• Sonuç bulunamadı

Edebiyatımızdan on insan bin yaşam:Can Yücel

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Edebiyatımızdan on insan bin yaşam:Can Yücel"

Copied!
8
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

C A N

YÜCEL

(2)

* »

\

i 6 Sevinç

,

şiire bağlıdır.

Tüm şiir

;

birer sevinçtir. Ağıt bile bir sevinçtir.

Paco de Lucia sevinçtir. Evimin yamna çocuk parkı

yaptıİar

;

sevincim arttı. ) )

Zeynep Oral

AN Yücel, merha­ ba... Nasılsınız, iyi misiniz?.. Bugünler­ de kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

İki insan karşı­ laştığında hal hatır sormak için söylenen bu sözlere güm­ bür gümbür yanıt gelmeye başladı.

“ Kendimi zaman zaman pek kö­ tü hissediyorum, zaman zaman da çok fiyakalı bir adam gibi... Kendi­ mi nasıl hissettiğim havaya bağlı, yap­ tığım işe bağlı, bulunduğum yere bağlı, arkadaş ihaneti ve dostluğuna bağlı, yazılarımın düzeltilecek denli güzel olmasına bağlı, çiçeklerin açma­ sı, kelebeklerin uçması, kuşların öt­ mesine bağlı ve sevişmeme bağlı...” Son iki sözcükte gözlerime bir so­

ru işareti takılmış olmalı ki, Can Yü­ cel fırsatı kaçırmadı:

“ Arada kaçamak yaparım ya, bu­ nun hiç önemi yok. Babam bana ‘Sen tek karıyla yaşamaya mahkûmsun’ derdi. Güler’le yaşıyorum. Çok da se­ viyorum . (Güler, Can Yücel’in 1956’dan beri eşi, Haşan, Su ve Gü­ zel adlı çocuklarının annesi.) Kendi içimden gelen bir güdüyle bir kadını, tek kadım sevmenin, büyük bir dik­ kat ve yoğunluk isteyen ve mutlulu­ ğu çağıran bir yaşam tarzı olduğuna inanıyorum. Yani ben Muhammedi değilim, bu açıdan, Islamiyetten ay­ rılıyorum. Dört değil, tek kadınım var.”

Bu konuyu kapıyoruz sandım... Hayır, henüz kapamıyormuşuz:

“ Benim sevişmede dikkat ettiğim

şu: Sevişme, dokunma olduğuna gö­ re, dokunmayı yüceltmeli, dokunma­ yı düşünce tarzına dönüştürmeli.”

Bir an durdu, üzerine basa basa ekledi:

“ Temas, en büyük düşüncedir. Bu, tekraren yaşanan düşüncedir. Tekrar edilmezse zaten yaşanmaz. Te­ masın, sevişmenin, düşüncenin hayat tarzına çevrilmesi, tekrarına bağlıdır. Yani müzik gibi bir şey! Her zaman sevdiğim şeyleri - sadık bir köpek ol­ duğumdan, tekraren sevmişimdir. Tıpkı Bach gibi... Söylediklerim ço­ cuk eğitimi için de geçerli. Çocuk eği­ timinde, tekrar çok önemli. Çocuk nasıl tekrarla eğitilirse, organlar da tekrarla eğitilir. Demek sevişmenin tekrarında yarar vardır.”

Merhaba deyip, röportaja paldır

(3)

küldür girmemiz ve sevişme üzerine düğümlenmemizin önlenemez herca­ iliğini ortadan kaldırmak için olsa ge­ rek, “ sevişme., yani aşk... öyle mi?” diyecek oldum. O koca davudi ses do­ lu dolu bir kahkaha attı:

“ Vallahi bu işte rivayet muhte­ lif!” diye kahkahayı noktalayıp, sö­ zü sürdürdü:

“ Benim gördüğüm, aşk, sevmek­ ten başlayan azgınlıktır. O kadar çok sevmek ve azmak lazımdır ki aşk için, hiçbir boğa seni tutamasın, hiçbir to­ reador sana kırmızı şal gösterenle­ sin... Evet, aşk kendine mahsus bir boğa güreşidir. Picasso dahi bunu çok iyi bilir.”

Bir yandan onu dinliyorum, bir yanda kafamda evirip çeviriyorum: Yeryüzünde, çocuk eğitimiyle sevişme arasında paralellik kurabilecek her­ halde tek insan Can Yücel. “ Bugün­ lerde nasılsınız?” sorusunu, Bach, Picasso, Hz.Muhammed’den geçe­ rek, boğa güreşleriyle, özür dilerim, yani “ aşk” la yanıtlayacak da çok in­ san yok galiba... Benim röportajın başı sonu, sağı solu altüst olmuş du­ rumda. Önceden hazırladığım tüm so­ ruları bir yana bıraktım. Pupa yelken Can Yücel’in peşine takıldım.

“ Kendimi nasıl hissettiğim... Ça­ lışmama bağlı” demişti. Çalışma dö­ nemleri de böyle fırtına gibi mi gelip gidiyor?

“ Yoo, ben muntazam bir ada­ mım. Şimdi şiir yazmada intizamım var. Hep şiir düşünüyorum... Ben ki, büyük planlarda, İşçi Partisi döne­ minde on yıl şiir yazmadım... Şimdi ciddi olarak çalışma olanağım var. Rahatım yerinde. W.B. Yeats’in de­ diği gibi: Ben gençken ilhamım ihti­ yardı. Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç...”

“ Şimdi rahatım ” ın ardından gel­ mişti: “ Eskiden babaanneme anlatır­ dım: Bak şimdi, şu yazıdan 50 lira kazanacağım, ötekinden şu kadar... diye. Kadıncağız kahkahalarla güler­ di. Hiçbiri doğru çıkmazdı. Para ka­ zanmak için birtakım işler yaptım, tercümeler, fıkra yazarlığı. Ama al­ dığın para para değil, ekmek parası bile değil. Peki nasıl geçiniyorum: Anka­ ra ve Dragos’daki baba evlerini sat­ tık, Kuzguncuk’ta ev aldım. Artık babam sayesinde parasızlıktan şikâ­ yetim yok. Nuh Kuşçu’dan daha iyi durumdayım. Türkiye’deki ekonomi politikadan para geldi. Bu heriften is­ temezlerdi ama, güttükleri enflasyon politikasıyla bana para kazandırdı­ lar.”

“ Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç” ... Notlarımın arasında, çizmi­ şim bu sözün altını... İlham ya da esin ■dediğimiz şey, peri padişahının kızı

değil ki genci, yaşlısı olsun... Esin, ol­ sa olsa Can Yücel’in dediği gibi “ şii­ re temel olan şiir güdüsü, şiir gücü, etleşmemiş şiir düşüncesi” nden baş­ ka bir şey değil. “ Bu güdü, bu güç, bu düşünce, çalışarak geliştirilir, bu güdü, bu güç, bu düşünce insanın kendi içinde hazırlığına ya da hazır­ lıksızlığına bağlı, insanın kişiliğine bağlı.”

Can Yücel’in 1946’dan bu yana yazageldiği şiirleri içeren kitapları önümde, (“ Yazma” , “ Sevgi Duva­ rı” , “ Bir Siyasinin Şiirleri” , “ Ölüm ve Oğlum” , “ Rengahenk” , “ Gökyo- kuş” ve “ Canfeda” ...) Tüm şiirleri­ ni toplu olarak yeniden yeniden oku­ yorum. Ve herbirinde şairin yaşı kaç olursa olsun ilhamının ne denli “ genç” olduğunu görüyorum. Çün­ kü onun ilhamı, yaşanılandan, yaşa­ makta olduğundan başka bir şey değil. Kişiliğiyle, engin kültür biriki­ minin getirdiği çağrışımlarla, dil us­ talığıyla yoğunlaştırdığı yaşamın ta kendisi.

80 sonrasında, “ Şili’deki Tence- re’ye” , “ Tencere dibin k ara/ Senin­ ki benden kara” derken, ya da “ Sha- kespeare Üzre” , “ Türkiye’nin Mani- markası’nda bir şeyler kokuyor/ Ki­ mine göre tuz, kimine göre e t,/ H am let!/ Hamleeeet!” diye seslenir­ ken de; “ 1972 Yazı” nda “ (...) Gar­ son dedim, bana biraz sabır ver/ Allah’tan isteyeceğinizi benden isti­ yorsunuz paşam, dedi/ Öyleyse bir Allah ver, dedim/ Gitti, bi daha da gelmedi” derken de Can Yücel’in il­ hamı hep genç.

Can Yücel’le şiir üzerine konuşu­ yoruz. Şiirinin bütünlüğünü oluşturan dili ve ayrılmaz nitelikleri olan ironi, humor ve başkaldırı üzerine konuşu­ yoruz. Ama her birinde “ babam” sözcüğü o kadar sık geçiyor ki...

•Ç a p k ın baba,

erotik dede

“ Dil” diyorum... “ Ben dili baba­ mın da dahil olduğu Dil Kurumu pla­ nında görmedim” diye söze başlı­ yor...

“ Başkaldırı” diyorum... “ Böyle bir memlekette, böyle bir babadan doğduğun zam an...” diye söze başlı­ yor...

Evet, en iyisi önce şu “ baba” işi­ ni halletmek!

(Hâlâ bilmeyen var mı? Can Yü­ cel, yazar, felsefe ve edebiyat öğret­ meni, Maarif Müfettişi, Milletvekili, Milli Eğitim Bakanı, Konservatuvar ve Köy Enstitüleri ve Tercüme Büro­ su kurucusu Haşan Ali Yücel’in oğ­ lu.) E D E B İ Y A T I M I Z D A N

OH

İNSAN BİN YAŞAM

“ Türkiye kendi

içinde bünye

halinde gelişiyor.

Kötü yanı, bu

bünye çok

milliyetçi, çok

islamiyetçi bir

gidişte. Buna ‘dur’

deme

noktasındayız.”

(4)

E D E B İ Y A T I M I Z D A N

O N İNSAN BİN YAŞAM

“ Aşk, sevmekten

başlayan azgınlıktır.

Aşk, kendine

mahsus bir boğa

güreşidir. Picasso

dahi bunu çok iyi

bilir.”

‘‘Babam bana garip düştü... Böy­ le bir memlekette, böyle bir babadan olduğun zaman Atatürk ideolojisinin bünyesinde yaşadığını yavaş yavaş kavrıyorsun ki, bu iş, temelde yeterli hal çaresi değil.”

Can Yücel’in bunu kavraması ve başkaldırıya sarılması 1942-43 yılları­ na rastlıyor. Yani yirmili yaşlarının ba­ şına. Ama daha önceye dönecek olur­ sak:

“ İlkokul üçteyim. Küçücük ço­ cuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Ev­ den yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de oku­ la leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde, ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım.”

Karşımdaki kocaman Can Yücel, şimdi küçücük oluverdi. Ve o “ çok bozuldum” büyüdükçe büyüdü... Pe­ ki çok üzülüp, çok bozulup da ne yap­ tı?

“ Hiiiç. Benimsedim. Her şeyi be­ nimsediğim gibi... Futbol vardı, fut­ bol oynuyordum... İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hâlâ rü­ yama girer... Zaten şiirde de hep na­ sıl gol atacağımın peşindeyim ya!”

Futbol ve gol atma sayesinde tam okula ve leyliliğe alışmıştı ki... “ Hay- diii Ankara’ya! Babam vekil oldu. Annemin başına şapka kondu, doğru A nkara’ya... Annem RomanyalI, mahzun kadın. Çok güzel. Boy: 1.80. Müthiş şevkatli. Babamın zamparalı­ ğı malûm. Metreslerini —bu söz ka­ dına ayıp ama— işte onları eve geti­ rir. Hepsi uzun sürer. 10 yıl aynı ka­ dın... Annem hep kabullenir. Annem hepsine göğüs gerer. Annem âşık ba­ bama. .. Babam tatlı herif, bütün bun­ ları idare eder. Kırkından sonra kaba­

kulak oldu, ...kalkmadı ya, o da baş­ ka. .. Yahu babam haklıydı da. Babam hep seferberdir. Herkesi çalıştırır. Kendi de çok çalışır... İt. Serseri. Çok da severim o serseriyi, o tatlı herifi! Annemin âşık olmamasına imkân yok. Ben de âşıktım ona aslında... Bir­ den terslenir. Sonra öyle insan canlısı ki. Annem peşinde pervane. Sonradan şeyi kalkmadı işte...”

“ Bir de dedem var, telgraf nazırı Ali Rıza Bey...”

(Öyle dolu dolu anlatıyor ki, dur­ durmaya, kesmeye kıyamıyorum.)

“ Dedem babama kızıyor. Kema­ lizm meselesi. Dede, Mevlânakapı tek­ kesi müridi, ney üfler. Babam da ora­ da yetişti. Dedeyle babaanne asma­ ların altında düzüşürlermiş. Dede son­ radan softa kesildi, babama kızıyor, annem şapka giyiyor diye anneme kı­ zıyor. Sonunda evi terketti. Atatürk düşmanı. Ben 8 yaşında falanım. Hep herifle kavga ediyoruz... (Bir dakika şimdi bu hangi “ herif” ? Tüm sevdik­ lerine herif diyor d a... Baba mı, dede mi?) Dedem. Bir tekme indirdim, hiç unutmam. Kavga ediyoruz ama çok da seviyorum herifi. Kemalistim diye ba­ na kızıyor. Şu Kemalizm bana dede­ mi doğru dürüst sevdirmedi... Baba­ annem de harika. Türkçeyi ben on­ dan öğrendim. Dede evden gitti, küs... Ben dedeyle babaanneyi barıştırdım. İkisini bir hastanede buluşturdum, iki­ sini öpüştürdük. Çok erotik herif h a... Anti Kemalist olarak, döndü, ‘bu Çan’da iş var’ dedi... En çok babaan­ nemle babamı sevdim... Nesil dalga­ ları bunlar...”

Şey... Annenizin başına şapka ve haydiii Ankara! Okul durumları ne ol­ du?

(5)

“ A nkara’da Taşmektep. Ahır gi­ bi. Bombok bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Bombok bir du­ rum . Hiç sevmedim... Ortaokul bitti. Atatürk Lisesi. Aynı numara orayı da sevmedim.”

Ve babasının önayak olduğu Kla­ sik Şube. “ Harikaydı. Harika kadro. Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders ve­ riyor. Nazım okuyoruz. Dünya edebi­ yatını tanıyoruz. Latince öğreniyoruz. Sekiz öğrenciyiz. Gazi Yaşargil de ora­ da. Gazi çok çalışkan, bize karışmaz. Orda komün kurduk. Harçlıklarımı­ zı köm üre verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topla­ dığımızı Gaziciğimize verdik, onu dı­ şarı yolladık.” (Çoook sonraya sıçra­ yıp bir ayrıntıyı belirteyim: Can Yü- cel’in büyük oğlu Hasan’m yurt dışın­ daki yüksek eğitimini yıllar sonra, o Klasik Şube’deki can dostlarından biri Gazi Yaşargil üstlenecekti.)

“ Ben babama hep posta koyuyo­ rum. Tek parti numarası vardı ya. Utanıyorum senden derdim. O da ni­ ye utanıyorsun diye çıldırıyordu. Ara­ basına binmezdim. Öyle bir gerginlik işte. Sonunda beni Cambridge’e pos­ taladılar. (Yıl 1946) Bu da çılgınlık. Ben Dil Tarih Fakültesi’nde Alman­ ca öğrenmiştim, Alman edebiyatını bi­ liyorum. İngilizce bilmiyorum. Niye yolluyorsunuz Cambridge’e! Çılgınlık işte! Züppelik!”

“ Cambridge’de Allah muhafaza, kuş gibiyim. Ben de hayatta kuş gibi- liğine razı değilimdir. Bütün katolik papaz çocukları benim Latincenin on mislini biliyor. Ben de kafayı modern tarihe taktım. Bertrand Russell derse gelir... Ama hem kuş gibiliğe hem ukala İngiliz numaralarına yokum.

On Üç, On Beş Yaşında

C em al

Süreya

ik iz i C a n a n 'la s ü re k li kavga ediyor. B ir p iy a ­ no yüzünden.

19 M a y ıs 'ta den ize g iriyo r. Top oynuyor. F ut­ b o lc u olacak.

Babası bakan olunca kü çü k m u tlu lu k la r d öne­ m i bitti.

A n kara.

B a b a a n n e si b ir p a n to l alm ış ona; uzun, m a ­ vi, upuzun; y ü rü rke n a ya kla rın a dolaşır. Ö m rü n ­ c e ç ık a rm a y a c a k o p antolu.

Taş m e kte p orda. Sekiz a rkadaşı var. Kırkikin- d i y a ğ m u rla rı g ü n e şin iç in d e n yağıyor, s e n in iç i­ ne ya ğ ıyo r sanki.

B a basıyla dolaşıyor.

Babası o kula geliyor. Ö ne çıkm asını istiyor. U tanarak ö ne çıkıyor. “ Saçlarınızı işte bununki g i­ b i k e s tire c e k s in iz !"

E rte s i gün saçını başını, ü s tü n ü başını dağı­ ta ra k g id iy o r okula.

Ö rn e k çocuk.

Yalnız k e n d i ö rn e ğ iy le v a ro lm a k istedi. Top o ynarken b ir arkadaşıyla kavga etse, m ü­ d ü r yardım cısı o arkadaşı s u ç lu buluyordu. Bu kü­ ç ü k Can 'da b ü tü n s u ç la rı ü s tle n m e du yg u su ya­ rattı. H a tta su ç aram a.

B abasıyla hep m ü c a d e le etti. Ç ok sevdiği. O sö yle v verirken Can kaçıp geneleve g id iy o r­ du. ilk g id iş in d e b e ls o ğ u k lu ğ u kaptı.

Ö lü le re tutkun.

E rtu ğ ru l öldü, ş iir yazdı.

A z a rd e ’yi seviyordu. Eli e lin e d e ğ m e m işti. A zard e öldü, Ş iir yazdı.

Ü nlü h o c a la rın te rs ö ğ re n cisi.

H e r ş e yin i Ankara 'ya b o rç lu İstanbullu çocuk. U zun p a n to llu çocuk.

M a v i çocuk.

K ir b e kle ye n ço cu k. A tm a k için. Zekâsı toz to p ra k iç in d e d in le n sin ister. B ir gün b ir b ü yü k şişe votka aldı. A ynanın k a r­ şısına ge çti. Engin b ir ayna.

M e ra kta n ve g iy s ile rin d e n k u rtu lm a k is te rc e ­ sine, yu d u m la m a ya başladı.

B ir yandan da k e n d in i se yre d iyo rd u .

(6)

E D E B İ Y A T I M I Z D A N

O N İHSAN BİN YASAM

“ Ben insanlara

baktığımda sezgiyle

bakarım. İyilerini

ararım. Doğrusu

ben insan görmek,

bulmak istiyorum.”

Babası ve karısıyla Yeni Hasan’ın doğumunda (Eylül 1958)

Ayrıldım Linkfield’e gittim. Bülent, Rahşan orada. Ali Neyzi, Yavuz Bay­ raktar orada. Havuzlu, tenis kortlu lüks evlerde oturuyorlar ama yemek yiyecek paramız yok. Babam geldi zi­ yarete. Mezarlıktan ebegümeci topla­ yıp ikram ediyoruz... Londra’da, re­ sim tarihi öğrenmek için ‘Court of Institude of A rt’a gidiyorum. Orada bizim ressamları buldum. Avni, Bed­ ri Rahmi’ler, Selim, Şadi Çalık, İlhan Koman. Orada hem eğlendik, hem öğ­ rendik... Arada şişeye giriyoruz...”

Can Yücel anlatırken araya girmek çok güç neredeyse olanaksız ama bu­ rada dayanamadım: Ne demek şişeye girmek?

“ Hani reklam için. Karton levha­ lar takarlar önüne arkana, yürüyen reklam olursun. Para kazanmak için... Sonunda babadan emir geldi, memlekete dön diye. Oysa ben Paris’te patatesle idare ediyordum.”

Emre uyup döndüğünde yıl 1950. “ Döndüğümde... ” (noktasız sürdürü­ yor Can Yücel anlatmayı) “ ... babam . mebusluğu kaybetmiş. Boyuna imti­ han kazanıyorum ama, işe alınmıyo­ rum. Sonra Güler’le evlendim. (Yıl 1956) Güler’i Şair Nigar Sokağı’nda İjhan Koman’larm evinde buldum. Âşık oldum. Pek severim karımı haa!”

Bir çırpıda girip çıktığı işleri anlat­ tı. Hindistan sefaretinde çalışırken ve­

rem olduğunu; 1957’de Londra’ya BBC’ye gidişini; dönüşünde, Marma­ ris’te turizm şefiyken, palmiyelerin ke­ silmesine engel oldu diye, bina yapı­ lacak yere Atatürk büstü koydurttu di­ ye, kafasına şemsiye vura vura onu na­ sıl bezdirdiklerini ve Marmaris’ten tü- yüşlerini anlattı...

Can Yücel, şiir diyorduk... “ Bir kez, gözaltındayken, hayatı­ nı anlat dediler, bir başladım, nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda ...tir ol git deyip kovdular!”

Gözaltında herkesi konuşturmak için baskı yaparlar, Can Yücel’i sus­ turmak için yapmalarına şaşmamak gerek. Bayılıyor, yaşamı oluşturan o minicik anlara ve yaşamı zenginleşti­ ren binbir ayrıntıya!

Ve bakmayın demin araya girip tepki gösteremediğim “ babamdan utanıyorum” a falan, o en çok baba­ sını sevdi. “ Hayatta ben en çok ba­ bamı sevdim” başlıklı şiiri okumadan şunu da eklemeliyim: Hayatta en çok bir de Güler’i sevdi. Bir de Hasan’ı, Güzel’i, Su’yu... (Tüm şiirleri onlar­ la dolu.)

“ Hayatta ben en çok babamı sev­ dim / Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk / Çarpı bacaklarıyla —ha düştü, ha düşecek— / Nasıl koşarsa ardından bir devin / O çapkın baba­ mı ben öyle sevdim / / Bilmezdi ki oturduğumuz semti / Geldi mi de

(7)

gi-Oğlu Haşan ve kızı Su ile

dici —hep, hepp acele işi!— / Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi / At­ lastan bakardım nereye gitti / Öyle öyle ezber ettim gurbeti / / Sevinçten uçardım hasta oldum mu / 40’ı geçer­ se ateş, çağ’rırlar İstanbul’a / Bi he- lallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla! / Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu / Ohh dedim, göğsüne gömdüm bur­ numu / / En son teftişine çıkana de­ ğin / Koştururken ardından o uçmak­ taki devin / Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için / Açıldı nefesim, fikrim, canevim / Hayatta ben en çok babamı sevdim.”

Gürültüden müziğe

Can Yücel şiir nasıl, ne zaman

başladı?

,

“ İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuva- sındaydım. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm. Arkasından şiir yaz­ dım .”

“ Şiire, babamın yardımı çok ol­ du. Hep şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur... Şiire elve­ rişli bir dünya yaratmıştı babam ba­ na... İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle bera­ ber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Ca­ hit’le, Orhan’la... Bu arada insan şi­ iri kaybedebilir de. Ama temelde şiir

güdüsü yatıyordu. Dili iyi biliyorsun, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazma­ dan duramazsın.”

“ Goethe der ya: Dil orman gibi­ dir. Ağaçlar çürür, orman kalır. Biz­ de ağaçlan kesmeye kalktılar. Biz de katıldık buna. Hâlâ kahroluyorum. Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi, o bü­ tünlüğün içinde sözcükleri, tümcele­ ri nereye oturttuğunun hesabım ver­ mek meselesidir. Türkiye kendi için­ de bünye halinde gelişiyor. Kötü ya­ nı, bu bünye çok milliyetçi, çok İsla- miyetçi bir gidişte. Biz akıllıca sektak- sı kurabilirsek, ‘dur’ noktasını bulu­ ruz. Şimdi ‘dur’ deme noktasındayız. Türkçeyi konuşamıyoruz, öğretemi­ yoruz. Evren basın toplantısında ‘Türk milleti huzur ve sükûna müs­ tahaktır’ diyor. Olmaz böyle Türk­ çe...”

Aman konuyu dağıtmayalım, şiir ve dil kpnusuna baştan başlıyoruz:

“ Oktay Rifat’ın söylediği gibi: Kelimeler, günlük konuşma ve ileti­ şimde yıpranırlar. Oysa kelimeler bü­ tünselliğin parçalarıdır. Şiir, kelime­ leri bu galaksiye iade etmektir. Bu arada kurulan güzellikler, bütünlük­ ler büyük bir ‘happening’ olur.”

“ Şiir, gürültüden müziğe geçmek­ tir. Şiir, evrenin —bak kainatın demiyorum— içinde büyük seslerin molekül ve atomlardan başlayan bü­ tünlüğü, bu bütünlüğün müziğidir.

Şairin görevi bu musikiyi kurmaktır. Kosmosdan aşağı şiir yazılmaz. Üst tarafı minördür... Harika o ki, insan­ lar kendi adlarına değil, kainat adı­ na yazarlar. Bütünselliğin dışında şi­ ir yoktur. Hayat ve ölüm de bütün­ dür. Şiir bu bütünden çıkan büyük çılgınlıktır.”

“ Hani La Fontaine’de ‘Dağ fare doğurmuş’ ya... Diyelim Cilo Dağı. Ha bire duruyor. Değişmesi, çook zor. Rüzgârlarla, sellerle, yıllarla de­ ğişecek. Birdenbire Cilo Dağı fare do­ ğurmuş. Müthiş bu. Fare müthiş. Dağ kıpırdıyamıyor, fare kıpırdıyor. Dağ yürüyemiyor, fare yürüyor. Dağ ko­ şamıyor, fare koşuyor! İşte şiir mu­ cizesi de böyle. Dağın fare doğurma­ sı gibi. Doğan fare şiirdir. Düşün kos­ koca Kabsbourg imparatorluğunda bir serseri Mozart çıkıyor. İmparator­ luğun yapamadığını yapıyor... İşte şiir böyle bir faredir. Ve millet korkuyor bu fareden!”

Can Yücel şiirinde humor ve iro­ ni de o bütünlüğün parçaları. O ko­ nuda ne diyecek?

Yüzü yine kocaman aydınlanıyor: “ Bak biz evde kahkahayla yaşar­ dık. Gece geç gelip sabaha dek ba­ bamla konuşur eğleniriz.... Humor bir sığınma mekanizmasıdır. Savun­ ma ama, bir başkaldırıya, saldırıya dönüşür.. Hani idam edilecek adam, tam sehpadayken ‘bu bana iyi bir ders olacak’ demiş ya! |$te öyle...

“ Çok ağır geçen hayatımızın için­ de, ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır. Bence kahkaha çiçeklefi yaratmak Baudelaire’in ‘Şer Çiçekleri’nden da­ ha iyidir. Hiç olmazsa, kahkaha çi­ çeklerinden L.S.D. yapılır.”

Yalnız humor’du, ironi’ydi, bizim hükümetler bu işlerden pek hoşlanmı­ yor. Can Yücel’in bir de tutuklanıp iki buçuk yıl hapis yatması var.

Düzeltti. “ Şiirden değil, çeviriden yattım” diye.

“ İki çeviri yapmıştım. Biri Che Guevera’nın ‘İnsan ve Sosyalizm’i, öteki ‘Gerilla H arbi’. Bu İkincisi üç bölümden oluşuyordu. Guevera’nın, M ao’nun ve bir Amerikalı generalin günlüğünden. Amerikan general contre-gerillayı anlatıyor. Dava dört yıl sürdü. Amerikan general yüzün­ den mahkûm olduk. Adamın sicilini öğrendim. Parlak bir sicili varmış. Telgraf çektim: Sayın General sakın buralara gelmeyin 142’den sizi bekli­ yorlar diye... Ya işte Amerikan gene­ ral yüzünden ben yattım. Bu da CIA’ nın en güzel oyunudur. İki buçuk yıl yattım ...”

Sonra: “ Af bir atıfettir/ Şartı bu­ nun nedamettir/ Nedamet de hıyanet­ tir,/ Hıyanet de fazilettir,/ Fazileti

(8)

Karısı Giiler'le Dragos’ta (1981)

şizm in.../ Bunlar eveleye, geveleye böyle,/ Eninde sonunda A f’fı verecek­ ler bize./ Amaaaa/ Biz onları, biz on­ ları affetmeyeceğiz, azizim...”

1974’te yayınlanan “ Bir Siyasinin Şiirleri” kitabındaki şiirler, o iki bu­ çuk yılın ürünü. Hani diyordu ya: “ Yaşamak istiyorum/ Yaşamayı bu soğumuş cehennemde/ Ölü bir dost gibi içim titreyerek düşünmek değil/ Yaşamayı yaşamak istiyorum/ (...) Bu damsız dam da/ Bu Havvasız ha­ vada/ Saf şair olamıyor adam ,/ Sök­ müyor sırf şiirsel yorum ./ H ani/ Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söy­ lemek istiyorum diyor ya Nazım,/ Ben de artık şiir düzmek değil, şiiri düzmek istiyorum./ (...) Yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim,/ Ney­ lersin ki bu damda bu dem / Ayakla­ rımla uyaklarımda zincir,/ Böyle to­ pal koşmalarla geçiyor günlerim,/ Oysa —methetmek gibi olmasın ken­ dimi ama—/ Yaşamım benim en gü­ zel şiirim.’.’

Çeviriden girmişti.

“ Yok, şimdi yatamam artık sıkıl­ dım... (Bir an durdu:) Bize düşerse, yine yatarız... Yalnız İstiklal Marşı­ nı sonuna dek okuyamam, ondan bo­ ku yerim...”

Çeviri deyince. Can Yücel’in çe­ viri konusunda, “ Özü çevirmek” ten yana olduğu biliyorsunuz değil mi? “ Salozun Mavalı” (P. Weiss) “ Sırça Kümes” (T .Williams), “ Güneşin Çocukları” (Gorki), “ Bahar Nokta­ sı” (Shakespeare) oyunlarını izlediy­ seniz, “ Her Boydan” kitabındaki çe­ virileri okuduysanız, biliyorsunuz.

“ Elektriği naklederken, dolaştırır­ san, ne kadar boktan olursa, çeviri-

8

de de öyle. Bu adam ne söylemiş, ne yapmak istiyor, hangi olayı durumu kurmak istiyor deyip, onun söyledi­ ğini yeniden söylerim” diyor.

• Uygunsuz

Şiirimizin asi çocuğu Can Yücel, (bunu kim söylemiş, başkası mı, ben mi, bilmiyorum) kendini “ uygunsuz” diye tanımlıyor. (Gavurcası, “ Non- Conformiste” ).

“ Uygunsuz... Hani gazetelerde uygunsuz biçimde yakalandılar denir ya, öyle... Ben insanlara baktığımda, sezgiyle bakarım. İyilerini ararım. Doğrusu ben insan görmek bulmak is­ tiyorum. Asilik aslında bir asalettir. Şairler asildir. Aristokrat olmadan el­ bet. İnsanın iyisini-yemeğin, içkinin iyisini seçmek gibi bir asalet vardır. Yoksa insan yaşayamaz. İşte benim asiliğim bu! Bu memleket paçavra ol­ sun istemiyorum, hepsi bu. Şimdilik bu memleket, kadrosuz bir kız bisik­ leti gibi.”

Can Yücel, kavgacı mısın? “ Değilim. Bazen düşünüyorum, hani insanın içinden gelir ya... Bu he­ rifler denizi kirletiyor, rüşvet veriyor, hırsızlık ediyor, kızıyorum... Bir ar­ kadaşın hıyarlığına, aptallığına kızı­ yorum... Bir çocuğun adam olması lazım, olmamış kızıyorum. Kitap bu­ lamıyorum kızıyorum. Babama kızı­ yorum, içki içiyorum diye kızıyorum, memlekete kızıyorum, niye daha iyi adam olmadım diye kızıyorum... Kı­ zıştırmak için değil: Ama heyecan, ‘heylican’ olsun istiyorum. Patlasın istiyorum! Sigortalar atsın istiyo­ rum !”

Heyecan yada ‘heylican’ dışında, özlemlerin var mı?

“ Hiç yok. Evimdeyim, tavuklar geliyor, ağacı görüyorum, sabah ol­ muş, ne özlemim olsun k i...”

Sevinçlerin neler?

“ Geçen hafta kızı evlendirdik. Ni­ kâh kıyıldı İzmir’de. Sonra Efes’de Igor Oistrach’ı dinlemeye gittik. Gü­ zel de geldi gelin elbisesiyle. Gürer Aykal’ın çiçeğini verdi. Gürer de ona buketini verdi. İşte bu benim için en büyük sevinç...

Can Yücel’in her doğan günle kendine ve çevresine yeni sevinçler ürettiğinden hiç kuşkum yok, neden­ se. Ya bugün? Bugünün sevinçleri ne? Bugünü anlatır mısın?

“ Bu sabah yatağımda uyandım. Taktuk taktuk’la uyandım. Tamirci gelmiş. Yanımda Güler. Onun yüzü­ nü okşadım, elini okşadım. O taktuk bile güzel geldi. Çay içtik. Su uyan­ dı. Benim nah şu giydiğim gömleği ütülediler... Evden çıktım. Yolda

elektrikçi nerelerdesin dedi. Sonra başkasına rastladım... Sevinçliyim. Buraya geldim...”

Ben sormadan, o söyledi: “ Se­ vinç, şiire bağlıdır. Tüm şiir, birer se­ vinçtir. Ağıt bile bir sevinçtir. Paco de Lucia sevinçtir... Sevincim her gün değişiyor. Bir numara, bir kahkahay­ la günüm aydınlanıyor. Evimin yanı­ na çocuk parkı yaptılar, sevincim arttı... Çocuklarım sakat doğmadı, onları kaybetmedim. Sevinçliyim. Da­ ha ne isteyeyim k i...”

Galiba çok iyimser bir insan Can Yücel...

“ İyimser değilim. Hatta kötümser bile sayılabilirim. Ama kainatın da kendisi olan umut yok edilemez. O ol­ masa yaşanır mı?”

Ya düşler? Düşlere yer var mı? “ Ben hep iki tür düş görüyorum. Ya futbol düşleri -şuradan pas verdi, oradan karşıladı, gole gidiyor falan diye, ya da erotik düşler. Erotik düş­ ler, eski hikâyelerle. Kadınları çok se­ viyorum. Kadın erkek çelişkisi çok önemli. Çok yakın bu iki cinsin, bu çelişkiyi, gerilim içinde yaşaması bir mucize. Erotizm, bu gerginliği yaşa­ ma. Hayatın temelindeki erotizm bu. En güzel yanı insanları ayakta tutma­ sı... Bunun algılanması Türkiye’nin İslamiyet’ten gelen ve ilerlemesine en­ gel olan bir eksiklik. Gerginliğin yok olması, yerini rehavete bırakması, ‘ol­ du bitti’ye getirilmesi olacak iş değil.” Can Yücel yaş oldu... O tamam­ ladı: “ Rivayete göre ya 62 ya 63. Ka­ rışık mesele.”

Peki yaşlılık korkusu? Ölüm en­ dişesi?

“ Yaşlılık... Siroz işi başladı, ka­ raciğer büyüyor. Bütün gayretime rağmen Kemalist olamıyorum. Erotik planda şükürler olsun düşkünlüğüm yok... Ölüm: Ölmekten değil, ölümün acısı olmasından, işkenceden korku­ yorum. Ölüm içimizdedir, her doğan çocuğun içinde. Ölüm bütünselliktir. Bu bütünselliği bozacak, beni parça­ layacak acıdan korkuyorum. Türki­ ye’deki durum malum... Ama artık korku olmaktan çıktı. Fikrine alıştım bu bokun! İnsanı ezici, bütünselliği bozucu herşeyden nefret ediyorum. Yavaş yavaş ölümle anlaşmak istiyo­ rum. Ama acı çekeceğimi bilirsem, bu işi temelden hallederim. Hemingway gibi...”

Tanrı korusun. Ama Can Yücel böyle gümbür gümbür şiir düzdükçe, gümbür gümbür sevdikçe, sevindik­ çe, yaşamın her anından kahkaha çi­ çekleri ürettikçe, karıncaya dokuna- mayan Can Yücel, ölümü öldürür de­ meyeceğim, ölümle öyle bir dost olur ki, kimse, hiçbir şey onun bütünlüğü­

nü parçalayamaz. ■

Referanslar

Benzer Belgeler

Her konudaki cehaletimize ve hiçbir şey bilmemenin aczine rağmen, gözlerindeki sıradışı pencerelerin geri- sinde saklı bu küçük beynin bilinmezliğine nüfuz etmek

Fakat durum, duygu, kişi öyküleri yazsan daha iyi olur gibi geldi bana.. Deneme biraz deneyim, epeyce

3 Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler başlıklı son kitabında Husserl’in kriz fikrini ve Heidegger’in tek- nik eleştirisini, insanın tarihsel varoluşu

Okul Öncesi Rehberlik Programı Kişisel Sosyal Alan ile ilgili Yeterlik Alanları. •

alınarak duygular, soru sorma, kendini tanıma, bireysel farklar, aile,. kişiler

• b.Oyunlar: çocuk oyunları, yalın oyunlar; kaleyi almak, kukalı saklambaç gibi basit çocuk

1)Hücre yaşayan organizmaların yapısal ve fonksiyonel temel birimidir. Bilinen tüm yaşayan canlılar bir yada birden çok hücreden oluşur... 2)Tüm hücreler var olan bir

Her sokak başında nefes alıp veriyor hatıralar Sineklerle dolu karındaş bir sokak lambası gibi Yarı ölüdür her şey, umutlar ansızın canlanacak Karanlıkta hatıralar,