‘t '
•.
'/ó?
TU¡HH U K i V t r
-p sm
ıııı=ııııııiMiiHiııııııiHiıııııııııııın!iınnııııııiMnıınuııiHi!iııı»!iiHHiıımıiHmmııııiHiıımıımşnn
İ
D Ü Ş Ü N C E L E R
\
ııııİıiııımııııtmııi!iıi!!iıııııııııınıımııımınıiMi!mıımııııııimmııııııııııııııımıımımnıımııı!iiıı
Sait Faik H ikâye Arm ağanı
yeni
L .
«Sait Faik Hi kâye Armağanı», oğlunun ölümün den sonra (11 ma yıs T954), ünlü hi kayecinin anne
si Makbule Abastyanık tarafın dan kurulmuş, 1955 - 1959 yılları arasında Sabahattin Kudret ile Haldun Taner. Tahsin Yücel. Ne cati Cumalı, Orhan Kemal Ok tav Akbal'ıh eserlerine biner li ra ödül vererek, 1960 - 1963 yılları arasında duraklamıştı. Makbule Abasıyanık’ ın vasiyetini yetine getiren «Darüşşaîaka Kurumu», bu miktarı beş misline çıkararak bu eski armağanı yeniden canlan dırdı. Sait Faik’in ölüm yıldönü münde Türkivenin en büyük ödü lünü (5.000 liralık) iki yarar ara sında paylaştırdı.
Bu yılın bikâve armağanı. 1963 yılı içinde yayınlanmış 11 hikâye kitabından armağana katılan 7 tanesi içinden seçilen Mehmet Şeyda’nın «Başgöz Etme Zamanı» ile Adnan Özvalçmer’in «Sar» a- dmdaki kitaplarına verildi. İkin ci Dünya Savaşından sonra bizde hızla gelişen hikayeciliğin bir duraklama devresine girdiği, eser sayısının yıldan yıla azalışından, jüri üyelerinin değerlendirmeden çok teşvik etmeye yönelişlerin den anlaşılıyordu. Eski öncülerin çoğu sanat yolunda direnmekten, var geçmişler, 1961' den bu yana yıllık vaym sayısı iyice düşmüş, yayınevleri artık telif roman ve hikâye yayınlamaktan vazgeçmiş ler. armağana katılan eserlerin çoğu telif haklarından vazgeçile rek birtakım özel anlaşmalarla basılabilmişti Buna benzer şart lar altında ezilen yeni edebiyatı mızın gittikçe daraldığı, kabuğu na çekilip okuvucusunu kaybetti ği. hamleci öncülüğünü yitirdiği açıkça görülüyordu.
Yedi kitaplık namzetler liste sindeki eserlerin, jüri üyelerini tam anlamı ile tatmin etmemek le birlikte, birbirinden büyük farklarla ayrılan iki hikaye anla yışında toplandıkları görülüyor du. Jüri, armağanın başarısını sağlamak, derleyici ve teşvik e- dici bir rol oynamak, daha baş langıçta nesiller arası çatışmala rı tahrik etmemek amacı ile her iki anlayışın öncülerini
destekle-hikâyeciliğimizde iki
\
akım
Yazan:
T A H İ R A L A N G U
\
. J
me ilkesinde birleşmişti. Ama
da-toparlayıp ortaya koyabilmişti. Onun gerçekçi hikâye ve roman da 1937 den öu yana 26 yıllık bir emeği vardı. Bunca y ıl sanat ve yazı yolunda direnip durmasın daki çabası bir yana, dilinde, an latışmda, hikâyeyi kuruşundaki titiz işçiliği, uzun ve çetin çalış malarının bir sonucu idi. Bü ki tabında, onun Zonguldak kömür bölgesi insanlarını anlatan eski hikâyelerinden ikisinde, Meh met Şeyda’nın, ırgatbaşılar, pu- vantörler, büre adamları arasın da dönen dalavereleri, yerin al tındaki maden damarlarında ya şanan hayattan daha iyi bildiği görülüyor. Bu iki hikâyesinde ya rı okumuş küçük memurların, moral düzeninden kopmuş küçük hayatları ile halkın onların dışın da bir başka çizgiden sürüp gi den yaşamalarını karşılaştırıyor. Diğer iki. hikâyesi «İpe Çekilecek Herif»le «Erkek Amed» hikâyele ri, büyük şehir insanının günde lik yaşayışını yumuşak ve mizah çı bir açıdan tasvir ediyor. Bu hi kâyelerinde bilerek frenlenmiş, bizdeki eski ve yerli mizah anla yışı ve ölçüsünden ayrılışı gö rülüyor. Günümü? genç öncüle rinin «anlatım darlığı, hikâyeyi kısırlaştırıcı zorlamaları» karşı sında, Mehmet Sayda’da, hikâye nin her çeşidini, çevreye, kişile re göre değiştirerek ustaca kul lanma yeteneğinin geliştiği açık ça görülüyor. Bazılarının «gaze telerde kendini harcama» olarak gördükleri çalışmalarının ona ka zandırdığı bir üstünlüktür bu. O nun daha sonra romanlarında da işlediği bir üçüncü anlatım yönü de, büyük şehirdeki aile, töre ve toplum bağlarından kopmuş, ne kişisel bir disipline, ne de başka değer Ölçülerine katılamamış «hu zursuz yalnızlar» ı anlatan hikâ yelerinde belirmektedir. «Evimin Erkeği», bu kitabında, tek başına da olsa, sanatçı titizliği ile kılı kırk yaranların bile beğenebile cekleri, çözümleyici yeni bir an latım örneği hâlinde karşımızda duruyor. «N e Ekersen» adındaki romanında ele aldığı, önleri
tı-buluveriyoruz. O- nun insanları bir yerde takı lıp gerçek hayat çatışmasındaki sü rekli savaşı bı- karşılarına çıkan o
ha bu iki toplantıdan, yeni hi- kanmış yaşamalarım kuratnıyan. kâyeciliğimizde tam anlamı ile
karşı duran iki anlayışın daha u- zunsüre, ne teşvik, ne de değer-, '’t^Kmîttede aynı sırada tutula- ,.n;i.Y?c»S! da anlaşılıyordu.
Mehmet Şeyda’nın «Başgöz Et me Zamanı», yazarının en güzel hikâyelerini derlememekle Hir- , tikte öncü gerçekçilerin «halkçı ve toplumcu» kolunun hikâye an layışını temsil ediyordu. Yazar, hi kâyeleri dergilerde çıkalı çok yıl lar geçtiği halele eserlerini kitap düzeninde ancak son yıllarda va- yınlıyabilmişti. 1937 - 1946 villan arasında yazdığı bu hikâyelerini ancak 1940 - 1959 yılları arasında çeşitli dergiler ve gazetelerde bastırabilmişti. Kitap düzeninde çıkmaları da. tâ bu villa re kadar sürüp gelmişti Mehmet Şeyda’ nın eserlerine hurUn kıvıranlar, ondaki bu eskiliğe ve geç kalmış lığa, bir de «geçim kaygısı île» dergi ve gazetelere «mizahtık ve çalakalem» yazılar yazmasına de ğiniyorlardı. Karşı taraftakiler ise yalnız «sanat için yazıyor ve yaşıyorlardı.
Mehmet Şeyda, bu hikâyelerin- de kendi yaşantıları ile dış dün yanın kişileri arasında rahat ve emeği vardı. Bunca yıl sanat ve iddiasız bir denge kurabilen sağ-: lam ve ölçülü bir toplum satirei-! ligine, gerçeği, acılığa ve karam-; yarlığa düşmeden anlatma olgun luğuna ulaşmış görünüyordu. E- vet, bu hikâyeler küçük hikâye: akımının seller gibi coşup aktı ğı o mutlu ve zengin yıllardan kalmıştı. Ama Mehmet Sevda, bunları ancak 1953 den bu yana'1
boşluktaki kişilerin şaşkınlıkları nı, davranış psikolojisinden yarar lanan bir anlatışla bu hikâyesin de ele alıyor. Ne aşın duyarlığa, ne de _ soğukkanlı bir şertlilt sap lântlsma’’ düşmeden' ne gereksiz ve bulanık bir ayaklanma, ne de çiğ protestolara bulaşmadan...
Armağanı paylaşan öteki hikâ ye anlayışının örneği. Adnan öz- yalçmer’ in «Sur» adındaki kitabı idi. «Panayır» adındaki ilk kita bında, dili, anlatışı, gerçeğe yö nelişi, onu yorumlayışmda yeni aramalar peşinde olduğu görülü yordu. Gerçeği verirken kişileri nin iç yaşantılarına doğru kayıyor, her şeyi gerçekle «onun ötesinde •lanın» arasındaki boşlukta de ğerlendirmeğe çalışıyor, kendi genç 'Öncüler neslinin «karamsar bunalım» akımına bağlanıyordu. Hikâyelerinde gerçek yaşama, gündelik hayat yürüyüp gider ken bir yerde kesiliyor, düzende yerini bulmuş, yaşama içinde an lamlı olan berşey birdenbire ya van, tatsız, anlamsız oluveriyor. Kendimizi, bizi sarıp götüremiye- cek, bağlıyamıyacak kadar «hoş ve saçma» bir dünyanın içinde
takıyorlar,
bulanık «gerçek ötesi» nin uyuş turucu kucağında «hiçliklerini, yoksulluklarını, çaresizliklerini» avutuyorlardı. Yaşamanın öyle bir dönemeci vardı ki, sanatçı, o noktayı kendini zorîıyarak bulu yor, kişisini de o noktaya ,o dö nemece sürüklüyordıa, Oradan bi ze, renkli, mutlu, düzenli gibi görünen her şeyin, çarpışarak ve çalışarak elde edflecek, her şeyin, «hazin bir hiçlik ve saçmalık» olduğunu gösteriyordu. Yeni ki tabında ise artık kendini zorla mağa hacet, kalmadan bu döne mece yerleşmiş. Yeni öncülerin «gelenekçi eski hikâye anlatımı» dedikleri gerçekçi edebiyatımı zın ulaştığı değerlerden kesin o- larak kopmuş. Artık kişisi de kal mamış. Yazarın kendisi bütün in sanların yerini almış. îşte bu dö nemeç noktacında günümüz genç hikayecilerinin çok önem verdik leri bir protestoyu bize yönelti yor: Racalarda bir tutam duman hile yok. Gök bulutsuz, alabildi ğine bulutsuz, düz sonsuz, boş. Uzun süredir taşın altında sakla dığım bıçağımı çıkardım. Durdur madan göğsüme daldırdım. Ses sizliği bozmak için. Yalnız bunun için.» Burada kendi nesli ile bir- leşerek ortak bir tiksintiyi ifa de ediyor: içi boş kılıflar, cilâlı ve boş kabuklar, çevrenin büyük ve renkli kalabalığından uzak ol mak. Belki de bu, batılı kılığına bürünmüş olan doğulunun için deki sürekli boşluğa, dışındaki çiğ sahteliğe’ yöneltilmiş bir hi civdir. Yazar, büyük beton yapı lar, asfaltlarla tıka basa doldu rulmuş bu şehrin altına batmış kalıntılardan haber veriyor. Bun ların iniltilerini bize duyurmağa çalışıyor. Bu sağır maddelerin altına gömdüklerimiz henüz yarı canlıdır. îyiee sivrilmiş, korkunç, hasta bir duyarlıkla, bu enkaz altında nefes almağa çalışanların zehirli acısını duyurmağa çalışı yor, Bu yeni hikâyelerinde yal nızlığın, bırakılmışiığın karam sarlığına batmış, bir soy şehvetli direniş içinde, suskun bir isyan cı tasvir ediliyor. Bu isyancı, yer li değer ve bağlardan kopmuş, sürekli bir tutkuyla batıya atı lan, yolu kesilmiş, topluma ulaş ma uı#Qtlannı da yirirmiş bîrüiy- -çhndır.i, Bu yeni adam, yok olan, ezilen değerler karşısında onları savunmağa yönelmeden, neleri beğenmediğini, nelere karşı oldu ğunu da iyice belirlemeden, yır tıcı ve takır rakır sert bir isyana ulaşmış. Bunu çağının gencinin bir bildirisi olarak sunuyor. Bu , yüzden hikâyeleri daha çok dene meleri andırıyor.
Cumhuriyetten bu yana öncü gerçekçiler, yeni edebiyatımızı o zamana kadar görülmedik bir öl çüde yurt gerçeklerine ve halkı mızın sorunlarına ve hayatına bağlıyorlar, sağlam' bîr temel kurmağa çalışıyorlardı. Öncüler, hayatları ve mutlulukları pahası na, bîr yeni anlatım yolu kur muşlar, edebiyatımızı yavaş ya vaş genişliyen bir okuyucu kala balığına doğru götürmeğe başla mışlardı. Bir zamanlar Türkiye- de 30.000 roman okuyucusu var ken, Cumhuriyetten sonra, Reşat Nuri’nin bir kaç kitabı ile ulaş tığı sayıyı bir yana bırakırsak, 5.000 baskılı bir kitap ancak üç yılda satılabiliyordu. Öncü ger çekçiler bu fâvid çenberi aşabil- mişler, milletle edebiyat arasın da bir bağlantı kurmağa yönel mişlerdi. Bu yeni hikâye akımı ise, batının en son modellerine bağlanırken elde edilen bu geliş meyi durdurma sonucuna ulaştı. Sait Faik Hikâye Armağanı, işte bu iki karşı anlayışı yan yana getirip sırtını sıvazladı.
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi