkadaşa:— Seni gidi seni, yine kiminley- mişsln dün akşam, diye takılıyor du...
— Oğlum bırak böyle sözleri dedim. Bi rinin tepesi atar seni bir Bangladeş’e gönde rir, anlarsın o zaman dedikodu yapmanın ne demek olduğunu...
Bir toplumda uygarlık düzeyi ne kadar düşükse, belânın da boyu o kadar büyük oluyor.
Nihat Ali Üçüncü ile birlikte, p o ker oynuyorlar. Haşan  li Yücel ile Ulvi Cemal’in dostluğu Pa ris'ten. Ulvi Cemal Galatasaray Lisesi’ni bitirince, Millî Eğitim Bakanlığı’mn açtığı bir sınavı kazamyor, Paris’e gidiyor. H a şan AU Yücel de öğrenci m üfet tişi Paris’de. Genç müfettiş ile Paris konservatuvarının Türk öğrencisi kimi geceler buluşur, konuşurlarmış, kimi zaman da poker oynarlarmış, Ankara’ya dönüşte o dostluk sürüyor.
Ç a n k a y a ' d a p o k e r
o y n u y o r l a r
Belki de Çankaya’da, Mustafa Kemal’ de yorgunluğunu gider mek amacıyla kimi akşamlar p o ker oynadığı için, poker Anka ra’da salgın bir oyun o dönem. Ferhunde Erkin şöyle diyor: — Çankaya K öşkü’ne çağrıl dığımız gecelerden birinde Gazi bizi de poker masasına oturttu. Maaşımı yeni almıştım. Hepsini birden kaybedince aklım başım dan gitti. Yanlındakiler üzülme- memi, biraz sonra harman yapı lacağım söylediler. Gerçekten de herkes zararını çıkardı sonunda. Evimizdeki poker partileri de uzun sürmedi, öylesine dar bir bütçenin dengesini bozmayı Ulvi göze almadı hiçbir zaman.
Erkin’lerin iki kızı var, Sevin ve İçten. Kızlarım çok seviyor lar. Hafif bir hastalık bile büyük üzüntülere yol açıyor, özellikle Ulvi Cemal, çocuklarının hasta lanm asına hiç d a y a n a m ıy o r. Ferhunde Erkin kocasını üzün tülerden korumak için bu tür olayları yalnız göğüslemeye çalı şıyor.
ö n c e Selânik sok a ğ ın d a k i evin, sonra Atatürk Bulvarı’nda Zafer Apartmanı’ndaki dairenin
KÜÇÜK KARDEŞLER!..
Sizin de bir derginiz olacak
Y A K I N D A . . .
en büyük oyuncağı piyano, g öz lerini piyanoyla açıyorlar. Piya noyla uyuyor, piyanoyla uyanı yorlar. Baba ninniler besteliyor küçük kızlarına. Evde müzikden, konserden başka söz edilmiyor. Konser akşamlan da başka so nullar yaşamyor Erkin ailesinde. Piyanist anne çocuklan bıraka cak birini bulmak zorunda. Kız larını güvenilir ellerde hisset mezse gönül rahatlığıyla gidemi yor konsere.
Ferhunde Erkin kızlanmn müzikle uğraşmasını düşünmü yor hiçbir zaman. İçtenlikle açıklıyor duygularım.
— Yaşamımda her şey biraz yarım gibi gelir bana. Müzikle uğraşırken çocuklarımla istedi ğim kadar ilgilenemedim. Ço- cuklanmla ilgilenince başka şey leri ikinci plana ittim. Bu neden le kızlarım için başka bir yaşam özledim belki. Evlenmelerini, iyi
bir eş, bir anne olmalarını iste dim her şeyden çok...
Sonra da ekliyor:
— İki kızımın da müzikle ilgisi hâlâ sürer, özellikle İçten’in müziğe büyük eğilimi vardır, ç o cukken bir de küçük parça beste lerdi. Onun söylediği bir parçayı Ulvi notaya aldı, Vedat Nedim Tör “ küçük besteci” diye bir y a zıyla yayınladı o besteyi, Doğan Kardeş dergisinde...
r - YARIN:---ı
Musiki Muallim
Mektebi
konservatuvara
dönüşüyor
ÇOK İYİ İNGİLİZCE VEYA ALMANCA
LİSANLARINA VAKIF
M A K İN A Y E
ELEKTRİK
M Ü H EN D İSLERİ
ARANIYOR
İngilizce veya Almancaya bihakkın vakıf, tecrübeli, enerjik, ticarî nosyonu olan, Ankara’da veya İstanbul’da devamlı vazife görecek makina ve elektrik mühendisleri aranmaktadır. Fazla lisan bilenler tercih edilecektir. Müracaatlar gizli tutu lacaktır.
Müracaat: Mehmet Kavala Müesseseleri Tel: 49 83 48 veya 49 83 47
İlancılık: 9201
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İSLETME FAKÜLTESİ
ÜRETİM YÖNETİMİ ENSTİTÜSÜ ÜRETİM
PLANLAMA VE KONTROLÜ SEMİNERİ
(5 NİSAN - 9 NİSAN 1982)
Seminer, mamul ve hizmet üretici işletmelerdeki çeşitli planlama sorunları ve çözüm yöntemleri ile ilgili eğitim gereksinmesini karşılamak amacıyla hazırlanmıştır.
Seminer, işletmelerin üretim planlama ve kontrolü, imalat programlama, iş hazırlama, endüstri mühendisliği v.b . depart manlarında görevli konu ile ilgili elemanlara açıktır. Programda, uygulama alanı en fazla olan üretim programlama ve kontrol teknikleri, örnek problemlerle işlenecektir.
Seminer, E TA P İSTANBUL (Tepebaşı) Oteli’nde, saat 9.30 - 16.30 arasında, toplam 30 saat olarak gerçekleştirilecek tir. Son başvuru tarihi 2 nisan cuma günüdür.
Ayrıntılı bilgi ve kayıt için;
A .U . işletme Fakültesi Üretim Yönetim Enstitüsü, Beyazıt - İSTANBUL.
Telefon: 20 89 43 ve 20 85 00 (10 hat) 60, 74, 35.