SÜRGÜN
RENKLER
Kadıköy'de,
“Bakla Tarlası”yanındaki evde
başlayıp Fransa'da Reillanne köyünde son bulan
hazin bir serüven... Bir kıyı adamıydı ressam
Fikret Muallâ. Büyük kentlerin kalabalığında bir
tutsak kartaldı. Öldüğünde alabildiğine ışıklı bir
dünya bıraktı. ATLAS, Fikret Muallâ'nm çileli
yaşamının izini sürdü. Paris ve Reillanne'de
onun anılarını aradı.
YAZI: NEDİM GÜRSEL / FOTOĞRAFLAR: SİNAN A N A D O L
Fikret Muallâ, hayatının son dört yılını Provence bölgesindeki Reillanne köyünde geçirdi. Sadece burası, buğday, günebakan ve lavanta tarlaları arasına sıkışmış Reillanne, onun huzur bulduğu bir yerdi. Belki aynen dolu bir buğday başağı gibi hayatın karşısında dik duramadı.
Taşınmaz bir ağırlığın altında eğildi, büküldü, acı çekti. Sayılamayacak kadar çok eser yaratması bundan değil mi?
Muallâ, uzun yıllar Paris'te
7
İmpasse du
Rouet’deki stüdyoda yaşadı. İri vücudunu
taşıyan yorgun bacakları her giin beş katı
inip çıktı, bohem yaşamın zorluklarını
sıkıştığı çatı katındaki atölyesinde
göğüsledi (yanda). Sanatına ve hayatına
musallat olan "sırtlanlardan" kaçamadığı
zamanlarda ise onu ağırlayan yerler
psikiyatri klinikleri oldu. İstanbul'da
Neyzen Tevfik'le birlikte Bakırköy Ruh ve
Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde geçirdiği
günlerde resim yapmaktan geri durmadı
(altta). Yıllar sonra Paris'te kapatıldığı
Sainte-Anne'den ise kadim dostu
Abidiıı Dino'nun girişimleri sonucu
kurtuldu (üstte).
Fikret Muallâ barların, kahvelerin tutkunuydu.
İstanbul'da olsun, Paris'te olsun bu mekânlardan
uzak duramadı. Oralarda gördüklerini,
yaşadıklarım resimlerine de aktardı. Sürekli gittiği
barlar ve kahveler onun yaşamını, umutlarını,
bağımlılıklarım ve karabasanlarını gjzleyen
eserlerde yansıdı. Paris'te en çok gittiği Dome
Cafe, bugün de en tercih edilen mekânlardan biri
olmaya devam ediyor (sağda). Fikret Muallâ,
yalnızlığını kalabalıklandırdığı kahvelerde müthiş
sohbetlere yelken açıyordu. Bu sohbetlerden birini
de 1960 yılında Hıfzı Topuz (sol baştaki) ve Tarık
Yasa ile gerçekleştirmişti (solda).
H IF ZI TOP UZ KO LEK SİY ONU
H IF ZI TOP UZ KO LEK SİY ONU 37
Fikret Muallâ için Paris'in gece hayatı resmedilmeyi fazlasıyla hak ediyordu.
Muallâ, şehrin harlarına, restoran veya kafelerine sık sık konuk oluyor, oralarda
rastladığı ilginç tipleri tablolarına yansıtıyordu. Paris sokaklarında karşılaştığımız
hu iki kadın Muallâ'nın
"Yakın iki dost" adı verilen tablosundaki
tipleri anımsatıyor (üstte).
Sanatçı, aynı işe yoğunlaşmış ama kendi dünyalarında kaybolmuş insan topluluklarını da
sürekli çalışmıştı. Onun resimlerinde yolda yürüyenler, cazcılar, alışverişteki kadınlar hep aynı
işe yönelmiş, ancak birbirlerinden kopuk kişiler olarak karşım ıza çıkar.
"Caz orkestrası" bunun
en güzel örneği (üstte). Güney Fransa'daki Reillanne köyünde öğleden
sonraları Petangue adı verilen oyunu oynayanlar da M uallâ'yı ve onun
dünyaya bakış açısını etkilemişe benziyor (altta).
39 JA C O U E Iİ N E Ü S T Ü N E L KOLE KS İY ONU
I ®
A
vignon'dan çıkar çıkmaz mavi-yeşil bir do ğanın içinde bulduk kendimizi. Yol boyun ca servi ağaçlan, sabah rüzgârında hışırda yan sazlıklar ve uzakta dumanlı, mavi dağ lar. O dağların karlı doruklarından kopup geliyor Mist- ral, Rhone vadisine girip Akdeniz'e doğru esiyor yağ mur bulutlarını sürükleyerek. Bu rüzgârı bilirim. Avig- non'a her gelişimde uyutmamıştır beni. Yatağımda dö nüp dururken eski günlere, geçmişin acı tatlı anılarına götürmüştür. Dün de öyle oldu. Alpler'den giıneye buz gibi esti deli rüzgâr, gün boyu asma yapraklarıyla buğ day başaklarını sallayıp durdu. Ama ertesi gün arabay la yola çıktığımızda pırıl pırıldı gökyüzü; öylesine derin, mavi. Ne bir bulut, bir tek top bulut tünemişti dağların doruğuna, ne de gökyüzünde dönen kartallar vardı. Ünlü Provence şaraplarının üretildiği bağlar arasındanDurance Irmağı boyunca doğuya doğru ilerledik. Sinan direksiyondaydı, ben sağda ön koltukta. Fransa'da bu yer için “ölünün yeri’’ denir. Yani, bir kazada en tehli keli yer. Neyse ki yavaş gidiyorduk. Yine de bir ölüyü düşünmekten alamıyordum kendimi. İstanbul'dan İsviç re ve Berlin'e, oradan da Paris'e dek uzanan çileli yaşa mının son yıllarını burada bir köyde geçirmiş ve yur dundan, dostlarından uzak bu bölgenin düşkünler evin de ölmüş ressam Fikret Muallâ, hırçınlığı, efsaneleşmiş kişiliği ve yaratıcı dehasıyla aklımdan çıkmıyordu. Paris ve İstanbul'da açılan sergilerinde, eş dost evlerinde, hatta Türkiye Büyükelçiliğinde bile gördüğüm tablola rı yeşil, sarı -ama çok kederli, yalnızlığı, ölümü çağrış tıran bir sarı- kırmızı ve mavi, özellikle de mavi bir pa rıltıda, hoş bir renk alacasında kıpırdayıp duruyordu zihnimde. Muallâ'nın Paris'te yaşadığı mekânları da
gör-^üştüm. Savaş sırasında neredeyse her gün gittiği, ge- ce yaptığı resimleri bir şişe şarap karşılığında sattığı, kı- Nn soba kenarında yer kapabilmek için “karga bokunu yemeden” yollara düşüp daha gün doğmadan kapısın dan içeriye girdiği Dome kahvesini örneğin. Bir karaka- *Crn deseninde bu kahvenin adını İngilizcede “çöküş ar>lamına gelen “doom” diye yazdığını biliyordum. Za ten 1939'dan I962'ye tam yirmi üç yılını geçirdiği Paris (,nun bu çöküşüne tanık olmamış mıydı? Parasızlık, al- k°l, çatı katı ve otel odaları, deliliğe kadar varan vehim lere kapılmalar ve Sainte-Anne akıl hastanesi.
Ne tuhaf, uzun yıllardır Paris'te Rue de la Sante, ya- ni Sağlık Sokağı'nda otururum. Sainte-Anne, ünlü San- te bapisanesinin biraz berisinde, evimin tam karşısında k i Ama bir kez olsun, belki bilinçaltı bir korunma iç güdüsünün de etkisiyle, sokağı geçip parkına bile
gir-Fikret Muallâ'nın yaşamının son dönemini geçirdiği Reillanne köyü, taş evleriyle, bölgeye has mimarisiyle sanatçının huzuru yakaladığı ve en verimli dönemini yaşadığı yerdi. Bölgedeki lavanta tarlalarından fışkıran mor, onun resimlerinde en çok kullandığı renklerdendi.
memiştim. Bu yolculuğa çıkmadan önce onu da yaptım. Bir sabah havuzun kenarına oturup “deli” yaftası yapış tırılan ressamın burada geçirdiği acı günleri, Ece Ay han'ın deyimiyle yediği “güllabici sopaları”nı düşün düm. Ne de olsa “lağımlardan girmişti metropollere”, “şiirsizler” bir ömür boyu kovalayıp durmuşlardı onu.
Sainte-Anne'da, havuz kenarındaki bir ağacın altında Muallâ'yı düşünürken ressamın “Üsera Karargâhı” adlı yazısı geldi aklıma. 1938’de Ses dergisinde yayımlanan bu yazı, Muallâ'nın başına gelecekleri önceden haber veren bir kehanettir aslında. Yazıyı süsleyen niyet
kar-Seine Nehri'nin iki yakasını bağlayan köprülerden belki de en zarif olanı Pont des Arts (Sanatların Köprüsü) turistlere çalışmasını
pazarlayan sanatçılarla dolu (solda). Hemen arkadaki "İle de la Lite" adasının kıyısında, Muallâ, elinde şarapla günün sonunu karşılardı. Provence bölgesi bugün de taş evlerinde birçok sanatçıyı ağırlıyor. Reillanne'ı karşı tepeden seyreden Montjustin köyünde yaşayan ressam Luc Gerbier de bu
sanatçılardan biri. Atölye, galeri karışımı evinde ağırlıyor Nedim Gürsel'i: "Tanışmıştım Muallâ'yla" diyor ve ekliyor: "Ama o çok çılgındı" (sağda).
tali (bu deseni bizzat Fikret Muallâ çizmiştir), sanatçı nın içinde bulunduğu çıkmazı sergilerken, sivri gagası nın ucunda tuttuğu kâğıttan geleceğini okumaktadır. Bu yazıda ressam “leblebiciler arasında bir acube” ola rak tanımlar kendisini. İnsan ilişkilerini meta ilişkileri ne indirgeyen, kâr hırsı ve paranın temellendirdiği bir ahlak anlayışını yücelten, kapitalist olurken burjuvala- şamamış bürokrat toplumun gözünde resim yapmak deliliktir elbette. Delilikten de öte, gözaltına alınması, yargılanması gereken bir uğraştır. Ama sanatçı özgürlü ğünü her şeyin üstünde tutmakta, “fakir bir cemiyetin tufeyli zenginliği' ne haklı olarak başkaldırmaktadır.
“Ben hürriyetimi çok severim” diye yazar Muallâ. "Bunu naçiz sükûtumda bulurum. Resim yaparken, ibadet eder gibi, sükûtu, beynimin tepesinde, saçları mın dibinde hissedemezsem, o zaman bilirim ki yanlış bir işle meşgulüm veya işgal edilmişimdir. (...) Bu sıra da bana, benim nazarımdaki sanata neler söylemezler: ‘İşte zavallı yine resim yapıyor. Para kazanacağı yerde boyalarla, fırçalarla uğraşıyor, sonra ekmek parası bu lamıyor!' Doğru, bu bezirganların hakları var. Resim yapmak, resim yaptırmak zengin cemiyetlerin lüksüdür ve ben leblebiciler arasında bir acubeyim. Ben bu kit le içinde onlarca bir deliyim.”
Evet, bir kıyı adamıydı Muallâ. Büyük kentlerin ka labalığında bir tutsak kartal, “leblebiciler”in yönettiği toplumda bir “acube”ydi. Bu yüzden düşmandı banka lara; kendini kurumlarla, devletle savaşan bir Don Ki- şot gibi görüyor, Albastı Defterleri'nde çizdiği uluslara rası kuruluşlar, devlet başkanları, para babaları, polis şefleri, hatta komşuları tarafından baskı altında tutuldu ğu korkusuna kapılıyordu. Bu paranoya elbette doğuş tan miras kalmamıştı. Yaşadığı acıların, biriken dertle rin, “Saygı” soyadını almasına karşın saygı görmeyişi nin bir sonucuydu. Ve Sainte-Anne'a kapatılması için yeterliydi.
Paris'in her hangibir hastanesinden pek farkı yoktu Sainte-Anne'ın. Yine de, İkinci Savaş’tan kalma eski ya pılar arasında dolaşırken, koğuşlara girip çıkan hemşi relerin her defasında kapıları içeriden kilitlemeleri dik katimi çekti. Bir de demir parmaklıklar. Sainte-Anne gerçekte, yüksek taş duvarları, içeriden kilitli koğuşları ve Nuh Peygamber’den kalmış izlenimi uyandıran mut fak bacasıyla hastane ile hapisane arasında bir konum daydı. Oysa Fikret, “Üsera Karargâhında yazdığı gibi bir kartal hışmıyla “insanların erişemeyeceği dağların üstündeki bulutların da üstünden uçmaya alışmış bir mahlûk' tu. Ömrünün son yıllarında, Reillanne'daki in zivasında, köyün çan kulesine tüneyen bir kartalı ya da karşıda, Alp Dağları’nın doruklarına biriken bulutları gördüğünde, bu sözlerini anımsamış mıydı acaba?
Sanatçı, Sainte-Anne'dan Abidin Dino'nun girişimiy le çıktığında kim bilir nasıl mutlu, ne denli özgür his setmişti kendini. Ama Sante Sokağı’yla Alesia Soka- ğı’nın kesiştiği kavşağa doğru yürüyüp, az ilerideki ça tı odasına kavuştuğunda yine tutsaklık başlamıştı. Ya şamında tadabildiği tek özgürlük, yaratmak, yani resim yapmaktı çünkü. Buysa onu toplum dışına itiyor, Ba- udelaire'in ünlü şiirinde sanatçıyı simgeleyen albatros kuşunun geniş kanatlan gibi, karada yürümesini engel liyordu. Ona ancak uçmak yaraşırdı çünkü.
Çok yakın oturmama karşın Aleasia'da, 7 İmpasse du Rouet'deki atölyesine de hiç gitmemiştim. Ressam, ben Paris'e gelmeden çok önce terk etmişti orayı. Ama bir başka Türk ressamı, Selim Turan, hâlâ aynı binada oturuyordu. Selim Ağabey’i görmeye giderken başımı kaldırıp yukarıya, Muallâ'nın çatı odasına baktığım olurdu bazen. Ama merdivenleri çıkıp atölyeye hiç gir memiştim. Bu kez kırdım şeytanın bacağını, kapıyı genç bir kız açtı. Cezayir kökenli bir üniversite öğren cisi. Muallâ'yı tanımıyordu, eskiden bir Türk ressamının burada oturduğunu duymuştu o kadar. İçeriye buyur
etti. Uzun bir koridordan geçip iki penceresi olan tek odaya girdik. Duvardaki rafta birkaç kitap, yerde dara cık bir yatak ve pencerenin önünde masa. Evet, hepsi bu işte. En küçük bir iz bile yoktu Muallâ'dan. Ressa mı yıllar önce, Paris'e ilk geldiğinde bu bol ışıklı, kü- Çiik ama sımsıcak atölyede düşlemeye çalıştım. Neyse ki Hıfzı Topuz'un tanıklığı yetişti yardımıma:
‘İçerisi sefil bir stüdyoydu. Yerde alçak bir divan, ortada bir yemek masası, masanın üzerinde, bir tabağa konmuş dört elma, hasır kaplı bir İtalyan şarap şişesi, 'ki biber, bir baş soğan... Yanda bir resim sehpası, bo yalar. Bir pencereden sokak kapısının kasasına uzanan bir çamaşır ipi. İpin üzerinde kuruyan bir fanila ve iki Çorap. Yanmayan bir kömür sobası, eski terlikler. Seh panın önünde yayları içine çökmüş ve kumaşı patlamış bir koltuk. Duvarda birkaç natürmort. Oda, boya ve iz marit kokuları içinde. Fikret'in üzerinde de kol ağızları akmış soluk bir ceket. Ceketin yakaları kancalı iğne ile tutturulmuş. Boynunda yollu bir yün atkı.”
Sanatçı işte bu odada, genellikle geceleyin bir çırpı da kağıt üzerine yaptığı resmi ertesi sabah koltuğuna sı kıştırıyor, Dome'a uğramazsa Buci Sokağı’nın yolunu tutuyor, orada Seine Nehri'nin sol yakasındaki galerile- re birkaç kuruş, bazen de bir yemek karşılığında yapı- tmı satmaya çalışıyordu. Bu tarz yaşadığı ve çalıştığı için dk kişesel sergisini ancak Diana Vierny'nin ön ayak ol masıyla 1954'te, Paris'e gelişinden tam on dört yıl son- ra açabilmişti. Ve sonunda, aç kalıp metro koridorların da izmarit toplama pahasına da olsa, kendini Paris'teki
sanat çevrelerine kabul ettirmeyi başarmıştı. Ne var ki yaşamına bir düzen veremiyor, alkolizmin sınırlarında dolaşmayı sürdürüyordu hâlâ.
Ne yeni taşındığı sağ yakadaki otel odasında, ne de felç geçirip ölümün kıyısından döndükten sonra yerleş tiği “koruyucu meleği”, koleksiyoncu Madame Angles'- in evinde rahat edebiliyordu.
İşte böyle, şu koskoca Paris'te, Paris'i bırakın yeryü zünde sipsivri kalmış bir insandı Muallâ. Sonunda yine Madame Angles sayesinde bir Provence köyüne, Reil- lane'a atabilmişti kapağı. Avignon'dan bu köye gitmek için yola çıkmıştık işte, ressamın ölümünden tam otuz yıl sonra onun izini sürmek, anısını yaşatmak için iz bı raktığı yerlerin peşine düşmüştük sabah erkenden. Gü neş tepemizde Nazım Hikmet'in o ünlü şiirindeki gibi “ateşten bir sarık”tı. Nasıl da yakıcı, bir salgın hastalık gibi hain, Van Gogh’u delirten temmuz güneşi.
Kiliselerinde vaaz verdiği kuzeyin puslu kentlerin den buraya, Arles'a bu güneşi, kırmızı kiremitli çatılar la giinebakan tarlalarına vuran bu yoğun ışığı aramak için gelmişti Van Gogh. O zaman kimse değer verme se de bugün milyonlarca dolara satılan ünlü tabloları nın neredeyse tümünü bu ışığın gölgesinde yapmıştı. Sonrasını biliyoruz. Bir kadının sıcaklığından, sevgiden uzak çileli günler, kulağını kesip aynanın karşısında kendi portresini yapmalar, çıldırtan güneş, Akdeniz'in o yakıcı, yok edici güneşi ve kargalarla birlikte buğday' tarlasına inen ölüm. Cezanne da, Sinan dikkatini yola verdiği için ancak benim görebildiğim, çok uzaktan da
Muallâ, Reillanne'daki evinin penceresinden ufukta uzayıp giden Alp Dağları'nı görüyor, Alpler'den kopup gelen serin mistral rüzgârları
içini yaşama sevinciyle dolduruyordu.
olsa bir selam gönderdiğim Sainte-Victoire Dağı’nı bu ışığın kireç beyazında yüzlerce kez çizmişti. Dünyanın dört bir yanına dağılmış tablolarda kırmızı topraktan bulutsuz göğe doğru yükseliyordu şimdi, bakan herke si büyiilüyordu. Gerçekte dağın kendisi değil, Cezan- ne'ın fırçasıyla ona verdiği biçimdi önemli olan. Ama buradan, Durance Irmağının sol yakasındaki yoldan o biçimi tüm ayrıntılarıyla görmek olanaksızdı. Oysa ışık hiç değişmiyordu. Renkler de öyle, kıpır kıpırdılar.
Yeşilin, mavinin, kil topraktan yükselen pembelerin uyumunda sanki dağ yaklaşıyor, bize doğru geliyordu. Belki de, bu bölgenin doğasını romanlarında ölümsüz leştiren Jean Giono'nun yazdığı gibi “yelken açmış gi- diyor”du. Hakkında yazılanlardan biliyoruz. Bir tepe nin yamacına ya da bir zeytin ağacının gölgesine yer leştiriyordu sehpasını Cezanne. Gölge pek koyu değil di belki, ama ressam bu bölgenin çocuğuydu. Alışıktı yakıcı güneşe. Sainte-Victoire Dağı'nı boyamaktan bı kıp usanmıyordu bir türlü. Tıpkı bizim Fikret Muallâ gi bi. O da bu yöreye gelip demir atmış, Akdeniz'in ışı ğında evleri, ağaçları, kıyıda ağlarını ören balıkçılarla Camargue köylülerini, mavi fonda kısa kesilmiş saçları, çivit mavisi bakışları ve olmayan gözleriyle devinip du ran çıplak kadınları -evet, hele onları!- balık lokanta larıyla barları, mor tezgâhlı pembe, sarı, mavi, yeşil kahveleri, o kahvelerde üst üste yuvarladığı şarap ka dehleriyle yalnız ve mutsuz insanları bıkıp usanmadan, kendini hırpalamasına resmetmişti. Yolda, ister istemez Muallâ'nın Greta Bolin'e Cezanne hakkında yazdıkları geldi aklıma:
"Provence olağanüstü güzellikte bir bölgedir biliyor sunuz. Her yere otobüsler var. Aix-en-Provence kenti nin bir ressam peygamberi vardır: Paul Cezanne. Ora ya gidip Baba Cezanne'ın yaşadığı ve resmettiği yerle ri tavaf etmek istiyorum.”
Demek ki Cezanne'ın yaşadığı, yüzlerce tablosunu yaptığı bu bölge, arabanın camından hızla geçen bu mavi-yeşil manzara Fikret Muallâ'nın kâbesiydi. Ne ya zık ki bu isteğini gerçekleştiremedi ressam, Cezanne'ın
coğrafyasını keyfince tavaf edemedi. Yaşamının son dört yılını geçirdiği Reillanne'da parasız ve yalnızdı. Yaptığı tabloların tümünü, ona düzenli bir çalışma or tamı sağlayan Madame Angles'e vermek zorundaydı. Üstelik ayaklarını felç yokluyordu arada bir, aylarca köy kahvesine bile inemediği oluyordu. Hem Muallâ'nın Kadıköy'de, “Bakla Tarlası”nın yanındaki ev de başlayıp az sonra varacağımız Reillanne köyünde son bulan serüveni bir hazin türküydü, Cezanne'ınki gi bi durmuş oturmuş, sakin bir küçük burjuva yaşamı de ğil. Zaten iç dünyasının renkleri, karmaşası, kendi acı larıydı doğada aradığı. Onun tablolarından yola çıka rak, Cezanne'ınkilerde olduğu gibi bir Provence topog rafyası oluşturulabileceğini sanmıyorum. Tuvaline, Al
bastı Defterlerihûe yayımlanan karakalem desenlerine
yansıyan kendi korkuları, karabasanları, özlemleriydi. Özellikle de özlemleri. Onun için mavi egemendi sana tına. Bu mavi kimi zaman Prusya mavisi acılığındaydı kimi zaman da, eğer özlediği çocukluğu ve kadınlarsa, mutluluğu çağrıştıran kobalt mavisi kıvamında.
On beş yaşında yitirdiği annesi Nuber Hanım’ın ölü münden bu yana, belki onlarla olamadığından, Ber lin'de öğrencilik yıllarında Arthur KampPın atölyesinde aşık olduğu kız ayağındaki sakatlığı yüzüne vurduğun dan ya da ne bileyim dört yaşına dek kız çocuğu gibi saçı uzatılıp etek giydirildiğinden, evet şu kahrolası ya şamının hiçbir döneminde sürekli bir aşk ilişkisine bir türlü zaman ayıramadığından hep kadınları özlemişti Fikret Muallâ. Onları düşlemiş, çarşıda pazarda dolaşır, kaldırımlarda “icra-i meslek" eder, sokaktan geçer, Ca- fe Dome ya da Palette'de otururlarken hep onları res metmişti. “Üç Kadın”, “Kadınlar Bakımevi”, “Mor Tez- gâhlı Kadın”, “Kadın Portreleri”, “Makyaj" ya da “Nü’Jerindeki gibi çoğunun donuktu bakışları, gözleri yoktu. Modigliani'nin tablolarındaki kadınları andırı yorlardı. Sarışın, kızıl saçlı, esmer ve kumraldılar. Ve bir ayağı topal, kısa boylu şişman ressam için nasıl da ulaşılmazdılar! Ona Kaliforniya'dan çok sevdiği Peanut kutuları, Amerikan sigaraları, gofretler gönderen Greta Bolin'e yazdığı bir mektupta “Artık bana lazım olan bir paket var ki onu zaten gönderemezsiniz” diyordu res sam. “On beş on altı yaşlarında bir dolar prensesi, se vimli bir Call-girl ya da Starlett, beni öldürmeden, ter- ketmeden ve bana ihanet etmeden yaşatacak biri". Fik ret Muallâ yıllarca oturduğu 7 Impasse du Rouet (Çık rık Çıkmazımdaki atölyesinde, mekân tuttuğu Paris kahvelerinde, iyice alkol bağımlısı olup köprü altların da yatıp kalkmaya başladıktan sonra ya da paranoya krizlerinin ardından kapatıldığı Sainte-Anne'ın koğuşla rında, hemşireler kapıları dışarıdan kilitleyip gidince kim bilir ne çok özlemişti kadınlan! Galatasaray Lise- si'nde yatılı okurken kaptığı İspanyol nezlesini annesi ne bulaştırdığında, Nuber Hanım'ın genç yaşta bu dün yayı bırakıp gitmesinden kendini kim bilir nasıl sorum lu tutmuştu! Neden mi yazıyorum bunları? Yıllar önce Fikret Muallâ'nın da bu yoldan geçtiğini, kamyonetiyle eşyalarını taşıyan kızıl saçlı genç dula nasıl sırılsıklam aşık olduğunu, Abidin Dino'ya yazdığı bir mektuptan bildiğim için.
Bizse güpegündüz kat ediyoruz aynı yolu. İyi ki de öyle yapıyoruz. Manzara nefis çünkü. Sağımızda bula na durula akan, yörenin yaşam kaynağı Durance
Irma-44
ğ'. solumuzda Van Gogh'un ünlü tablosundan tanıdığı mız kederli günebakanlar. Ve uzakta, servilerin ardına sıralanmış mor dağlar. Arabanın camından hızla bodur Şeftali ağaçları geçiyor. Sonra sazlıklar başlıyor yeni den. Ve Apt'a dek yol bağların, hep bağların arasından dolana büküle uzayıp gidiyor. Muallâ'nın köyüne on yedi kilometre uzaktaki Manosque'da yaşamış, ömrü boyunca bu bölgenin doğasını, insanlarını, efsaneleriy le masallarını anlatmış Jean Giono'nun Provence hak anda söyledikleri geliyor aklıma: “Bir zeytinyağı leke si gibi tarihsel sınırlarının dışına sızar Provence. Batıda Khone, güneyde denizle çevrili olsa da, kuzeyde Lus- la-Croix Haute Dağı'nda biten kekiklerin kokusu ve doğuda Briançonnais'nin üzerindeki pırıl pırıl gökyüzü genişletir bu sınırları. Durance Suyu’nun Alpler'in etek lerine doğru açtığı gedik, Sisteron'da, Çin Seddi'ni an dırır. Bu şeddin ötesinde yeni toprakların başladığı sa nısına kapılırsınız, oysa yenilik yalnızca bitki örtüsün- dedir.”
Fikret Muallâ'nın izini sürmek için Sinan Anadol'la birlikte çıktığımız bu yolculukta çevreye, doğanın cö mertçe sunduğu renk alacasına dalıp gitmiyorum yal nızca. Reillanne'a yaklaştıkça heyecanım da artıyor. Orada, Alpler’in eteklerine yakın bir tepenin yamacın daki evinde düşlüyorum Muallâ'yı. Ve sanatçının resim cind en, bir de dostlarına yazdığı mektuplardan tanıdı ğım köyü çok merak ediyorum. Az önce Cavaillon'u ge ride bıraktık. Kavunlarıyla ünlü bu kent nedense Muallâ'nın mutsuz aşklarını, altmışından sonra belki g'rgınna” ama tutkulu bir biçimde, hatta saplantıya va- mcak ölçüde arzuladığı genç kızları anımsatıyor bana.
Elektriği bile olmayan Ayvalık'a resim öğretmeni sı rtıyla atandığı zaman, kendi deyimiyle çoktan “Ayva
lık'ta ayvayı yemişti” Fikret Muallâ, ama memnu mey- vayı hiçbir zaman tadamayacaktı. Reillanne'a ilk geldi ğinde, memnu meyvayı bulamasa da, Taha Toros'a gönderdiği bir mektubunda “polisleri ve pis otelcileriy le maruf bir kerhane” olarak tanımladığı Paris'in gürül tüsünden, kalabalığından, “kırk haramiler” dediği tab lo tacirlerinden uzakta, bir parça huzur bulabilmişti. Kı sa bir dönem sürmüş olmakla birlikte onu sağlığına ve
Fikret Muallâ, Reillanne köyünde, Roma Devri'nden kalan bir kemerin bitişiğine yapılmış Madame Angles'in evinde oturuyordu (altta). "Yaşamın içinden" tablosu onun huzur dolu olduğu günlerdeki ruh durumunu yansıtan resimlerden biri (en altta).
Ö ze l ko le ks iy on
D R . D EM İR O N G E R KOLEK Sİ YO NU
yaratıcılığına kavuşturan bu mutluluğun köy ortamın dan, Reillanne'ın temiz havasıyla -suyundan demiyece- ğim çünkü suyun haricinde her türlü alkollü içkiyi ora da da içmeye devam ettiği anlaşılıyor- alçakgönüllü in sanlarından kaynaklandığı mektuplarında açıkça görü lüyor. İyi ki yanıma almışım Dostlara Mektuplar11. Açıp orasından burasından okuyorum. Özellikle de Reillan- ne'dan hoşnutluğunu belirten bölümleri. Sanatçının çevresinden, komşularından, hatta ona kol kanat ger miş insanlardan yakınmadığı anlar öylesine ender ki, belki de Mulla'nın hep mutlu olmasını istediğim için dönüp tekrar tekrar okuyorum bu sevinçli anların izdü şümlerini:
“Burada güzel bir lokanta da var. Yemekler de mü kemmel. Buranın insanları da pek şeker insanlar, basit ve sevimli kişilerdir. Beni de herkese tavsiye etti, bizim hatunun zevci, ki buranın belediye reisi, yani buranın reisicumhuru. Ara sıra da iyi yemek yiyip kafayı çekme dim değil. (...) İklim son derece sıhhi, hava fena hâlde soğuk fakat kuru soğuk, yani rutubet filan fıstık yok, ci ğerler için şifa. Düne kadar güneş de vardı, harika bir iklim. (...) Sakin bir köy, ne otomobil patırtısı, ne de şe hir gürültüsü. Çok şükür bu yüzden bahtiyarım.”
Fikret Muallâ, resim yaptığı süre içinde sayısız esere imza attı. Çoğunu yapar yapmaz sattı, son yılların eserleri ise Madame Angles'e kaldı.
“Çok şükür Paris denilen o iğrenç şehri, dört hafta oluyor, temelli olarak terk ettim. Yedi yüz kişilik sevimli ahalisi olan, Reillanne adında, beş yüz elli metre yüksek likte dağlar arasında, küçük, şirin bir köydeyim şimdi."
Ne var ki yalnızlık, İstanbul'da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde Neyzen Tevfik'le bir likte altı ay yattığından bu yana peşini bırakmayan ka rabasanlar, hastalık ve ölüm korkusu Reillanne’da da ağır basacak, tıpkı Paris karakollarında ya da Hotel Monceau'nun dar odasında felç olana dek yaşadığı çi leli günlerdeki gibi sanatçının dünyası bir kez daha ce henneme dönecektir. Bu cehennemi de anlatmam ge rek, biliyorum. Örneğin Fikret Adil'e gönderdiği bir mektuptan tahmin edebileceğimiz şu hâlini:
“Beni sorma, ben adamakıllı ihtiyarladım. Felçliyim, sol tarafım tutmuyor, yürüyemiyorum (...) Alt taraftan da, hemen hemen her gün, ishal ve amel beni mahçup
ediyor. Bir canım çıksa gözüm arkada kalmayacak. Böyle bir şey duyarsan sevin. Eh kurtuldu dersin".
Ama yoldayız henüz, Reillanne'a varmadık. Muallâ'nın “kulübem” diye söz ettiği, Madame Ang- les'den dört guaş tablo karşılığında kiraladığı, sırtını bir Roma kemerinin yıkıntısına dayamış evini ve zamanı nın çoğunu geçirdiği Mösyö Canoni'nin kahvesini, ka raciğeri iflas ettiğinden, kahvenin barında artık eskisi gibi içemediği içkileri de görmedik. Ressamın tablola rından birçoğunu Paris’teki özel koleksiyonlarda gör dük ama. Renklerini Provence ışığından alan suluboya larda mor üstünde sarı kırmızı bir hayal kentti Cannes. Yalnızca limandaki yelkenliler değil taş yapılarla eski kale, hatta sokaklar bile mor denizin üstünde bir alça lıp bir yükseliyordu. Sonra, fonda portakal rengi güne şi, gökyüzünü tümüyle kaplayan kireç beyazı bulutlan ve mor kilisesiyle Reillanne sarıların, mavilerin, kırmı zıların arasından belirirken ön planda, hasır şişeli bir Chianti'nin yanındaki tabağa sere serpe uzanmış o ko caman balık. Pembe örtülü masaya yerleş, limonu ke sip üzerine sık, manzaraya karşı afiyetle bir güzel ye! Ama tabakta nasıl da mahzun duaıyordu donuk bakış larıyla balık, nasıl da yalnızdı, öyle sapsarı, kederli. Belki de Madame Angles'in zokasını yutan ressamı, onun köydeki yalnızlığını cisimleştiren bir simgeydi, kim bilir! Ve Muallâ tabloyu bitirdikten sonra, “Ağla maktan / ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece” diyerek mi dibini bulmuştu kendisi gibi bodur ve şiş man, tablonun sağ köşesinde içilmeyi bekleyen Chian ti şişesinin. Evet, geceleri sık sık ağladığı oluyordu yaş lılığında. Ve bir başka tabloda, lokantanın açık pence resinden görülen Reillanne, yeşil tepenin yamacına yaslanmış kırmızı kepenkli evleri, göğün mavisine ka rışan çan kulesi ve kulenin üzerinden akıp giden beyaz bulutlarıyla benzerlerine bu yörede çok sık rastlanılan tipik bir Provence köyüydü. Köy, tablonun genel izle- ğiydi belki, ama ressamın kahramanları, kriz anlarında çizdiği hayvanlar hariç tablolarının hemen tümünde yer alan figürler, yani bar tezgâhlarının müdavimleriy le garsonlar ve bir köşede alesta bekleyen siyah köpek, ilk bakışta hemen öne çıkıyorlardı. Fikret Muallâ Paris'i bırakmış, ama Paris kahvelerinin hayaletleri burada bi le onun peşini bırakmamıştı.
İçinden nehir geçen tüm Provence kasabaları gibi tepelerle çevrili Apt'ı geride bıraktıktan sonra kiraz bahçeleri arasında bulduk kendimizi. Toprak da renk değiştirdi, sarıdan kırmızıya döndü. Aşıboyası maden lerinin yakınından geçiyorduk şimdi, ama kırmızının böyle ansızın yolumuzu kesmesi, manzarayı birden de ğiştirmesi Fikret Muallâ'nın renk dünyasıyla ilgili gibi geliyordu bana. Ressam yaşamı boyunca çok çile çek mişti belki, “Sırtlanlar” diye adlandırdığı, çoğu hayal ürünü “kara kuvvetler”den bir türlü yakasını kurtara- mamıştı. İstanbul'da sanatına musallat olan “leblebici ler” Paris'te kılık değiştirip sanrıya dönüşmüş, hayatı zehir etmişlerdi ona. Ama öldüğünde renkli ve saf, ala bildiğine ışıklı bir dünya bırakmıştı bize. Onu tanıma dan resimlerini görenler başına bunca dert geldiğini tahmin edemezlerdi. Resimlerinden yansıyan bu ışıklı dünyanın bir parçasıymış gibi algılıyordum doğayı. Toprakla kirazların kırmızısı, tepelerin yeşiliyle ırmağın mavisi temmuz güneşinde eriyor, renkler birbirine ka
rışıyordu. Bir lavanta tarlasına girince daha da canlan dı renkler, devinimleri arttı. Muallâ'nm çizmeye doya- madığı caz orkestralarındaki çalgıların, olgun bir balka- bağına benzeyen davulla saksofonların ritmiyle, sarı- yeşil günebakanlara, kekik kokan mavi dağlara doğru rüzgârda dalgalanmaya başladı lavantalar. Ömrümde ilk kez bir lavanta tarlası görüyordum. Uzun süre kay bolup gittim tarlanın içinde. Jean Giono'nun “Proven- ce'ın ruhu” dediği, baygın kokulu bir demet lavanta topladım Muallâ'nın mezarına koymak için. Gerçi ke mikleri yurduna götürülmüştü ressamın, artık Karaca- ahmet'te yatıyordu ama olsun. Burada ölmüş, önce bu ülkenin toprağında huzur bulmuştu ya! Mezarına olma sa da evinin bir köşesine koymak istiyordum lavanta demetini, Muallâ'nın trajik yaşamının tanığı taş duvar lar, boyalarını kardığı paletle sehpası, son yıllarında elinde olmadan pislettiği yatağı bundan böyle hep la vanta koksun istiyordum.
Bir dönemecin ardından göründü Reillanne. Ressa mın tablolarındaki gibiydi, yüksek bir tepenin yamacı na tünemiş, Ortaçağ’dan kalma şato kalıntısı ve kilise siyle öyle bir başına, doruklarına bembeyaz, top top bulutlar üşüşen Alpler'e karşı yapayalnız bir köydü. Tırmandıkça evler çoğaldı. Kırmızı, yeşil, mavi, ke- penklerin arasından geçip gittik. Muallâ'nın evi en te pede, kilisenin çan kulesine neredeyse bitişik, taş du varlı ve tek katlıydı. Yokuşun başında, eski Roma ke merine komşu olduğundan yüksekçe bir terası vardı. Burada yaptığı bir tablodaki gibi kepenkleri mora bo yanmıştı. Tüm köyde bir tek onun evinin kepenkleri mordu, menekşeye çalan acı bir mor. Sımsıkı kapalıy dılar ne yazık ki. içeriye giremedik. Odalarını, yaşa mında ilk kez edinebildiği banyosunu, lürkiye'deki dostlarından gelen sucuk, pastırma, sigara paketlerini heyecanla açtığı mutfağını, özlem dolu mektuplarını eski yazıyla çalakalem yazdığı masayı, geceleri renkli düşler görüp sanrılarla boğuştuğu yatağını göremedik. Madame Angles'in üç yıl önce öldüğünü biliyordum. Ama kızı Françoise'ın evi onarttığını, yazları buraya ta tile geldiğini söylemişlerdi. Lavanta demetini kapıya bı raktıktan sonra çaresiz yukarıya, kiliseye doğru çıktık. Orada, çan kulesinin gölgesindeki banka oturdum. Aşağıda kırmızı kiremitli çatıları, döne kıvrıla güneba- kan tarlalarına dek inen dar sokakları, geniş alanı ve Çeşmesiyle köy, karşıda Alp Dağları vardı. Nedense bir özlem duygusu kapladı içimi. Fikret Muallâ'nın da dört yıl boyunca bu manzaraya baktığını, mor bulutlar dağ ların doruğuna toplanırken İstanbul'u, gençliğinde yap tığı suluboya resimlerde hâlâ cıvıl cıvıl yaşayan Bo- ğaz'ın mavisini, Eyüp'teki mezar taşlarını, Ayasofya nın sarı duvarlarını, Haliç'teki yelkenlilerle Erenköy'ün köşklerini özlediğini, belki eli annesinin yumuşacık elinde, kendini Kadıköy vapuruna binerken hayal etti ğini düşündüm. Sonra, Sinan'la birlikte köye indik. Muallâ'nın “Kanuni” adını taktığı Canoni'nin kahvesini sorduk, gösterdiler. Çok eski, çok güzel bi kahveydi, yıllardan beri hiç değişmemiş, tezgâhı, aynaları, masa ları, hatta iskemleleri İtile yenilenmemişti. Duvarda Muallâ'nın arkadaşı, Fransız ressam Philippe'in tablola rı asılıydı. Philippe'i sorduk, iki yıl önce öldüğünü söy lediler. Canoni de çoktan göçüp gitmişti bu dünyadan. Kahveyi şimdi torunu işletiyordu. Ona Muallâyı tanıyıp
tanımadığını sordum. Dedesinden çok dinlemiş. “Sizi görür görmez onun için geldiğinizi anlamıştım” dedi. “Buyrun bir şeyler içelim.” Bara, sıra sıra dizilmiş içki şişelerinin karşısındaki yüksek taburelere tünedik. Ka dehlerimizi Muallâ'nın anısına kaldırırken neden bil mem, kendisiyle hiç karşılaşmadığım halde ressamın ölümüne değil de yaşamına ağlamak geldi içimden. Onu tanıyan hiç kimse kalmamıştı köyde. Ama mek tupları, hakkında yazılanlar, en önemlisi de yapıtları elimizin altındaydı çok şükür. Beni ilk kez Fikret Muallâ'nın dünyasıyla tanıştıran sevgili Abidin Di- no'nun kitabında yazdıklarını anımsadım:
“1970 yılında, Fikret Muallâ'yı yolcu ettik. Orly Ha- vaalanı'ndayız. Ne çok gürültü ediyor bu uçaklar! Fik ret Muallâ Türkiye'ye dönecek, tabutun içinde, bir uça ğın sintinesinde. Tepkili motor gürültüsünü duymaya cak, gökyüzünü görmeyecek ama, sonunda Yeşilköy Havaalam'na inecek. Bunu kimse bilemezdi önceden, ne falcı Ahmet Bey, ne niyet çeken kartal, ne ben, ne Muallâ, bunun böyle biteceğini kimse kestiremezdi. (...) Hem bana öyle geliyor ki o, Karacaahmet'te,
dur-Paris'in en ünlü kiliselerinden biri olan Sacre-Couer, Muallâ'nın resimlerini süsleyen öğelerden biriydi.
madan kendi mezarının resmini çiziyor, her sabah Sa- lacaklı işçiler işe giderken tavşan kanı ışığın tadını çı karıyor, çize çize, alacakaranlıkta.”
Dino'ların, Güzin ve Abidin'in, Saint-Michel rıhtımın daki evinde İstanbul'dan gelen dostlarla ne çok konuş tuk, Fikret Muallâ'yı. Onun kemiklerinin Türkiye'ye gönderildiği yıl gelmiştim Paris'e, çiçeği burnunda bir yazardım. Resme ilgim de o zaman, Sorbonne'da izle diğim derslerle birlikte başlamıştı. Abidin Dino haklı. Bir ressam için ölüm, keyfince resim yapmak değilse eğer, ne ki? Burada, Provence göğünün altında, keyfin ce olmasa bile en güzel resimlerini yaptı Muallâ. Ve otuz bir yıl önce bu köyde öldü. Bugün on dokuz tem muz, onun öldüğü gün. Güneş her zamankinden daha yakıcı, dünya onun tablolarındaki kadar güzel.
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi