40 yıl önce 40 yıl sonra

Tam metin

(1)

‘Yazan katibin suçu ne

Mevlam demiş böyle yaz’

Fırat kenarına kurdum kazam

Ben severim okuyanı yazanı”

O

TOBÜS durunca Fırat kenarında, yolcular gibi ben de koştum Fırat’a. Sebilhane ibrikleri gibi dizilendik! Eller, ayaklar, burunlar bigüzel yıkanıyordu! Bir Ortaanadolu (Aksaray) çocuğu oİaln ben, şimdi ilk kez Fırat Nehri’ni görüyordum, elliyordum suyu, yeşilimsi grimsi.. Suyun ortasında kocaman bir kibrit kutusu vardı, bitakım adamlar ellerinde uzun sırıklar bu alamet kutuyu bize doğru getirmeye

çabalıyorlardı, yanımdaki adama, ‘‘Amca, bu ne?” dedim. Yüzüme bihoş baktı, “Gemidir” dedi!

Sonra, yaradana sığınıp bu “gemi”ye doluştuk, otobüstür, insandır, inektir, koyundur falan! Sulara kapıldık gidiyoruz, ellerinde uzun sırıklar olan adamlar ki zaar bunlar da “gemici” idi, kan ter içinde o alamet kutuyu karşı yakaya ulaştırmaya çabalıyorlardı.

Fırat üzerine ünlü Birecik Köprüsü’nün yapımı için de insanlar çabalıyorlardı..

Ve 1953’ün Urfası.

B

ir cadde üzerinde yontma taştan akü almaz bir güzel ev, “Urfa Palas Oteli” İkinci kat salonu, kırık dökük iskemleler, bir salaş masa.. Ama duvarda iki karış eninde altın yaldızlı nakışlı bir çerçeve ve çerçevenin içinde kristal bir ayna! Tastamam kel başa şim şir tarak. Caddeye bakan kocaman bir balkon. Bir faytona atlayıp ver elini

Halilürrahman Camii.. Ağzım açık bakıyorum bu mimari şaheserine.. Bir park var, içinde kocaman kocaman balıkların gezindiği alamet bir havuz. Sonradan öğreniyorum, havuzdaki su neredeyse kanallarla, açık kapalı Urfa’yı dolanırmış. Bir sakallı amca, balıkların fotoğrafını çektiğimi görünce gülümsemişti, sonra çay söyledi, adı H u rşit’miş. Hoca..

B

SOLDAN SAĞA: 1- İnce bir zar içindeki protoplazma ve çekirdekten oluşmuş, bir organizmanın yapı ve görev bakım­ larından en küçük birliği, göze - İvedi, ivedili. 2- Yapay reçine verniği ve tutkalı üretiminde kullanılan temel gereçlerden be- az, billursu toz - Matematikte sabit bir sayı - Fakat, lâkin. 3- lir çeşit kama, hançer - Su (Eski dilden). 4- Arıtımevi, tasfiye­ hane. 5- Başlangıcı olmayan, öncesiz - Rütbesiz asker. 6- Yetke, sulta. 7- Kuran surelerini oluşturan cümlelerden her bi­ ri. 8- Gemi çatmasında eğri parça - Kasaplarda satılan kesil­ miş hayvan. 9- Köken, kaynak - Lübnan’ın plaka işareti. 10- Kokmuş hayvan ölüsü - İşverenin işçileri topluca işten uzak­ laştırma ya da işten çıkarma kararı. 11-Törebilim, ahlakbilim - Macaristan halkından olan kimse. 12- Örgütte etkin üye.

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1- Küçük oda - Omuzluk. 2- A- zotlu besinlerin vücutta yanmasıyla oluşan azotlu madde - Saygı göstermiş olmak için birini ya da bir yeri görmeye git­ me. 3- Şubat ayında önce havada, sonra suda ve en sonra toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık yükselişi - Ulaşım, muva­ sala. 4- Bir seçimde adaylardan hiçbirinin gerekli oyu

sağla-(Bir Urfa türküsünden)

Kapkara sakalları var, yüzü sevecen. “Malûmatınız mevcuttur sanırım?” “Bişeyler okudum, duydum, bikere de zatıalinizden dinlersem ihya olurum..” Gibüerine laf ettim galiba..

“Malumunuzdur, Babü hükümdarı

Nemrut’a müneccimi geldi, dedi ki, senin bir oğlun olacak, tab’anı dininden edecek.

Nemrut deli gibi oldu, deragap hamüe kadınları toplattı ve öldürttü, bir tanesinde hamilelik sezilmemişti, adı Zeliha olan bu kadın sonraları hamile olduğunu anladı, kaçtı, şuradaki mağarada doğurdu, geyikler gelip süt verdiler. Adı İbrahim konulan bu çocuk büyüdü, putları kırmaya başladı..

Nemrut da gazaba geldi, İbrahim’i yakalattı. Şuraya dağlar gibi odun yığdırdı, yaktırdı. Şu gördüğünüz taş sütunlara mancınık

koydurtup İbrahim’i ateşe doğru attırdı, zira ateş o kadar hararet veriyordu ki mancınıkla attırm aya mecbur kalmıştı. Emr - i ilahi ateşi göl yaptırdı, etrafında çiçekler bitti, odunlar da balık oldu efendi oğlum, işte fotoğrafını çektiğin bu balıklar odundu.”

Balıklara haşlanmış nohut attık, marul attık hepsi birbirine girdi sanki. Hurşit

Efendi camiin içinden akan balıklı kanaldan bir maşrapa su aldı, “İç” dedi, “şifadır!”

İçtim!.

O da dört maşrapa balıklı suyu dikti kafasına, okuyup üfledi!

Ertesi günü yine geldim balıklı göle. Çarşaflı kadınlar, kucaklarında bebeler, kocaman bir küpe alınmış, balıklı sudan derileri kemiklerine yapışmış, gözleri çukura kaçmış parmak kadar çocukların ağzını açıp döküyorlardı, kimisi tıkanacak gibi oluyor, kimisi canhıraş feryatlar içinde!.

Safça yaklaştım çarşaflı kadınların birisinin yanma, kundağını açmıştı

bebeciğinin, altmı pisletmişti yeşil yeşü, iki elim kadardı bebecik, ağlamaktan sesi kısılmıştı, veryansın ediyorlardı şifalı suyu ağzmı aralayıp!. Yapmayın, etmeyin bre analar falan dedim, kötü kötü baktılardı.. Bir tanesi, “Şifalı sudur bişey olmaz” dedi ve ekledi, “Gidasın işine.” Gözlerim o sıska bebecikte, orasından burasmdan sallanan muskalarında.. Taa

Birecik’ten gelmişler şifalı su için. Bebecik iki aydır ishalmiş, oradaki hoca okuyup üflemiş, muskalarını yazıp vermiş ve şifalı sudan içirmelerini buyruklamış!.

Belediye sağlık memuru güleryiizlü bi adam. Hemen çıkardı çocuk doğum - ölüm çizelgesini. 1952 yılında 427 doğum olmuş, fena rakam değil. Sonra ölüm çizelgesini gösterdi 466 ölüm!.. Yani 1951’in bebelerinden de var öte dünyaya melek olup göçenlerden!.. Bu ilin rakamları, ya köylerin? Bunu bilen yoktu, çetelesini tutan da!.. “Urfa Urfa olalı çocuk doktoru görmedi” dediler “uzman olarak”. Kadm hastalıkları doktoru da yokmuş. Bir tane varmış, onüç ay sonra tayini çıkmış nereye mi? Almanya’ya, uzmanlık için!..

Urfa’nın ceylanları dağlarda gezer ama, ya miletvekilleri? Trabzon Milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu

ilgilenmiş bu işle, bir önerge vermiş, bakanlık cevap vermiş ki kadro kapalıdır yeni atam a bu yüzden yapılamamaktadır, buyrun, şimdi tam yeri ve sırasıdır, “Cenaze namazına!..”

yamadığı sonuçsuz secim - Bir bağlaç. 5- Ustbitken - Dağ ta­ vuğu. 6- Bol, yararlı - Özerklik. 7- Bir tür yabanmersini - Gi­ yeceklerde takım. 8- Kimyada kalsiyumun simgesi - Meslek, uğraş - Hindistan'da prenslere verilen unvan. 9- Yoksullara ve öğrencilere yiyecek dağıtmak için kurulmuş hayır kurumu

" " “ ... a b ı ' . . . . Renkler. 10- Çıkış yeri kolaylıkla bulunamayacak kadar ka- nşık koridortan olan yapı - Ülkemizin plaka işareti.

DÜNKÜ BULMACANIN ÇÖZÜMÜ:

SOLDAN SAĞA: 1- Huzur, Sima. 2- Uzuneşek. 3- Ye­ meni. 4- Uran, Bay. 5- Re, Alamana. 6- Selatin. 7- Muta, İla­ ve. 8 - El, Nike. 9-Laso. 10- İkilem, Zar. 11- Kalamata. 12-E- sef, Çetin.

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1- Huzur, Melike. 2- Uz, Resul. 3- Zula, Et, Şike. 4- Un, Nalan, Laf. 5- Rey, La, İçel. 6- Şe­ matik, Maç. 7- Sem, Milel, Me. 8- Ikebana, Azat. 9- Nan, Va­ sati. 10- Amiyane, Oran.

FIRAT’IN SUYU

Hastane kalmış bir cerraha. Urfa’nm nüfusu üç yüz bin. On bin kişiye bir doktor düşüyor, aman Azrail, yaman Azrail bütün iş senin - varsa tabii - vicdanına kalmış! Urfa’mn her işi tarıma bağlı, can daman yani, bu da kumar işi. Kumarm zarları yağmurdur, zar iyi gelirse ne ala. Karasabanın yeri şimdi traktördür, traktör yedek parçaya muhtaç kalmazsa sür sürebildiğin kadar, yağmur da düşerse değme keyiflere, aksi olursa at kendini Urfa Kalesi’ndenL

LÜTFEN ÖNCE BU BÖLÜMÜ OKUYUNUZ

DÜNYA gazetesi sahibi ve başyazarı Falih Rıfkı

Atay:

- Kuzum Otyat Bey, dedi, ne işiniz var Doğu’da? Size bir bilet alalım vapurla Hopa’ya kadar gidin dönün, on - on beş gün dinlenirsiniz. Hem mezuniyetinizi kutlarsınız, hem de dinlenirsiniz, bunu hakettiniz.

Falih Rıfkı Atay, beni tanıdığı günden ölene

dek, soyadımı hep yanlış söyledi, illa Doğu’ya gitmek istiyordum, yalvaran gözlerle Bedii ağabeye

(Bedii Faik Akın) baktım. Gazeteye alındığım

günden beri bana sevgiyle yaklaşan, koruyan, kollayan Bedii ağabeyin yardımıyla izin çıktı. O zamanki adıyla, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’nden mezun olmuştum. Üç yıllık da gazeteciydim, hem çalışıp, hem okumuştum. 1953 yılının temmuz ayıydı, Sirkeci’den kamyona atladım. Aksaray, Adana, Gaziantep ve Birecik’in karşı yakası. Otobüs Fırat kenarında durmuştu. Tüm yolcular Fırat kenarına sebilhane ibriği gibi dizilmiştik. Gemi dedikleri sal geldi, cümbür cemaat sala doluştuk, Birecik kıyısına çıktık, sonra ver elini Urfa. 1993.. Aradan tastamam 40 yıl geçti. O kırk yıl içinde ne kadar gittim o topraklara? Kimi yıllar üç - beş kez.. Kimi yıllar on - on beş kez! O topraklara

sevdalanmıştım, sevdayı çeken bilir. Geçen yıl, yani kırk yıl sonra da Cumhurbaşkanı Sayın Demirel’in onur konuğu olarak Birecik Barajı’mn da temel atma töreni nedeniyle o canım topraklarda ve insanları arasındaydım eşim Filiz’le.

Kırk yıl önce uğradığım Hanelbağrur köyüne de uğradım, eski dostlarımı aradım, heyhaaaat, kimse kalmamıştı, ama Hanelbağrur köyünde ünlü Alman besteci Richard Strauss’u görmeyeyim mi? Diyeceksiniz ki, Strauss 1949 yılında öldü, hayır siz bana inanın, o, Hanelbağrur köyündeydi, sesini kaydettim, fotoğrafını bile çektim, üstelik renkli!

Gazipaşa’ya döndükten beş ay sonra yine Şanlıurfa’daydık! Şanlıurfa Valiliği vç Şanlıurfa Eğitim Kültür Sanat ve Araştırma Vakfi’mn (ŞURKAV) çağrılısı olarak, ŞURKAV Vakfı Başkanı Şanlıurfa Valisi Sn. Ziyaeddin

Akbulut’un elinden “ŞURKAV KÜLTÜR VE

SANAT ÖDÜLÜ”nü alırken ağladıysam kime ne? Ağlamak yiğit başına, diyordu Ahmet! Arif.

Sonra, şu kırk yılı bir özetleyeyim dedim, daldan dala atlayarak okuyacağınız yazılar şu kırk yılın acılı, tatlılı özetinin, özetinin, özetidir! Fazla bilgi kırka yakın ve de nesilleri çoktaaaan tükenmiş kitaplarmıdadır!

Gerçeğe Hu!.

Dolanıp durdum o kocaaaa Harran Ovası’nda... Harran Ovası’mn canı Fırat’m elinde, ver suyu Harran Ovası’na bereket devşir... İlla baraj diyor insanlar... Baraj... Baraj!..

Köyler, topraklar hepsi ama hepsi ağaların... Türküler var ağalardan yakınan... “Ağanın elinden

elinden/Zahmm dilinden dilinden...” Hoyrat bir türkü türü. Bizim

Ortaanadolu’nun uzun havalarından daha yanık, insanın yüreğini

burkuyor...

Balıklı göldeki balıklar

çok mutludur, zira

kutsaldır...

Fukara şerbetçi bile,

haşlanmış nohut alıp

onlara atıyor, sevap

kazanıyor... (1957)

(2)

F ik r e t O T Y A M

“Düşmüşsen.

Vurulmuşsen

düşmüşsen.

Sende ince yürek

var.

Zalim yere

düşmüşsen.”

I. B.

Yıkılan Urfa kültürü

yapı hâzineleri

/ “Urfa deyip geçmeyin. Yukan Mezopotamya’nın en eski tarihi kentidir,

r Uygarlıkları Urfa baklavası gibidir, ince, narin, güzel ve kat kat!”

■m - sa B arak dosta haber saldım, geldi. İsa I B arak, Urfa oyunlarını en has

I oynayanlardan. Öylesine içten candan I oynar Urfa oyunlarını, diyar - 1 gurbette J L de oynayıp madalyalar almıştır. Sami B arlas’ın dükkanına uğrayıp o güzelim demli çayları içerken Hulusi Kılıçaslan da geliyor, sohbetin gözüne gözüne vuruyoruz, Urfa tarihinden, folklorundan, gelenek göreneklerinden, zulumdan, siyasetten, çiğköfteye kadar ve de ünlü Urfa yağma, baklavasına, künefesine.. Söz gelip dayanıyor eski valiye.. Vah ki ne vah, etmediğini

komamış garip Urfalılara, hem komik, hem acı! T im ur’un fili fos kalır yarımda! Nereye gittiysem, kiminle konuştuysam, hep, giden valinin öyküleri!.

BİR BÖLÜK C AND ARMA

Urfa’nın bir ana caddesi var, esnaf, sağlı sollu yerleşmiş dükkanlara, cadde boyu. Pazan olur her il ve ilçede olduğu gibi Urfa’da da haftanın dört günü. En kalabalık saat, millet alışverişte. Vali çıkagelir, ardında müdürler, müdür muavinleri, şube müdürleri, veterineri, eğitimcisi, sağlıkçısı, tarımcısı yani tüm il teşkilatı tam kadro! Elleri “Tomsonlu”

jandarmalar, komutanları! Valinin etiket teftişi var, aslında valinin gövde gösterisi! Halk birikir ne var acep diye?. Valinin de istediği bu zaten, kalabalık olsun, esnaf işini gücünü bıraksın valinin söylevini dinlesin!. Validir bigüzel çeker söylevini!. Bakar, fukara bir Urfalı kadın, önünde birkaç bakraç yoğurt, aslında kadının nafakası.. Kaç para yoğurt be kadın? 150 kuruş efendi, iki kilo kadar var. Ne, kilosu 75 kuruş haaa? İhtikar haa? Haydaa yoğurt var yoğurt kilosu 30 kuruşa!.. Zorunlu satış!. Aman etme eyleme efendi.. Vah bu,

SOLDAN SAĞA: 1- Saldırma, saldırı, saldırış - Bir ülkede kontenjan sisteminden ithal edilecek malların çeşitlerini ve çeşit oranlarını gösteren liste. 2- Şöhret - Canlı, mahluk. 3- Yi­ ğit, eli çabuk, becerikli kimse. 4- Boyutları olağandan küçük - Benzerleri ya da parçaları arasında çok az aralık bulunan. 5- Bir renk - Hafıza kaybı, bellek yitim i. 6- Küçük tekne kap­ tanı - Küçük mağara. 7- Korkusuzluk, eminlik (Eski dilden) - Ava alıştırılm ayan bir tür doğan. 8- Hükümdarlara verilen san - Dumanın değdiği yerde bıraktığı kara leke. 9- Halk di- jinde sürme - Bayrak. 10- Nitrik asit tuzu - Lisan. 11- ilave - İstanbul'un eski adlarından biri. 12- Gazete ya da dergilerde çıkan, birbirini tamamlayan yazılardan oluşan dizi - Meslek, uğraş.

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1- Üşüşme, bir yere toplanma - Korunmak için bırakılmış. 2- Aynı işi yapanların giydikleri, tü­ zükle belirtilmiş bir örnek giysi - ABD Başkanı Eisenhoveriın kısa adı. 3- Gırtlaktaki aşırı ve süregelen iltihap. 4- Kafiye - Gizler, sırlar. 5- Soğurma, emme - Osmanlı devrinin polis memuru - isyan eden, isyankar. 6- En çok atlarda görülen, in­ sanlara da bulaşan ölümcül bir hayvan hastalığı - Hareketli olmayan, belirli bir süre değişmeyen, duruk. 7- Damarlarda dolaşan kırmızı renkli, hayati sıvı - iki bağlantı parçasını ya­ kın olarak eklemekte kullanılan özel parça - Kimyada tanta­ lin simgesi. 8- Küçük bitki - Yıl - Tavır, davranış. 9- Dolgun, kalın, tıknaz - İtalya'da bir şehir. 10- Beyaz - Gaziantep iline bağlı bir ilçe - Kokmuş hayvan ölüsü.

DÜNKÜ BULMACANIN ÇÖZÜMÜ:

SOLDAN SAĞA: 1- Hücre, Acil. 2- Üre, Pi, Ama. 3- Cem­ biye, Ab. 4- Rafineri. 5- Ezeli, Er. 6- Otorite. 7- Ayet. 8- Para- çol, Et. 9- O rijin, Rl. 10- Leş, Lokavt. 11- Etik, Macar. 12- M i­ litan.

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1 - Hücre, Apolet. 2- Üre, Ziyaret.

3- Cemre, Erişim. Â Balotaj, Ki. 5- Epifit, Çil. 6- iyi, Otonomi. 7- Enir, Kat. 8- Ca, iş, Raca. 9- İmaret, Elvan. 10- Labirent, Tr.

kocaa vah. Portakal satılıyor, validir buyruğunu verir, haydi sevgili Urfahlar yurttaşlar, alın birer tane, benden! Size ikramdır!. Bir iki almışlar... Amma esnaf dert yanar, yahu peki parasını kimden alacağız? Validen!. Ama valinin yanına gir girebilirsen!. Gitti gider bir çuval portakalın karşılığı!.

SİLAH SESLERİ

Bir katil aranır Urfa’da, ünlü bir kişiyi vurmuştur. Katü azdı, vukuatı çok! Urfa huzursuz, sıkıntılı; söylentiden çalkalanıyor. Vah emir verir “Katü yakalanır yakalanmaz bana haber

vereceksiniz!” Nihayet yakalanır katil, vahye haber iletilir. Gelir vah bey olay yerine, sabahı beklerler.. Ve sabahın köründe bir yaylım ateş, savaş yeri mübarek! Valinin elinde tabanca, arkada elleri kolları bağlanmış katü!. Sağda solda jandarmalar! Buyruk verilir, herkes vilayetin önünde toplansın!. Toplanır Urfahlar ve sayın vah başlar söylevine, anlatır ballandıra ballandıra, katili nasü yakaladığını! Sonra odasına alır katili, savcı ister, validir vermem der!.. Tabii verir sonunda.. Ve bu saym vah fena halde imaradır!. Yollar açacaktır, o canım, o canım asırlık ünlü Urfa evlerine verdirir kazmayı küreği.”

iyi anımsıyorum, Urfalı Vasfı Gerger’den teber yağmıştı

gazeteye.. Gitmiştim, Vasfi

Gerger yazıhanesinde, ama binanın yarısı yok, yıktırılmış, imar savaşıdır bu, o güzel yapıları yerle bir etmek için sanki!. Bir geldiğimde 1917 yılında yapımına başlanan Uray (Belediye Oteli) de yoktu!. Sonraları belediye binası olan bu güzel yapı yerle bir edilmişti imar adına!.

O AYNA

İkinci kat salonundaki o güzelim ayna ne olmuştu acep?

Yine bir Urfa gezimde, o güzelim aynayı üç beş yerden delinmiş bulmuştum, şaşırdım, nasü kırüırdı böyle? Katip dostum, ısrarım üzerine “benden duymuş olma” deyip anlatmıştı. Arkadaşım Yılmaz Güney de benim kaldığım Urfa Palas’ta kalmış bir çekim için geldiğinde, bir gece - niye attıysa - anlaşüan kafasının tası atmış, “sen nasü insansın Yılmaz?” deyip aynadaki Yılmaz’a tabancasını çekip basmış tetiğe!. Bu delikler meğer bizim Yılmaz’m anısıymış!. Onu çok özlüyorum.. v v m m m * ■T m mm iş *

YIKILAN O GÜZELİM EVLER

Ayna kırın, gönül kırmayın.. Ve Urfa deyip geçmeyin. Yukarı

Mezopotamya’nm en eski tarihi kentidir, uygarlıkları Urfa baklavası gibidir, ince, narin, güzel ve kat kat! Hurri - Mitani, Asur, Hitit, Med, Makedonya, Pers, Roma, Bizans. H azreti Ömer 640 (M.S.) yılında İslam topraklarına katar bu hazine toprakları ve 1087 yılında da M elikşah döneminde artık Türk yurdudur..

Şim dileri büe, şimdüeri büe, Urfa ilkin o kendine özgü taş binalarıyla sizi sevdalandırır, daracık sokaklarda haremlikh selamlıkh, yazlık ve kışlık eyvanları, faş ve ahşap süslemeleriyle, dışa taşkın çıkmalı odaları, seyri doyumsuz kafesli pencereleri, kuş takalarıyla güzelim Urfa evleri..

Her zaman söyledim, yazdım, yineliyorum, Urfa’da böyle bir evde

U rfa ’n ın e v le ri k a d a r m e z a rlık la rı d a g ü z e ld ir, ta ş u s ta lığ ın ın e n ta ş la rın ın ç o ğ u n d a o la n ş u s ö z le ri h iç u n u tm a m

doğmak isterdim, o evde yaşamak ve o evde ölmek!. Ne var ki, şarkıda olduğu gibi gelen vurmuş, .giden vurmuş bu canım evlere!

Dicle Üniversitesi Müh. Mim. Fakültesi öğretim görevlisi (Şanlıurfa için büyük bir talih) Cihat Kürkçüoğlu’nun, “Ruha’dan Urfa’ya (1780 -1980)” adlı kitabının Giriş bölümüne acıyla ve özetle bir göz atalım bakalım:

“Ş anlıurfa’da yakın tarihimizde modem anlamdaki ilk imar hareketi 1903 yıllarında Mutasarrıflık yapan Ethem Bey zamanında başlamıştır.

...Ethem Bey’in Urfa’m n eski mimarisi olduğu gibi koruyarak gelişmeyi kuzeye doğru kaydırma fikrini mutasarrıf Nusret Bey de benimseyerek imar çalışmalarım bu yöne doğru geliştirmiştir. Nusret Bey 1917 yılında Hacı Kamil Köprüsünü kuzeye doğru bağlayan Mustafa Kemal Paşa Caddesi’ni açarak ortasını çiçeklerle donatmış ve bu cadde üzerine Mustafa Kemal Paşa Anıt Çeşmesi (Yol Gösteren Çeşmesi) üe Harb - 1 Umumi Şehitleri Abidesi’ni yaptırmıştır. 1924 -1928 yılları arasında Urfa Vahliği yapan F uat Bey’in Bahkhgöl’den Samsat Kapısı’na giden yolu açması tarihi kenti bozan ilk imar hareketi sayılır.

...1957 -1959 yılları arasında valilik yapan K adri E rogan’m birçok olumlu çalışması yanında tarihi mimari dokuyu bozarak yeni caddeler açan ikinci vah olduğunu görüyoruz. Erogan’m Kara Meydanı civarından

başlayarak Haşimiye Meydanı’na kadar yaptığı yol genişletme çalışmalarında Avşaroğuüarı evi, Sarraç Salih Efendi evi, Kaplamalar evi, Eski Paşa (Yüdız) Hamamı ve Kunduracı Pazarı’nda A ğanlar’a ait evler başta olmak

g ü z e l ö rn e k le rin i b u ra d a d a g ö rü rs ü n ü z . M e z a r " B u g ü n b a n a , y a rın s a n a ” (1 9 5 4 )

üzere birçok mimari eser yıktırılmıştır. Aynı yıllarda, Balıklıgöl’ün güney kenarında yer alan ve birer yapı güzelliğinde olan tarihi evler de ortadan kaldırılmıştır. 1971 -1972 yıllarında belediye başkanlığınca Balıklıgöl’ün

kuzeyindeki tarihi Molla Ah Tetirbesi’ndeki (çıkmaz sokak) çok sayıda güzel evler yıkılarak Vah Fuat Caddesi’ni Halepli Bahçesi’ne bağlayan çok kısa ve gereksiz bir yol açılmıştır.

Belediye 1976 yılında da yollar için nice binayı yerle bir etmiştir!

Bu han - 1 yıkım iştahı bitmez, 1978 ve 1979 yıllarında da kazmalar çalıştırılır belediyece, üstelik tescilli olmasına karşın çok güzel sekiz on ev daha yerle bir edilmiş, bu yetmezmiş gibi sanırım “yalaklık olsun deyu” 12 Eylül Caddesi açılmıştır!

Kürkçüoğlu şöyle sürdürüyor yazısını: “...Bu yıkımlar üzerine Kültür Bakaııhğı’mn Şanlıurfa Belediyesi aleyhine açmış olduğu mahkemelerden bir sonuç alınamamış, olan Urfa’nm en güzel evlerinin barındığı sokaklara ve birer saray niteliğindeki evlere olmuştur..”

Tabii bu yıkımların valilik ve belediyelerin neden olması da işin bir başka acı yönüdür.

Halepli Bahçesi ve gerisindeki alan SlT alanıdır.. Akıl almaz tarihi değeri olan mozaikler ve fresklerle süslü yüzlerce antik kaya şimdi nerededir bilir misiniz?

Gecekonduların altında!. Bilgisizliğin, yoksulluğun, ucuz politikanın gözü kör olsun desek bir işe yarar mı? Yaramaz!.

ONLAR ERMİŞ MURADINA!.

Onlar ermiş muradına (!) biz dönelim 36 yıl öncesine.

(3)

‘ T

J L t

■şte böyle beg, toprağı aldık.. Halbukim benim toprağım gimi var mıydı -toprakların içinde, yokti. Aga aidiydi elimden, derken efendi pankaya vardık, tohum luk m ohum luk filan, benim toprak G avurun toprağm a hudut bi yerden.. Gece gündüz demeyip nerdeyse dım aklarım la gazdım toprağı, su yok ya, kıraç buday olacak.. O yıl güneş kasıp kavurdu toprağı, elim mi? Elim borüm de kaldı! Panka sık ıştırır , der, p ara para!. Aman etme eyleme efendi, benden ne alacan? Bi canım vaaar, bunu da sen al kurtulak!. İdare ettik, nadas m adas derken, borç h arç seyrek m eyrek yeniden ektim, yeşil yeşil fışkırdı ekin, sabahın erinde kalkıp bebe gibi seviyom ekinlerim i, bebe gibi seviyom.. Derken beg, bi gün kapkara bi bulut geldi, nasıl bi buluttu görmeyince inanılmaz, yani çeğirge, çekirge bulutu, vurdu gitti

ekinlerim i çöle döndü benim tarlam! Ben onnarı dım aklarım la

kazdıydım, bebe gimi sevmiştim, şimdiyse sadece bi saplıktı!.’

F

a z l a d e g îl

SOLDAN SAĞA: 1 - Yargı - Bir tuzla ürününün satıldı­ ğı bölgeler. 2- Yapay reçine verniği ve tutkalı üretim inde kullanılan temel gereçlerden beyaz, billursu toz - İsviç­ re'de b ir akarsu - Kim yada lityu m u n simgesi. 3- İspinoz­ gillerden, güzel sesli, tarla ve ça lılıkla rd a yaşayan b ir kuş. 4- Gerçekleştirilmesi im kansız tasarı ya da düşünce - Üzüntüsü olm am aktan doğan, dışa vuran sevinç. 5- K ü çü k-V ü cu d u n kalça ile d iz arasındaki bölüm ü. 6 - Yer sarsıntısı, zelzele. 7- Yapıda ku llanılan d ö rt köşe ya da yuvarlak, kalınca sırık. 8- En çok atlarda görülen b ir hay­ van hastalığı - Nişan, alamet - Kuzu sesi. 9- Beyaz - D o ­ layısıyla anlatmak, ima etmek. 10- Eksiksiz - Bir haber a- jansım ızın kısaltması - Tanrıtanım az. 11- V ilayet - M ü ­ zikte b ir nota - Duyuru. 12- Esmer - Hangi şey.

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1- Ö nem , geçerlilik - Tatbi­ ki, ameli. 2- istihsal - Bilm ediği konularda b ilirm iş gibi davranıp, b ilg içlik taslayan kimse. 3- Karbonil grubuna iki alkil kökünün bağlanmasıyla türeyen birleşik - Su (Es­ ki dilden). 4- Salgın hastalık - Kimyada lantanın simgesi. 5- Engel - Rütbesiz asker - A ylık. 6- Beyaz leke - Düşkün­ lük, tiryakilik. 7- M akam , m evki - Menteşe - Küçük

ma-İ

Şara. 8- Bir m aym un türü - Bir kim senin iyeliği altında o-

an şey. 9- Teşekkül, teşkil - Bataklık gazı. 10- M üzikte b ir nota - Besin maddesi - Sakin olanlar, b ir yerde o tu­ ranlar.

DÜNKÜ BULMACANIN ÇÖ ZÜM Ü:

SOLDAN SAĞA: 1 - H ücum , Kota. 2- Ün, Yaratık. 3- Cilasun. 4- Ufak, Sık. 5- M or, Am nezi. 6- Reis, İn. 7- Emn, Esperi. 8- Majeste, Is. 9- İs, Alem . 10- Nitrat, D il. 11 - Ek, Asitane. 12- Tefrika, iş.

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1- H ücum , Emanet. 2- Ü n i­ form a, ike. 3- Larenjit. 4- Uyak, Esrar. S- Mas, Ases, Asi. 6- Ruam, Statik. 7- Kan, N ipel, Ta. 8- O t, Sene, Eda. 9- T ıkız, Rim ini. 1 0 - Ak, Kilis, Leş.

Fazla değil, iki dam la gözyaşı,

İbrahim’in yanaklarm dan bıyıklarına indi, durdu orada.

İbrahim, parm ağının ucuyla şöyle bi dokundu gözlerine..

S o N N A BEGİME D İY EYİM ..

“..Sonna begime diyeyim diyeyim, panka tüm den dellendi,

yazan katibin suçu ne, Mevlam demiş böyle yaz! Mevlam baştan k ara yazmış yazımızı. Gavur, gredi vereyim dedi, direndim ,

bilirim onun gredisi, sonna begim, sonna dayanam adım , direnemedim, ikinci defa kendi toprağım a yarıcı oldum!.”

“Şimdi ne yapıyorsun İbrahim?” Ibo, derin bi iç geçirdi, “Yarıcılık” dedi, “davar çobanlığı neyim .”

H

a n

- ELBAĞRUR

Üç hane, beş hane, on hane, on beş, yirm i hane.. Jeep’le dolaşıyorum koca H arran Ovası’nı, H arran Ovası’ndaki ters dönm üş tencereye benzeyen ya da a rı kovanlarına benzeyen evlerle bezeli köyleri.. Ayağımdaki çizm eleri görenlerin gözleri ışüıyor, anlatam am , bu bir um ut ışığı parlam asıdır, su

um ududur, ayağında çizme var, ola ki sen “SU MÜVENDlZΔsin!. LaaL Laaa!. Hayır. Hep sordular:

“Ha de müvendis - il may?”

(Su m ühendisi misin?)

Yanıtım da hep “Laa” oluyordu. Hayır!.

Hey zaman!. Zalim zaman!. Nasıl da geçiyor çaktırm adan? Sadece an ıları bırakıyor, hepsi de üstüste çekilmiş fotoğraflar gibi.. O üstüste çekilmiş fotoğraflardan b ir tanesi k ırk yıl sonra bile evet tastam am k ırk yıl sonra bile gözlerimin önünde, pırıl pırıl, net. H arran Ovası’nda ilk gözağrılarım dan b irisi Kısas köyüdür, diğeri Han - elbağrur köyü.

Bir kervansaray kalıntısı.. H arran Ovası evleri. M ataram daki su çoktaan bitm iş idi, yanıyordum susuzluktan, tıpkı H arran toprakları gibi. A rabadan indim, selam laşm a uzun sürm edi, b ir “kupa” su istem iştim ilkin. Bir kupa su.. May.

Ve bir telaş Han - elbağrur köyünde! Neden sonra

yıkanm am ışlıktan bozlanmış cam kupayla getirdiler m ay’ım ı yani suyumu, belli k i peşkirden süzülmüş, peşkirden geçmiş deneylerim den biliyorum, m aym içinde ıvır zıvır yoktu da ondan!.

M urra kahvesi, H arran insanlarının ya şa m ı gibi a cıd ır, buruktur. H arran’lı, M urra kahvesi içm eden e d em ezdi (1961).

Diktim kafama.

Gerisini kırk yıl önce yazdığım b ir yazıdan izleyelim:

“...Acı, kekrem si, buruk, bulanık çam ur kokulu.

Y etti b ir yudum u susuzluğuma.

Döktüm kalanını. K ırk çift göz aktı gitti serpilen suyla! Suyun ardından k ırk çift göz! P arladı aç toprak, em iverdi suyu, sonra soldu, sonra yok oldu!

Üstadım efendim, has ustam, kabri nurola Evliya Çelebi Han - elbağrur köyünden geçerken yazmış k i (Urfa’dan Bağdat’a kadar gölgede gittim!)

Günahı boynuna.

Kervansarayın kitabesinde yazıyormuş ki (Ben bu hanı üzümle doldurdum keçi pisliğiyle dolduran elhak zengin olacaktır.)

Çünkü o zam anlar trak tö r icad edilmemişti, sürülm em işti m er’alar hesapsız kitapsız ve hayvanlar da kum gibi idi eüam..

... Ama, İbrahim gibi seslenip, UMUM H arran’lı akuylarım a (kardeşlerim e) seslenmek isterim, bir gün am a b ir gün m uhakkak sulanacak H arran Ovası, davranm gardaşlarım sabredin gardaşlarım .. Su gelecek.. Su gelecek gardaşlarım .. Müjdem olsun şimdiden, F ırat’a bir gün m uhakkak gem vurulacak.. Fırat, baraja tutulacak.. D avullar vursun.. Zurnalar en coşkulusundan, en

kıvançlısından ötsün.. Su gelecek su.. A rtık saatlerce öteden tulum larla su

taşımayacaksınız.. K urtlu su lar

içmeyeceksiniz. Çam aşırlarınızı, sırtınızı iyice bi yuyacaksınız. Ekinleriniz susuzluktan sıtmalı gibi ça tır çatır çatlamayacak! Suyla bereket gelecek.. Yeşilden dellenecek ovanız. Bağlarmız, bahçeleriniz tüm bereketli yeşil saçacak. B ir yerine on kazanacaksınız. H arm an sonucunu depolarınız alm ayacak. Ben

Fikret Otyam, Evliya Çelebi gibi üç beş y ü sonra b ir başka yazımda yazacağım... (H arran Ovası’nda yeşilden, ağaçtan deli olursunuz. Taa Bağdat ellerine kadar gölgede gittim. Çok şükür...) B unları yazacağım. Su gelecek... Su...”

Han - e lb a ğ r u r’dan da nice dostlarım oldu.

Kahvelerin en hası M urra’dır. Üç - dört kilo kavrulm uş iri çekilmiş kahve bir büyük güğümde saatlerde kaynatılır. Bu büyük güğüm biçimden, nakıştan sonra seyri doyumsuzdur. Daha önceki

kaynatılm ış kahveden de biraz m aya konur, sonra o kabın b ir küçüğüne aktarılır, o da kaynar durur. O kaptan b ir küçüğüne, ondan bir küçüğüne, ondan b ir küçüğüne a k tarılır kaynatm ak sürdürülerek ve kahvenin özüdür sonuncusu. Kulpsuz fincanlarda ikram edilir, fincana yarım santim kadar konur. Fincanı her

uzattığınızda aynı ölçüde sunarlar, ilkinde hep uzattım , onlar hep sundular,

bayılayazdım! Nice şey gibi bunu da

öğrendim, uzatırken fincanı ters çevirmeniz gerekirmiş!..

Harran insanları k u rtlu suyunu sunar, m u rra kahvenizi, iki tavuğu varsa birin i size keser, ak pirincini, bulgurunu sizinle üleşir, sunar...

ikramlarının en hası, sizi sevmeleridir.

Bana yıllar yılı çok, am a çok ikram da bulundular, hele sonuncusundan, bu elbette karşılıklıydı.

O çok değerli sularından ellerime

döktüler, peşkir getirdiler, sabun getirdiler, kuzunun yağı yine de çıkm adı elimden, iyice sinmiş.

Baş konum uz su.

Murraları içerken “siyaset” de konuştuk!

Hükümetin ilgisizliğinden yakm düar. Birisi, Doğu’ya ait b ir öykü anlattı; Arapçaya çalan Türkçesiyle, K ürdün Türkçe konuşm asm ı taklit ederek!..

‘ E z KURBANE’

Zamanın Tarım Bakanı, Doğu’da bir köye gider. Köyün ağası ne an lar bakandan, bakm ayandan, milletvekilinden? Adama iltifatı görünce, yanındakilere sorar:

“Kim bu?”

“Vekili hoküm ati Partiyi D em ukrasiii...”

“Ama çeyiş bükke? (Ama ne iş yapar?)”

Ağaya, milletvekilini, bakanı, b unların ne iş gördüklerini anlatırlar, am a ağadır bi tü rlü anlamaz! B irisi b ir örnek vererek açıklar:

“Hani ağam, bizim tarlalarda fareler v ar ya, onları zehirleyip öldüren m am ırlar v ar ya, bu adam, işte m am ırlarm agısidir!”

Ağa yerinden fırlar, sağ elini göğsüne koyar bakana seslenir:

“Ez kurbane hükümeti Partiyi Demukrasiii memuru m işko.” (Ben, Demokrat P arti hüküm etinin fare öldüren m em urların ağasm a kurban olam).

YARIN: AM AN AVCI VURMA BENİ

Harran’a

su gelecek

▼ Harran insanları kurtlu suyunu sunar,

m urra kahvenizi, iki tavuğu varsa birini size

keser, ak pirincini, bulgurunu sizinle

üleşir, sunar...

▼ Murra, kahvelerin en hasıdır. Fincanı her

uzattığınızda aynı ölçüde sunarlar. İlkinde

hep uzattım, onlar da hep sundular,

bayılayazdım. Nice şey gibi bunu da

öğrendim, uzatırken fincanı ters

çevirmeniz gerekirmiş!.

(4)

Evcil ceylanların

yavrulan d ö rt b eş

günlük olm adıkça alıp

sevilm ez. İnsan

kokusunu alan ana, öz

yavrusuna sü t verm ez.

Yavru ceylanı beslem ek

zordur. H er çeşit

kokudan etkilenir,

h a tta ölür

H

AN - ELBAĞRUR Yolu üzerinde. Kervaransaray’ı köyü tarihi ipek tüm ürüzgar, tüm yel, tüm cayır cayır yakan güneş zulmuna karşın birçok yeri hala dimdik ayakta yıkamamış! Bilenler anlattı ki klasik Selçuklu mimarisi, kare planlı buralara has ünlü kesme taşlarla yapılmış, geniş bir avlusu var, kapalı yerleri yatma yerleri, erzaklık ve develer için, atlar için, eşekler için güzelim ahırlar. Giriş kapısında Sülüs bir yazıyla bir kitabe var. Uzun söze gerek yok “765 yıldır yıkılmadım” diyor! Yapana, yaptırana Ezkurbane..

Konuk olduğum o ters dönmüş arı kovanı tipli evde de duvarlar, samanla karıştırılm ış al çamurla sıvalı. Işık tepeden geliyor, içerisi loş bu yüzden. Birden çarpıldım bir güzellik karşısında. Duvarın birisi nakış içinde. Nakış mı, tek nakış. Eller.. Eller.. Eller. Hane halkı, sanki yediden yetmişe, ellerini ak kirece bulamışlar ve duvara basmışlar!.

Aralarında baş parmak izleri de var. Fotoğraf m akinasmda flaşı, makineyle tanıştığımdan beri sevmem. Önce öptüm kameramı, sevdim. Dedim, yavrum, ak yüzümü kara etme ve rezil.. Ayağı kurdum, kafamdan ince bir hesap, denklanşöre bastım.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10

Bu fotoğrafım da yedi iklim dört köşeyi dolandı sergilerimde.

C

e

YLANPINAR’A

d o ğ r u

Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği, sınırda, benim makineli, sulu tarımlı, bilgili, görgülü ellerde yeşil fışkırtan çiftliğimdir. Başım dara düştükçe, canımın içinde candan usandırılanda, gönlümü, kafamı yumaya bu çiftliğe giderim. Bir uygarlık anıtıdır Güneydoğu’da..

Hışıf Gazallar ürüzgar gibi gidiyorlar batan güne doğru.. Daha hızlansınlar diye tornaya basıyorum.. Sürüler.. Sürüler, her yanda ceylanlar, durdum, seyrettim onları, ben durunca birkaç sürü de durmuştu.

Onlara sevgiyle baktığımı gören Harranlı dostum:

“Öyle bir nazlıdır ki beg, tıpkı medeni gibi” dedi.

L

eylail e m e c n u n

Ceylanpınar ve yöresi çoook eskilerden yeşillerin yeşiliymiş. Hurma ağaçları orman gibiymiş, asmalar, nar bahçeleri. Ceylanlar, yavrularıyla birlikte sabahın erinde, bir de gün batarken gelip su içerlermiş pınarda, su şimdi bende tutuk. Cam gibi b ir su, berrak, geçirgen tatlı yeşil. Eğildim, baktım, sakalım uzamış, bir böcek pat diye düştü, sular halkalandı, sonra tekrar aynalaştı. Leyla ile Mecnun da ilk kez burada buluştu derler.

M m AH Kİ A H İ.

Harran’a su. Kalkınma, bereket, tokluk, döviz hep H arran’da yatıyor, hem nasıl yatmak, ölü gibi, kaldırmak gerek.

Sabahın çok erinde kalktım, pınarın orada bir kayanm arkasına saklandım fotoğraf makinesi ayarlı 11/125.. Ürkek ürkek geldiler, am a o doyumsuz güzel gözleri kuşkulu, içen hemen gidiyor, dakikalar, dakikalar ve saatler ve saatler, bakmayın saatler dediğime zaman durm uştu ve iki hışıf gazal, yavru ceylan daha özgürce, daha güvenli

geliverdiler ve makineden çıt diye bir ses çıktı, ürktüler, ikinci çıtta rüzgar olup estiler! Ök kare unutulmaz anılarım ın arasındadır fotoğraf çekmekten yana..

T

e

K TEK DAĞLARI

Harran’ indir Tek Tek dağları, dağ deyince ağaçlı olmalı, gürül gürül suları olmalı, kuşlar

cıvıldalamalı, ama neyleyim, Tek Tek dağları bunlardan yoksun bir dağdır! Çiftliğin ilaçlama uçağıyla da ceylan kovaladım, sürü Tek Tek dağlarmdaydı ve tekesi, yani sürü reisi erkek, kocaman boynuzlu ceylan, üç yüz metre üzerinden uçan uçağa bir boynuz attı, güldük.

SOLDAN SAĞA: 1 - Kutlu, m utlu - Boru sesi. 2- Yalnız yasaca akraba sayılan, öz olmayan - Gemilere yol göste­ ren ışık kulesi. 3- Zorla. 4- Yılın on iki bölüm ünden her birine verilen ortak ad - Hangi şey - Kuruntuya düşürme. 5- Bir yüzey üzerindeki ince çizgi - Son, bitim . 6- Bilgiç­ lik taslayan kimse - Yanağın alt kısmı. 7- Arsız sokak ço ­ cuğu - M üzikte b ir nota. 8- Ü züm kütüklerinin d ik ili bu­ lunduğu toprak parçası - Gümüş. 9- Nazi hücum kıtası - Uyanmış, uyumamış ya da açıkgöz, kurnaz. 10- Tirsiba- lığı - Afetler, belalar. 11 - İkiyü zlülü k - Z onguldak ve çev­ resinde oynanan b ir halk oyunu. 12- Kırsal kesimde ge­ niş toprakları olan, sözü geçen, varlıklı kimse - Hulasa, fezleke.

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1- Padişahla ilg ili - Bir sinir hastalığı. 2- Korularda yaşayan, eti için avlanan b ir kuş - D öl verme çağına eren, buluğ çağına ermiş olan. 3- Gel - g it olayında denizin kabarması - O lay, hadise - D ar ten­ tene. 4- Belli, açık - Yeni doğum yapmış kadın. 5- Sanma, sanı, zannetme - Bir bağlaç. 6- Kim liği belirsiz uzay c i­ sim lerine verilen ortak ad - Yapma, yerine getirme - Ye­ ter m iktarda olmayan, yetmeyen. 7- D enizlerin çekilm e­ siyle oluşan ve yurtlanm aya elverişli olan bölge - M e k­ tup. 8- G izli, saklı - Bir ismi, nitelik, nicelik, yer, sıra vb. bakım ından niteleyen, belirten kelime. 9- Bir tür cetvel - Pamuktan düz dokum a, kaputbezi. 10- Cennet - Kötü, fe­ na - İlgi çekici, değişik kimse.

DÜNKÜ BULMACANIN ÇÖ ZÜM Ü:

SOLDAN SAĞA: 1- Hüküm , Oros. 2- Üre, Aar, Li. 3- Ketenkuşu. 4- Ütopi, Neşe. 5- M in i, But. 6- Deprem . 7- M ertek. 8- Ruam, İz, Me. 9- Ak, İmlemek. 10- Tam, AA, Ate. 11- İl, La, ilan. 12- Karaşın, Ne.

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1 - Hüküm , Pratik. 2- Üretim , Ukala. 3- Keton, M a. 4- Epidemi, La. 5- M ani, Er, Maaş. 6- Ak, iptila. 7- O run, Reze, İn. 8- Şebek, M al. 9- O lu ­ şum, Metan. 10- Si, Et, Sekene.

H

a r r a n o v a s i

n d a

BİR CEYLAN..

Gülmekten çekemedim havadan fotoğraflarını, ertesi günü sabahın köründe atladık arabaya, düştük bir sürünün peşine kocaman düzlükte, Harran Ovası’nda.. Ceylan can derdinde, yaşama derdinde, bizse onu yormak, yakalamak, özgürlüğünü çalmak derdindeyiz! O bacağına güveniyor, biz motorun bilmem kaç gücüne, Urfa’nın düzlüğü, o düzlüğün tarifsiz sıcağı, motorun sıcağı ardıardma, içiçe, heyecandan coştum, pencereden sarkıp, altıya altı buzlu cama yerleştirmeye çalışıyorum ceylanları, ürüzgar şapkamı alıp gitti, mal canın yongasıdır, maldan geçemedim, kilometre ibresi

yüzyirmiden yüze, doksana sonraları sıfıra düştü, geri geri gidip yongama kavuştum! Altımızda 1952 model gıcır gıcır bir araba.. Onlar kaçıyor biz kovalıyoruz, neden tutturdum ceylan kovalayalım diye? Ne istedim bu güzel canlardan?.

İşte bir çift, sürüden ayrılıp yola vurdular kendilerini, koşmuyorlar uçuşuyorlar sanki, eş olsalar gerek, ayrılmıyorlar, ayakları ayaklarına denk hızla, batan güne doğru

koşuyorlar, koşuyorlar ve güneşi yiyor o düzlük, ortalık kızarıyor, birisi

“Paşa’dan

&elam gelmiş Paşa’dan

Toı

"

Ya

su salsın

Pa^a’dan”

1. B. birden solladı, kayalıklara doğru..

Bilmiyorum, ya o hızlandı ya biz?. Aramız açılıyor, kapanıyor aramız, ayak gaza bastıkça artık ceylan bize yaklaşıyor, ibre yüzyirminin üzerinde sallanıyor epeydir! Frenle gerildim, ibre aşağılara kaydı, ceylan tökezlemişti, çabalmıyor, kalkmak istiyor, kalktı, sonra tökezdi!. Kaçmasını, batan güneşe, batan güneşe karışmasını istiyorum, ama hayır!, inip koştum yanma, inliyordu, debeleniyordu hafiften, ayakları titredi, gerildi, kaldırmak istediğim başı “Deli diken” otunun üzerine düşüverdi! O m ühür gözlerine günün son alevi vurmuştu, cam cam parlıyordu.. Karın karın değü bir körük!, inliyordu, debelenmek istiyor, ama

yapamıyordu!, içim dağlandı. Kara gözler, o fincan karagözler usuldan usuldan buğulandı, nemlendi, sonra biriken yaşlar yuvarlanıp avucuma düştü! Utanmasam, kendimi tutmasam, gözümün yaşı gözünün yaşma karışacak! Arkadaşımın attığı sigara kutusu hafif bir ses çıkardı yere düşünce, ceylanın gözü oraya kaydı, sonra gözüme çakıldı gözleri, yeniden. Koyu kirpikleri yavaştan yavaştan kapanıyordu, avucumdaki başı ağırlaştı, yaşaması için ne etsem nafileydi ve ceylan öldü!

Gece bastırmıştı, düşümde bir ceylan gördüm, gözlerini gözlerime dikmişti, acıyla bakıyordu.

“Eşim nerede?” dedi. “Dün sizinle beraberdi!”

Yataktan

fırladım, ter içinde.

Jeep ’i parkettik Urfa Palas önünde.. Akıl almaz, dinlemesi doyulmaz, Urfa biberinden de acı bir hoyrattı belediye hoparlörlerinden gelen ses izlenir ve izledim, akşamdı, Urfalılar kürsülere oturmuşlar “huşu” içinde

dinliyorlardı bu hoyratı yol boyu, caddeler, sokaklar boyu ve bir sokakta kesme taştan bir Urfa evi, kapısmda bir tabela, “Urfa Musiki Cemiyeti”, çaldım kapıyı, bizim halk oyuncusu canım insan İsa B arak, “Hoş gelmişen Baboo” dedi, “gelesin, yorulmisen..” Nefes nefeseydim, “İsa” dedim “nefis bir hoyrat söyleniyor, bizim uzun İlhan duysa deflenir” İsa güldü, odaya girdim, İlhan Başgöz, TK 30 Grundig’i açmış kayıt yapıyordu ve Ankara Sıkıyönetimi, polisi, MIT’i falan bizi arıyordu, ey Türkiye sen ne güzelsin!.

Tüm parayı İlhan Başgöz’e bırakmıştım, ben değil İlhan garipti Urfa’da.. Döneceğiz Gaziantep’e.. İlhan buruk, Ilhan’ın ikizleri var, bizim İlhan Başgöz dayanamamış, iki teneke peynir almış, Urfa’nm canım peynirlerinden!. Aran taran, ancak minibüs parası çıkıştı!. İlhan gönlümü almak, neşemi

bulmam için Hoyrat yazıyordu!.. Ulus gazetesinden olduğumu öğrenenler, “Paşamızdan ne haber?” diyorlardı.. “Selamları var”, yanıtım bu oluyordu! İlhan Hoyrat düzeninde kulağıma fıslıyordu: “Paşa’dan / Selam gelmiş Paşa’dan / Toprağıma su salsın / Yalvarırım Paşa’dan.. / Kaçak gel / Kaçak dolan kaçak gel / Zulum aldı

yürüdü / Bu ellerden kaçak gel... / Çöllerde

/ Hışıf gazal çöllerde /

Ceylan yavrularına Hışıf Gazal derler, öyle bir nazlıdır ki tıpkı medeni gibi (1953).

Tövbeler tövbesi ceylan avına, tövbeler tövbesi.. Bir daha mı?

Yavrulan bağrıma basıp sevdim, öptüm karagözlerinden yıllar yılı, makineli ve ilaçlı tarımdan, kuraklıktan, benimki gibi değil, Suriye’den, Lübnan’dan da gelen acımasız avcıların katliama varan avlanmalarından da bizleri bırakıp gittiler, gittiler ve yittiler sonunda!. Evcil ceylanların yavruları dört beş günlük olmadıkça alıp sevilmez, insan kokusunu alan ana, öz yavrusuna süt vermez, hışıf gazal yani yavru ceylanı beslemek zordur, ekmek pişerken çıkan koku, başka bir koku diyelim ki esans neyin esansı olursa olsun isterse çok sevdiğim lavanta, aldı m ı bu kokuları ölüverir, ol nedenle yavru

ceylanların burunları altı ay süreyle ziftlenir körletilir koku alma duyusu, ama yaşaması için..

Gazatası vurulmuş / Kendi kalmış çöllerde... / İlh an döktürüyordu peynir acısmı

unutturm ak için ve parasızlığımızı: “Lafım bağlı / Diyemem lafım bağlı / Ah deyip yazam dedim / Kalemim lafım bağh / ...

/ Düşmüşsen / Vurulmuşsen düşmüşsen / Sende ince yürek var / Zalim yere

düşmüşsen... / İyi gelir / Kötü gider iyi gelir / Kalemini sıkı tut / Sonumuz iyi gelir... T

24

MAYIS 1960

İlhan, ikizlerinin ayrılığına dayanamadı, ne olacaksa olsun deyip Ankara’ya yollandı ve sonradan öğrendim hemen o gün yakalanmış Sivas’a sürgün edilmek üzere!.

YAKIN: “BU PARM AK BÎR GÜN KOPAR!”

(5)

F ik re t O T Y A M

K

eban’ın açılışına

katılan iki yurttaş,

Demirel’in saç

durumuyla ilgili bir

tartışm aya giriyorlar,

tam arkamdalar.

Başbakan’m neden saçı

yok? Türlü çeşitli

yorumlar...Birisi

patlıyor” yahu

anlamadin? Adam

su su diye saçım yolir,

adamın saçı

kalmamıştır!”

t

parm ak

••O d a senin

Döşenmiş oda senin

Bir canım var

Hak vermiş

Dilersen,

o da senin

AZİANTEP de fokur fokur kaynıyor!.. Urfa gibi. İnsanlar tedirgin. Her za­ man kaldığım Nakıp Ağa Oteli’nin, çok sevdiğim, dini bütün yaşlı katibi

'îia durgun... 1960 yılı Mayıs ayının 7’sinde, yazıhanesinin yöresine bir göz attıktan sonra bana doğru eğildi, fısıltıyla, “Dün gece istihareye yattım” dedi... Bir an düşündükten sonra sözünü tamamladı:

“Askeriye idareye el koyacak... Üç kere bu çık­ tı!”

“Sen diyorsan öyle olacaktır.. Bak şurda ne ya­ zıyor, kıymetli eşyalarınızı kasaya teslim ediniz... Senden büyük ricam şu, bantları kasaya bi güzel yerleştir, ola ki beni götürebilirler, bunlar evvel Allah, sonra sana emanet..”

Emanetler kasada, içim rahat... Beş büyük kutu ses bandı. Urfa’nm en güzel seslerinden tenekeci Mahmut Güzelgöz’ün, içten, yürekten haykırdığı avazladığı en yenisi neredeyse elli yıllık canım Ur­ fa türküleri, hoyratları... Aziz Çekirge dostum saz yapar, bu işin en has ustasıdır, hem yapar hem de en hasından çalar... Şoför Mehmet Kurik kamyo­ nunu garaja çekti, bıraktı işini gücünü tıpkı Gü- zelgöz gibi, okudu... Nafiz İsmail Baba bir rivaye­ te göre yüz yaşında! Mustafa Çölgeçen, öğrenci Yavuz Tapucu, Kemal Geçgil, Mehmet Şengül dostlar bantları dolduranlardan ve İbrahim A- ğan... Can dost İsa B arak bir şey “buyurayım” di­ ye gözlerimin içine baktı durdu günlerce... Bu bantlar benim için bir “hazine”ydi, bir tarihti, şimdi iyi bir “Müslüman”m eline teslim edilmişti ve dedim ya içim rahattı, beni mi, beni varsın tu­ tup sevketsinler Ankara’ya!..

<

O

<

S

_ ı 3

SOLDAN SACA: 1- Asya'da ülke - Duvar şamdanı, duvar lambası. 2- Yelkenleri açılan deliklere ve halat İl­ m iklerine geçirilen metal halka - Bir tür cetvel. 3- Ada­ letle iş gören, adaletli - Tam t ve kanıt göstererek b ir şe­ yin gerçek yönünü ortaya çıkarma. 4- Bir bağlaç - Pişiri­ lerek hazırlanmış yemek - Kumaşla astar arasına konu­ larak elbisenin d ik durm asını sağlayan ko la lı bez. 5- Hengi kişi - Balık ağlarının alt ve üst yanlarına geçirilen keçi kılından yapılm ış ip. 6- Tüyleri kara, meyve ve b ö ­ ceklerle beslenen ötücü kuş. 7- A z tavlı, yarı yaş yarı kuru olan toprak. 8- Canlı varlıklarda kanın ya da besle­ yici sıvıların dolaştığı kanal - Kabaca evet. 9- Tanrıtanı­ maz - Eski yapı ya da şehir kalıntısı, harabe. 10- Ö ğüt - Kimyada lityum unu simgesi. 11 - Yarı - Yapı yüzeylerin­ de yatay, enli, az ç ıkın tılı, süslü ya da düz silme. 12- M akam la okunan Zebur sureleri - M üzikte b ir nota.

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1- Uzak - Buhar m akinele­ rinde, ka lo rife r tesisatında suyun ka yn a tıld ığ ı kapalı kap. 2- Köklü, kökten - Herhangi b ir sayıda olan şey. 3- Bayağı, sıradan - Iradedışı, gayrı iradi. 4- Bir tür etli ve büyük zeytin - Dolayısıyla anlatma. 5- Açgözlülük. 6- İsyan eden, isyankar - Bakla ezmesi - Ülkem izde b ir a- karsu. 7- Çuha kumaşının sarıldığı top - G ecikm e. 8- Takma saç. 9- Üstten sağa doğru eğik olan basım harfi - D inin kurallarına aykırı olmayan, dince yasaklanmamış olan. 10- Çirişli b ir çeşit parlak bez - Gemilerde, ambar­ lara ve m akine bölüm üne hava vermek için güverteye açılan baca.

DÜNKÜ BULMACANIN ÇÖZÜMÜ:

SOLDAN SAĞA: 1- Hümayun, Ti. 2- Üvey, Fener. 3- M etazori. 4- Ay, Ne, İham. 5- Yiv, Hitam. 6- Ukala, E- nek. 7- Kopil, Re. 8- Bağ, Sim. 9- Sa, Uyanık. 10- Alosa, Afat. 11 - Riya, Am ani. 12- Ağa, Özet.

YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1- Hüm ayun, Sara. 2- Üve­ yik, Baliğ. 3- M et, Vaka, Oya. 4- Ayan, Loğusa. 5- Ze­ hap, Ya. 6- Ufo, İfa, Az. 7- Neritel, Name. 8- Nihan, Sı­ fat. 9- Te, Am erikan. 10- İrem, Kem, Tip.

Onlara zahmet olmasın diye ben gittim Anka­ ra’ya 25 Mayıs 1960’taL Gece gizlice uğradığım Ak­ saray’da, ağabeyim şair Nusret Kemal’den aldım haberi, ilgililer en azından elli kere sormuşlar kar­ deşin nerede diye! Ankara’ya gece gelir gelmez ö rsan öym en’i arayıp eve yiyecek ve içecek ge­ tirmesini rica etmiştim. Örsan’cık kolları dolu gel­ di ve yanında da Genelkurmay’da yedek subaylı­ ğını yapan Semih Balcıoğlu. Işıklar yakılı değil, Allah Baba Ay’ı ışılatmış... Anlatıyorum Güneydo­ ğu serüvenlerimizi hele hele îlhan’m tüm paramı­ zı ikizleri için iki teneke peynire yatırmasını, şeyi an sopayı kap derler ya o sırada kapı çalındı gelen İlhan Başgöz!.. Yakalanmış ve sabah Sivas’a gön­ derilecekmiş “Zimmetli” olarak!.. “Fikretim, ikiz­ lerim sana emanet” dedi, peynirlerden ise haber yok!.. Semih akıl verdi, acaba kaçıp bir yerlerde saklanabilir miymiş? Saklanırmış ve saklanmıştı 27 Mayıs sabahına kadar... Folklorcu ve şair ya, hemen bir şiir döktürmüş, selam selam falan di­ yen... Kayınbiraderi Hikmet Şimşek de hemen bir marş olarak besteleyivermiş!.. Bir gün Başba­ kanlıkta Hikmet Şimşek ve öğrencileri bu marşı “icra edecek” Cemal Aga balkonda göründü. Koro, Gürsel’e dönük. Şef ve besteci Hikmet Şimşek’in ise arkası Gürsel’e dönük. Şimşek elini kolunu öğrenci korosuna doğru sallıyor coşkuyla, ne var ki başı evet başı Gürsel’e dönük! Ak devrimden herkes mutlu, biraz da bundan olacak bu tabloya katıhrcasma gülüyorum!..

V E R E L İN Î D O Ğ U E L L E R İ...

o [“ kiloluk, pilli, cereyanlı, akülü bir ses al- O Q m a aracı. Bunu çalıştıracak bir teknisyen Ankara radyosundan m ücahit türkücü Mus­ tafa Geceyatmaz; bize araç, yatacak yer sağ­ layacak bir emekli albay, bu satırların yazarının “kom utası”nda oniki Doğu i- lini kapsayan türk ü derleme gezisine çıkıverdik, arkamızda Milli Birlik Ko­ mitesi v ar bu kelli!.. O ilerde çoğu Kürtçe altm ıştan fazla türkü derledim, am an yaradanım ne güzeldi o türküler. Ve halkın sesinin olduğu yirm işer da­ kikalık yirm i röportaj... O türk ü derle­ m elerinin ardından...

1 9 6 1 m i t e s i ” var, atış serbest!.. Öz­ gürlük mü, Allahına kadar ve 20. rö­ portajın sonu Diyarbakır istasyonun­ dan, istasyon gürültüleri arasında ko­ nuşuyorum:

“Ey bu ülkeyi idare edenler... Sözüm sizleredir, Doğu’ya sevgi küıcıyla gidi­ niz, yoksa bir gün bu parm ak kopar, haritam ızın şekli değişir, benden söyle­ mesi...”

Ankara Radyosu Program M üdürü

Mahmut Tali Öngören’e teslim ettim montajlı yirm işer dakikalık yirm i rö­ portajı. İçim rahat etmemişti, komite­ nin de dinlemesini istedim, biri gene­ ral, diğerleri vali, emekli üç amcaya il­ la son bandı dinlettim, ne var bunda dediler ve yayında sakınca görülmedi­ ğine ilişkin tutanak da hazır, röportaj­ lar yayınlandı... Bu güzel işten bana ka­ lan, güvenlikle ilgili bazı m akamların kararı, fişlemesi:

“Kürtçü, komünist!” Ve üç yıl adım geçmedi radyoda! Gel de anlat, Kürt yurttaşları sevmek başka, Kürtçülük başka!

A nkara dar geliyordu, yılda üç - beş kez m uhakkak Urfa’dan geçmek kay- dıyla ver elini Doğu illeri diyorum, ilk­ bahar, yaz, sonbahar, kış demeden. 1961’de Dünya gazetesinde yayınlandı “Uy Babo” röportajlarım, 1962 yılında da kitap olarak çıktı. Kitabın 63. sayfa­ sından bir cümle:

"... Hem bilir, hem yapmazsan bu parm ak kopar. Apaçık bu böyle, apa­ çık. Eğilin bu topraklara. Sonra bu par­ m ak bir gün kopar, bozulur yurdun o biçimli girdisi çıktısı!..”

1968’de Cumhuriyet’te yayımlanan ertesi yıl kitap olarak çıkan “Can Paza­ r ı” röportajlarım ın 227. sayfasından da bir cümle:

“Sayın Başbakan, sizden üç ricam olacak. Keban B a ra jı’nın istim lak bedelleri biiir, o radan g ö çe cek otuz bine ya kın insan ikiii, M uş O va sı üüüüç,,’’ “N apceksin O tya m ? ” “H er şeyiyle m od e m , ça ğ d aş b ir çiftlik, kooperatif ku ra ca ğ ım efendim . B aşbakan Ö leee ya ğ m a yo k” dedi.. “ B unlarla devlet kurulur d e vle ti.” V e bir kahkaha patlatm ış idi. (Fotoğraf: İbrahim O zçelik - M illiyet)

"... Tekrarlıyorum aynı şeyi. Durum kötü­ dür, bu parm ak bir gün kopar. Mahkeme - i Kübra’da dahi veremeyeceksiniz bunun hesa­ bını...”

Yazılarımdan ötürü ne zaman yüce yargıç­ lar huzuruna çıkanda, onlar usulen “siyasi e- ğilimimi” soruyorlar güvenlik makamlardan, onlar da n ’apsm 1961’deki belgeyi sunuyorlar, “Kürtçü komünist!”..

VE B A B A M IN İSM E T P A Ş A ’SI

V

e rahm etli babamın İsm et P a şa ’sı sanki imdada yetişiyor, “Ortanın Solu” diye bir “la f’ atıyor ortaya, ortanın solu varken insan kom ünist olur mu? Herkes artık ortanın sol­ cusu!.. Bir CHP’li Siirt Milletvekili ki kendile­ ri S harfinden bile habersizdi, Meclis’te kasım kasım kasılıyor biz takıldıkça, “... Ulan ben de sosyalistim, var m ı bi diyeceğiniz?” Yoktu ta­ bii, am a o, daha kuvvetli solcu olunur zannıy- la ekliyordu:

“Üstelik nasyonal sosyalistim!..”

Buna ilişkin yazımı okuyan İsmet Paşa kah­ kahasının en şiddetlisini atıyor Meclis korido­ runda, bu ara bana soruyor:

“Neymiş neymiş, nasyonal sosyalist miy­ miş?”

“KOMÜNİSTLER MOSKOVA’YA...”

O

rtalık bihoş... Bazı gençler gün boyu bağı­ rıyorlar, “Komünistler Moskova’ya!” Bu sözcük tü rlü - çeşitli telaffuz ediliyor:

“Goministler... Koministler.. Komünüst- ler..” Gibilerine.. Dış turizme yönlendiriyor­ lar kimilerini.. Oldum olası söz dinlerim,

on-beş günlüğüne Sovyetler Birliği’ne gidiyo­ rum!..

RÜY A L A R G E R Ç E K OLUR MU? OLUR...

U

” lkede bişeyler olurken bişeyler daha olu­ yor, barajların temeli atılıyor... îlk göz ağ­ rım Keban... Başbakan Süleyman Demirel, a- çılış konuşm asından sonra kendini dar attığı bir odada sevinçten ağlıyor!..

DEMÎREL’tN SAÇI

A

çüışa katılan iki yurttaş, Başbakan’m saç durum uyla ilgili bir tartışm aya giriyorlar, tam arkamdalar. Başbakan’m neden saçı yok?

Türlü - çeşitli yorumlar... Birisi patlıyor: “Yahu anlamadin? Adam bas bas bağiriy su su diye!.. Su su diye saçını yolir, adamın saçı kalmamıştir!”

KARAKAYA BARAJI

K

arakaya Barajı yapılacak, sanki üzerime “mazife”!.. Yeri iyi mi, kayalarda çatlak var mı? Elazığ’m Ağm ilçesinin Su Pağniği kö­ yünden 6 traktör iç lastiklerinden yapılmış - ki bu sal, salcı Recep Ağa’nm buluşuydu - sal­ la kendimi F ırat üzerinde buluyorum, üç kez ölümden dönüp A nkara’ya dönüyorum. Bara­ jın yeri iyi... Aradan yıllar geçecek, bir gece yarısı Karakaya Barajı’nda bulacaktım kendi­ mi... Baraj su tutm uştu, Filiz’e sesleniyorum, “Gördüğüm rüya m ı acep? Bana sıkı bir çim- çik at!..” Atıyor, rüya değil!

Çaktırmadan ağladıysam kime ne?

YARIN:

İSMET p a ş a, sa v c id o ğ a nöz, BÖLÜKBAŞI, URFA CANAVARI CAFER

(6)

İsmet Pasa, Savcı

Doğan Öz, Böliikbaşı

Uı*fa canavarı Cafer.

smet İnönü, Doğu

Anadolu’ya 5 Yıllık

.Özel Kalkınma Planı

için harekete geçti.Ne

M, Amerika

ziyaretindeyken

başbakanlıktan

düşürüldü. Düşen

İsmet Paşa değil

kalkınma

planıydı.Belki de

ülkeyi bugünlere

düşürmekten

alıkoyacaktı...

Güneydoğu’nım sulanmasının sevdalısı Demirel, oralara

tutkumu bildiği için olacak, kendisi ve partisi için en

ağır eleştirilerde bulunan bu dizinin yazarım, her temel

atma törenine “onur konuğu” olarak çağıracaktı...

D

OĞU’ya h er uzandığımda, oralarda bişeylerin fokurdam akta olduğunu acıyla görüyorum. Başbakan İnönü, A nkara Alman K ültür M erkezi’nde açılan fotoğraf sergime geliyor, hiç aksatmaz. 70 x 100 bir fotoğraf. Bir jandarm a erinin önünde, sırtında çocuğu, yalın ayak yürüyen bir Doğulu kadın!.. Bir başka fotoğraf aynı boyutta. Bir jandarm a yarbayı, sille tokat, tekme köylülere dayak atıyor ve P aşa’nm yüzündeki acının fotoğrafım çekemediğim için yanıyorum... Fotoğraflarımı nerede ne zaman çektiğimi ısrarla öğrenmek istiyor, “b ir ay önce” diyorum , yüzü daha geriliyor!.. K arınları şiş bebeler, F ırat’ta oynayan.. Soruyor, k arın ları neden şiş? “Sıtma” diyorum, gözleri patlayacakm ış gibi, “Ne? Sıtma mı? Biz onun kökünü kazım ıştık yıllar önce?” Fakat aklı fikri o jandarm a zulmü fotoğraflarında... Özel kalem M üdürü Necdet Calp’a dönüyor, “Necdet Bey, Otyam bun ları da yazmış, o yazıları bana da verecek, bugün bana getirin.”

Demek k i kim ileri, bu.yazılarım ı da “Paşa”dan kaçırm ışlar! Öğreniyonım sonradan, İçişleri Bakanı O rhan Öztrak’a

derhal em ir veriyor, D iyarbakır’daki bu zulm ün soruşturulm asını istiyor, olay yeri nedeniyle b ir başka soruşturm ayı da Çerm ik C um huriyet Savcısı, o güzel insan, o eşsiz yurtsever insan canım Doğaz Öz yürütüyor... B ir tom ar fotoğrafı da olaydan hem en sonra Öz’e veriyorum Çerm ik’te ve A nkara’dan gelen iki m erkez valisi ve bir Jan d arm a Tuğgeneraline D iyarbakır’da ifade veriyorum , anlatıyorum tek tek bu zulmü. Sonuç, M usikan köyü yakınında canından edilen Muğlalı Jandarm a Onbaşısı Yılmaz T ahir Öncal, Jandarm a kom utanının iddiasınm aksine Haraba köylülerince değil, yakın dostu M usikan köyü ağası tarafından öldürülm üştür, gözümün önünde dövülen H araba köylüleri suçsuz elbette ve artık hepsi özgür...

“D O Ğ U İÇ İN ÖZEL K A L K IN M A P L A N I”

B

abanım İsm et Paşa’sı, Yemen San’a’da eczacı m ülazım -ı sani Vasıf İbrahim (Kuruçeşme)’nin, yani kendisine eliyle ilaç içiren, iğnelerini v u ra n o zabitin oğlu olduğumu hiç öğrenmedi. Zaman zaman

San’a ’da nasıl hastalandığını, taş plaklardan Batı m üziğini nasıl huşu içinde dinlediklerini sanki ben de oradaym ışım gibi anlattıkça, şaşkına dönüyor ve “N erden biliyorsuuuun, yoksa askerliği beraber mi yaptık?” diye soruyordu.

Ve 1962 yılında, Pembe Köşk’te, Doğu’dan h er dönüşüm de olduğu gibi anlattıklarım ı dinledikçe şaşkına dönüyor, inanıyorum can - 1

yürekten soruyor:

“Peki kardeşim , bak şimdi, sen başbakan olsan ne yapardın bu durum karşısında?”

“Paşam, hiçbir zaman başbakan olamam... Ama m adem sordunuz, şey, Doğu ve Güneydoğu için acilen beş yıllık özel b ir kalkınm a planı hazırlatır, uygulardım , am a acilen...”

A radan zaman geçecek Doğu’ya 5 yıllık Özel Kalkınm a Planı için Paşa harekete geçecekti, ne ki Amerika ziyaretindeyken B aşbakanlıktan düşürülecekti!.. Düşen İsmet Paşa değil, Kalkınm a Plam ’ydıL K im bilir ülkeyi bugünlere düşürm ekten alıkoyacak Doğu ve Güneydoğu için özel 5 yıllık kalkınm a planına, hala yanarım ... Ama, neye yarar?

B ir hakkı teslim etmek isterim. A ylar sonra bunu aram ızda tartışırken, P aşa’yı düşürenlerden Osman Bölükbaşı, bana aynen şöyle diyecekti:

“Ellerim kırılsaydı da o oyu kullanm asaydım , başı çekenlerden olmasaydım!.,”

“U M U M SU M Ü D Ü R Ü ”

H

a rra n köylülerinin deyimiyle, “A nkaralI Umum Su M üdürü Sülm an Beg” oralara olan tutkum u bildiği için olacak, kendisi ve partisi için en ağır eleştirilerde bulunan bu satırların yazarını, h e r tem el atm a törenine, am a h er temel atm a törenine “o nur konuğu” olarak çağıracaktı. B ir m ektubunda “... Herkesin b ir sevdası var. Allah şah ittir ki, bizim ki Türkiye sevdasıdır. T arlalar sulanacak. Çatlamış topraklar yeşerecek. Bereket olacak, Halil İbrahim Bereketi...” Diyen Başbakan Demirel.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10

S O LD A N SAĞA: 1 - Tarım işçisi, rençper - Alan. 2- En çok atlarda görülen bir hayvan hastalığı - M üzikte bir no­ ta - Halk dilinde köpek. 3- Limon şerbeti. 4- G österiş - Ad, ün. 5- Posta sürücüsü - Gidilen yol üzerinde olmayan, gi­ dene ters düşen. 6- Savrulmak için hazırlanan dövülmüş ekin yığını. 7- Kıvrımlı, yılankavi biçim, helis. 8- Biranda o- luveren, ansızın - Kolaylıkla kandırılabilen ya da aldatılabi- len. 9- Özgülük, hassa - Müzikte bir nota. 10- Y eter m ik­ tarda olmayan, yetmeyen - Katranlı kıldan yapılan ve ka­ lafat işlerinde kullanılan bir tür macun. 11 - Yiyecek parası - Türkçede bazı lehçelerde ağa yerine kullanılan sözcük. 12- Bir şeyin erebileceği uzaklık, menzil - Bakma, bakış.

Y U K A R ID A N A ŞAĞIYA: 1- Gemilerde ve yapılarda yatay kollarla ve birkaç kişi tarafından çevrilen bocurgat - Bir şeyin gerçek nedeni gizlenerek ileri sürülen sözde ne­ den. 2- Kimyada rutenyumun simgesi - Islamiyetten önce Kabe’de duran üç puttan biri - Bir konu hakkında düşün­ me, görüş. 3- Duygu yanılması, yanılsama - Eski ve bilin­ meyen bir tarihi belirtmek için kullanılan sözcük. 4- Kibar­ ca olmayan, bayağı - Ölüm cezası. 5- Eskiden albaya ve­ rilen ad. 6- Az ışık veren - Erime. 7- Ün, şan, şöhret - Ken­ dine özgü, kişisel, özel. 8- Kokulu tohumu rakıcılıkta ve hamur işlerinde kullanılan bir bitki - Güney KafkasyalI bir halk. 9- Sözü birine ya da birilerine yöneltme - Birinin ge­ çindirmekle yükümlü bulunduğu kimselere, mahkeme ka­ rarıyla bağlanan aylık. 10- Kazaklarda seçimle gelen baş­ kan - Tam ölçüsünde, ne az ne çok.

DÜN K Ü B U LM A C A N IN ÇÖ ZÜ M Ü :

S O LD A N SAĞ A : 1- Irak, Aplik. 2- Radansa, Te. 3- A- dil, İspat. 4- Ki, Aş, Tela. 5- Kim, Faril. 6- Karatavuk. 7- A- latav. 8- Damar, Ha. 9- Ate, Ören. 10- Nasihat, Li. 11- Nim, Sarak. 12- Mezamir, La.

Y U K A R ID A N A ŞA Ğ IYA : 1- Irak Kazan. 2- Radikal, Tane. 3- Adi, İradesiz. 4- Kalamata, İma. 5- Tamah. 6- A- si, Fava, Asi. 7- Pastav, Rötar. 8- Peruk. 9- İtalik, Helal. 10- Ketal, Manika. m V-c Ç. * ,

U v ,

V i a k ) ' T O i ' ^ - t

1

2 - i /• s

J

L.-'Vv-t j fi * 4"1\, ' •

Babamın

“İsmet Paşası”,

birgün

gelecek,

benim olacaktı.

(Fotoğraf: Hüseyin Ezer-Ulus)

O, her fotoğraf

sergisine gelir,

görüşlerini anı

> * * â Û A *

* â * * A A İ Ü Ü Ü A * A Ü I defterine yazardı...

K ISA S KÖYLÜ C A FE R

K

ısas köyü, H arran ’ın gülüdür, kocaman bir köy, yarısı Alevi, yarısı Sünni, kardeş kardeş geçinen... A ksaray’da bağlarda, o güzelim, bugün nesli tükenen uzun m or erikleri ceplerimize “hırkızlam a” doldurduğum uz F ikret’le buluştum Urfa Valiliği’nde. O erik hırsızı arkadaşım T urgut Fikret Saym şim di Urfa Valisi’dir, bense gazeteci.. “Bak Fikret, olgunlaşmadan yediğimiz için alm am ız yasak edilen bizim bahçenin eriklerini h elal etmem. Kısas’ı Urfa’ya bağlayan yol en hasından yapüacak, su işi halledilecek, okuluna derslikler eklenecek ve telefon bağlanacak!..”

Adaşım, en kısa zam anda hepsini yapacaktı. 1960 yılında tanıdığım Kısas köylü M ehm et Kaya’n ın evi, K ısas’taki evim dir ve çocuk Cafer, h e r gelişimde bavullarım ı, m akinelerim i taşır eve ve evim den ra h a t ederim bu evde. Cafer, Alevi.. “Eline, beline diline m ukayyet ol.” Cafer evlendi, askere gitti, aynı inançtan m u h tar Mustafa, Cafer’in avradını hileyle boşandırdı ve aldı!.. Ve bildiğim kadarıyla Cafer’in sekiz dokuz cam “ölüm atm a” bindirm esi böyle başladı! Onu, on beş yfidan fazla çeşitli illerde cezaevlerinde aradık, halin i h atırın ı sorduk.

O, artık güney ellerinin “Canavarey Urfa H at”ıydı, yani “Urfa Canavarı!..” Ve Cafer, cezaevlerindeyken, dışardan kışkırtm alarla kendisini öldürm ek isteyen üç kişiyi daha ölüm atm a bindirecekti!.. Ve Cafer bir

m ektubunda, "... Babo, para gönderme, eziliyorum, ben vesikalık fotoğraflardan kareleyip resim yapıyor, hapishanede yolum u buluyorum ” diyordu. Sergilerimiz nedeniyle gittiğimiz Kuveyt, D anim arka ve Alm anya’dan kendim e resim malzemeleri alırken b ir takım da Cafer’e alıyorduk, yağlıboyalar, fırçalar, pasteller ve Cafer

yaptığı resim lerin fotoğraflarım salıyordu ardı ardına ve son m ektupların birisinde, “Babo, keşke, keşke yıllar önce elime tabanca alacağım a fırça alaym ışım ” diye hayıflanıyordu, son beş yıl içinde kimseyi ölüm atm a bindirmemişti!.. Keşke herkes eline yıllar önce fırça alaydı, asm ayalım da besleyelim m i demeyip gepegenç

insanlarım ızı iplerde saflandırmasaydı!.. Ve Cafer “oğulluğumuz” aftan çıktı, elimizi öpmeye geldi Gazipaşa’ya. Büyük kızm ı ve onsekiz yılda iki kere gördüğü küçük kızını yanm a almış, Gaziantep’te güzel b ir apartm an k atı tutm uş, telefon bile bağlatm ıştı, kahvecilik yapıyordu.

H asım larıyla barışm ak için bağlı oldukları Hacıbektaş’ta “Dede”nin yanm a gitm işti Gazipaşa’dan ve b ir hafta sonra Cafer’i m akineli tabancalarla ölüm atm a bindirdiler Gaziantep’te! Taa Hazreti İbrahim ’den başlayıp günüm üze kadar gelen, Cafer’in ailesinin etrafında dönen H arran ’ı h er yönüyle incelediğim “H arran Koçaklaması” kitabım ı k i nesli çoktan tükendi, iyi ki onun sağlığında yazmıştım.

YARIN: GUTEN TAG HERNN RICHARD STRAUSS

Şekil

Updating...

Referanslar

Updating...

Benzer konular :