İNSANLAR
BİR AŞIRA OTUZ YIL KALA CAN YÜCEL
Dudaklarında küfür ve tütün
Biraz çapkın bir
baba, ona aşık
güzeller güzeli
RomanyalI mahzun bir
annenin çocuğu. Şair ve
çevirmen. Şiirleri ve
güncel konulardaki
zekice yoru mlan hep
olay olan bir düşünen
adam. Zaman zaman
küfürün en
sunturlusunun,
; argonun, öfkenin,
\
gülmecenin yanında bir
duygu adamı. Bir
modern çağ dervişi;
Can Yücel...
O
nu Kuzguncuk’taki sahil kahvesinde bulursun de mişlerdi. Randevu için ara dığımda aynı adresi verdi Can Yücel. Gerçekten de Kuzgun cuk’ta hangi bakkala veya büfeye sor sanız, tarif ediveriyorlar Yüceller’in evini ve müdavimi olduğu kahveyi. Hatta bizzat eşlik etmeye talip oluyor lar. Sahildeki caddede bulunan kahve onun ikinci adresi... Ertesi gün bu kahvede buluştuğumuzda bir kaç gün sonra da havanın yine böyle güzel ol masını umuyor ünlü şair. 70. doğum yıldönümünde. Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçekleştirilecek olan J jübilesi öncesinde konuşacağız CanYücelTe.
Şair ve çevirmen. Şiirleri ve güncel konulardaki zekice yorumları hep o- lay olan bir düşünen adam. Zaman za man küfürün en sunturlusunun, argo nun, öfkenin, gülmecenin yanında bir i duygu adamı. Bir modem çağ dervişi. Hâlâ bilmeyen var mı? Yazar, felsefe ve edebiyat öğretmeni, Maarif Mü
fettişi, Milletvekili, İsmet Paşa dö nemlerinin Milli Eğitim Bakanı, Kon- servatuvar ve Köy Enstitüleri ve Ter cüme Bürosu kurucusu Haşan Ali Yü- cel’in oğlu.
Çocukluğundan söz ederken ikizi ni anlatıyor, Canan’ı. Bir de öyle bir babanın oğlu olmak. İster istemez Atatürk ideolojisinin bünyesinde ya şadığını yavaş yavaş kavrıyor. Aslın da bir de dede var, telgraf nazırı Ali Rıza Bey. Mevlânakapı tekkesi müri di, ney üfleyen. Sonradan softa kesi lip babasına kızan, annesine şapka giydiği için öfkelenen bir dede. Nesil dalgaları...
“Babam biraz sinirliydi. Boğaziçi okulundaydım. İlkokul üçte. Kızkar- deşimle kavga, mavga derken evde tutunamadık. Evden yolladılar. Leyli yollandım. Çok üzülmüştüm.”
. Tam yetmiş koca yılı devirmiş şair Can Yücel, bunu çocuk kırgınlığıyla anlatıyor. Aynı şehirdeyken kızkarde- şiyle kavgalar yaptığı için leyli yol lanmak, daha doğrusu evden uzaklaş tırılmak... İşte o zamanlar başlamış şi ir. İlk şiirleri on yaşındayken yazıl mış. Sonra ne mi olmuş? Benimsemiş olayı. Sıkı bir futbolcu olmanın dü şüyle top peşinde koşturmuş.
“Tam alışmışken babam vekil ol du. Ankara’ya göçtük. Ankara’da de ğişti durum. Daha çok Anadolu eşra fının çocukları vardı. Annemin başına şapka kondu.”
Biraz çapkın bir baba, ona aşık gü zeller güzeli RomanyalI mahzun bir anne. Babanın uçuk kaçık ruhuna kar şın herşeye göğüs geren bir anne.
“Ankara’da Teşmektep’e gittim. Hiç sevmedim. Futbol da yok. Sonra Atatürk Lisesi’ne gittim. Daha çok halk çocukları vardı orada. Sonra ba bamın önayak olduğu klasik Şube açıldı. Nurullah Ataç, Cevdet Kudret hocalarımızdı. Sekiz öğrenciydik. Dünya edebiyatını tanıyorduk.
ce öğreniyorduk.”
Şiire ara verdiği zamanlar olmuş. En kızdığı şeylerden biri örnek öğren ci gibi gösterilmek. Bunun için aykırı lıklara başvuruyor, babasının arabası na binmiyor. Sonra onu İngiltere’ye Cambridge’e yollamışlar. 1946 yılı. Bu da ayrı bir gariplik. Dil Tarih Fa- kültesi’nde Almanca öğrenmişken, Alman edebiyatını biliyorken, baba “öyle münasip” buluyor...
Hem İngiliz gibiliğe, hem hayatta kuş gihiliğe razı değildir. Bertrand Russell hocasıdır. Ondan çok yararla nır. Fakat etrafında onun bildiğinin on misli Latince bilen Katolik çocukları vardır bir de. “Arayı kapatamadım. Sonra Paris’e geçtim” diyor. Bu arada hemen ekliyor: “İyi ki akademik kari yere girmemişim. Bugüne kadar beş, on kere kovulurdum...” Nedeni belli.
§
işeye girmek. “Serserice birtahsildi” diye nitelediği Paris yıllarında Türk lirası epey de ğerlidir. Öğrenci bursuna ek inci, boncuk dizmeler, şişe rek lamı. Hani şu öne arkaya karton takı lıp yürüyerek yapılan reklam işi. Bu na şişeye girmek deniyormuş. Sonra babadan “Dön” çağrısı gelmiş. Hal buki o patatesle idare ederek mutlu bir tahsil yapıyor. Avni, Bedri Rahmi’ler, Selim, Şadi Çalık, İlhan Koman’lar, hepsi orada. Resim yapmamış ama re simden iyi anlar hale gelmiş.
Sonra Ankara’ya dönmüş. Yıl
1950... İmtihanlara giriyor, kazanıyor ama işe alınmıyor. Babası mebusluğu kaybetmiş ve siyasette zor durumda. Çeviriler yapıyor o da. Derken, yaşa mında önemli bir olay: Güler Ha nımda tanışıyor. Yani 1956’dan beri birlikte yaşadığı, üç çocuğunun anne si olan, halen aşık olduğu kadın.
Bir yıl sonra
B B C ’de Türkçe bö lümünde spiker olu yor. Sonra Marma ris’te turizm şefliğine geçiyor. Fakat rahat durmuyor. Palmiye lerin kesilmesine kar şı çıkıyor, bina yapı lacak yere Atatürk büstü diktiriyor. Eşi öğretmenlik yapıyor. Bu arada çocukları oluyor: Su, Güzel ve Yeni Haşan. Çocuk lar genelde iyi man zaralı, iyi havalı yer lerde Boğaz’da otur duklarından olacak, Su ressam oluyor, Güzel; Balıkçı. Yeni Haşan (Ki dede Ha şan Bey, “Biz eskidik mi?” diye kızmış bu
isme) Amerika’da
nöropatolog.
Can Y ücel’in bir de tutuklanıp iki bu çuk yıl hapis yatması
var. Şiirden değil, çeviriden. İki çevi- j ri yapıyor. Biri Che Guevera’nın ‘İn san ve Sosyaiizm’i, diğeri ‘Gerilla j Harbi’. İkincisi üç bölümden oluşu yor, Guevera’nın, M ao’nun ve bir i Amerikalı generalin günlüğünden. Amerikan general kontrgerillayı anla tıyor. Bu yüzden yatıyor.
“Af bir atıfettir / Şartı bunun neda mettir / Nedamet de hıyanettir, / Hıya net de fazilettir, / Faziİeti faşizmin... / i Bunlar eveleye, geveleye böyle, / Eninde sonunda Af’fı verecekler bize. : / Amaaa
/
Biz onları, biz onları affet-j
meyeceğiz, azizim...”7 4 ’te yayınlanan “Bir Siyasinin Şi irleri” o dönemin ürünü. Çevirileri ise malum, “Salozun Mavalı” (P.Weiss), “Sırça Kümes” (T.Williams), “Güne şin Çocukları” (Gorki), “Bahar Nok tası” (Shakespeare)... Bu arada bir de kaset yapmıştı. Ne kadar sattığını o da bilmiyor. “Maaile” kitabında ise ma aile tek yürek olmuşlar...
Politikayı seviyor. O hep yaşamı nın bir parçası: “Eskiden İşçi Parti- | si’ndendim. 64’te girdim. Kurulduğu yıllardı. Daha sonra aktif politikayla
j
■ İNSANLAR
■ H M M M H İ
uğraşmadım. Emek Partisi’ne kurucu olarak girdim ama yaşım artık kaldır mıyor politikayı. Yazı yazmak daha iyi geliyor. Yaşadığım sürece aile ica bı da politikayı hep izledim, bugünkü kadar seviyenin düşük olduğunu hiç görmemiştim. Çok seviyesiz bir poli tika yapılıyor. Yazanlara bol malzeme çıkıyor ama bir yurttaş olarak da üzü lüyorsunuz. Yazıyla bir sonuç alamı yorsunuz. Herkes bildiğini okuyor...” Can Yücel, insanların derdini tam anlatamadığını düşünüyor.
Depolitize olan toplumdan da fazlasını beklememek gerekiyor ona göre. Yine de karamsar değil. Bir gün bir şeylerin değişebileceği ne inanıyor. Yeni yetişen neslin iyi okumadığım dü şünüyor. Kendi yaşamında ise geriye dönüp baktığın da “Keşke” dediği bir şey yok: “Pişmaniye yemiyo rum...”
Sağlığı sinyaller veri yor. Karaciğer büyüyor, nefes darlığı var. Bu ne denle çok sevdiği Datça’ya gidebilmek için havaların iyice serinlemesini bekli yor. Onun yaşamı hep yazı, hep şiir... Şimdiki siyasiler eskilerden daha toleranssız şiir konusunda diyerek ör nek veriyor: “Mesela İhsan Sabrı Çağlayangil çok daha
iyi anlardı şiirden. Erbakan anlamaz, Demirel anlamaz. Tansu’nun dünya dan haberi yok zaten. Yalan şiirden sayılıyorsa, onu elhak biliyor.”
S
isteme ters düşmek. Neyazsa, ne düşünse sisteme ters düşen biri oluyor. Bu na sıl bir şey? “Kendinize gü venmiyorsanız, kenarda hissedersiniz kendinizi. Kadrinizin bilinmediğin den şikayet edersiniz. İnsan kendine
acımaya başlar zamanla. Böyle bir sürü adam ziyan olup gitti. Onlar dan ayakta kalabilenler oldu. Hem ters düşüp, hem de ayakta kalabilmek için insanın kendine güvenmesi la zım. Çok sağlam istidat lazım. İyi okumuş olmak lazım.”
Türkiye’de şiire desteğin olmadığı malum. İnsanların kitap bile okuma dığı bir ortamda şiir yazmak ise... “Oktay Rıfat gibi çok iyi bir şair, bir kitabı yeniden basılsa sekiz yüz satar. Nazım Hikmet satar, bir ara Özdemir Asaf sattı, o da bit ti. Orhan Veli satıyor. Şiirle yaşamak çok güç Türki ye’de. Yan destekler yok. Avrupa’da da, Amerika’da da üniversitelerden çağırır lar, dersler verdirirler, rad yoda konuştuğu zaman iyi para verirler. Televizyonda. Yan gelirler vardır. Türki ye’de bu yok. YÖK faslın dan sonra üniversiteyle hiç ilgimiz yok. Eskiden gider şiir okurduk. Şimdi kapısın dan geçemezsin.”
O sürekli yazıyor. Leman dergisine, Öküz dergisine, Evrensel Kültür’e yazıyor. Sevdikçe, öfkelendikçe ya zıyor, kahkaha çiçekleri açtı rıyor okurlarının yüzlerinde. Kıyasıya yaşamayı aşılıyor. Tanrı “dalya”lar nasibetsin
Can Baba!.. ■
56
NOKTA 29 EYLÜL - 5 EKİM 1996Taha Toros Arşivi