C A N
YÜCEL
* »
\
i 6 Sevinç
,
şiire bağlıdır.
Tüm şiir
;
birer sevinçtir. Ağıt bile bir sevinçtir.
Paco de Lucia sevinçtir. Evimin yamna çocuk parkı
yaptıİar
;
sevincim arttı. ) )
Zeynep Oral
AN Yücel, merha ba... Nasılsınız, iyi misiniz?.. Bugünler de kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
İki insan karşı laştığında hal hatır sormak için söylenen bu sözlere güm bür gümbür yanıt gelmeye başladı.
“ Kendimi zaman zaman pek kö tü hissediyorum, zaman zaman da çok fiyakalı bir adam gibi... Kendi mi nasıl hissettiğim havaya bağlı, yap tığım işe bağlı, bulunduğum yere bağlı, arkadaş ihaneti ve dostluğuna bağlı, yazılarımın düzeltilecek denli güzel olmasına bağlı, çiçeklerin açma sı, kelebeklerin uçması, kuşların öt mesine bağlı ve sevişmeme bağlı...” Son iki sözcükte gözlerime bir so
ru işareti takılmış olmalı ki, Can Yü cel fırsatı kaçırmadı:
“ Arada kaçamak yaparım ya, bu nun hiç önemi yok. Babam bana ‘Sen tek karıyla yaşamaya mahkûmsun’ derdi. Güler’le yaşıyorum. Çok da se viyorum . (Güler, Can Yücel’in 1956’dan beri eşi, Haşan, Su ve Gü zel adlı çocuklarının annesi.) Kendi içimden gelen bir güdüyle bir kadını, tek kadım sevmenin, büyük bir dik kat ve yoğunluk isteyen ve mutlulu ğu çağıran bir yaşam tarzı olduğuna inanıyorum. Yani ben Muhammedi değilim, bu açıdan, Islamiyetten ay rılıyorum. Dört değil, tek kadınım var.”
Bu konuyu kapıyoruz sandım... Hayır, henüz kapamıyormuşuz:
“ Benim sevişmede dikkat ettiğim
şu: Sevişme, dokunma olduğuna gö re, dokunmayı yüceltmeli, dokunma yı düşünce tarzına dönüştürmeli.”
Bir an durdu, üzerine basa basa ekledi:
“ Temas, en büyük düşüncedir. Bu, tekraren yaşanan düşüncedir. Tekrar edilmezse zaten yaşanmaz. Te masın, sevişmenin, düşüncenin hayat tarzına çevrilmesi, tekrarına bağlıdır. Yani müzik gibi bir şey! Her zaman sevdiğim şeyleri - sadık bir köpek ol duğumdan, tekraren sevmişimdir. Tıpkı Bach gibi... Söylediklerim ço cuk eğitimi için de geçerli. Çocuk eği timinde, tekrar çok önemli. Çocuk nasıl tekrarla eğitilirse, organlar da tekrarla eğitilir. Demek sevişmenin tekrarında yarar vardır.”
Merhaba deyip, röportaja paldır
küldür girmemiz ve sevişme üzerine düğümlenmemizin önlenemez herca iliğini ortadan kaldırmak için olsa ge rek, “ sevişme., yani aşk... öyle mi?” diyecek oldum. O koca davudi ses do lu dolu bir kahkaha attı:
“ Vallahi bu işte rivayet muhte lif!” diye kahkahayı noktalayıp, sö zü sürdürdü:
“ Benim gördüğüm, aşk, sevmek ten başlayan azgınlıktır. O kadar çok sevmek ve azmak lazımdır ki aşk için, hiçbir boğa seni tutamasın, hiçbir to reador sana kırmızı şal gösterenle sin... Evet, aşk kendine mahsus bir boğa güreşidir. Picasso dahi bunu çok iyi bilir.”
Bir yandan onu dinliyorum, bir yanda kafamda evirip çeviriyorum: Yeryüzünde, çocuk eğitimiyle sevişme arasında paralellik kurabilecek her halde tek insan Can Yücel. “ Bugün lerde nasılsınız?” sorusunu, Bach, Picasso, Hz.Muhammed’den geçe rek, boğa güreşleriyle, özür dilerim, yani “ aşk” la yanıtlayacak da çok in san yok galiba... Benim röportajın başı sonu, sağı solu altüst olmuş du rumda. Önceden hazırladığım tüm so ruları bir yana bıraktım. Pupa yelken Can Yücel’in peşine takıldım.
“ Kendimi nasıl hissettiğim... Ça lışmama bağlı” demişti. Çalışma dö nemleri de böyle fırtına gibi mi gelip gidiyor?
“ Yoo, ben muntazam bir ada mım. Şimdi şiir yazmada intizamım var. Hep şiir düşünüyorum... Ben ki, büyük planlarda, İşçi Partisi döne minde on yıl şiir yazmadım... Şimdi ciddi olarak çalışma olanağım var. Rahatım yerinde. W.B. Yeats’in de diği gibi: Ben gençken ilhamım ihti yardı. Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç...”
“ Şimdi rahatım ” ın ardından gel mişti: “ Eskiden babaanneme anlatır dım: Bak şimdi, şu yazıdan 50 lira kazanacağım, ötekinden şu kadar... diye. Kadıncağız kahkahalarla güler di. Hiçbiri doğru çıkmazdı. Para ka zanmak için birtakım işler yaptım, tercümeler, fıkra yazarlığı. Ama al dığın para para değil, ekmek parası bile değil. Peki nasıl geçiniyorum: Anka ra ve Dragos’daki baba evlerini sat tık, Kuzguncuk’ta ev aldım. Artık babam sayesinde parasızlıktan şikâ yetim yok. Nuh Kuşçu’dan daha iyi durumdayım. Türkiye’deki ekonomi politikadan para geldi. Bu heriften is temezlerdi ama, güttükleri enflasyon politikasıyla bana para kazandırdı lar.”
“ Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç” ... Notlarımın arasında, çizmi şim bu sözün altını... İlham ya da esin ■dediğimiz şey, peri padişahının kızı
değil ki genci, yaşlısı olsun... Esin, ol sa olsa Can Yücel’in dediği gibi “ şii re temel olan şiir güdüsü, şiir gücü, etleşmemiş şiir düşüncesi” nden baş ka bir şey değil. “ Bu güdü, bu güç, bu düşünce, çalışarak geliştirilir, bu güdü, bu güç, bu düşünce insanın kendi içinde hazırlığına ya da hazır lıksızlığına bağlı, insanın kişiliğine bağlı.”
Can Yücel’in 1946’dan bu yana yazageldiği şiirleri içeren kitapları önümde, (“ Yazma” , “ Sevgi Duva rı” , “ Bir Siyasinin Şiirleri” , “ Ölüm ve Oğlum” , “ Rengahenk” , “ Gökyo- kuş” ve “ Canfeda” ...) Tüm şiirleri ni toplu olarak yeniden yeniden oku yorum. Ve herbirinde şairin yaşı kaç olursa olsun ilhamının ne denli “ genç” olduğunu görüyorum. Çün kü onun ilhamı, yaşanılandan, yaşa makta olduğundan başka bir şey değil. Kişiliğiyle, engin kültür biriki minin getirdiği çağrışımlarla, dil us talığıyla yoğunlaştırdığı yaşamın ta kendisi.
80 sonrasında, “ Şili’deki Tence- re’ye” , “ Tencere dibin k ara/ Senin ki benden kara” derken, ya da “ Sha- kespeare Üzre” , “ Türkiye’nin Mani- markası’nda bir şeyler kokuyor/ Ki mine göre tuz, kimine göre e t,/ H am let!/ Hamleeeet!” diye seslenir ken de; “ 1972 Yazı” nda “ (...) Gar son dedim, bana biraz sabır ver/ Allah’tan isteyeceğinizi benden isti yorsunuz paşam, dedi/ Öyleyse bir Allah ver, dedim/ Gitti, bi daha da gelmedi” derken de Can Yücel’in il hamı hep genç.
Can Yücel’le şiir üzerine konuşu yoruz. Şiirinin bütünlüğünü oluşturan dili ve ayrılmaz nitelikleri olan ironi, humor ve başkaldırı üzerine konuşu yoruz. Ama her birinde “ babam” sözcüğü o kadar sık geçiyor ki...
•Ç a p k ın baba,
erotik dede
“ Dil” diyorum... “ Ben dili baba mın da dahil olduğu Dil Kurumu pla nında görmedim” diye söze başlı yor...
“ Başkaldırı” diyorum... “ Böyle bir memlekette, böyle bir babadan doğduğun zam an...” diye söze başlı yor...
Evet, en iyisi önce şu “ baba” işi ni halletmek!
(Hâlâ bilmeyen var mı? Can Yü cel, yazar, felsefe ve edebiyat öğret meni, Maarif Müfettişi, Milletvekili, Milli Eğitim Bakanı, Konservatuvar ve Köy Enstitüleri ve Tercüme Büro su kurucusu Haşan Ali Yücel’in oğ lu.) E D E B İ Y A T I M I Z D A N
OH
İNSAN BİN YAŞAM
“ Türkiye kendi
içinde bünye
halinde gelişiyor.
Kötü yanı, bu
bünye çok
milliyetçi, çok
islamiyetçi bir
gidişte. Buna ‘dur’
deme
noktasındayız.”
E D E B İ Y A T I M I Z D A N
O N İNSAN BİN YAŞAM
“ Aşk, sevmekten
başlayan azgınlıktır.
Aşk, kendine
mahsus bir boğa
güreşidir. Picasso
dahi bunu çok iyi
bilir.”
‘‘Babam bana garip düştü... Böy le bir memlekette, böyle bir babadan olduğun zaman Atatürk ideolojisinin bünyesinde yaşadığını yavaş yavaş kavrıyorsun ki, bu iş, temelde yeterli hal çaresi değil.”
Can Yücel’in bunu kavraması ve başkaldırıya sarılması 1942-43 yılları na rastlıyor. Yani yirmili yaşlarının ba şına. Ama daha önceye dönecek olur sak:
“ İlkokul üçteyim. Küçücük ço cuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Ev den yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de oku la leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde, ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım.”
Karşımdaki kocaman Can Yücel, şimdi küçücük oluverdi. Ve o “ çok bozuldum” büyüdükçe büyüdü... Pe ki çok üzülüp, çok bozulup da ne yap tı?
“ Hiiiç. Benimsedim. Her şeyi be nimsediğim gibi... Futbol vardı, fut bol oynuyordum... İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hâlâ rü yama girer... Zaten şiirde de hep na sıl gol atacağımın peşindeyim ya!”
Futbol ve gol atma sayesinde tam okula ve leyliliğe alışmıştı ki... “ Hay- diii Ankara’ya! Babam vekil oldu. Annemin başına şapka kondu, doğru A nkara’ya... Annem RomanyalI, mahzun kadın. Çok güzel. Boy: 1.80. Müthiş şevkatli. Babamın zamparalı ğı malûm. Metreslerini —bu söz ka dına ayıp ama— işte onları eve geti rir. Hepsi uzun sürer. 10 yıl aynı ka dın... Annem hep kabullenir. Annem hepsine göğüs gerer. Annem âşık ba bama. .. Babam tatlı herif, bütün bun ları idare eder. Kırkından sonra kaba
kulak oldu, ...kalkmadı ya, o da baş ka. .. Yahu babam haklıydı da. Babam hep seferberdir. Herkesi çalıştırır. Kendi de çok çalışır... İt. Serseri. Çok da severim o serseriyi, o tatlı herifi! Annemin âşık olmamasına imkân yok. Ben de âşıktım ona aslında... Bir den terslenir. Sonra öyle insan canlısı ki. Annem peşinde pervane. Sonradan şeyi kalkmadı işte...”
“ Bir de dedem var, telgraf nazırı Ali Rıza Bey...”
(Öyle dolu dolu anlatıyor ki, dur durmaya, kesmeye kıyamıyorum.)
“ Dedem babama kızıyor. Kema lizm meselesi. Dede, Mevlânakapı tek kesi müridi, ney üfler. Babam da ora da yetişti. Dedeyle babaanne asma ların altında düzüşürlermiş. Dede son radan softa kesildi, babama kızıyor, annem şapka giyiyor diye anneme kı zıyor. Sonunda evi terketti. Atatürk düşmanı. Ben 8 yaşında falanım. Hep herifle kavga ediyoruz... (Bir dakika şimdi bu hangi “ herif” ? Tüm sevdik lerine herif diyor d a... Baba mı, dede mi?) Dedem. Bir tekme indirdim, hiç unutmam. Kavga ediyoruz ama çok da seviyorum herifi. Kemalistim diye ba na kızıyor. Şu Kemalizm bana dede mi doğru dürüst sevdirmedi... Baba annem de harika. Türkçeyi ben on dan öğrendim. Dede evden gitti, küs... Ben dedeyle babaanneyi barıştırdım. İkisini bir hastanede buluşturdum, iki sini öpüştürdük. Çok erotik herif h a... Anti Kemalist olarak, döndü, ‘bu Çan’da iş var’ dedi... En çok babaan nemle babamı sevdim... Nesil dalga ları bunlar...”
Şey... Annenizin başına şapka ve haydiii Ankara! Okul durumları ne ol du?
“ A nkara’da Taşmektep. Ahır gi bi. Bombok bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Bombok bir du rum . Hiç sevmedim... Ortaokul bitti. Atatürk Lisesi. Aynı numara orayı da sevmedim.”
Ve babasının önayak olduğu Kla sik Şube. “ Harikaydı. Harika kadro. Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders ve riyor. Nazım okuyoruz. Dünya edebi yatını tanıyoruz. Latince öğreniyoruz. Sekiz öğrenciyiz. Gazi Yaşargil de ora da. Gazi çok çalışkan, bize karışmaz. Orda komün kurduk. Harçlıklarımı zı köm üre verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topla dığımızı Gaziciğimize verdik, onu dı şarı yolladık.” (Çoook sonraya sıçra yıp bir ayrıntıyı belirteyim: Can Yü- cel’in büyük oğlu Hasan’m yurt dışın daki yüksek eğitimini yıllar sonra, o Klasik Şube’deki can dostlarından biri Gazi Yaşargil üstlenecekti.)
“ Ben babama hep posta koyuyo rum. Tek parti numarası vardı ya. Utanıyorum senden derdim. O da ni ye utanıyorsun diye çıldırıyordu. Ara basına binmezdim. Öyle bir gerginlik işte. Sonunda beni Cambridge’e pos taladılar. (Yıl 1946) Bu da çılgınlık. Ben Dil Tarih Fakültesi’nde Alman ca öğrenmiştim, Alman edebiyatını bi liyorum. İngilizce bilmiyorum. Niye yolluyorsunuz Cambridge’e! Çılgınlık işte! Züppelik!”
“ Cambridge’de Allah muhafaza, kuş gibiyim. Ben de hayatta kuş gibi- liğine razı değilimdir. Bütün katolik papaz çocukları benim Latincenin on mislini biliyor. Ben de kafayı modern tarihe taktım. Bertrand Russell derse gelir... Ama hem kuş gibiliğe hem ukala İngiliz numaralarına yokum.
On Üç, On Beş Yaşında
C em al
Süreya
ik iz i C a n a n 'la s ü re k li kavga ediyor. B ir p iy a no yüzünden.
19 M a y ıs 'ta den ize g iriyo r. Top oynuyor. F ut b o lc u olacak.
Babası bakan olunca kü çü k m u tlu lu k la r d öne m i bitti.
A n kara.
B a b a a n n e si b ir p a n to l alm ış ona; uzun, m a vi, upuzun; y ü rü rke n a ya kla rın a dolaşır. Ö m rü n c e ç ık a rm a y a c a k o p antolu.
Taş m e kte p orda. Sekiz a rkadaşı var. Kırkikin- d i y a ğ m u rla rı g ü n e şin iç in d e n yağıyor, s e n in iç i ne ya ğ ıyo r sanki.
B a basıyla dolaşıyor.
Babası o kula geliyor. Ö ne çıkm asını istiyor. U tanarak ö ne çıkıyor. “ Saçlarınızı işte bununki g i b i k e s tire c e k s in iz !"
E rte s i gün saçını başını, ü s tü n ü başını dağı ta ra k g id iy o r okula.
Ö rn e k çocuk.
Yalnız k e n d i ö rn e ğ iy le v a ro lm a k istedi. Top o ynarken b ir arkadaşıyla kavga etse, m ü d ü r yardım cısı o arkadaşı s u ç lu buluyordu. Bu kü ç ü k Can 'da b ü tü n s u ç la rı ü s tle n m e du yg u su ya rattı. H a tta su ç aram a.
B abasıyla hep m ü c a d e le etti. Ç ok sevdiği. O sö yle v verirken Can kaçıp geneleve g id iy o r du. ilk g id iş in d e b e ls o ğ u k lu ğ u kaptı.
Ö lü le re tutkun.
E rtu ğ ru l öldü, ş iir yazdı.
A z a rd e ’yi seviyordu. Eli e lin e d e ğ m e m işti. A zard e öldü, Ş iir yazdı.
Ü nlü h o c a la rın te rs ö ğ re n cisi.
H e r ş e yin i Ankara 'ya b o rç lu İstanbullu çocuk. U zun p a n to llu çocuk.
M a v i çocuk.
K ir b e kle ye n ço cu k. A tm a k için. Zekâsı toz to p ra k iç in d e d in le n sin ister. B ir gün b ir b ü yü k şişe votka aldı. A ynanın k a r şısına ge çti. Engin b ir ayna.
M e ra kta n ve g iy s ile rin d e n k u rtu lm a k is te rc e sine, yu d u m la m a ya başladı.
B ir yandan da k e n d in i se yre d iyo rd u .
E D E B İ Y A T I M I Z D A N
O N İHSAN BİN YASAM
“ Ben insanlara
baktığımda sezgiyle
bakarım. İyilerini
ararım. Doğrusu
ben insan görmek,
bulmak istiyorum.”
Babası ve karısıyla Yeni Hasan’ın doğumunda (Eylül 1958)
Ayrıldım Linkfield’e gittim. Bülent, Rahşan orada. Ali Neyzi, Yavuz Bay raktar orada. Havuzlu, tenis kortlu lüks evlerde oturuyorlar ama yemek yiyecek paramız yok. Babam geldi zi yarete. Mezarlıktan ebegümeci topla yıp ikram ediyoruz... Londra’da, re sim tarihi öğrenmek için ‘Court of Institude of A rt’a gidiyorum. Orada bizim ressamları buldum. Avni, Bed ri Rahmi’ler, Selim, Şadi Çalık, İlhan Koman. Orada hem eğlendik, hem öğ rendik... Arada şişeye giriyoruz...”
Can Yücel anlatırken araya girmek çok güç neredeyse olanaksız ama bu rada dayanamadım: Ne demek şişeye girmek?
“ Hani reklam için. Karton levha lar takarlar önüne arkana, yürüyen reklam olursun. Para kazanmak için... Sonunda babadan emir geldi, memlekete dön diye. Oysa ben Paris’te patatesle idare ediyordum.”
Emre uyup döndüğünde yıl 1950. “ Döndüğümde... ” (noktasız sürdürü yor Can Yücel anlatmayı) “ ... babam . mebusluğu kaybetmiş. Boyuna imti han kazanıyorum ama, işe alınmıyo rum. Sonra Güler’le evlendim. (Yıl 1956) Güler’i Şair Nigar Sokağı’nda İjhan Koman’larm evinde buldum. Âşık oldum. Pek severim karımı haa!”
Bir çırpıda girip çıktığı işleri anlat tı. Hindistan sefaretinde çalışırken ve
rem olduğunu; 1957’de Londra’ya BBC’ye gidişini; dönüşünde, Marma ris’te turizm şefiyken, palmiyelerin ke silmesine engel oldu diye, bina yapı lacak yere Atatürk büstü koydurttu di ye, kafasına şemsiye vura vura onu na sıl bezdirdiklerini ve Marmaris’ten tü- yüşlerini anlattı...
Can Yücel, şiir diyorduk... “ Bir kez, gözaltındayken, hayatı nı anlat dediler, bir başladım, nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda ...tir ol git deyip kovdular!”
Gözaltında herkesi konuşturmak için baskı yaparlar, Can Yücel’i sus turmak için yapmalarına şaşmamak gerek. Bayılıyor, yaşamı oluşturan o minicik anlara ve yaşamı zenginleşti ren binbir ayrıntıya!
Ve bakmayın demin araya girip tepki gösteremediğim “ babamdan utanıyorum” a falan, o en çok baba sını sevdi. “ Hayatta ben en çok ba bamı sevdim” başlıklı şiiri okumadan şunu da eklemeliyim: Hayatta en çok bir de Güler’i sevdi. Bir de Hasan’ı, Güzel’i, Su’yu... (Tüm şiirleri onlar la dolu.)
“ Hayatta ben en çok babamı sev dim / Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk / Çarpı bacaklarıyla —ha düştü, ha düşecek— / Nasıl koşarsa ardından bir devin / O çapkın baba mı ben öyle sevdim / / Bilmezdi ki oturduğumuz semti / Geldi mi de
gi-Oğlu Haşan ve kızı Su ile
dici —hep, hepp acele işi!— / Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi / At lastan bakardım nereye gitti / Öyle öyle ezber ettim gurbeti / / Sevinçten uçardım hasta oldum mu / 40’ı geçer se ateş, çağ’rırlar İstanbul’a / Bi he- lallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla! / Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu / Ohh dedim, göğsüne gömdüm bur numu / / En son teftişine çıkana de ğin / Koştururken ardından o uçmak taki devin / Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için / Açıldı nefesim, fikrim, canevim / Hayatta ben en çok babamı sevdim.”
Gürültüden müziğe
Can Yücel şiir nasıl, ne zaman
başladı?
,
“ İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuva- sındaydım. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm. Arkasından şiir yaz dım .”
“ Şiire, babamın yardımı çok ol du. Hep şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur... Şiire elve rişli bir dünya yaratmıştı babam ba na... İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle bera ber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Ca hit’le, Orhan’la... Bu arada insan şi iri kaybedebilir de. Ama temelde şiir
güdüsü yatıyordu. Dili iyi biliyorsun, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazma dan duramazsın.”
“ Goethe der ya: Dil orman gibi dir. Ağaçlar çürür, orman kalır. Biz de ağaçlan kesmeye kalktılar. Biz de katıldık buna. Hâlâ kahroluyorum. Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi, o bü tünlüğün içinde sözcükleri, tümcele ri nereye oturttuğunun hesabım ver mek meselesidir. Türkiye kendi için de bünye halinde gelişiyor. Kötü ya nı, bu bünye çok milliyetçi, çok İsla- miyetçi bir gidişte. Biz akıllıca sektak- sı kurabilirsek, ‘dur’ noktasını bulu ruz. Şimdi ‘dur’ deme noktasındayız. Türkçeyi konuşamıyoruz, öğretemi yoruz. Evren basın toplantısında ‘Türk milleti huzur ve sükûna müs tahaktır’ diyor. Olmaz böyle Türk çe...”
Aman konuyu dağıtmayalım, şiir ve dil kpnusuna baştan başlıyoruz:
“ Oktay Rifat’ın söylediği gibi: Kelimeler, günlük konuşma ve ileti şimde yıpranırlar. Oysa kelimeler bü tünselliğin parçalarıdır. Şiir, kelime leri bu galaksiye iade etmektir. Bu arada kurulan güzellikler, bütünlük ler büyük bir ‘happening’ olur.”
“ Şiir, gürültüden müziğe geçmek tir. Şiir, evrenin —bak kainatın demiyorum— içinde büyük seslerin molekül ve atomlardan başlayan bü tünlüğü, bu bütünlüğün müziğidir.
Şairin görevi bu musikiyi kurmaktır. Kosmosdan aşağı şiir yazılmaz. Üst tarafı minördür... Harika o ki, insan lar kendi adlarına değil, kainat adı na yazarlar. Bütünselliğin dışında şi ir yoktur. Hayat ve ölüm de bütün dür. Şiir bu bütünden çıkan büyük çılgınlıktır.”
“ Hani La Fontaine’de ‘Dağ fare doğurmuş’ ya... Diyelim Cilo Dağı. Ha bire duruyor. Değişmesi, çook zor. Rüzgârlarla, sellerle, yıllarla de ğişecek. Birdenbire Cilo Dağı fare do ğurmuş. Müthiş bu. Fare müthiş. Dağ kıpırdıyamıyor, fare kıpırdıyor. Dağ yürüyemiyor, fare yürüyor. Dağ ko şamıyor, fare koşuyor! İşte şiir mu cizesi de böyle. Dağın fare doğurma sı gibi. Doğan fare şiirdir. Düşün kos koca Kabsbourg imparatorluğunda bir serseri Mozart çıkıyor. İmparator luğun yapamadığını yapıyor... İşte şiir böyle bir faredir. Ve millet korkuyor bu fareden!”
Can Yücel şiirinde humor ve iro ni de o bütünlüğün parçaları. O ko nuda ne diyecek?
Yüzü yine kocaman aydınlanıyor: “ Bak biz evde kahkahayla yaşar dık. Gece geç gelip sabaha dek ba bamla konuşur eğleniriz.... Humor bir sığınma mekanizmasıdır. Savun ma ama, bir başkaldırıya, saldırıya dönüşür.. Hani idam edilecek adam, tam sehpadayken ‘bu bana iyi bir ders olacak’ demiş ya! |$te öyle...
“ Çok ağır geçen hayatımızın için de, ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır. Bence kahkaha çiçeklefi yaratmak Baudelaire’in ‘Şer Çiçekleri’nden da ha iyidir. Hiç olmazsa, kahkaha çi çeklerinden L.S.D. yapılır.”
Yalnız humor’du, ironi’ydi, bizim hükümetler bu işlerden pek hoşlanmı yor. Can Yücel’in bir de tutuklanıp iki buçuk yıl hapis yatması var.
Düzeltti. “ Şiirden değil, çeviriden yattım” diye.
“ İki çeviri yapmıştım. Biri Che Guevera’nın ‘İnsan ve Sosyalizm’i, öteki ‘Gerilla H arbi’. Bu İkincisi üç bölümden oluşuyordu. Guevera’nın, M ao’nun ve bir Amerikalı generalin günlüğünden. Amerikan general contre-gerillayı anlatıyor. Dava dört yıl sürdü. Amerikan general yüzün den mahkûm olduk. Adamın sicilini öğrendim. Parlak bir sicili varmış. Telgraf çektim: Sayın General sakın buralara gelmeyin 142’den sizi bekli yorlar diye... Ya işte Amerikan gene ral yüzünden ben yattım. Bu da CIA’ nın en güzel oyunudur. İki buçuk yıl yattım ...”
Sonra: “ Af bir atıfettir/ Şartı bu nun nedamettir/ Nedamet de hıyanet tir,/ Hıyanet de fazilettir,/ Fazileti
Karısı Giiler'le Dragos’ta (1981)
şizm in.../ Bunlar eveleye, geveleye böyle,/ Eninde sonunda A f’fı verecek ler bize./ Amaaaa/ Biz onları, biz on ları affetmeyeceğiz, azizim...”
1974’te yayınlanan “ Bir Siyasinin Şiirleri” kitabındaki şiirler, o iki bu çuk yılın ürünü. Hani diyordu ya: “ Yaşamak istiyorum/ Yaşamayı bu soğumuş cehennemde/ Ölü bir dost gibi içim titreyerek düşünmek değil/ Yaşamayı yaşamak istiyorum/ (...) Bu damsız dam da/ Bu Havvasız ha vada/ Saf şair olamıyor adam ,/ Sök müyor sırf şiirsel yorum ./ H ani/ Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söy lemek istiyorum diyor ya Nazım,/ Ben de artık şiir düzmek değil, şiiri düzmek istiyorum./ (...) Yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim,/ Ney lersin ki bu damda bu dem / Ayakla rımla uyaklarımda zincir,/ Böyle to pal koşmalarla geçiyor günlerim,/ Oysa —methetmek gibi olmasın ken dimi ama—/ Yaşamım benim en gü zel şiirim.’.’
Çeviriden girmişti.
“ Yok, şimdi yatamam artık sıkıl dım... (Bir an durdu:) Bize düşerse, yine yatarız... Yalnız İstiklal Marşı nı sonuna dek okuyamam, ondan bo ku yerim...”
Çeviri deyince. Can Yücel’in çe viri konusunda, “ Özü çevirmek” ten yana olduğu biliyorsunuz değil mi? “ Salozun Mavalı” (P. Weiss) “ Sırça Kümes” (T .Williams), “ Güneşin Çocukları” (Gorki), “ Bahar Nokta sı” (Shakespeare) oyunlarını izlediy seniz, “ Her Boydan” kitabındaki çe virileri okuduysanız, biliyorsunuz.
“ Elektriği naklederken, dolaştırır san, ne kadar boktan olursa, çeviri-
8
de de öyle. Bu adam ne söylemiş, ne yapmak istiyor, hangi olayı durumu kurmak istiyor deyip, onun söyledi ğini yeniden söylerim” diyor.
• Uygunsuz
Şiirimizin asi çocuğu Can Yücel, (bunu kim söylemiş, başkası mı, ben mi, bilmiyorum) kendini “ uygunsuz” diye tanımlıyor. (Gavurcası, “ Non- Conformiste” ).
“ Uygunsuz... Hani gazetelerde uygunsuz biçimde yakalandılar denir ya, öyle... Ben insanlara baktığımda, sezgiyle bakarım. İyilerini ararım. Doğrusu ben insan görmek bulmak is tiyorum. Asilik aslında bir asalettir. Şairler asildir. Aristokrat olmadan el bet. İnsanın iyisini-yemeğin, içkinin iyisini seçmek gibi bir asalet vardır. Yoksa insan yaşayamaz. İşte benim asiliğim bu! Bu memleket paçavra ol sun istemiyorum, hepsi bu. Şimdilik bu memleket, kadrosuz bir kız bisik leti gibi.”
Can Yücel, kavgacı mısın? “ Değilim. Bazen düşünüyorum, hani insanın içinden gelir ya... Bu he rifler denizi kirletiyor, rüşvet veriyor, hırsızlık ediyor, kızıyorum... Bir ar kadaşın hıyarlığına, aptallığına kızı yorum... Bir çocuğun adam olması lazım, olmamış kızıyorum. Kitap bu lamıyorum kızıyorum. Babama kızı yorum, içki içiyorum diye kızıyorum, memlekete kızıyorum, niye daha iyi adam olmadım diye kızıyorum... Kı zıştırmak için değil: Ama heyecan, ‘heylican’ olsun istiyorum. Patlasın istiyorum! Sigortalar atsın istiyo rum !”
Heyecan yada ‘heylican’ dışında, özlemlerin var mı?
“ Hiç yok. Evimdeyim, tavuklar geliyor, ağacı görüyorum, sabah ol muş, ne özlemim olsun k i...”
Sevinçlerin neler?
“ Geçen hafta kızı evlendirdik. Ni kâh kıyıldı İzmir’de. Sonra Efes’de Igor Oistrach’ı dinlemeye gittik. Gü zel de geldi gelin elbisesiyle. Gürer Aykal’ın çiçeğini verdi. Gürer de ona buketini verdi. İşte bu benim için en büyük sevinç...
Can Yücel’in her doğan günle kendine ve çevresine yeni sevinçler ürettiğinden hiç kuşkum yok, neden se. Ya bugün? Bugünün sevinçleri ne? Bugünü anlatır mısın?
“ Bu sabah yatağımda uyandım. Taktuk taktuk’la uyandım. Tamirci gelmiş. Yanımda Güler. Onun yüzü nü okşadım, elini okşadım. O taktuk bile güzel geldi. Çay içtik. Su uyan dı. Benim nah şu giydiğim gömleği ütülediler... Evden çıktım. Yolda
elektrikçi nerelerdesin dedi. Sonra başkasına rastladım... Sevinçliyim. Buraya geldim...”
Ben sormadan, o söyledi: “ Se vinç, şiire bağlıdır. Tüm şiir, birer se vinçtir. Ağıt bile bir sevinçtir. Paco de Lucia sevinçtir... Sevincim her gün değişiyor. Bir numara, bir kahkahay la günüm aydınlanıyor. Evimin yanı na çocuk parkı yaptılar, sevincim arttı... Çocuklarım sakat doğmadı, onları kaybetmedim. Sevinçliyim. Da ha ne isteyeyim k i...”
Galiba çok iyimser bir insan Can Yücel...
“ İyimser değilim. Hatta kötümser bile sayılabilirim. Ama kainatın da kendisi olan umut yok edilemez. O ol masa yaşanır mı?”
Ya düşler? Düşlere yer var mı? “ Ben hep iki tür düş görüyorum. Ya futbol düşleri -şuradan pas verdi, oradan karşıladı, gole gidiyor falan diye, ya da erotik düşler. Erotik düş ler, eski hikâyelerle. Kadınları çok se viyorum. Kadın erkek çelişkisi çok önemli. Çok yakın bu iki cinsin, bu çelişkiyi, gerilim içinde yaşaması bir mucize. Erotizm, bu gerginliği yaşa ma. Hayatın temelindeki erotizm bu. En güzel yanı insanları ayakta tutma sı... Bunun algılanması Türkiye’nin İslamiyet’ten gelen ve ilerlemesine en gel olan bir eksiklik. Gerginliğin yok olması, yerini rehavete bırakması, ‘ol du bitti’ye getirilmesi olacak iş değil.” Can Yücel yaş oldu... O tamam ladı: “ Rivayete göre ya 62 ya 63. Ka rışık mesele.”
Peki yaşlılık korkusu? Ölüm en dişesi?
“ Yaşlılık... Siroz işi başladı, ka raciğer büyüyor. Bütün gayretime rağmen Kemalist olamıyorum. Erotik planda şükürler olsun düşkünlüğüm yok... Ölüm: Ölmekten değil, ölümün acısı olmasından, işkenceden korku yorum. Ölüm içimizdedir, her doğan çocuğun içinde. Ölüm bütünselliktir. Bu bütünselliği bozacak, beni parça layacak acıdan korkuyorum. Türki ye’deki durum malum... Ama artık korku olmaktan çıktı. Fikrine alıştım bu bokun! İnsanı ezici, bütünselliği bozucu herşeyden nefret ediyorum. Yavaş yavaş ölümle anlaşmak istiyo rum. Ama acı çekeceğimi bilirsem, bu işi temelden hallederim. Hemingway gibi...”
Tanrı korusun. Ama Can Yücel böyle gümbür gümbür şiir düzdükçe, gümbür gümbür sevdikçe, sevindik çe, yaşamın her anından kahkaha çi çekleri ürettikçe, karıncaya dokuna- mayan Can Yücel, ölümü öldürür de meyeceğim, ölümle öyle bir dost olur ki, kimse, hiçbir şey onun bütünlüğü
nü parçalayamaz. ■