“»
t
- m?é»s
^ ! h . . t ' « .Babas«""
Mas'"'" 0oî«mD oî
"«1
10 Haziran 1914’te Trabzon’da doğdu. Şair ve dilci Samih Rifat’ın oğludur.
1937 Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.
Varlık Dergisi’nde Orhan Veli ve Melih Cevdet’le birlikte yaptıkları çıkışla Garip Akım ı’nı doğurdu.
1940 Doktora çalışması yapmak içiri gittiği Paris’ten döndü.
1941 Orhan Veli ve Melih Cevdet’le Garip.pdlı şiir kitabını yayımladılar.
1945 Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler adlı kitabında
Garip çizgisini sürdürürken bir yandan da geleneksel biçimle yaklaş tı.
1952 - 54 Aşağı Yukarıve Karga ile Tilkiadlı kitaplarda çok daha özgür bir
söyleşiye ulaştı.
1955 Karga ile Tilki şiir kitabıyla 1955 Yeditepe Şiir Ödülü’nü aldı.
1956 Perçemli Sokak adlı şiir kitabıyla kelimelerin alışılmış düzenini
değiştirerek çok değişik bir şaire yöneldi.
1958 İkinci Yeni şiir anlayışının yoğun olduğu bu dönemde Aşık M erdi
veni adlı şiir kitabıyla anlamı çoğaltmaya, güçlendirmeye ve aynı
zamanda halk. söyleyişlerine yöneldi.
1966 Elleri Var Özgürlüğün kitabıyla Yunan Mitolojisi’ne yaslanan,
uzun dizeli, kapalı ama güçlü ve sarsıcı şiirlerle kusursuzluğa yakın yapı örnekleri verdi.
1969 Şiirleradlı kitabıyla 40 yılı aşan şiir uğraşının bir sentezini verdi.
Yeni Şiirlerde bu yaklaşımın bir devamıydı.
1970 Şiirlerle Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü aldı.
1970 Yağmur Sıkıntısı adlı oyunu Ankara Sanat Sevenler Derneği’nin
Yılın En İyi Oyunu Ödülü’nü ve TR T 1970 Sahne Eserleri Yarışması Başarı Ödülü’nü aldı.
1980 B ir Cigara içimi, Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü kazandı.
1981 Danaburnu adlı romanıyla Madaralı Roman Ödülü’nü aldı.
1984 Dilsiz ye Çıplak adlı kitabıyla Bahçet Necatigil Şiir Ödülü’nü aldı.
Oktay Rifat'ın Şiirinde
Sürekli Olan ve Değişen
Melih Cevdet Aııday
rhan Veli ’’deyim” severdi; sözgelişi ’’Kapıyı çal dım, evde kimse yok” yerine, kı saca ’’kapı duvar” demeyi yeğ lerdi. Bu sevgiyi Oktay Rifat’da da buluruz; ama onun asıl düş künlüğü ” deyiş” ti, bundan Türk çe’nin konuşma dilini, hem de bilisiz halkımızın konuşma dilini anlatmak istiyorum. Bütün dil lerin tadı ” konuşma” da gizlidir, giderek dilin y a ra tıc ılığı da. Ozan ne yapacaksa bu cevherle yapacaktır.
Oktay Rifat’ın ’’dilden aldığı” ile ’’dile verdiği” arasında sürek li bir süreç izlenir. Aynı anlayış tan kaynaklanan, ama ikili gibi görünen bir süreçtir bu. Öyle ki, bu alışveriş içinde ’’şiir düşün cesi” değişmiş bile gözükebilir. Gerçekte şiir düşüncesi bir de ğil, birçoktur. Ne mutlu bu çok luğu yaşayabilen ozana!
Oktay Rifat’a gelince, onun şiir serüvenini bir dil serüveni olarak ele alırsak, bütün dönü şümlerinde süregiden cevheri yakayabiliriz. Onun ilk şürlerin- den son şiirlerine Idek kuşbakışı bir gezintiye çıkalım şimdi:
Benim yârim iki dirhem bir çekirdek. Hoppa mı hoppa
Rakı içer Kadeh kırar
Benim yârim sırasında benden hovarda. Kasımpaşa kıyıları tersane B ir kız sevdim alimallah
bir tane.
Boyun eğmiş akıntıya gidiyor. Gece gündüz zamanımın
orası Kızlar vardır kıvırcık
salata gibi. Kadın vurmuş maltıza
tencereyi Fasulye pişiriyordu.
Şimdi sessizce ve şaşırmadan yürüyelim onun araştırıcı çizgisi üzerinde. Göreceğiz ki, Oktay Ri- fat, işe başladığındaki dil anah tarı ile olsa olsa başka kapıları kurcalıyor, ama biz bunun ayır- dma hemen varamıyoruz.
B ir o mu genç yaşında ölen ne gezer.
Kalabalık çarşılarda itiş kakış Bakkalı kasabı bıraktı Manava yan çiziyor Markete dadandı
Bugün deniz süt dökmüş kedi gibi.
Kendine özgü “deyiş” içinde nerelere uzanabilir, neler yapa bilir ozan? Bu sorunun yanıtı, şiiri ölümden kurtaran taze kan da aranmalıdır. Bulutların çıkınında M is kokulu güvercinleri gökyüzünün Çıldırtırlar insan gözlü kedileri A y doğar kıyılara yalınayak Telgraf tellerinde gemi
leşleri.
Burada dikkat edilecek olan, değişmezlik içindeki değişmedir. Demirden yapılma araç, gene de m iri işlemeye başlamıştır.
O kapısını çalınca
Anlıyordu biliyordu artık Çalar saatin erken
çaldığını Kurulduğu vakitten önce Günler kısa.
İşte burada bir giz çıkıyor karşımıza: Görünenin dili, gö
rünmeyenin diline dönüşürken kendi olarak kalmasını bilmek tedir. Yorucudur ozanın yolculu ğu.
Bakmak, diye
düşünüyordu, hayvanlar bakıyor mu Hayvanlar görünene
bakıyor, bizse görünmeyene Umutsuz sevgilere bakıyoruz, gece gündüz ölülere, Yoksulluklara, korkulara öfkelere, Nedenleri, sonuçları yarınları görüyoruz.
Ben, doğrusu, bu yazımda, ge çişleri, dönemleri hiç ağzıma al madan bir Oktay Rifat antolojisi ile yetinmek isterdim. Öyle yap saydım, okur belki de bir deyişin sürekliliği içinde bulurdu kendi ni. Çünkü bir ozanın değişmesi olanaksızdır. Onun dilden aldığı, dile verdiği ile kapanır ve kimi zaman görünmeyen görünenden, kimi zaman da görünen görün meyenden daha korkunç olur. Nesne ile kavram arasındaki ya şıtsızlık demektir bu. Bir başka deyişle, ozanın dünyası. Şiiri bir türlü kavrayamayanlar, sürekli liği hep değişim saymışlardır.
Ben Oktay Rifat’ta hep değiş meyeni görmüşümdür. Çünkü araştırmanın dünyası tekildir. O şiirini, dünyayı değiştirir gibi değiştiriyordu. Bundan başka türlüsü düşünülemez ki! Dünya nın değiştirilmesini istemeyen leri bırakalım kendi hallerine...
Oktay R ifat'in Üç Dizesi
Abidin Dino
f i ski hikâye, bir ara yarı şaka, yarı değil, tutturmuştu Oktay Rifat: ’’Birden bire sokakta fenalık geçirip ölecek olsam, başıma! bir kaza gelse yol ortasında, ne bileyim hastaneye, bilemedin morga kaldırsalar, beni soyduklarında ya çorabım delik çıkarsa? felaket!..”
Haklıydı Oktay, ölmek felaket değil, çorabımızın delik çıkması... Her şeyde öyle titizdi ki!..
Boşuna telaş, sanırım asla delik çorap giymediği gibi, asıl önemlisi, şiirinde tek bir delik, tek bir yama ya da kusur bulunmaması.
Günü ve yeri değil, ama aşçılığı da övgüye değer, onun bir cızbız köftesi vardı ki, aman Allah!.. En kederli gününde bile, gülmesini bilen kişidir Oktay.
Oktay’ın binbir yönünü, peşpeşe dönemlerini şimdi ve burada sıralamak gücümün üstünde, öyle de olsa okkalı 3 dizesi, (anahtar dizesi) üstünde durmak istiyorum.
Bu 3 dizeyi kavramak için Oktay’ın ödünsüz kişiliğini hesaba katmak lazım. Dünyamızın yer yer çürümüşlüğü, söz-eylem kopukluğu ve çeşitli sapmaları ortasında, doğa, eşya, insan arasında yeni ilişkiler arama çabasındaydı. Sözcüklerin ve şiirin bir işlevi vardı yaşadığımız günlerde: Erek, alışmışlığı aşmak! Çıldırasıya zor bir iş, Oktay söylesin:
’’Alışılmamışı bulmak istiyor, Alışılmışlığı getiriyor oysa yaşam. Sürekli bir çekişme, öbürü diretiyor.”
(Çekişm e)
Bu 3 dize matematik bir açıklıkla devrin, devrimin ve devrimcilerin dramını yansıtıyor kanımca. Bu sürekli çelişki, çekişme, çatışma gözümüzün önünde, şurda burda ve orda. Yaşamın hantal ve bön tutuculuğu karşısında şairin silahı pırıl pırıl yeni imgeler... Ve böylece güncel ah-vahlar dışında bir alışmamışlık avına çıktı Oktay. Kimi zaman somut mu somut, kimi zaman soyut mu soyut. Şiirsel yaklaşımlarla. Şiirlerinden belli, kimi gün yorgun argın kederli, kimi gün sevinçler içinde aradığını
bulmuş. ... .
Gün olmuş savaşa, sömürüye saldırmış. Nâzım’ın açlık grevine katılmış, gün olmuş aşınmış tükenmiş sözcükleri diriltip onlara yeni anlamlar, tadlar vermiş, bunca sevdiği denizaltı dünyasına dalar gibi bilinmedik imgeler içre dalgıçlık etmiş. Köyde kentte kendi içinde kalıcı şiirin peşinde.
Yıllardan beri Oktay Caddebostan’da bir evde, bir odada, bir masada, dünyayı ve insanları sil baştan algılama ’’modelleri” üretecek, sözcüklerle başka türlü varolmanın ipuçlarını keşfedecekti. Her şeyden önce kelam yoktu, ama her şey kelamdan geçer er geç, eylem bile en başta.
O kavgacı, delişmen, aşk dolu dost Oktay, kendi kendini dizginleyip, durmadan sözcüklerle dünyalar kotardı geleceğe hasret.
“ Şimdi Artık Bir Şeydir Onlar,
Gülerken Şairdirler”
İlhan Berk
D
ünya güzeli bir adamdı.Bugün gibi aklımda. 1956’larda bir Prens, Ankara’nın Karaoğlan Cad. avukatlık yazıhanesine gittiğim de, masanın üstündeki o iki üç kitaptan (Medeni Kanun, ceza kitapları olmalı onlar) biri, belki de ikisi, Rene Char’ın kitabıydı. O çağda herkes çil yavrusu gibi dağılmış, iyi kötü bir işin ucundan tutmak
zorundaydı. O da avukatlık yapıyordu. Neler konuştuk? Usumda Breton ile Rimbaud kalmış. Perçemli
Sokak yeni çıkmıştı, bana onu imzaladı. İşte o zaman; Şair olunmaz, doğulur! sözünün ne denli doğru olduğuna bir daha inandım. Bunu yalnız eğreti oturduğu masa değil, her şey, onda bunu vurguluyordu.
Mallarme’nin ’şair, şairden başka bir şey olamaz!’ sözü de onun için biçilmiş kaftandı sanki.
Yazdıkları üstüne başına benzeyen o halis şairlerdendi.
Cumhuriyet ilk klasiklerinden birini, dünya da büyük bir şairini yitirdi. Hoşçakal!
Oktay Rıfat'ım ız
Vedat Günyol
D
JLJP
iz insanlar, bizleri ya şama bağlayan varlıklarla varız. Onlarsız yokuz. Yaşamımın bir bölümünde Orhan Burian’la, Sa bahattin Eyüboğlu ile varoldum. Şimdi şimdi onların anılarıyla var olmaya çalışıyorum. Bu sıkı fıkı, yürekten yüreğe bir kan do laşımıyla perçinleşmiş dostluk dışında, kafam la yü reğim le, uzaktan yakından bağlandığım sanatçılarım var bereket. Sait Faik, Nazım Usta geliyor ilkten usuma. Cahit Sıtkı’nın ayrı ve çok sıcak bir yeri var yaşamım da. Aziz Nesin’siz, Dağlarca’sız bir dopdolu yaşam düşünemi yorum. Bunların arasında Oktay Rifat’ın ve Edip Cansever’in şiir lerinden gelen bir sıcaklık, bir sanat yetkinliği öylesine işlemiş ki içime, onlarsız da yavanın ya vanı geliyor bana, yaşam.Oktay Rifat, arkadaşım mıydı, dostum muydu? Hem arkadaşım, hem dostumdu. Am a onunla dostluğumun temelinde erişil mez şairliği yatıyordu, yatıyor da.
Oktay Rifat (dostum, canım), G arip tutumundan yola çıkarak, garipliği geride bırakan bir geliş me içinde, kendi okulunu kurup, özgün bir şair olarak kazandı gönlümüzü.
G a rip ’lik neydi? Daha doğrusu G arip neydi? Alışılmışa kafa tu tup, beline kazmayı vurmaktı as lında.
G arip çiler, Türk şiirini, bas ma kalıp klişelerden, özellikle de ’şairane’likten kurtarıp, günde lik yaşamın içine soktular, yalın bir halk diliyle. Başlangıçta, ince alaylara yaslanıp, toplumsal de
ğilse bile, toplumsala kayan yer gilerle ’şairaneliği’ yıktılar ve bunda büyük başarı kazandılar, her ne kadar başlangıçta alay konusu oldularsa da.
Garipçiler arasında, halk deyiş ve söyleşileriyle, masal ve teker leme öğelerini en ustaca kulla: nan Oktay Rifat oldu.Ikinci Yeni denilen şiir akımının içinden ge çip, gerçeküstücülükte parende atarak, şiir dilinde kıvraklığa ulaştı, en son yapıtı Koca B ir Y az adlı nefis şiirlerine dek.
’’Şiir, insanın yaşamasını anla masıdır” diyordu Oktay Rifat. Bütün yaşamı boyunca, hep ken di yaşamını ve insanlığın yaşa m ını anlamaya çalıştı, ’ ’usul usul geçen günlerinde” bile, top lumsal çalkantılara yüreğinin bütün sıcaklığı ile eğildi.
G a rip ’in çıktığı 1941’de, Orhan Burian’la yaptığımız konuşma larda G arip olayını değerlendi rirken şöyle demişiz: ’’Bütün bu belirsizlikler, bana (O.Burian’a) ozanların gelişmemiş düşünce lerle oynadıkları hissini verdi. Ama bütün bu eksiklik, zaman zaman -ister tabiilikle, ister ga riplikle, ister şairanelikle vasıf landıralım- güzel şiirler yazma larına engel olmuyor, işte, hatır lanmaya değer bir tanesi.
Gecenin kapısını hiçbir el kapayamaz Demek böyle yarı aydınlık kalacağım Ve küçük dalgalar,
Getirdiği vakit
cesetlerimizi yan yana Sende başlayan kan
deveranı Vücudumu dolaşıp
Tekrar sana dönecek. Artık bize gece yoktur.
Uykusuzluk
Oktay Rifat, daha 1941’de eşsiz bir şair olduğunu ispatlamıştı.
Benim ilk göz ağrım olan bu nefis şiirin ötesinde daha nice n efis ş iir le r in i sin d irm işim içime. Hepsini bir bir sırala maya kalksam, kitaplar, dolusu alıntılar yapmam gerek. İyisi mi, burada durayım ve sevgili Ok tay’ımın güzelin güzeli anısını, yaşadığım sürece, taze ve canlı tutmaya çalışayım.
Oktay R ıfat'ta Us ve Us Dışı
Sabahattin Kudret Aksal
ktay Rifat, başlangı cından sonuna dek, şiirini bir gelgitte sürdürdü bence, bu gel gitin bir ucunda us öbüründe de usdışı duruyordu. İlk kitabın dan, Yaşayıp Ölmek Aşk ve A va relik Üstüne Şiirler’den bu yana hep, kimi zaman uzun kimi za man kısa aralıklarla, çağımızın şiirinin bu iki tözünden birinin ağır bastığı görülür onda da. Do ğaldır bu da, yüz yıl geriye gi dersek o günden bugüne şiir sa natı üstüne tartışma bu iki kav ramın ekseninde dönüp dur mamış mıydı? Giderek, denilebi lir ki, us ve usdışı bilimin çağı mıza sunduğu yeni kavramlar dır, salt şiir sanatını değil, sanatın tüm dallarını da özün den etküemiştir. Freud’a dek us sal yaratık diye bilinen insana bu bilginle yeni bir boyut eklen di: Bilinçaltı. Böylece, insan, bir başka bileşimle tümlenmiş olu yordu. Sanat ki insanı yansıt mak savını yüklenmişti hep, bi limin insana eklediği bu yeni bo yuttan etkilenmemesi olanaksız dı artık. (Yine de, birçok buluşta görüldüğü üzre, insanoğlunun düş gücünün bilimin yolunu aç tığına tanık olunduğu gibi, bu alanda da, ne oranda olursa ol sun, sanatın bilime öncülük etti ği söylenemez mi acaba? Neden söylenmesin! Usdışı’na uzanan ilkler, Edgar Poe, Arthur Rim baud, Lautréamont Freud’den önce değiller miydi?) Zamanın toplumsal etkenlerinin yanı sıra, bu yeni bulgunun hızıyla Freud
cu öğretinin sözcüsü sayabile
ceğim iz Gerçeküstücülük bir akım olarak tarihsel kimliğine dönüştükten sonra da usdışı k a vra m ı ön em ini y itirm e d i. Kimbilir ne zamana dek de süre cek! Gerçeküstücülük büyük gü rültülerle doğmuş sessizce öl müştü ama, yüzyılımızın sanatı o akım hiç yaşanmamış gibi etki sinin uzağına da düşmedi. Oktay Rifat da, çağdaş bir ozan gibi, bu kaçınılmaz (denilebilir ki üstüne gidilmesi de gereken) sorunsalın içinde.buldu kendini, değişik
za-manlarda değişik uygulayımlar denedi, sanıyorum ki, bu sorun salı usundan da hiç eksik etme di. Ussal, usdışı, bu tözlerden bi rinin üstüne öbürünün gölge
sinin düştüğü, kimi kez de iki tözün bir bileşimle özdeşleştiği örneklemeleri hep şaşırtıcı bir dil tadıyla verdi.
Nasıl bir şiir istiyordu Oktay
Rifat? Poetikası neydi? Kim i ozanların bir ya da birkaç şiiri ne, şiir üstüne düşünceleri, tasa rımları yansımıştır. Oktay Ri- fat’a da, benim için, ’Anlamsız’
adlı şiirindedir bu yansıma:
Bir konuşma duymuştu uzaktan anlaşılmayan bir muz hevengi gibi
havada
su gibi toprak gibi ağır ve tek kopmamış yaşamdan
Bu şiiri, kısaca yorumlamaya çalışalım: Ozan, bir konuşma du yuyor, uzaktan ve anlamsız. Sa nıyorum ki, burada, belirgin öğe söylemek, yazmak, üretmek de ğil duymaktır ve duyulan uzak tan yansımıştır, anlamsızdır da. Böylece ozan, etkin değil edilgin- dir, yazmamıştır, ona yazdırıl- mıştır. Böylece, bu iki dizede, Gerçeküstücü öğretinin ilkesini buluyoruz: Ozanın, istem iyle yazmadığı, bilinçaltının ona yaz dırdığı metin! Şiirin süregelen d iz e le r in d e du yu lan kon u ş manın tanımı yapılıyor: O ko nuşma muz hevengi gibi havada su gibi, toprak gibi de ağır ve
tek. Burada da, yine sanıyorum ki, şiirin bağımsızlığını, doğanın dışında tek başına bir varlık, bir saltık olduğu vurgulanıyor, bü tün koşulların dışında, özdeksel etkilenimin dışında bir töz! Son dizeyse, bu şiirin yapısını bütün- leyen, bir anlamda da yukardaki dizelerle çelişir gibi görünen bir dizedir: Kopmamış yaşamdan, diyor. Yaşamın büyük ağırlığıy sa, duyu organlarımızla algıladı ğımız, usumuzla ölçtüğümüz, canlı ve cansız nesnelerin topla mından başka nerede kendini, o denli etkin duyurmaktadır? Ya şamla ussal iletişimimizi kestiği mizde, onun, kozmik niteliğini yitirip kaotik bir kimliğe bürü neceği kuşkusuzdur. Denilebilir ki, yaşam ussal olmak zorunda
dır.
Oktay R ifat’ın poetikasının doğrultusu, özellikle son zaman larda daha da belirginleşen doğ rultu, usla usdışının bileştiği ya pıydı. Nasıl olmasın ki us en kesin ölçüt, usdışıysa pek bü yük bir zenginlikti. Bu büyük zenginlikten yola çıkarak ya şamsal bir yapı kurmak da bu poetikamn ilkelerindendi. Ger çekleştirmediği söylenemez, yet kin örnekler verdi. Söyleyişse, o her zaman, hep önde geldi. Dil, ustan da, usdışından da daha çok önemsenmesi gereken bir ol guydu onun için, kuşkusuz ki, yine de temeldeki sorunsal oydu. O da o sorunsalı çok güzel çöz dü, olağanüstü konuştu.
Ama Oktay Rifat Öldü
Arif Damar
"1966’da Andre Breton ölür. Aragon, gençlik dostunu, eski esin arkadaşını selamlamak için, 1918’de Andre B reton’un, A pollin a ire’in ölümünü ona bild irir ken, kullandığı aynı form ülü kullanarak şu dizeyi yazar:
Ama Andre Breton
Öldü” (Aragon-Gerçekçiliğin Boyutları, Çeviren: Erdoğan Alkan)
^ ^ ^ p a z a r t e s i günü nasıl şaşırdım. Öğle geçmişti. Saat iki sularıydı. Yüzünü hiç görme diğim bir genç kızın sesiydi du yuran. B ildiğim i sanıyormuş, kara haber tez yayılır ya! Üzül dü, utandı; özür diledi. Nasıl olsa öğrenecektim. Böylesi iyiy di. Evde, benden başka kimse yoktu. Bu da iyiydi. Ö şaşkınlık içinde durmadan, ardarda yine ledim durdum; Ama Oktay Ri-
fat I Öldü!.. Ama Oktay Rifat
/ Öldü.
Kimse beni görmüyordu, bütün gözlerden uzak, kimseyle paylaş mak istemeden, kendi kendime, özgür, istediğim gibi ama yine de arada bir ellerimle gözlerimi ör terek, böyle tek başıma evet öz gür, sıkılmadan: Ama Oktay Ri
fat / Öldü, Oktay Rifat / Öldü,
Oktay / Öldü demek!
Ev dar geldi sonra, sokaklara çıktım . Gün a yd ın lık, deniz mavi, ağaçlar yeşil: Ama Oktay
Rifat / Öldü.
Dostumdu. Ama ne kadar da çok severmişim! Nasıl önemliy miş benim için inanın bilmiyor dum. Birden nasıl güçten düş tüm. Omzumu, kimin omzuna dayayacağım bundan sonra. İyi bir şey yazdığımı sandığım za man, kimin bunun ayırdına var dığını düşüneceğim? O, birkaçın dan biriydi.
Olmayan kitabı yok, hepsi var. Yalnız iki kitabını kendisi ver miş; biri şiir, öteki oyun.
Elİeri Var Özgürlüğünü: ’’Aziz şair A rif Damar’a ve yengemize. 27.3.966” diye yazmış. Bir Takım İnsanlar’a da: ’’Sevgili şair A rif Damar’a 27.10.1967”
Oktay Rifat’ı ilk kez 1944’te A n kara’da, Abidin Dino’nun evinde görmüştüm. Sabahattin Eyüboğ- lu da vardı. Bir kişi daha vardı ama o Melih Cevdet mi, değil mi bilemiyorum. Yemek zamanıydı. Yemek yeniyordu. İçki de vardı. O gece onları nasıl tedirgin etti
ğimi çok sonra anladım. Sofraya çağrıldım gelir gelmez, Abidin Bey tarafından. Yemek yediğimi, tok olduğumu söyledim. Ötur- mayı da sürdürüyordum,kalkıp gitmiyordum. Böyle epey zaman geçti. Ev sahibi için de güç bir durumdu. Bir yandan, uzakta oturan benimle de ilgilenmek zo runda kalıyordu. Oktay Rifat, ’’Artık bir şeyler yiyebilirsiniz, bize katılın, birlikte olalım” an lamında güzel sözler söyledi. Ötekiler de ısrar ettiler. Diren dim, oturmadım. Az sonra da aç geldiğim Abidin Dino’nun evin den aç kalkıp gittim. Oysa, Abi din Bey’e ilk gelişim değildi. İlk yemek yiyişim de olmayacaktı. Bunu yaşarken Sabahattin Eyü- boğlu’na, Oktay Rifat’a da söyle
medim. O beni ilk kez, 1956’da Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Nar- manlı Han’daki atölyesinde gör düğünü sanıyordu. Hatta, beni düşündüğünden çok genç buldu ğunu, belirtmişti. Evet, o gece niçin sofraya oturmaktan kaçın mıştım, söyleyeyim: Bıçak tut masını bilmiyordum. Masadaki yiyeceklerden de çekinmiştim. Böyle beyaz, güzel bir sofraya hiç oturmamış, yemek yememiş, içki içmemiştim. Küçük düşmek ten korktum. Yaşar Kemal gibi ’’cür’et ve cesaretim” yoktu. Ye tişkinliğimizde demek istiyorum, isteyen görgü eksikliği diye açık lar. Bir bakıma doğru.
Bu olayı niye mi yazdım, anlat tım bunca yıl sonra! Oysa Oktay Rifat, hiç benim korktuğum
lere önem verecek bir adam de ğildi, değilmiş. Yukarıda imzalı verdiği kitaplardan birinin gece sinde değerli eşi Sabiha Hanım
’la birlikte bizde, yemekteydik.
İçki de vardı; gülüyor, söyleşi- orduk. Geçmiş gün, o sıra ne onuşuyorduk, neden söz edi yorduk, unuttum şimdi. Oktay, (yeri geldi herhalde) ceketinin önünü açtı, astarının nasıl eski diğini, yer yer yırtıldığını gös terdi.
Puşkin, Mozart ve Salieri ile ilgili tragedyasında, deha ile kö tülüğün birlikte olamayacağını, dehanın ancak iyi insanlarda ba rınacağını belirtir Mozart’ın ağ zından. Oktay Rifat, ilk verile cek örnektir bu konuda. Eşi Sa biha Rifat’ın büyük bir sadelik içinde söylediklerine yüzde yüz katılıyorum: ’’...Öyle çok güzel ve iyi yanları vardı ki... Ama belki de en güzel yanı sonsuz açık oluşu... Olduğu gibi bir in sandı. Yalandan kaçar, gizliliği yoktu. Bir de en güzel yanı, in sanlara, sokaktaki insana, kendi halindeki insana gösterdiği son suz ilgi, sonsuz saygı.”
Ben de Oktay için katıksız böy le düşünüyorum.
Aragon, Cremieux ile söyleşi sinde şöyle konuşur, yanıtlar: ’’Şimdi de bana hem gerçekçilik te yandaşlarımı, hem de kırk yıl lık sanat yaşamımda sevdiğim ozanları soruyorsunuz. Ben de size, bu sorunuza karşılık diyo rum ki, ikisi birbirinden ayrı
şeyler. Gerçekçilik savaşını da
öyle askerce ortaya koymamak gerek. Toplarımı nerede mevzi- lendirdim, şuydu buydu. Hayır, bu savaşımda (gerçekçilik sava şımında) gerçekçilik için savaş mayan, ama benimle yandaş olanlar bulundu. Dehaları nede niyle yandaşlarımdı benim. ” Gerçekçiliğin, önceden saptan
mış kurallara boyun eğenlerden çok, dehaya gereksinimi var.”
(Çeviren: Erdoğan Alkan) Selâhattin Hilâv (O güzelim, o unutulmaz yazılar bir kitapta toplansa artık), son, Lautrea- mont’la ilgili yazısında çok açık söylüyor: "Siyasal devrim ci ol
madan, şiirde devrim yapanlar var. Ama şiirde devrim yapma dan siyasal devrim ci şair oluna- mıyor, sanırım” Sanırımı fazla.
En küçük kuşkum yok bundan. Gerçekçiliğin genç savaşçıları katılıktan, bağnazlıktan kaçın malı, yukarda Aragon’un söyle diklerini kulaklarını açarak din lemelidirler.
Büyük gerçekçi ozanların, Paul Eluard’ın, Pablo Neruda’nın ve ötekilerin kimlerden esinlendik lerini, kimleri sevdiklerini, kim lere dayandıklarını öğrenmeli düşünmelidirler. Kaynaklarında görecekleri ’’gerçekçilik için sa- vaşmayanlar” ya da ’’siyasal devrimci olmayan” lardır çoğu. Devrimcilik, yalnız politikayla da sınırlanamaz.
Bizler bunun, bu yanlışın çok acısını çektik. Gerçeküstücüleri yoz belledik. Bugün, Rus, Fran sız, Yunan, Latin Amşrika ve daha birçok ülkenin, İspanya’- yıda saymalıyım, şiiri, edebiyatı ölümsüz ozanlar çıkarmışsa, o edebiyatların gerçeküstücülük deneyiminden geçmiş olmaları, o akımı özümsemiş olmaların dandır.
Oktay Rifat gerçekçilik savaşı mında hep yanımda gördüğüm bir şairdi. Hele son yıllarında. Perçemli Sokak adlı 1950’lerde
çıkan kitabı bile çok şey öğret mese de, şiirin olanaklarını araş tırması yönünden, verdiği ör neklerle (gerçekçilik savaşımına ters düşmesine karşın) üstünde çok düşündüğüm, incelediğim, her zaman da incelenmesi gere ken bir çalışmadır.
Ben de yine yeteri kadar Oktay Rifat şiirini, açtığı çevrenleri gö rebildiğimi söyleyemeyeceğim.
"B iz kurduk zamanı öyle ya! E ktik ve biçtik belirledik saatler den geçen kumu sabanla ve orakla; gittikçe derinleşir o ka bukta bu ilk çentik.
Baltayı ve ateşi çıkardık delik siz kayadan. Ceylan sekişli atları kardık en soylu çamurla. Sevgi yi üfledik doğaya.
Yürüdük, yürüdük denizlere doğru, biledik düşlerdeki tuzla,
f
öksel bakırı engindeki, çağrıyı atmak için yakomaza."Agamemnon adlı büyük şiiri bu güzelliklerle sürer gider, baş ladığı gibi daha önce.
P.Eluard, şair değil esinlenen, esinleyen adamdır, yani esin al
maz verir diyor. Doğru bu. So mut gerçekten, yaşamdan çıka rır, kazar, söker çıkarır demek istiyor şiiri. Oktay Rifat ölü müne kadar bu çabasını sürdür dü.
Oktay Rifat’ın büyüklüğü hur dan geliyor. Bir çok ünlü şair var ki, hep başka şairlerden esinlen mişlerdir. Az okur ayrımına va rır bunun. Öyle ya okur, sıradan okur, yeryüzünde şimdiye kadar yazılan şiirleri tek tek bilemez ki. Ama gerçek bir şair, elinden geldiği kadar bilmek öğrenmek zorundadır.
D üz yazıları
B ir şair kendinden başka Nereye gidebilirdi ki
O Pazartesi günü sokaklarda bir süre başıboş dolaştıktan son ra yukarıda yazdığım iki satır daki uyanan düşünceyle biraz kendime gelebildim.
A slında Gösteri D ergisi’nin benden istediği, beklediği Oktay Rifat’m düzyazıları üstüne kısa bir yazıydı. Bağışlanmamı dile
rim, kendimi sınırlayamadım, söylenecek ne çok sözüm var mış, çok azını yazıyorum, ilerde yazarım, söylerim umuduyla.
Ama yine de ardından yazılan ların hiçbirinde belirtilm eyen bir gerçeği yazmadan geçemeye ceğim. Oktay Rifat da T.İşçi Par- tisi’ne üye olmuştu. Üsküdar II- çesi’ne yazılıydı. Her zamanki alçakgönüllü, sevecen, anlayışlı tavrıyla, partiye birkaç kez gitti ğini, kendisine ” pek de fazla önem vermediklerini” gülerek anlatmıştı. Büyük bir şaire, gün lük sorunlar, eylemlerle ilgili ne iş düşebilir, ne iş verilebilir ki... Oktay Rifat’m bir siyasal partiye yazılması, Picasso’nun, Aragon’ un ki bir şeydir, anlamı, adını sanını, saygınlığını o siyasal dü şünceye katması, yandaşlığını göstermesidir ancak.
Ama hiç kuşkum yok, Oktay, Sosyalizmin göreceği gelecek seni...
Oktay Rifat, Yaprak Dergisin den önce başka bir yerde, Var- lık’ta filan yazı yazdı mı,
yorum.
Yaprak’taki yazılarından seçti ğim üç yazı görüldüğü gibi ’’ger çekçilik savaşını” yürütenlerin bugün de yineledikleri düşünce leri savunur.
Oktay Rifat son yıllarda Gös teri Dergisi’nde birkaç yazı ya yımladı. Yeni Düşün Dergisin deki konuşmasında, Can Yücel’ le ’’otomatik yazı” tartışmasında kimi düşüncelerini açıkladı.
1961’de, İhsan Ada’nın yöneti minde çıkan Tanin Gazeteşi’nde her hafta sürekli yazdı. Ihsan Ada, Tanin’in yönetimine gelme den önce uzun bir ön çalış madan sonra Oktay Rifat’ı, Aziz Nesin’i, M.C.Anday’ı daha baş kalarını biraraya getirdi. Ama bu güzel yayın 142. maddeyle en gellendi. İhsan Ada, Aziz Nesin tutuklandılar. Gazetenin sahibi Kasım Gülek de sağcı Toprak Dergisinin suyuna giderek, ga zetenin yayın politikasını sağa
kaydırdı. /
Oktay Rifat’ın düzyazıları, ara mızdan ayrılmadan önce, yaşar
ken bir kitapta toplanmalı, ya yınlanmalıydı. Bu yazılar Ok tay’ın şiirinin, sanatının değeri nin anlaşılmasına, şiire özel bir
ilgi duymayanların da bu de
ğeri algılamalarına yardımcı ola caktır.
Orhan V eli’nin düzyazıları da bilindiği gibi ölümünden iki yıl geçtikten sonra, ilk, Varlık Ya yınları arasında ’’Nesir Yazıları” adıyla çıkmıştı. Melih Cevdet Anday’ın sanatının, şiirinin yay gınlaşmasında düz yazılarının kitaplaşmasınm etkisi, Anday’ın da büyük bir gazetede her hafta sürekli yazmasının payı yadsı namaz.
Gerçekten de Oktay R ifat’a göre çok genç olan Cemal Sü- reya’nın, Ece Ayhan’ın düzyazı ları kitaplaşırken, onunkinin ol maması büyük eksikliktir.
Samih Rifat’ın da böyle düşün düğünü umuyor, bu yolda çaba
göstermesini bekliyoruz. Bizleri Oktay Rifat’ı sevenleri de çok bekletmeyeceğine inanıyorum.
Sözlerimi Oktay’ın bir şiiriyle ” Bir Şarkı icat Etsem” le bitire ceğim. Niçin bu şiirle mi? Cemal Süreya’nın tanıklığında, kendisi ne söylemiştim, -yüzyüze son görüşmemizmiş-, benim ” Y ol Yorgunu” adlı bir şiirim vardır, biraz bilinir, esinlenmekten de öte, düpedüz Oktay’ı taklit et mişim. Ona ’’it h a f edeceğimi söyledim, bu yazdıklarımı da söyledim:
"B ir şarkı icat etsem/Hem ha zin, hem neşeli bir şarkı/Gece gündüz söylesem / Dağlara de nizlere karşı / B ir şarkı icat et sem / Sade hazin de olsa olu r / B ir şarkı icat etsem/Belki din leyen bulunur / B ir şarkı icat et sem / Dökmek için sevgilime iç i m i/ B ir şarkı icat etsem /Hem söylesem hem gitsem."
Bütün Mümkünlerin Kıyısında
Mehmet H.Doğan
B
Füyük san atçıların ,gerçek şairlerin başkalarında ol mayan bir özellikleri oluyor: Toplumlarında, giderek bütün dünyada çok değişik kesimlerce sevilip kabul ediliyorlar; çok de ğişik beğeni ve anlayıştan okur lara kolayca seslenebiliyorlar. Bu, bir yandan onların şiirin asıl kaynağını bulmuş olmala rından geliyorsa, bir yandan da sanatlarını yerine getirirken in- sansal hiçbir şeyi gözardı etme melerinden, insansal her şeye çağının bilinci içinde el atmala rından, her mümkünü deneme lerinden geliyor.
Oktay Rifat büyük şairdir. 1930’ların ortalarından 1988’e ka dar şiirimizin her aşamasında nirengi noktalarından biri olma sını bildi o. Şiirimizde denenip de Oktay R ifa t’ın imzasının, damgasının olmadığı hiçbir alan, hiçbir eğilim yoktur. Her dönem de yeni bir dil, yeni bir deyiş, yeni bir şiir, yeni bir insani ta vır denedi, aradı, buldu. Değiş me, araştırma onun şiirinin asal yasasıydı. Onun için de, elli yıl lık şiir serüveni içinde geçtiği çeşitli dönemlerdeki şiirini ayrı ayrı olsun, bütünüyle olsun se ven, tutan çok sayıda okuru var bugün.
Büyük sanatçıların, gerçek şairlerin yine bir başka özelliği, akımların, yönsemelerin içinde kendileri olarak kalmayı bilme leri, akım içinde kaybolmamala- rıdır. Yeni bir akım, yeni bir şiir yönsemesi gerçek bir şair için ancak bir atlama tahtası, bir çı kış noktası görevi görebilir. Şiir akımları, ya geçilmesi zorunlu birer aşamadır; ya da içinde çok değişik renkte ve yükseltide şiir coğrafyalarının yer aldığı çok geniş bir çerçevedir. Gerçek şairler ortak bir noktadan yola çıktıktan çok kısa bir süre sonra ya öteki şairlerden ayrılıp deği şik yörüngelere oturturlar şiirle rini, ya da aynı geniş çerçeve içinde kendi şiir ülkelerini, ken di coğrafyalarını kurarlar. Örne ğin, gerçek üstücülük yalnız Fransız şiiri için değil, tüm A v rupa şiiri için geçilmesi, aşıl ması zorunlu bir durak olmuş, bu duraktan geçen, aynı dünya
görüşünde olan şairler - diyelim bir Eluard ile bir Aragon - ayrı ayrı şiir dünyaları kurmuşlar dır.
Söz burada kendiliğinden Oktay Rifat’a ve Garip akımına geliyor. Garip akımının üç öncü şairi Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat’ın akım içindeki birliktekileri G arip adlı kitabın ilk baskısında kalır (1941).
1936-1941 yılları arasında, şiirimizin girdiği, NâzımHikmet’ ten sonraki en köklü değişim aşa masında, üç öncünün yazdığı or tak gibi görünen ilk şiirlerde bile ayrılıklar benzerliklerden çoktur. Şiiri, Prokustes’in demir den yatağından, kalıplardan, ke sin sınırları çizilmiş sözcük ve duygulardan, a lışılm ışlık ta n kurtarıp ona yeni yollar, yeni alanlar açma çabası şiir tarihi mizin en büyük kavgalarından biridir. Daha yirmilerinde genç birer şair olarak girdikleri bu kavgada yazdıkları ilk şiirlerde bile bütün yaşamları boyunca
besleyip geliştirecekleri şiir to humlarını görmek mümkün. Bir küçük biçimdir bu, bir dünyaya bakıştır, söylemde bir değişiklik tir... Ama daha başlangıçta var dır, sonradan geliştirilecektir. En çok da Oktay Rifat’ta vardır. Çok belirgin bir örnek vermek istiyorum. G a rip ’te(1941)yayım-
lanan ilk şiirlerinden biri Yıl
dızlar:
“Kitabın yanında defter vardır, Defterin yanında bardak. Çocuk bardağın yanında,
yanında kedi. Çocuğun
Ve bir be bir beyaz karanfil... Fakat neden kıravatım,
kitaplarım Ve su küçük cigara tablası Yıldızların yanında değil?”
Şiirindeki bu ölü doğa, kır resmi, görüntü çizme eğilimini sonuna kadar götürür Oktay
fat. Şiirler’den (1969) son kitabı,
Koca Bir Yaz’a (1987) kadar ge lişerek, değişerek gelen bu şiirde sözcüklerle resim çizme, görün tüleme merakı Oktay Rifat’ın şii rinin temel dayanaklarından bi
ridir. Şimdi bir de Bir Cigara
içimi (1979)’ndeki Masayla Ki tap adlı şiire bakalım:
“B ir kitap duruyor masada Çok eski bir kitap masada Oysa bir sevginin üstünde
kitap Eski günlerden kalan
masada Odaya vuran güneş
B ir çivi yazısı masada Evin duvarları beyaz Bam kırmızı
İçinde bir kitap duruyor B ir sevginin üstünde
masada”
Her iki şiirde de durağan bir görüntüden yola çıkıp düşün ceye, soruya, insana kayan bir şey var. İlk şiirdeki, günün ama cına ve havasına uygun çocuksu merak ve soru, ikinci şiirde daha geliştirilmiş bir biçem ve söylemle, ’’eski bir kitap” , ’’eski günler” , ” bir çivi yazısı” gibi yan imgelerle eski bir- sevdayı somutlaştırıyor.
Buna benzer sayısız örnek bulunabilir Oktay Rifat’ta.
Oktay Rifat’ın şiirinin asal yasasının araştırma ve değişim olduğunu söyledik başta. Ger çekten de, Oktay Rifat ilk kita bından son şiirlerine kadar hep bir değişme, yenileşme çabası içinde olmuştur. Ne var ki, bun ların hiçbiri zorlama ya da moda gereği değişimler değildir; Oktay Rifat’ta değişme doğal bir gidiş tir, zorlama değil kendiliğinden dir. Ve en önemlisi, bu değişme ve yenileşme çabaları, daha yay gın bir şiir yönsemesi ya da akımı içinde görünse bile, Oktay Rifat yine kendisi olarak kalır orada. Örneğin, 1940’ların sonla
rına doğru, daha sonra Aşağı
Yukarı ve Karga ile Tilki adlı kitaplarında topladığı şiirlerde girdiği toplumsal eleştirel tavır içinde bir gereç olarak kullan dığı m asal-tekerleme-Karagöz Hacivat - meddah - ortaoyunu teknikleriyle, bütünüyle kendine özgü bir yergi şiirine ulaşır. Bu tekniği sonuna kadar götürdük ten sonra bırakır.
Bir başka örnekse, Perçem
li Sokak (1956) ve Aşık Merdi veni (1958)’ndeki şiirler, ikinci Yeni içinde ama yine kendi doğ
rultusunda ipleri yine kendi
elinde bir şiirsel değişimi sergi ler. Sözün, sözcüğün görünür yüzündeki anlamın gerisinde bir anlamın peşine düşmüştür bu kez; gerçeği bir başka görüntü içinde yakalamak istiyordur. N i
tekim, İkinci Yeni’nin öncülerin den Cansever’in, Uyar’ın, Sü- reya’nın, Ayhan’ın, Berk’in ilk şiirleriyle Oktay Rifat’ın yukarı da adım verdiğimiz kitapların daki şiirler arasında bir benzer lik, bir koşutluk aramak boşuna dır. Onlar imgenin, yeni bir şiir dilinin peşine düşmüşken; o, Sözcük’ün gizem li yaşamına, dünyasına girmiş, onu ilk kez kullananın kafasındaki somut,
canlı görüntüyü, bugün artık
“köreldiğimiz”, göremediğimiz ilk görüntüyü, gerçeği arıyordur. Yirm i yıl sonra, 1976’da Sözcük ler adlı şiirinde şöyle diyecektir:
“B ir yaprak kıpırdasa gecede Tutunur da dalında ağaca B ir sözcük kıpırdar iki
hece, Ver elini aşırsınlar seni Gözelerine ve çiftleşsinler Melez ya da soylu türler
döller Türesin insanın köreldiği” (Çobanıl Şiirler, s. 108)
Böylece Perçemli Sokak’la
başlayan bir çizgi yirmi yıl son ra böyle aydınlık, böyle şairce çıkar ortaya bir başka şiirde. Öktay Rifat’ta hiçbir şey yitmez.
1961’de ilk kez Sovyet koz monotu Yuri Gagarin’in dünya çevresinde dolaşmasından sonra gerçekleştirilen uzay uçuşların da kozmonotların, astronotların anlattıklarında, çekilen uzay fo toğraflarında dünyamız, mavi, yeşil, renkten renge giren, koca bir bilyeye benziyordu. İşte o
günlerde Oktay Rifat’ın söyle diklerini anımsıyorum bu görün tüler üzerine. Şimdi nerede bula bilirim bilmiyorum, ama şöyle bir şeydi söyledikleri: ” Biz şair ler böyle betimleseydik böyle gö- rüntüleseydik dünyayı- ki yap tık bunu şiirimizde - kimse inanmazdı- inanmadı da- dün yanın böyle renkli bir bilye gibi görüneceğine. Şairlerin, henüz bilimin bile uzanamadığı uzak lıkları, derinlikleri görebilece ğinin açık bir kanıtı bu.” Aşağı yukarı buna yakında söyledik leri.
Şiirin binlerce yıldır insan ruhunda yaptığı gezintilerinde indiği derinliklerle bugün psi kiyatrinin, psikolojinin ulaştığı, elde edebildiği sonuçlar karşılaş- tırılabilse, Oktay Rifat’ın ne söy lemek istediği daha iyi anlaşıla caktır.
Binlerce yıllık dünya şiiri içinde, henüz çok genç Türk şiiri içinde Oktay Rifat da tıpkı eski ustalar gibi, kendinden önceki ustaların ışıltısından giderek bir usta oldu, kitaplar dolusu nice güzel şiir bıraktı bize, geleceğin şairleri baksın da şiir güçlerini bilesin diye. Kendisi de öyle söy lemiyor muydu?
“B ir usta olmalı diyoruz, ellerine biraz sarı biraz yeşil bulaşmış Ot yüklü bir araba çıkınca karşımıza, fırdolayı
nakış ustamızı görüyoruz, damını, avlusunu, pencerede sardunyasını* (Görünmeyene Bakmak,
B ir Cigara İçim i’nde) 15
“ Yaşamın
Öngören Bir
Hesabını Tutmayı”
Şiir Üzerine Gözlemler
Ahmet Oktay
arip’in ü nlü Ön-
söz’ünde Orhan Veli her ne ka dar şairaneden ve şairanelikten
kurtulmayı bir görev saydığını
vurgulamış, Oktay Rifat ise şii rimizde o güzelleşmek kaygısını gördükçe,
Bir
iki boncuğa varını yoğunu feda eden yamyamlar geliyor aklıma” diye yazmış bu lunsa da, akımın geleceğinde ulaştığı yer, her dönem kendine özgü bir şiirsel söylem ürettiği için, sadece bir öncekinden farklı bir şairane olmuştur.
Sorunu sadece Oktay Rifat’ın şiiri bağlamında düşünmeyi se çecek olursak, bu eğilimin onda daha işin başından itibaren mev cut olduğunu söylemek gerekir. Gerçekten de yazımın başında alıntıladığım iki dize, söyleyiş açısından değilse bile anlamsal açıdan eski şiirden devralınmış bir şairaneligi dışa vurmaktadır.
1945 tarihim taşıyan Yaşayıp
Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstü ne Ş iir le r ’deki bir çok üründe izlenebilir bu şairanelik. Burada içeriksel / anlamsal düzeyi oluş turan bakış açısının değişmesi dolayısıyla şairane öğelerin de değişm ek zorunda K a ld ığın ı anımsatmak yeterlidir.
Şiirsel söylem dönüşm üştür ama, son kertede şiirin varolu şunun önkoşulu olan estetik
Kaygı yine de korunmuştur. Ya şayıp Olmek’teki “Şehitlik III”
başlıklı şiiri tümüyle alıyorum:
Bir bardaktan su içiyoruz Birlikte yemek yiyoruz
akşamları Kimisi sevgilimize aşık Kimisi evlat olmak istiyor
anamıza Sebepsiz gidiyor geliyorlar vapurlarda Tramvaylarda aramıza
giriyorlar Yeniden uzun uzun
yaşamak is tiy o rla r Bizden a y rılm a d ık la rın a
bakılırsa
Yerinel (allegorical) ve eğretile- mesel (metapborical) özellikler içeren bu dizelerin kurduğu es
tetik düzeye, Yaşayıp O lm ek’le
aralarında 39 yıllık b ir uzaklık
bulunan 1984 tarihli Dilsiz ve
Çıplak’ın şiirlerinde.. de rast
lamaktayız. Örneğin “Üsküdar’a
Giderken” de:
Dizginleri bana ver kamçıyı bana ver atları bana bırak
elmayı da ister misin diye sordu elmayı istemem, dedim
arabacıya benim ölülerim var mezarlarında dolaşan
Şiirin bir güzellik kurmasının
kendi varoluşuna ilişkin bir so
run olduğu bellidir. Dahası, şiir ne kadar yalınlaştırılırsa yalın laştırılsın, son kertede, söysel sanatları (ündeş, evirme, evir m ece) da anlamsal sanatları (benzetme, eğretileme, düzdeğiş- mece) da bir yana bırakamaz. Dolayısıyla şairane şiire içe ril
mişim.
Ama yukarda da belirttiğim gibi, sorun, bir tarihi bulunan şiirsel söyleme ilişkindir ve bu tarih yeterince göz önünde bu- lundurulmadığı sürece, biçimsel
/ biçemsel ve içeriksel / anlam sal dönüşümlerin kavranması mümkün değildir.
II.
Biliniyor: Oktay Rifat’ın şiiri
özgüldür, her şairinki gibi. Ama
bu özgüllük, ancak tarihsel / dö nemsel bir bağlamda incelenebil- diğinde nerelerde özgün olduğu nu dışavurabilir.
Sorunu, yine çıkış yılları hda anlamaya çalışacağım:
Şairane, son kertede dünya gö rüşüne ilişkin bir konu olarak beliriyor. 1940’lara doğru başla yan dönüşüm, şiirsel duyarlığın farklılaşmasından doğmuşa ben zemektedir. Söylem, artık gün cele, gündeliğe, daha kapsayıcı bir söyleşiyle somut yaşama yö n elm iş, onu d ile g e tir m e y i üstlenmiştir. Şu noktayı özellik le, vurgulamak gerekir: Dönemin belirgin özelliğidir bu. Örneğin, eski kuşak içinde algılanmaya başlayan Necip Fazıl’da da dik katten kaçmayacak ölçüde ya şam anları bulunmaktadır ki, bu olgu, C um hu riyetle başlayan düşünsel değişimin maddeci ve
laik bir içeriğe sahip olduğunu
gösterir. Burada laik sözcüğünü Necip Fazıl için 1923 - 1940 yıl la rı bağlam ında ku llandığım açıktır. 1926 tarihli “Kadın Ba cakları” adlı şiirinde şöyle diyor son kıtada:
Boynuma doladığım güzel putu görseler insanlar öğrenirdi neye
tapacağını K ö r olsam da a çılır gözüm,
ona sürseler Isa’nın eli diye b ir kadın
bacağını
N ecip F a zıl’ın V a s iy e t ’ inde şiirsel mirasının bir bölümünü reddettiğini biliyorum. Ne var ki, bu vasiyetin bilimselliği ön gören hiç bir ciddi eleştirmeciyi ve yazın tarihçisini bağlayama yacağını sanıyorum. Bu noktada özgür davrandığımızda, Necip Fazıl’ın şiirlerinde, o dönemin, Tanzimat / Meşrutiyet yazınında gözlenen içeriklere yöneltilmiş
tepkici / dıştalayıcı tavrını ay
nen koruduğunu söyleyebiliriz. Gelgelelim, bu somuta, güncele ve eyleyen insana yöneliş, dün
ya görüşleri dolayısıyla karşıt
duyarlıklara, dolayısıyla da kar şıt biçemlere ulaştırır Necip Fa-
zıl’ı ve Oktay Rifat’ı. Karşılaştır mayı Necip Fazıl’ın 1927 tarihli “Otel Odaları” adlı şiiri ile Oktay Rifat’ın 1945 tarihli “Bir Otelin iki Odası” başlıklı şiiri arasında yapacağım: Sadece ilk sekiz di zeyi alıntılıyorum; önce “Otel Odalan”nda:
B ir m erham ettir yanan, daracık odaların isli lambalarında, isli
lambalarında Gizli b ir akis kalmış gelip
geçen her yüzden Küflü aynalarında, küflü
aynalarında atılan elbiseler boğazlanmış
b ir adam K ırık masalarında, kırık
masalarında B ir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır izbe sofalarında izbe
sofalarında
Oktay Rifat ise şöyle giriyor şiire; bir söyleşi havasında:
Benim gibi çay pişirir sabahları elbet Günlük yolculuğuna
çıkmadan önce Nece konuşur kimbilir
Uzak bir memleketten gelmiş olmalı ayak seslerini dinlediğim
olur Şarkı söyler kendi kendine
bazen Derim şimdi arka üstü
yatmakta Bilirim şu anda
sıkılmaktadır.
Görüldüğü gibi, Necip Fazıl kent yaşamının bir olgusuna şiirsel düzlemde dikkati çeker ken, alabildiğine genelliyor soru nu, bireyselliği ortadan kaldı rıyor, aşkınlaştırıyor. Herkese açık bir uzamda tümel olanı açığa çıkarmaya ya da vurgula maya çalışıyor. O uzamda trajik ve metafizik bir içeriği algılama
ya yöneliyor. Alıntıladığım dize lerde kullanılan sözcükler de (merhamet, gizli, akis, sır, izbe vb.) ikinci dizelerde yapılan y i nelemeler de öngörülen gizemsi atmosferin biçemsel düzeyde ku- ralmasını sağlıyor.
Oktay Rifat ise, somut ve pra tik bir yaşam anı betimliyor: Bi reyler düzeyinde alınılıyor otel uzamını ve zamanını. Çay pi şiren, şarkı söyleyen, sıkılan, arka üstü yatan insanlar var karşımızda. Bu edimler günde lik yaşamın çeşitliliği, telaşı için de bile, en azından şiirin söyle yenini yüzünü görmediği öteki ile iletişimde tutuyor. Kendi yal nızlığının panzehirini oluşturu yor öteki. Yaşam, doğal boyuta indirgeniyor ve yalnızlığın, yok sunluğun k a y g ıs ı, dünyada oluşun bilinmesiyle gideriliyor.
Bu tutum Oktay Rıfat’ın yapı
tının en belirgin yanı olarak gö
rünüyor bana. Gerçekten de, Ok tay Rifat ölümünden önceki son şiirlerine kadar doğa ve insan sevgisini, üretmeyi ve bölüşmeyi (maddesel ve tinsel bağlamda) övmüş, bunları baskıya, yoksun luğa ve yoksulluğa karşı çıkar mıştır. Çünkü Oktay Rifat mad deci bakış açısını sonuna kadar korumuş, zaman içinde ona fel sefi bir derinlik kazandırmayı
bilmiştir, Çobanıl Şiirler. Bir
Cigara içimi ve Elifli gibi ki
taplarında apaçık görülen doğa ilgisinin ve kapitalizm öncesinin insanal ilişkilerine gizli gönder melerde bulunan kırsal yaşam betimlemelerinin bu türden bir pantheismi, yani Bedia Akarsu’ nun F elsefe T e r im le r i Söz-
7üğühdeki tanımında belirttiği gibi “doğayı canlı bir birlik ola rak tasarımlayan” bir anlayışı dile getirdiğini sanıyorum. Eyle yen /üreten insanla tamamla nan bir doğa.
III.
Bu eyleyen / üreten insan, Ok tay Rifat için başlangıcından iti baren çalışan insan olmuştur. Sözcükler birbirlerini çağrıştı rıyor olsa da bir vurgulama ge rekli: Bu çalışan sözcüğü Oktay Rifat’ın şiirinde her zaman sınıf
sal içeriğiyle emekçi olarak algı
lanmıştır.
Vurgulamanın tam zamanıdır: Bu sorun, bir çok şairde olduğu gibi Oktay Rifat’da da biçim ve biçem sorunlarına uç vermiş, yoğun folklor ilgilerine yol aç mıştır, küçümsenmemesi gere ken bir döneminde elbet. Orhan Veli ve Melih Cevdet Anday’la başlattıkları Garip hareketi sıra sında şairane olanın dıştalanma- sının dilsel dayanağını Oktay Ri- fat'ııı da halk şiirinde bulduğu anlaşılmaktadır. Orhan Veli ta rafından özenle vurgulanmış bu lunan eda hin aynı zamanda sı
nıfsal aidiyet de yansıtabilece ğini düşünmüştür. 1945’te yayın
lanan Güzelleme adlı kitabı,
adının hemen açığa vurduğu gibi, halk şairine, nalk ağzına duyduğu ilg iy i nesnelleştirir.
“Rüya’* başlıklı şiirinin üç kıta sını alıyorum:
Ben bir rüya gördüm akşam Yeşil giymişim üstüme Besbelli şiir yazarım Kalem almışım elime Defler vuruldu önceden Sazlar çalındı inceden Döşek sermişler yoncadan B ir nur doluyor cismime Tepsilerde vişne kiraz Şerbet içtim kandım biraz Dedim gayrı durmak olmaz Remil atılsın ismime
Yeri gelmişken belirtilmelidir: Orhan Veli de 1946’da Destan
Gibi’yi yayınlayarak folklordan umudu olduğunu imler ama, Me lih Cevdet Anday’ın bu yolda önemsenecek ve dikkati çekecek ölçüde destek vermediğigözlenmek- tedir. Gerçi “Tohum gibi önemli bazı şiirlerinde folklorik düzeyi anıştıran öğeler vardır ama An- day’ın bu konuda çok sakıngan davrandığını belirtmek gerekir.
Oktay Rifat bu halk ağzı ve halk şiiri formu ilgisini giderek kendi diline yedirir ve güncel yaşamın pratikleri düzeyinde kullanmaya başlar. Üstelik, bu
ilgi Aşağı Yukarı ve Karga ile
Tilkime düpedüz sınıfsa 1 /si
yasal düzeye bitişir. Yani yukar-
daki örnekte gördüğümüz eda artık aşılmış, emekçi halk kendi dilini konuşarak şiirde yer alma ya başlamıştır. Ama bir nokta dikkatimizden kaçmamalı: Bu iki kitapta Oktay Rıfat çok yönlü diyebileceğimiz bir şiir dili kul lanır. Halk ağzını çağrıştıran sözcüklerle Osmanlıca, İngilizce ve öztürkçe sözcükler yanya- nadır. Dahası, duygusal olan dü şünsel olanın karşısında geri
lemektedir. Dilin çok yapılı bir
görünüm alması da bununla ilgi li gibi gözükmektedir. Şair, veri li g erç e k liğ i k ırm a y ı am aç lamaktadır artık. Buysa düşün sel bir tavır almayı gerektirmek
tedir. özellikle Karga ile Til-
k i’de baskın olan kara - alay Brecht’gil anlamda bir yabancı
laştırma efekti işlevi görmek
tedir.
.Şiiri zaman içinde içerik ve b i çim/ biçem açısından önemli de ğişmeler göstermiştir ama, Ok tay Rifathn bu arayışlarından önemli dersler çıkardığı ve gele cekteki şiirinin vazgeçilmez öğe leri durumuna getirdiği söylen m elidir. P e rç e m li Sokak ve A şık M erdiven i adlı kitapların da geçmişinden kesin bir kop
mayı ımliyormuş gibi görünme
sine rağmen, Oktay Rıfat o de neyimlerin sonuçlarını da özüm
leyerek söyleşisinde görünür bir
berraklık ve duruluk elde eder.
Örneğin 1952 tarihli Aşağı Yu-
karı’da yer alan “Uludağ So kak Satıcıları” başlıklı.şiiri ile 1979 tarihli Bir Cigara Içimi’n-
deki “Bir Adam” şiiri arasında
çok derin bir iç ilişki, ses ve içerik düzeylerinde bir ilişki ol duğu görülmektedir.
Doğayla insan ilişkilerinin ya lın biçimde dile geldiği halk şiiri ne olan güvenini Oktay Rifat, çok sonraları da korumuş, bu inancını 1973 tarihinde şöyle dile getirmekten de kaçınmamıştır; yeni Türk şiirinin Batı’dan da Divan’dan da türemediğini özel likle vurgulayarak:
“Doğuştan yeni olan bu şiir,
sonradan gözlerini geriye çevire
rek, Divan şiiriyle nele Halk şii riyle sıkı bağlar kurmak istemiş tir. Ama çok sesli müziğimiz, bü tün çabalara karşın, nasıl tek sesli müzikle bir ilişki kurama mışsa yapılanlar nasıl yüzeyde kalmışsa, Divan şiiriyle arada köprüler kurmak çabası da öy lece yüzeyde kalmıştır ve kala caktır. Buna karşılık eski büyük halk ozanlarıyla olan akrabalık günden güne artacak, sonunda
tam b ir kaynaşmaya varılacak
tır sanıyorum” (Vurgulamalar be nim).
Sonlarda da korunan bu inanç
karşısında Perçemli Sokak ve
Aşık Merdiveni adlı yapıtları nasıl yorumlamalıyız sorusuna geliyoruz bu noktada.
IV.
Bu kopmada ya da dönüşümde DP iktidarının siyasi baskıla
rının rolü olduğu ve ikinci Yeni
hareketinin de doğrudan doğru ya bu baskıdan doğduğu çok ya zılıp söylendi. Bu savın bir doğ ruluk payı içerdiğini tartışmak bile gerekmiyor artık. Ancak, şiirsel söylemin böylesine kök
ten değişimine sadece siyasal
baskının yol açtığını söylemek abes olur. Çünkü şiirde görülen dönüşüm, tüm öteki sanat dalla rında da gözlenmektedir: Resim de soyut eğilim ler belirirken müzikte atonal araştırmalar baş lamıştır. Kuramsal ve düşünsel düzeyde de gözden kaçırılma ması gereken yenilenmeler, çe şitlenmeler görülmektedir: Ger çeküstücülük ve varoluşçuluk, ne yazık ki o yıllarda kaynakla rından okunamadan algılanmış bir marksçılığın yanında etkin lik kazanmıştır.
Ust-yapı’da görülen bu kültü
r e l / sa n a ts a l e ğ ilim le r
alt-yapı ’da görülen değişmeler
ve çeşitlenm elerle desteklen mektedir elbet: K ır çözülmekte, özgürleşen emek kente göçmek te, kentleşme olayı yeni beklen tiler üretmektedir. Bugün doruk noktasında bulunan kitle gazete
ciliğin in tohumları atılmakta,
basın artık kimi aydınlatma iş levlerini daha yetkin biçimde üstlenmektedir. Kısaca söyle mek gerekirse Türkiye toplumu daha gelişkin bir aşamaya, kapi- talistleşme aşamasına girmek tedir. O günlere kadar işlevsel olduğu varsayılmış sanatsal ile tişim biçimlerinin yetersizliğinin bu süreç içinde gündeme geldiği düşünülebilir. Söylemek bile ge reksiz: Bu gelişkin diye nitele diğim aşama, ekonomik / politik bağlamda sömürü olayının bi çimlerini !de dönüştürmüş, dola yısıyla algılanış ve dışa vuruluş biçimlerini de zorlamıştır. Kötü ağa / iyi köylü anlayışı sorgula n a b ilir bir içerik kazanmıştır.
Buradan bakıldığında, Oktay Rifat’ın iki yıllık bir arayla
Kar-f
a ile T ilk i’den Perçem li So- a k ’a, Melih Cevdet Anday’ın ise yedi yıllık bir arayla Yan- y a n a ’ dan K o l l a r ı B a ğ lı Ö dysseu s’ a geçişini yalnızca baskı kavramı aracılığıyla kuramsallaştırmak mümkün gö zükmemektedir. Değişmenin al tında yatan kültürel / düşünsel /şiirsel kaygıları, Oktay Rifat Perçem li Sokak’ ın manifesto sunun önüne koyduğu “Ahmet’e” başlıklı şiirde imlemektedir za ten. Doğruluğu çok tartışmalı olan o manifestonun tüm daya nağı gelişmiş bir toplum, dolayı sıyla gelişmiş bir birey (Ahmet) imgesidir. Oktay Rifat, özgürlük ve mutluluk imgelerinin boyu tunu derinleştirmekte, güncel olanı aşmaya yönelmekte, siya seti ve pratiği ütopya boyutunda kavramaya yönelmektedir, işlik te günde sekiz saat sömürülen insana (emekçiye) geleceğe erte lenmiş yeteneklerim, ancak o ge lecekte açılım gösterebilecek im gelem ve düşlem dünyasının ola naklarını işaret etmektedir.
..Sorun’un bir yanı bu elbet. Öteki yanı doğrudan doğruya şa irin öz edimiyle ilintili: Dilin ve imgelemin özgürce kullanımına yönelmektedir artık. Yararcı sa nat anlayışı, iyiden iyiye alt kat mana çekilmekte, şiir kendisi
için düşünülmektedir. Doğrusu
nu söylemek gerekirse, Oktay Rifat, Perçem li Sokak’ta “ger çeğin gündelik düzenini değiştir
mek” yolundaki umudunu ger çekleştiremez, çünkü o düzenin içinden konuşmaktadır: Örneğin XVII, XVIII ve XIX’ncu şiirler, gündelik düzenin dıştalanmasını gerçekleştirmemekte, sadece ön ceki yıllarda reddedilmiş şaira- neyi Daşka bir düzlemde üret mektedir. Ama bütün bu çaba, şairin işini öğrenme, ustalaşma girişim inin doğal sonucudur. Maadi üretim gibi manevi üre timin de özel koşulları ve biçim leri olduğunu Marx çok yıllar önce vurgulamıştı. Şair de tıpkı ayakkabıcı gibi işini öğrenir, ök- tay Rifat’ın d u süreç içinde, baş
langıcından son ürünlerine, özel likle somut ve gündelik olana, üretici çalışmaya özel bir önem verdiğini, bu düzeye ilişkin bir ız7ek kurduğunu belirtmek gere kir. örneğin, benim açımdan pe kala Y aşayıp O lm ek’in kimi şiirlerini de anımsatan P erçem li Sokak’taki X V I’nci şiir, aynı zamanda B ir C igara Iç im i’nin E lifli’nin kimi şiirlerine de gön dermektedir:
Hepsini yak lambaların Yatacakmış gibi
Susadmsa bahçeye çık Yağmur yağsın bütıin gece Uyu denize benze
Çarşafların değirmeninde undan beyaz
Perçem li Sokak’sız ve A şık M e rd ive n i’ siz bir Oktay Rıfat düşünülemez, dahası: a çık la
namaz.
Değişmemeyi bir erdem sayan lara şu söylenebilir: Kopmalar, her zaman olumsuz anlar değil dir. Tekdüzeliğin aşılabilmesinin biricik yolu da budur.
V.
Oktay Rifat P erçem li So- k a k ’ın başında yer alan “ A h m et’e ” , şiirinin o geleceğe erte
lenmiş umutlarını on yıl sonra,
kitabına da ad olan “ E lle ri V a r Ö zgürlüğün” şiiriyle yanıtlar. Bu yanıtın, 1960 yılında gerçek leştirilen 27 Mayıs hükümet dar besi çerçevesinde oluşturulduğu söylenebilir. Ertelenmiş olan, bir çok yazar, şair gibi Oktay R ifa t’a da bu darbeyle gerçek
leşmiş gibi görünmüşe benziyor.
Gerçekten de “Öpüşmek yasak tı, bilir misiniz / Düşünmek ya sak / Iş gücünü savunmak yasak" ve “Bu umut özgür olmanın ka pısı / Mutlu günlere insanca ara lık.” “Gel yurdumun insanı gö rün artık / Özgürlüğün kapısın da dal gibi / Ardında gökyüzü kardeşçe mavi" gibi dizeler, bu varsayımı destekliyor.
Yine de Oktay Rifat o eski ve has toplumcu olarak sunul- ıjıuş şiirine dönmez. E lleri V a r Ö zgü rliiğü n’ün en önemi şiiri, üç bölümden oluşan “ Agam em - non” dur. Bir de “ Y a k a rıc ıla r” Bu iki şiir de doğrudan Yunan mitolojisinden kaynaklanmak tadır.