istanbuiun Sessiz Şöhretleri
Çenberlitaş Turşucusu
r
Nasıl başladı, nasıl meşhur oldu?
V.
Cinci meydanının topaç gibi çocuğu — Hakkın rahmetine havuşan hurda
demirci — 13 yaşında öksüz — Küçük işportacı — Seferberlik davulu —
Uzun yıllardan sonra dönüş — İlk turşular ve ilk iflâs
--- YAZAN:
SELÂHADDİN GÜNGÖR
________
Ş
imdikinden daha geni« olan bundan kırk yıl önceki Cinci meydanında akşamlan topaç çeviren mahalle çocukları arasında onu da görüyoruz: Köşe bağındaki 'beyaz boyalı evin topaç gibi çocuğu,Mehmedi... Ama, ne kadar da haşa rı, ne kadar da yaramaz.. Fakat o nisbette ne kadar da zeki.. On bir yaşlarında var, yok. Civardaki Nak.l- ■bend mektebine gidip geliyor. O za manlar daha ekmek elden, su golden. Babası Aziz efendi, hurda demir u- zerine iş yaparak hayli kalabalık o- lau ailesini kimseye muhtaç etmeden geçindiriyor.
, Fakat adamcağız, günün birinde a- pansız hastalanıp kafayı yere vurun ca, sonra da çok geçmeden gözlerim kapayıp Allahın rahmetine düşünce, evin dirlik düzeni birdenbire bozulu yor. Çüukü, Aziz efendi, buğun ka zanıp bugün yiyen bir adamdır. Y e n i sn:iz canın, hep birden 13 ,Va§ında bir çocuğun eline kalışım düşünü nüz. Daha düne kadar Cinci mevta- tunda topaç çeviren bu mini -mm yavru baabsı, ölünce, ihtiyar bir bü yük ana, bir üvey anne, iki kardeş, daha bir iki yakın akrabadan mürek kep olan geniş bir aile kadrosunun bürün yükünü omuzlarına alınca, ister istemez mektebini ihmal etmek zorunda kalıyor.
E’ de mal olarak yalmz oturdukları beyaz boyalı ev vardır. Başka ne ı- rad, tıe akar, ne de birikmiş para!.
Küçük Mehmet düşünüyor: — Ne yapabilirim?,
Elde sermaye olsa, en iyisi bir dük l--ân açıp içine kurulmak ve Allah ne verdiyse, geçinip gitmek ama, hani para nerede ?.
Evdekiler, ilerde daha esaslı ‘bir kurar verinceye kadar şimdilik Meh- medin mahallede yemiş, sebze gribi şey 'er satmasına karar veriyorlar. Meh met de vuruyor işportayı omzuna.. Sokak sokak dolaşmağa başlıyor. Mevsim yemişlerinden, mevsim seb - zeleriaden eline ne geçerse, daha doğ rusu o gün hangilerini daha ucuza kapatırsa, onları satıyor.
Bir haftalık tecrübeden sonra he- plsinin yüreğine soğuk su serpilmiş - tir..
Anlıyorlar ki, Mehmet, bu işi be - cerecek, çünkü evdekilerin hepsi de sofu insanlardır. Nitekim Mehmedin babası Aziz efendi de beş vakit na mazını ömrünün sonuna kadar terk etmemiştir.
Yalnız şunu da haber verelim ki: Arasıra şeytana uymakla beraber Mehmet itikadı sağlam bir çocuktur. Vakit buldukça o da evdekiler gibi namazını kılar, hele ramazanlarda iki eli kanda olsa orucunu bir gün ■bile kazaya bırakmaz .
Bu yaşayış tarzı, birinci cihan har bine kadar büyük bir değişiklik arz- etmeden devam ediyor. Derken ,gü - nün teirinde mahalleyi güm güm öt türen bir davul sesi ve duvarlarda kısa olduğu kadar heyecan uyandırı cı afişler; «Seferberlik var. Asker çı lanlar silâh başına!» Mehmet, ilk a- sızda cepheye sevkedilenler arasın dadır.
Türlü mihnetlerle geçen uzun harp yıllarından sonra, Mehmet de terhis edilerek evine dönüyor,
Fakat çok bolluk içinde bıraktığı yuvasında öyle acıklı bir perişanlık ia karşılaşıyor iki!.
Öz anası kadar sevdiği övey anne si ölmüş. Eve hırsız girmiş, ne var, ne yoksa alıp götürmüş. Kum tahta lar üzerinde kalan ihtiyar büyük a- nanın iki gözü iki çeşme,.
Mehmet bu acıklı sahne karşısın da gene cesaretini kaybetmiyor ve kendi kendine: I
Meşhur meseldir: İki el btr bag çincor! derler Ve kollarını sıvaya rak faaliyete geçiyor.
Evlerinin büyücek bir bahçesi var dır. Mehmet, bu bahçenin caddeye bakan köşesinde çörden çöpten bir salaş kurarak, bir nevi dükkân hali ne getiriyor, Ve burada ufak ölçü de zerzevatçılığa başlıyor»
Mevsim sonbahar.. Patlıcan ttarga. su zamanı.. Fide bozuntusu son tur fanda patlıcanlar, kapama elindi kaU Fakat Mehmet, Öyle armut pig ağ. ııa düş diyen insanlardan olmadığı in, dükkânda müşteri seyrekleştiği manlar, tekrar işportaya sarılmato- ve kapı kapı dolaşıp turşuluk pat an, biber satmaktadır.
— Eh.. Haydi bakalım., diyor,. Günlerden bir gün — Fakat bu, fehmet Gökyıldız) m. hayatında, k mesut, pek uğurlu bir gündür — ısılsa turşuluk patlıcanlardan) btr smı satılamayıp elinde kalı'yor.
Epeyce Se bir şey , Daha fazla be?£
letecek olsa çürüyecekler. Mehmet, bunları doğrusu ya, atmağa kıyamı - yor.
Serde akşamcılık da var. Teyzesi Ayşe hanıma:
— Sanki, diyor, bizim canımız yok mu? Şanların içine sanrıısak doldu rup turşusunu kursan da bir güzelce yesek..
Aradan bir hafta geliyor, geçmi - yor. Patlıcanlar, Mehmedin istediğin den âlâ bir turşu oluyor.
Bir kadeh.. Bir kadeh daha! Rakı sofrası başında Mehmed in ka fasında bir şimşek çakıyor; Arşimet gibi.
— Buldum, buldum! diye haykırı yor. (, , - •
Teyzesi soruyor: \
— Neyi buldun evlâdım?.
Mehmet Yıldız, ne bulduğunu söy lemiyor, Sadece teyzesine:
— Yarından tezi yok, diyor, bu turşudan bana birkaç kavanoz daha_ kurcaksm!
—■ Pek mi beğendin yavrum?. — Ellerine sağık teyzeciğim. Öm rüm içinde bu kadar lezzetli turşu yemedim!.
Hiç teyzesi, üzerine titrediği Meh- medinin bir dediğini iki eder mi ..
Bir haftaya varmadan turşuları hazırlıyor.
Mehmet, hâlâ bunları nS yapaca ğım kiliseye söylememiştir. Turşula rı kendisi için hazırlattığını sanan teyzesi, Mehmedin bu kavanozlar dan birini omzuna vurarak sokak kapısına doğru yürüdüğünü görünce hayrete soruyor:
— Elinde kavanozla nereye gidi yorsun evlâdım ?
— Turşu satmağa teyze.. Turşu satmağa.. Arkamdan besmeleyi çek meyi unutma! Dolu gidiyoruz Boş gelelim..
Ve bunları söyleyerek köşedeki be yaz evin biraz ilerisinde gözden kay boluyor.
Soluğu nerede alacağım tahmin «- dersiniz:
Doğru Kunıkapıda!. O.tarihte Kum kapının da en civcivli zamanı.. Sağlı sollu tam terk tane meyhane, arı k o vanı gibi gece yarılarına kadar iş ler durur.
En başlıcaları şunlar: Mezeci On- iliğin çalgılı meyhanesi.. Sarnıçlı meyhane.. Katil Leonun meyhanesi bunların en başlıcaları.. Sarnıçlı mey danlardır.
haneye daha ziyade mamurlar devam eder. Bütün müşterileri efendiden
a-Mehtnet ilk olarak buraya giriyor. Kafaların tam da kızışmağa başla dığı bir saat.. Lâf lâfı açmakla kal mıyor, rakı şişesinin ‘tapasın da bir liljte açıyor. Tanımadıkları bir ada mın içi bol sarımsaklı patlıcan turşu- sile dolu olan koca kavanoz sırtında içeri girdiğini gören akşamcılar, bu turşulara öyle bir rağbet ediyorlar ki, bu rağbete ancak yağma adı ve rilebilir:
— Turşucu.. Bana da bir tabak — İki patlıcan da buraya.. — Üç patlıcan da bu tarafa. Mehmet, öteki meyhanllere girmek kısmet olmadan, bir kavanoz turşu yu, sarnıçlı meyhanede, bir sarmça düşürmüş gibi beş on dakikanın için de eritiyor.
Bir patlıcan turşusu, o zamanın parası ile iki kuruşa! Elinde boş bir kavanoz, fakat hayâlinde, engin ve zengin bir istikbal ile meyhaneden ç-ı kan Mehmet Gökytjöız. o zamana ka dar yaptığı işlerin en kârlısı turşucu luk olduğuna, o dakikada hakikî bir mümin sadakati ile inanmıştı,
Nasıl olup da o güne kadar, turşu satmağı akima getiremediğine şaşa rak eve dönüyor.
Eve dönüyor da:
— Eh.. Gündeliği doğrulttuk.. Der- yip yan mı geliyor sandınız?
Ne münasebet! İkinci kavanoz a® güne duruyor. Böyle fırsat her vakit ele geçer m i?
Kavanoz omzunda, Kumkapıya var dığı zaman, bir de ne bakamı? Ak şamcılar, adetâ, yoluna bekliyorlar.. İyi ama, bu sıcağa kar mı dayanır? İlci kavanoz turşunun bir saate var madan altından girip üstünden çıkan Mehmet, buna bir yandan delice se viniyor, fakat bir yandan da geniş îıülyâlara kapılarak kendini şimdi - den büyük bir turşu, fabrikatörü gi bi görmeğe başlıyor:
— Sanki neden olmasın? diye dü şünüyor, evet neden olmasın. Beş al tı fıçı tedarikinden de âciz bir adam mıyım ben ?. Allaha şükür, b-u kadar tanıdığını var. Her birinetea otuzar kırkar lira 'borç para tedarik edip bir parça sermaye düzsem, tstanimlua meşhur turşucusu oldum: gifctü,
F«îc*îj evdeki) pazarın çarşıya ^ »
mayacağım düşünemenıekten ileri ge len bu hesap yanlışlığı, istikbalin meşhur turşucusuna epeyce bir ha yâl kırıklığına ve bir mıkdar da za rara mal olmuştur.
Bakınız nasıl?.
Mehmed Gökyıldızın hatası turşucu lugu bu kadar basit bir iş sanmasile başlıyor.
Doldur patlıcanları^ içini sarımsak la., koy biraz kırmızı biber.. Bir par ça da kereviz. Üç beş gün beklet,, Ondan sonra elini öpene, tanesi iki kuruştan sat!
Meğerse kazın ayağı öyle değil Çenberli taşın meşhur turşucusu Mehmet Gökyıldız, bana bu macera sını şöyle anlattı:
— Serde tecrübesizlik var. Turşu değil mi diyorum. Bir yandan yap, bir yandan sat! Zarzavatçılıkta ö- ıııür tüketmekten çok daha rahat bir iş.. Her sabah iskeleye inmesi yok. Kabzımallarla gırtlak gırtlağa gelip çekişmesi yok.
Derken uzatmayalım, biz işe koyul duk. İki eski fıçı ele geçirip patlıcan lan içine bastık.
Bastık ama, işi bu kadarla bırakma yarak genişlettikçe genişlettik. Ne kadar mevsim sebzesi varsa, hepi - sinden çeşitli turşu kurmağa kalkış - tık. Tabiî kullandığımız sirke, çarşı sirkesi idi. Bu yüzden patlıcan tur şuların çoğu bozuldu. Kârdan ivaz geçtim. Bu teşebbüsten bir hayli za rarla çıktık.
Fakat bu bana çok güzel bir ders oldu. Çünkü iyiden iyi aklım kavra mıştı:
— S ir k t i kendin yapmadıkça tur şuculuktan ümidini kes Mehmet! de dim.
Gelgelelim, sirke yapması da Öyle dile kolay iş .değil. Büyük ölçüde ha zırlık lâzım, kap kacak ister. Takım taklavat ister. Her şeyden önce bilgi ister.
Ya bu işte da ziyan edecek otur • sak, halimiz neye varır?
Bu düşünce ile, yeniden sermaye düzünceye ve vaziyetini iyice kav . rayıncaya kadar turşuculuk yapmak tan vaz geçerek tekrar işi zerzevat çılığa döktük.
Kendi kendim« söyleniyordum; — En az ite sene kadar dişini sık maksın Mehmet! Senin için bundan başka çare yok!
Ve kazancımdan her gün birkaç kuruş bir kenara atmağa başladım.
Gel zamaa git zaman, epeyce pat ram birikmişti. Ne kadar ihtiyaç i- çinde kalsam, dişimden tırnağımdan artırdığım bu paraya katiyen el sür müyordum.
Böylelikle epeyce bir zaman geçti,. Derken günün birinde turşuculuk hastalığım, yeniden depreşmeğe baş lamasın nu ?,
Evet.. Ne yapıp yapmadı, ilkin sir ke ile işe başlayarak, hayalimde ya şattığım turşu fabrikasını mutlaka
açmalıydım.
Fakat bu defa acele etmemek lâ zım geleceğini de kafama iyice yer leştirmiştim.
Aradan böyle epeyce bir zaman ■geçti. O tarihlerde Koskada malları pek beğenilen bir turşucu Mustafa vardı. Bir ahbabı vasıtasile bu ada mı benimle birlikte çalışmasını tek
lif ettim. Şimdi geçmiş gün, mukda- rını unuttum, fakat o devir için hayli yüksek bir para idi - Gündelikle ya nımda çalışacak, bana sirke ve turşu kurmanın ilmini öğretecekti. Fakat daha ilk tecrübede anladım ki, bu adamla kolay kolay bağdaşamıyaca- ğız! Kendisi çok tamahkâr bir adam dı. Her şeyin ucuzuna gider ve bu yüzden edeceği zararı hesaplamaya rak, en ucuzlarından, en kötülerin . den seçerlerdi. Ben ise, ötedenberi tamamen aksi fikirde idim.
Bir satıcı için ilk gözönünde tutu lacak şey, müşterinin rağbetidir, di- " ye düşünürdüm.
Bu rağbeti kazanmak ise sanıldığı kadar kolay iş değildi. Herhalde ta zesini, iyisini ve tabiatile pahalısını kullanması için turşucu Mustafaya, yaptığım öğütler, nihayet tesirini gös termeğe başlad«;
—■ Aman ustac ğım.. Sen benim parama acuna! Sirkenin iyi olması i,çin ne lâzımsa yap., diye diye ken- dişini benim tuttuğum yola çevirdim,
Mustafa, bendeki titizliği görüne^ ucuz Antep üzümünden sirke yap - maktan vaz geçti. Ve ondan daha pa halı olan İzmirin Ulucak üzümüne el atarak çalışmağa başladı. Fakat bu üzüm sirke için çok kuvvetli ve kc kulu olmakla beraber, renksizdir. Au tep üzümü ise çok boyalı bir üzüm dür.
Bizim usta, bu iki üzümü muay - ye-j bir nisbette bmibirine karıştıra - r&k güzel bir harman yapmış ve siı keyi kurmuştu,
Ben bu ameliyeyi, başından sonuna kadar kendisine yardım ederek, bü yük bir dikkatle takip ettim.
Sirke, ümidimizden âlâ oldu, Şım di. sıra turşuların kurulmasına gel mişti. îlk olarak patlıcandan başla • dik. Turşular, kemale geldikçe, ben gene eski tertibi bozmuyor, kavanoza doldurup, meyhanelerde satıyordum. Kumkapıdan başka yerleri de öğren miştim. SandLklbumıındaa başlayarak Tavukpazart, Balıkpazart meyhane - lerini dört dönüyor, şişelerin dibine darı ekerek gece geç vakit eve dö -
nüyordum.
Benden turşu .alıp yiyenler, beda - va reklâmcılardı. *
— Devanın ikinci röportajda —
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi