• Sonuç bulunamadı

Çelik Gülersoy'a göre çıkar çevreleri İstanbul üzerinde etkili:Dalan'la dünyalarımız ayrı

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Çelik Gülersoy'a göre çıkar çevreleri İstanbul üzerinde etkili:Dalan'la dünyalarımız ayrı"

Copied!
2
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

A ltın yald ızlı oda la r

Ç elik Gülersoy, İs ta n b u l'a kazan-

: d ırd ığ ı, S u lta n a h m e t’te b u lu n a n Y e ş il K o n a k ’ın en lü k s o d a s ın -

\ da. B u g ü n tu r is tle r in ç o k b e ğ e n d iğ i b ir y e r h a lin e g e le n o d a d a

i b u lu n a n h e r ş e y a ltın y a ld ız la rla s ü s lü ... (F otoğraf: Ero l D İK S O Y )

İstanbul, Çelik Gülersoy’un dünyası...

"Köprüye karşıyım"

^

Batı nın hayran olduğu temizliğimiz kitaplarda kaldı

• Tra­

fik sıkışıyor diye Boğaza köprü yapılıp, kazık çakıl­

maz. Dalan la görüşmekte fayda yok, ayrı dünyalardayız •

İs­ tanbul'da Abdülhamit döneminde bile siyah çarşaf yoktu

• Saman sarısı, toz pembe, fıstıki yeşil evlerin geleneksel

renkleridir •

çıkar çevreleri köprü yapımını k ö rü klü yo r^

(2)

20 EYLÜL 1987

T

ti

m

..M İM İ« !

llin iH M M M N fl

TATİL SOHBEIÎ

»Ç elik G iile rs o y ’a göre, ç ık a r çevreleri İs ta n b u l üzerinde e tk ili

Dalan’la dün yalanınız avn

1l!l)iMt!!it|[íttliíítHHI)!tlífWil)IHtJtilÍjÍllij)llülllli!lMii]||!|¡lt|fÍ!ll!¡lft¡llt!!íllii:iiHfjítll!lll!itli¡)|}fít

I1!I!!İİ!11I11İ!1HI1IIWWIİ!!1!I!!İ!İ!Iİ!!

Kendi adını taşıyan vakfın sahibi olduğu İstanbul

Kitaoiığı'nm son hazırlıklarını yapan GJilerşoy,

İstanbul'un geçmişini anlatır, bugününü de

eleştirirken. “Güçlü finans kuruluşları. bu güzel

kentin Beyrut’un yerini almasına karar vermişler.

Eleştirilerim kişilere değil, bir devre yönelik” dedi

Y E N E R SUSOY

K a p ıla r ilk k e z açıldı Son çalışmaları yapılan ve içinde toplam değeri 1 milyar

lirayı aşan kitap bulunan İstanbul Kitaplığı nın kapıları ilk kez M illiyet için açıldı, çelik

Cülersoy, buranın en değerli kitabını Yener Süsoy'a gösterirken, "İstanbul hakkınoa en

çok Fransız yazarları çalışma yapmış. Çeşitli ülkelerin yazarları Doğu nun kraliçesine çok

değişik gözlerle bakmışlar. Olumlu, olumsuz yanlarımızı ortaya koymuşlar. İstanbul bi­

zim olduğu halde,OsmanlI Türk’ü yaşamış ama yazmamış. "dedi.(Fotoğraflar:Erol DİKSOY)

İMİNE göre “ taşı, toprağı altın” , kimine göre “ dünyanın in c is i” , kimine göre "güzel” , kimi- ---İne göre "d e rt kaynağı...” İstanbul...

Bu haftaki söyleşimiz İstanbul üstüne... Bir İstan­ bul tutkunu, bir İstanbul beyefendisi, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Genel Müdürü ve Yönetim Ku­ rulu Başkanı Çelik Gülersoy’la beraberiz.

Kilyos yolundaki Zekeriyaköy’de yeni yaşamına başlayan Gülersoy, bir yandan da kendi adını taşıyan vakfın sahibi olduğu “ İstanbul K ita p lığ ın ın son ha­ zırlıklarını tamamlıyor.

“ Evli değilim , karım yok. Çoluğum-çocuğum yok. Kazandıklarımın hepsini, kravatıma kadar bu vakfa bağışladım” diye başladı konuşmaya, Sultanahmet' teki Yeşil Konak’ta... Mantarlı lagoslarımızı yedikten sonra, ver elini Soğukçeşme Sokağı’ndaki rengârenk konak-pansiyonlar... Oradan da kapıları ilk kez MİL- LİYET’e açılan, toplam değeri 1 m ilyar lirayı aşkın ki­ tapların yer aldığı “ Çelik Gülersoy Vakfı...” Pırıl pırıl... Keşke yanımızda sevgili Bedrettin Dalan da olsay­ dı... Kulakları ne kadar çınlamıştır.

B A T İL İLA R Y A Z M IŞ

— "Ç e lik Bey, bir ‘İstanbul Kitaplığı’ açmaya ha­ zırlanıyorsunuz. Adınıza kurduğunuz vakıf, önümüz­ deki haftalarda bu kitaplan sergileyecek. İstanbul hak­ kında kimler, neler yazmış?”

— "Efendim, İstanbul yaklaşık 3 bin senedir var... Bir sürü de kitaplıkları olmuş, bu şehrin. Bizans ve Ro­ ma zamanında da var, OsmanlI saray ve kçnakların- da da var. Şehrin sırf kendisine mahsus, sırf İstanbul’u amaç edinen bir kitaplığı olmamış."

— "B unun nedenlerini araştırdınız mı?” — "Önce kitaplıkları arz edeyim. Bizans'taki çe­ ş itli isyanlar, kuşatmalar nedeniyle OsmanlI’ya pek bir şöy intikal etmemiş. Osmanlı kitaplıklarının orta­ dan kalkış sebebi tek: Yangın... İkide bir, bu şehri s i­ lip, süpürmüş. Niye İstanbul, bu kadar az yazılmış bi­ zim tarafımızdan? Kestirme bir yoldan cevap veriyo­ rum: İstanbul’u, Osmanlı Türk’ü yaşamış fakat yazma­ mış. Ben bunu felsefi ve sosyolojik açıdan şöyle ir­ deliyorum: Biri nomadizm, öteki mistisizm... İstanbul’ un bizim olmasına rağmen, bunu en fazla yazan, ç i­ zen, etüt eden, resmeden yine Batı olmuş."

— “ Eloğlu onca yoldan gelmiş de, 500 yıllık sahi­ bi olan Türkler niye gözlerini kapatmış bu yazım ko­ nusuna?”

— “Efendim, Batı'dan ayrılan iki unsur görüyoruz. Birisi, Batı yerleşik hayat yaşıyor, müesseseleri var, ölümsüz kitaplıkların sahibi. Yangınlarda hiç tutuşma­ mış. Bizim m istisizm im ize karşılık, Batı'da maddeye bağlılık, öbür dünyaya değil, bu dünyaya dönüklük var. Onun için İstanbul’u biz değil, Batılılar yazmış."

— “‘Göçerlik esasına dayanan yerleşim tipinde, no- madlzmde, kütüphaneye engel bir durum yok ki? Bi­ nalar var.”

— "B ina var ama geçici karakterde. Birkaç nesil devam edemiyor. Binalar, en dayanıksız malzeme olan tahtadan yapılmış. Tahta, en fazla bir nesil dayanır. İkincisi, Şark’ta bakım kavramı olmadığı için yitip g it­ miş. Üçüncüsü, yeni gelen kuşaklar onların kıymeti­ ni bilmeyip, har vurup, harman savurmuşlar. Babası bir saray yaptırır, oğlu gelir söktürür. Binaya karşı tu­ tumumuz bu... Tahta binalar da yangında çok kolay. Yangın çıkmış, yeniden kurulmada yine tahta kulla­ nılmış."

— “ Mistisizm engelini nasıl yorumluyorsunuz?” — Şarklı'nın dünyaya bakış açısı var ya, ‘Bu dün­ ya bir köprüdür, üstünde durmaya değmez. Asıl ger­ çek hayat öbür taraftadır...' Böyle baktığınız zaman, çok uzun düşünmeye de mahal kalmıyor, uzun yaz­ maya da... Şarklı, ibret nazarıyla bakar, derinine dü­ şünmez. Tütün içer, uyuklar, uzun uzun fik ir üretmez. Batı ise maddeci. Yazıyor, resmediyor. Kitapları top­ ladığımda da bu gerçeği bir kere daha görmüş oldum.”

"’Batı'mn yadırgadığı, sultani tem belliği­

miz omuş. Tek çeşit ekmek pişirilmesine

hayret etmiş, bir Alman gezgin. Ama te ­

mizliğimize hayran kalmışlar. Yıl 1550..."

— “ Sayın Gülersoy, İstanbul için en çok hangi ül­ kenin yazarları eser vermiş?.”

— "Fransa başta geliyor... ‘ Neden Fransa?’ diye­ ceksiniz... Birkaç sebebi var. Geçmiş yüzyıllarda A l­ manya yok... İngiltere ise uzak. Buhar öncesi yelken egemen olduğuna göre, İngiltere’den gelmek kolay bir iş değil. Hem merkezi bir devlet olduğu, hem de Türki­ ye'ye daha yakın coğrafi konumda bulunduğu için, hem de güçlü bir kültür odağı oluşturduğu için Fran­ sa, Doğu’nun o zamanki kraliçesi olan Osmanlı impa- ratorluğu’nun başkentine özel bir ilgi duymuş. Roma İmparatorluğu devrilmiş, onun yerine Şark imparato­ ru geçmiş. Onun için ilgisini çekmiş.”

— “ İstanbul’u yazanlar, sizin deyiminizle ‘Doğu’ nun kraliçe sine hangi gözle bakmışlar, neleri övüp, neleri eleştirm işler? Bugün İstanbul’u yazan Batı ya­ zarlarıyla benzerlik çıkıyor mu acaba?”

— "Bu literatürün oluştuğu son 300 yılda, insan­ ları yönlendiren baş olgu, din olmuş. O m otifle gel­ mişler. ‘Dünkü Roma’yı elinde tutan nasıl bir şey, buna layık mı, nasıi yaşıyor? Kudüs’ü elinde tutan bu güç nasıl bir şey?’ Biraz hayıflanan bir yaklaşım... Taassu­ bun ağır bastığı bir gözlemler dünyası karşısındayız." — “ O gözlemler altında bilgeliklerim iz, kusurları­ mız konusunda neler yazılmış?”

— "B a tı’nın yadırgadığı birinci özelliğimiz, sulta­

ni tem belliğim iz olmuş. Doğu fe tih le rle uğraşırken, Batı çalışmış, kendisi üretmiş. Ünlü Alman Türkolog Babinger vardı. 1920’lerde basmış. Bir gezgine alt yaz­ ma var. Bir elçinin alayının peşine takılmış, at araba­ sıyla Almanya’dan buraya kadar gelmiş. Divanyolu’n- daki ‘ Elçi Ham’nda kalmış. Diyor ki, ‘ Bulgaristan di­ yarlarını geçiyorsun, Türk Trakyası’na giriyorsun, or­ talıkta çalışan hiç kimse görünm üyor. Ekilmemiş ço­ rak araziler çok.’ Yener Bey, yıl 1550... Yani Osmanlı ekonomisinin en zengin olduğu Muhteşem Süleyman dönemi... İstanbul’a geliyor ve izlenimlerine şöyle de­ vam ediyor: ‘Türkler bir çe şit ekmek yiyorlar. Halbuki biz, çeşit çeşit ekmek yaparız.’ Bugün bile hâlâ aynı hamurdan, biçim leri değişik ekmek yapıyoruz. Batı, bugünkü çeşit ekmeklerini 1500 yıllarında da yapıyor­ muş."

— “ Geleneklerimiz, göreneklerimiz, günlük yaşam konusundaki gözlemleri neler olmuş?”

— “ Bakmışlar ki bütün inşaat tahta... Evler en çok iki katlı. Üç kata geçişimiz, Tanzimat’tan sonradır. Ev­ lerde m obilya yok. Karyola, gardırop, şifonyer göre meylnce şaşırmış. Yerleşik hayatın dekorları, oralar­ da çok normal bir şeyken, burada sarayda bile olm a­ dığını görüyor. Bir yazar diyor ki ‘Türkiye’de aynı oda­ da yemek yenir, yatılır, uyunur, hatta leğen konulup yıkanılır. Günlük yaşam, tek mekânın içinde geçer. Türk evinin içi, her perdede değişen tiyatro dekoru­ na benziyor.”

Y E M E K SA LO N SU Z

S A R A Y L A R

— O dönemde saraylarda da, yemek salonu bu­ lunmadığını söylediniz. Dolmabahçe Sarayı’nda da mı yoktu?”

— “ Ermeni mimarlar, Osmanlı hükümdarına te l­ kin etmek suretiyle, bir Avrupa sarayı örneği Dolma- bahçe’yi yapmışlar. Topkapı’nın göçebesel karakte­ rinden sonra, ilk defa Avrupa usulü hem merkezi bir binada, hem dayalı, döşeli bir saraya geçiş olmuş. Sosyolojik olarak önemi bu. Toplumdan önce, hane­ dan geçiyor. Ama burada da yine göçebe usulü ya­ şandığını görüyoruz. Dolmabahçe Sarayı nda, Versay, Louvre anlamında bir yemek salonu yoktur.’

— “ Neden yapılmamış Çelik Bey?”

— “ Yener Bey, yemek zamanı geldiğinde Topka- pı’dakiler o anda nerede bulunuyorlarsa, orada yerler­ di. Bahçede, eşikte, koridorda, yatak odasında filan... Tepsilerle yemek servisi yapılıyor. ‘Tabla’ dediğimiz olay var, ‘tablakâr’ dediğim iz hizmetkârlar var... Dol­ mabahçe Sarayı’nda da aynı gelenek sürmüş. Yemek salonu yok. Daha garibi. Dolmabahçe Sarayı’nda da, hatta ondan 10 yıl sonra yapılan Çırağan Sarayı’nda da birkaç kişinin dışında karyola yok. Yüklükten ya­ taklar çıkarılıp, yerlere seriliyor, sabah olunca bu sah­ neler kayboluyor... Gerçekten tiyatro dekoru gibi. Ba­ tılı yazarlar hep bunları yadırgamışlar."

— “ Çelik Bey, hiç hayran oldukları yanlarımız o l­ mamış mı?”

— “ Var... Tem izliğim iz.”

— “ Anlayamadım... Şimdiki Batı, pisliğimizden ya­ ka silkiyor. Bu ne değişiklik?”

— “ Haklısınız... Eskiden çok temizmişiz. Göçebe karakterinde olmasına rağmen, temizlik kültürünü, di­ nin tesiriyle de, başrole çıkarmış. O zamanki tem izli­ ğimiz, bugünkü Batı toplumundan bile çok ilerde. Gü­ rül gürül suların bağlandığı çarşı hamamları... Sabun­ ları bile bedava. Türkiye’de bir hamalın bile vücudu­ nu gacır gacır yıkadığı bir çağda, Fransız Kralı 14. Lui, ömründe su görmemiş. Bir yazar şöyle diyor: ‘Türk- lerin kuvvetleri, sağlamlıkları bütün vücutlarını yıka­ malarından ileri geliyor.’ Bu arada ilgilerini çeken bir şey daha var. Şehrin sahipsizliği.”

— “ Yerel yönetimin olmayışı demek istiyorsu­ nuz?.”

— “ Evet... Soruşturup, öğreniyorlar ki, hiçbir şe­ hir sorumlusu yok, idaresi yok, her şey kaderin şev­ kine bırakılmış. Belediye, o zamanın başkentinde bi­ le yok, Kırım Savaşı’na kadar... Birtakım hayır kuru­ luşları olan, lokal vakıflar mahalle bazında hizmetler yapıyorlar. Bir hanım sultan su getirmiş, bir başka ko­ nak sahibi kaldırım yaptırmış... Batı’da ise bin yıldır var. Belediye binaları, bugün de Batı şehirlerinin en eski yapıtlarından b irid ir.”

— “ İstanbul hakkında kitap yazan Yunanlı yazara rastladınız mı?”

— “ Yener Bey, çok ilginç bir noktaya daha temas ettiniz, sağolun. Paris’te 1890 yılında basılan bir Yu­ nanlı yazarın kitabı var. Dim itrius Georglades adlı bu kişi Paris'e yerleşmiş, aslı Grek... Bu adamın gözle­ mi şu: Diyor ki ‘OsmanlI’nın, Yunanlı da dahil, bir özel­ liği var. Yoksulken, çaresizken, fakirken ondan iyi, yar­ dımsever, tokgözlü bir yaratık bulunmaz. Ama biraz­

cık bir mevki kazanınca, onun yerine dünyanın en gad­ dar, acımasız, hem cinsini ezen bir insanı gelir...’ Bu­ na dikkat ayırmak zorundayız. Hangi insan materya­ lini eğiteceğimizi bilmemiz gerek. Zaaflarını ve erdem­ lerini bilelim. Doğu ve Türk insanının, geçmişten geç­ tiği uzun yolları, alışkanlıkları İyi bilmek zorundayız.”

— “ Ayasofya için Batı’da çok eser var ama gali­ ba Türkiye’de pek yayın yapılmamış. Osmanlı döne­ minde bu konuda ne gibi eserler çıkmış?”

— "Çok haklısınız, Sayın Süsoy... Bu şehri ne ka­ dar az yazdığımızın en çarpıcı örneklerinden biridir. Ayasofya bugünkü varlığını, OsmanlIlara borçlu. Ro­ ma imparatoru yapmış ama, son 500 senede durma­ dan sallanan bu şehirde, bugünlere gelmesini sağla­ yan düzen OsmanlIlarındır. İstinat duvarlarıyla takvi­ ye etm işler, sayısı kere tam ir edilmiş. En son Abdül- mecid, devletin en borçlu, yoksul olduğu dönemde restorasyonu için altın dökmüş. Ama aynı Osmanlı’ nın Ayasofya için kitabı değil, risalesi bile yok.”

— “ Çelik Bey, bunda dinlerin farklılığının da etki­ si var.”

— "Onu iteleyen m otif din tabii... ‘Bunun sahibi benim’ diyor. Ama hep yanılgıya düşülür. Ayasofya, Bizans kaynaklı gösterilir, hatta İstanbul bile. Bizim şimdi Türkler olarak yıkmamız gereken, bir şey de bu- dur. Ne İstanbul, ne de Ayasofya Yunanlı’dır... Bunu yapan, dört dörtlük Roma imparatorudur. Kültürü, li­ sanı her şeyi Latin. Kaldı ki, Ayasofya üzerine Yuna­ nistan'da yayınlanan o ciltlerin içinde ilahiler listesi yok. Mimarisini, tarihini yazmış, resimlerin tahlilini yapmış. Bilimsel bir araştırma. Yener Bey, size daha çarpıcı bir örnek vereyim. Kütüphanemizde, dünyanın en nadir eserleri arasında ver alanlardan biri de, üç büyük boy cilt. ‘Osmanlı İmparatorluğumun Genel Tablosu’ adını taşıyor. 18. yüzyılın son yıllarında, bu­ radaki İsveç elçisi yazmış. Adam Ermeni asıllı. Osman­ lI’nın bütün kurumlarını incelemiş İsveç'in bundan 200 yıl önce yaptığı etüdün hizasına gelmiş bile de­ ğiliz. Bizim İsveç sefirlerimiz, o ülke için böyle bir etüt yaptılar mı? Söz konusu değil. Bırakın yazmayı, bizim için yazdıkları dilim ize çevrilmemiş bile. O halde, İs­ veç’le aramızdaki kültürel fark en azından 600 sene­ dir. Son 30 senedir, İsrail üniversiteleri Anadolu’yu ka­ rış karış dolaşıyorlar Jeui - .r ■ ı -rt. antropologlarına kadar, haritasını çıkaınitp- ,< B , -sruil savunma ba­ kanı ‘Türkiye, Boğaz'.aı’a kaü;-, İsrail’in ilgi alanı içindedir’ diye askeri ve siyasi demeçler de veriyor. Soruyorum, bizim ilim dünyamız ve teknokratlarımız İsrail üstüne bu çapta ve derinlikte bir araştırma ya­ pıyorlar mı? Hayır... Türkiye, İsrail’in ilgi alanı içinde oluyor da, niye İsrail, Türkiye’nin ilgi alanı içinde de- ği? İsrail’in yaptığı araştırmalar da, Türkçe’ye çevril­ miyor. Biz de bilelim , toprağımız altında neler oldu­ ğunu... Hâlâ sultani tem belliğim iz devam ediyor.

S A B U N KALIBI SİM A LA R

— “ Sayın Gülersoy, geçmişten konuşmaya öyle­ sine daldık ki, bugünün İstanbul’unu unuttuk... Yeşil Haliç, kazıklı Boğaziçi var. Sizin pencerenizden bura­ ları nasıl görülüyor?”

— "Ben aktif politikanın içinde değilim... Tarihe karşı sorumluluğunu bilen bir yazar olarak, İstanbul’ da birtakım eserleri fiile n ortaya koymuş b ira ktivite adamı olarak görüşlerimi size aktarayım. Bu, benim için aslında bir görev. İstanbul’un dününü bilen bir kişi

"Kristalei dükkânına

fil

girmiş”

Bugünün Batılı yazarlarıyla, yeni İstanbul

için görüştüğünü söyleyen çelik cülersoy

şöyle dedi: Bir İtalyan hanım yazarla

konuştum. Kadın ağlamaklı haldeydi,

'Kristale! dükkânına fil girm iş’ dedi. ”

olarak gelişmelerin bende ıstırap doğurmaması müm­ kün değil. Yollar açılıyor, sahiller açılıyor, insanlar gü­ neşe çıkıyor... Ama ben bundan ıstırap çekiyorum. Dü­ nü yaşadım ve Edirne’den sonrasını da iyi biliyorum. — “ Çelik Bey, boğulan bir İstanbul’da nefes yol­ ları açılmasına neden karşı çıkıyorsunuz?”

— “ Şehrin boğulduğuna hiç şüphe yok. Durma­ dan taşıtları boca edince, bu sonuç kaçınılmaz oldu. Yapılanlar kısa vadeli ve çabuk sonuç veren cinsten Nüfusu 1 milyonu geçip de, metro yapmamış kent kal­ madı dünyada... 'Metro pahalı’ dendi... Peki, öbürle­ ri de ucuz değil ki... Bir işe başlamalı ki, bir gün b it­ sin. Modası geçmiş, 19. yüzyıldan kalma geniş yıkım­ lara gidilmekle hata yapılıyor. Uzun ömürlü olmaya­ cak. Sadece İçinde bulunduğumuz döneme ait bir şey değil. Türkiye Batılılaşma dönemine girdiği son 100 yıldır, nasıl camilerindeki antika halıyı atıp, yerine do­ kuma halısı koymuşsa, nasıl Selçuk sahanını verip, yerine plastik leğen alıyorsa, kültür değerlerini bozuk para gibi harcıyor. Şehirlerde de aynı durum var. Gü­ rül gürül eski mahalleler yıkılıyor. Onun yerine sabun kalıbı gibi binaları dikmeyi marifet sayıyoruz. Kültür açısından büyük bir kavbımız var."

"Boğaz da tra fik sıkışıyor diye, denize ka­

zık çakılmaz. Kalabalığı, yalıların önüne

taşımak gibi çözümler, insana bir süre

İçin sempati kazandırır ama şehrin kişili­

ğinden hayır bırakmaz”

— “ Otomobil üretim ini durduramayacağımıza gö­ re, dar yollardan geçiş nasıl sağlanacak?”

— “ Boğaz’da trafik sıkıştı diye, denize kazık ça­ kılmaz. Yumurta durmazsa, kır orada dursun. Böyle çözüm olma;’. Büyükdere, Arnavutköy’den arka hava­ liden yollar yapılabilirdi. Biri gidiş, biri dönüş olabi­ lir. Bunları denemeden kitlelere hoş görünmek için, kalabalığı yalıların önüne taşımak gibi çözümler, in­ sana bir süre için prim kazandırır, sempati getirir ama şehrin oradaki kişiliğinden hayır bırakmaz. Beyoğlu için de aynı... Dolapdere’den geçiş imkânı bulunabi­ lir. Beyoğlu bambaşka bir kişiliğe bürünecek. İstan­ bul, büyük ameliyathaneye alınmış hasta gibi. Buna hangi doktorlar karar veriyor? Hepimizin meselesi."

— “ Çelik Bey, siz İstanbul Belediyesi’nin yaptığı çalışmalara hep karşısınız. Sayın Daian’ın yaptıkları için peşin hükümlü olmadığınızı söyleyebilir misiniz?”

— “ Yener Bey, peşin hükümlü değilim. Eskiden beri gelen bir şehir karakteri var. Burada yapılanları, Batı’dan kopya edip, ithal ediyoruz. Ama Batı’mn yap­ tıklarına bakılmıyor. İtalya’nın hemen hemen tümü, A l­ manya’nın romantik sayısız kasabasında, ülkeleri ve şehirleri kateden yollar şehrin ortasından geçirilmez. Otoban denen icat, istisnasız şehrin 10-15 km dışın­ dan geçer, oradan kılcal yollar yapılır İstanbul’da E-5 işaretli uluslararası yol, Gayrettepe-Mecidiyeköy ün sırtından geçirildi Ben de 20 senelik evimi terk edip, Allah’ın dağındaki Zekeriyaköy’e gitmek zorunda kal­ dım. Londra'dan kalkıp, Kalkütaya giden TIR kamyo­ nu, bizim evin önünden geçiyordu. Böyle şey dünya­ da görülmez. Almanya'yla Lüksemburg’u ayıran Ren vadisindeki yapımlar için bile kültür anlaşmaları var. Yaya yolları bile korunur. Boğaz ın üstüne bir köprü, bir tane, bir tane daha... Bir gün Boğaz, Süveyş Kana- lı'ndan farksız olacak.”

“ K Ö P R Ü Y E H A Y IR "

— “ İkinci köprüye de karşı mısınız Çelik Bey? Si­ zi memnun etmek çok zor.”

— “ Ben köprülerin tümüne karşıyım efendim. Tü­ nel, tüpgeçit gibi çözümler var. Feribot kullanımı var. Dünya bunları uyguluyor. İlk köprüye de karşıydım. Tabiatı ve tarihi ezip geçen, bu gibi kaba ve basma­ kalıp geçit yollarına karşıyım. Sayın Cumhurbaşkanı­ mız da benim gibi düşünüyor ki, 2. Köprü’nün temel atma töreninde açıkça söyledi: ‘Köprüler, Boğaz’ı mahvedecektir, bundan sonraki köprülerin Çanakka­ le’ye yapılması lazım. Uluslararası trafik Çanakkale- Bursa, Ankara yoluyla aksın, gitsin...’ Otomobil, mon­ taj, lastik lobileri, hatta arsa spekülasyonları, köprü yapımında etken oluyor. Durmadan köprü yapılmasın­ da çıkarı olan çok güçlü çevreler var.'

— “ İstanbul’un yeni çehre almasında dış güçler

etken mi oluyor demek istiyorsunuz, Sayın Güler- soy? ”

— “ Dış çevreler de var... Güçlü finans kuruluşla­ rı, İstanbul’un Beyrut'un yerini almasına karar vermiş­ ler. Bürokrasi ve basın da bunları destekliyor.”

— “ Siz yalnızca geçmişinizle bütünleşerek yaşı­ yorsunuz.”

— “ Yahya Kemal’e de ‘Geçmişte yaşıyorsun, ge­ lecek değilsin’ demişler. O da cevap vermiş, ‘Kökü ma­ zide olan, geleceğim...’ Bütün kültür devletleri de böy- ledir. Bizi, biz yapan dünkü koşullar. Son Kültür Var­ lıkları Kanunu’nun getirdiği yeni kolaylıklarla, bu gi­ diş devam edecek olursa bütün Türkiye’de bir gün Os­ manlI, Anadolu şehri diye bir kavram da kalmayacak. Taşradaki bütün belediyeler, ellerindeki bol para ve makinelerle, hışım gibi eski yerleşimlere dalacaklar. Gürül gürül eski mimari gidiyor. Herkesi geniş yol, bü­ yük meydan, beton cadde sevdası sarmış durumda. Afrikalı ilkel zenci, nasıl mücevheri bırakıp, Avrupa- lı’nın verdiği boncuğu daha değerli bulup, boynuna dizmişse. Türkiye gibi ülkeler de kendilerini kendi ya­ pan her şeyi atmakta, onun yerine beton kalıpları, as­ falt yolları, demirleri tercih etmekteler. Batı bunun sentezini yapıyor. Ama bunu 3. Dünya Ülkeleri’ne de öğretmiyor.”

— “ Çelik Bey, bu görüşlerinizi karşılıklı gelip Sa­ yın Bedrettin Dalan'la hiç konuştunuz mu? ”

— “ Hayır ama fikirlerim i çok iyi bildiğini zanne­ diyorum .”

— “ Neden karşılıklı konuşmuyorsunuz?.” — “ Bir kere fayda görmüyorum. Kendisi bir tek­ nokrat. Tamamen ayrı dünyalara mensubuz. Ayrıca gö­ rüşlerimi yazdım. Herkese nefes tüketemem ki... Yaz­ dığım kitaplar, eleştirilerim kendisinin iktidara geli­ şinden öncedir Ona re 'ksiyon olarak yazmadım, bu­ nun altını çi; - im .”

— Kadıköy’den Bostancı’ya kadar yapılan yeni | sahil yolu kötü mü oldu? Ferah ferah gezilip, dolaşı­ lıyor. İnsanlar bu caddelerde.”

— "Arkadaki kalabalıkları, denize çıkardığı için po­ püler bir çözüm oldu. Sadun Boro, ‘Yaptıklarınıza be­ ton rıhtımdan değil, denizden bakın’ diyor. Kalamış, Moda kıyıları mahvoldu. Kolay çözüm, trilyonları dö­ kersiniz, yolu yaparsınız. Tarih hükmünü verirken, bir şehrin nereden nereye geldiğini yazar. Benim hük­ müm. bugünkü yöneticilere değil, onları yargılamıyo­ rum. Benirn eleştirilerini, biı devre . “ liK. Kişilerle ilgim yok. Onun için Sayın Dalan de ;. u konuşmala­ rımı üstüne alınmasın. Daian-Gülersoy çekişmesi yok. iki ayrı mektebin anlaşmazlığı var."

— “ Çamurdan, harap antrepolardan geçilmeyen Haliç kıyıları yemyeşil oldu. Boğaz’daki, Kalamış’ta­ ki, Caddebostan’daki yalıların Marmara tekeline son verildi. Sizin gibi düşünenleri mutlu etmek için, bü­ yük kitleler dar sokaklardaki yaşamlarına mı mahkûm edilmeliydiler? Kusura bakmayın, ama düşünceniz pek çağdaş görülmüyor Çelik Bey.”

— “ Sayın Süsoy, eleştiriniz şöyle bir yanılgıya da­ yanıyor. Bugünkü solüsyonlardan, başka bir çözüm yolu yok’ varsayımından hareket ediyorsunuz. Acaba öyle mi?"

— “ Beyefendi, varsayalım ki, belediye başkanı sîz­ siniz, Haliç’te ne gibi düzenlemeler yapardınız?”

— “ Bir belediye başkanı adayı da bendim. Hatta ANAP’ın adayıydım, kabul etmedim. Ben başkan ol­ saydım. bu işi 10 seneye yayardım Bir taraftan genel, bir taraftan da lokal imar planlarını hazırlayıp, herke­ se tebliğ ederdim. Herkes bilirdi, devletin kapısını ne zaman çalacağını Kanunlar çok zorlandı. Dozerler hur- ya edip, her şeyi dümdüz ettile r H aliç'te çirkin olanı yıkardım ama güzel olanı da bırakırdım. Teksas'tayeni bir şehir kurmuyoruz ki. Haliç'te kalan evler, zorunlu olarak yerlerini en çok 10 sene içinde bloklara terke- deceklerdir. Haliç’in ölümüdür bu... Eyüp, dünkü ma­ zimizin bir sergisi. Küçük evler, camiler, türbeler ve servilerden oluşan bir resim. Bunu yırtıp, yerine gök­ deleni dikmek sorumluluğunu alanlara katılmam. Eyüp Belediye Başkanı, 20 katlı belediye binası dike­ cekmiş. Eh eline sağlık. Osmanlı tarihi, Eyüp’ü Eyüp’ lükten çıkaranları affetm eyecektir.”

— “ Bugünün Batılı yazarları, yeni istanbu! için ne­ ler söylüyorlar, hiç görüşmeleriniz oluyor mu?”

— "Hem de çok sık... Bir İtalyan hanım yazarla ko­ nuştum geçenlerde... Ağlamaklı haldeydi. ‘Kristalei dükkânına fil girmiş’ dedi. Time dergisi, İstanbul'a be­ nimle konuşmak için geldi. Sayın Dalan'la da konuş­ malarını ben istedim. Bana söylediği şudur: ‘ Haliç parkları da, Sovyet parklarına benzemiş...' Rasgele ka­ labalıklar için yapılmış, basmakalıp parklar."

"SİYA H Ç A R Ş A F Y OK?"

— “ Sayın Gülersoy, özellikle Soğukçeşme Soka- ğı’nda yaptırdığınız küçük evlerin renkleri de eleştiri konusu oldu. Geçmişteki konaklar da böyle rengârenk miydi, yoksa kendi zevkinize göre mi boyattınız?”

— “ Bilen de konuşuyor, bilmeyen de... Vallahi bez­ dim bunlardan... İstanbul’u siyah zannediyorlar. 18. ve 19. yüzyıl İstanbul’unda evler tatlı renklerde boyalı. Kitaplıkta resimler de var. Saman sarısı, toz pembe, sardunya pembesi, fıstık yeşili evler var. Vali Bey de söyledi. ‘Çelik Bey, Sultanahmet’te yaptırdığınız ko- nak yeşil diye tenkit ediyoılar.' Ben de ‘ Onlara şunu söyleyin. Yanıyor mu Yeşil Köşkün Lambası’ diye türkü var.’ G iysilerde öyle. Siyah çarşaf bilinir. Bun­ dan feci bir yanılgı oiabilemez.” „

— “ Tarihte Türk kadıniaı:> ı kullandığı başka renkler de var mı?”

— “ Hem de son derece renkli giysileri var. Nefis i bir mor, kibar bir yeşil, tatlı bir sarı... Kara çarşaf is- i tanbul’a, imparatorluğun çöküntü yıllarında Rumeli’ den gelmiş. Kesinlikle, Rumelili köylü kadınlarının kı­ lığı. İstanbul’da, Balkan Harbi’ne kadar bile kara çar­ şaf yok. Abdülhamid döneminde, bir tane siyah çar­ şaf bulamazsınız. Annemin çarşafı duruyor. Üstü serp­ me ipek beyaz çiçekli, nefis bir leylak rengi. Bugün Bebek’teki Mısır sefareti olan bir,... ahşapken nefis bir sardunya pembesine boyalıymış. Bugün Boğaz’ da biı yalıyı pembeye boya, kıyamet kopsun. Pembe rengin mavi sulara yansımasının oluşturduğu tatlı tab­ lo... Prenses Zeynep’in bu pembe yalısını yaşayan bir dostumdan dinledim Bunu eleştirenlere bir cevabım var. Sultanahmet’te yeni restore edilen Türk Olim pi­ yat idaresi binasını görsünler. Penrerasinin çıtasının bile her tarafı ayrı renk. Bu birsk.m daidır Gece kulü­ bünden beter olm uş."

— “ Vönetiminizdeki Turing’in sahibi olduğu yer­ lerin dekorasyonunu tek başınıza mı yapıyorsunuz?”

— "Evet, hiç kimseyi sokmam Çamlıoa'yı yaptı­ rırken bir mimar hanıma kuma yaptırmasını söyledim, çeşmenin dört katı büyüklüğünde yalak yaptırdı. Bi len mimar kesimi de, kübizme saplanıp kalmış. Bina­ nın dışı nasılsa, içi de öyle döşenir. Onlar karşı çıkı­ yor, anlaşamıyoruz.

— “ Teşekkür ederim.”

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

Daha çok robot güreşlerinde kul- lanmak için geliştirilen Robomaster’ın 499 dolarlık fiyatı biraz pahalı olsa da bu tür ürünlere ilgi duyanlar için uy- gun bir

Bu yazıda; anamnez, fizik muayene, görüntüleme yöntemleri ve ince iğne aspiras- yon biyopsisi ile detaylı değerlendirilen ve trans-servikal yaklaşımla çıkarılan minör

CT incelemesi sonucunda tespit edilen ma- jör paranazal sinüs patolojileri şöyledir: 14 olgu(% 29) ünilateral maksiller sinüste total veya parsiyel opasite (bunu yanında 14

Fikret’in bıraktığı kültür mirasında tek insandan ka­ labalıklara, bireyin özgürlüğünden toplumsal özgür­ lüğe ulaşma savaşımının tüm dalgalanmalarını

Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Parazitoloji Anabilim Dalı Laboratuvarına layşmanyaz ön tanısıyla yönlendirilen 26 hastadan 22’sinin

Goethe’nin Molmetts Gesaa- g’ını hatırlatan Tytan Halide Edib artık bize cemiyetimizin, hayatı­ mızın büyük destanını nakledecek çağadadır.. Bu velûd anadan

Artvin’in Borçka ilçesinde camili yöresinde, yöredeki kestane ağaçları içerisinde meyve kalitesi ve verim yönünden en üstün olan kestane tiplerinin (Castanea sativa

Diyelim ki yoksullukla ilgili çalışıyorsunuz, diyelim ki göçle ilgili çalışıyorsunuz, diyelim ki kadın sorunlarıyla ilgili çalışıyorsunuz, diyelim ki sokak