• Sonuç bulunamadı

Evin İlyasoğlu'dan nefis bir müzik tarihi:zaman içinde müzik

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Evin İlyasoğlu'dan nefis bir müzik tarihi:zaman içinde müzik"

Copied!
6
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

yararlı bile olabileceğini de düşündüğüm için, biraz da özendirilince, yayımlamak amacıyla yazdıklarımı gözden geçirdim.J Bu yazı, anladığımı sandığım noktalarda gö­ rüşlerimi, bazen de eleştirilerimi, anlayamadığım yerler­ de de sorularımı bir araya getiriyor... dolayısıyla bu yazı “bir bilenin” değil, “bir meraklının” değerlendirmelerini yansıtıyor...

Kitap ve ekte ye r alan CD'ler (Kasetler)

Kitabın başlığı yaklaşımı hakkında fikir veriyor. Yazar, önsözde, (s.xix), amacını “...her müziği kendi zamanı için­ de değerlendirme, müziğe yaklaşma, müziği anlama kılavu­ zu...” [sunma] biçiminde tanımlıyor. Bu nedenle, müziğin zaman içindeki serüvenini, toplumsal değişime koşut ola­ rak ele alıyor. Ama bu durumda belli bir yöne odaklaşmak gerekiyor. Her toplumun kendi evrimi, kendi müziği var. Bir kitap boyutu içinde bunların hepsine birden yönel; mek, eğer anlamsızca yüzeyselleşilmezse, olanaksız. Yazar, Batı müziğinin zaman içindeki serüvenine odaklaşıyor.

Kitabın hedeflediği okuyucu kitlesinin müzik bilmesi gerekmediği önsözde vurgulanmış. Dolayısıyla öğretmek

temel amaç. Kitapta bu, bir yandan metnin öğretici bir dille yazılmasına özen gösterilirken, öte yandan da kutular açılarak bazı konularda daha derinlemesine bilgi verilmesi yoluyla sağlanmaya çalışılmış. Teknik terimler için de bir sözlük var. Modem ders kitaplarında bu çok yararlı oldu­ ğuna inandığım pedagojik araçlardan yararlanılmış olma­ sını kitabın olumlu yönlerinden birisi olarak görüyorum.

Doğallıkla bu durumda, kutulara ve sözlüğe nelerin alınacağı konusunda yazarın, okurun gereksinimlerini de hesaba katmak koşuluyla, bir seçme yapması gere­ kecektir. O zaman, söz gelimi tonik nota, tütü, makam gibi deyimlerle karşılaşan okuyucuya da sözlüğünün yardımcı olması gerektiğini düşünüyorum. Sözlüğün biraz genişletilmesi ve eğer varsa, bu konuda Türk­ çe’de başvurulabilecek kaynakların listesinin de konul­ ması okuyucunun yararlanma düzeyini artıracağı kanı­ sındayım.

Kitapta ilginç ve değişik konular kutulara alınmış. Di- onysos Ayinleri (s. 6), Piyanoda Dört-El (s. 63), George

Devamı 4. sayfada.

Gazetemiz Müzik Eleştirmeni Evin

İlyasoğlu’nun nefis çalışması “Zaman

İçinde Müzik“ bu tür çalışmalardan

beklenmeyen bir atakla kısa sürede 4.

basımına ulaştı. Kitapta genel olarak

belli ölçütlerle her çağın özelliklerinin,

bestelerinin ve bestecilerin ayrıntılı yapıt

listelerinin verilmesine özen gösterilmiş.

Metin akışı içinde iki ayrı renkte yer alan

kutularda ya teknik bir biçimin , bir

sanat akımının anlatımına ya da

konunun çevresindeki olaylara ait bil­

gilere yer verilmiş. Ayrıca kitapla verilen

kaset veya CD’lerde çeşitli dönemlerin

müzikleri örneklendirilmiş.

HAŞAN ERSEL

E

vin îlyasoğlu’nun ilk kez I994’te yayımlanan Za­man İçinde Müzik1 adlı kitabın (ve ekindeki

CD’ler) geçtiğimiz Nisan ayında 4. basımı yapıl­ mış. Kitabı geçen sene okumuş ve sevmiştim... Klasik müzik ile tanışmak isteyenler için bu konuda bilgili ve deneyimli bir insanın kaleminden çıkmış yararlı bir ça­ lışma... Özenle basılması ve 10 CD ile desteklenmesi, bu öz değerinin yanı sıra, savılması gereken artı yönleri... Kitabın ayrıca kıskanılası bir özelliği daha var. iki beste­ ci, Ilhan Mimaroğlu ve Aydın Esen in birer yapıtının ka­ yıtları ilk defa bu kitap yoluyla dinleyiciye ulaşıyor... Kıskanılası deyiminin bir defa daha altını çizeyim, Evin Ilyasoğlu nu kutlarken...

Okuduğumda kitap üzerine bir şeyler yazmak istemiş ve yazmıştım da... Yayımlamak niyeti olmaksızın... Oku­ yucunun “kendisini bilmesi” kaydıvla, okuduğu kitap bakkındaki düşüncelerini belirtebilmesinin hoş, hatta

1 2 E Y L Ü L 1 9 9 6

□ Bedri Karayağmurlar, Mehmet Ergüven’in “Sırdaş Görüntüler” ini değerlendirdi.... 3. sayfada

O Betül Ç otuksöken, A.C evizci’nin “ Felsefe Sözlüğü” nü d eğ erlen dirdi...9. sayfada

O ik i y a za rım ız. R ene H u y g h e ’ nin “ La Jakonde”sini değerlendirdiler...10. sayfada

O Fatih Artunöz Gündüz Vassaf ın kitaplannı değerlendirdi... J9. sayfada

Cumhuriyet

KIT/UP

Evin

İlyasoğlu'dan

nefis bir müzik

tarihi

Zaman

İçimle

Müzik

(2)

Kapak konusunun devamı...

Sand ve Chopin (s. 103) ve İzle­ nim cilik ve Programlı M üzik (s. 199), gibi... Belki bazı kutularda daha derinleşmek isteyenlere yardımcı olacak kaynaklar da verilebilir. Bazı başka ko­ nular da kutu yapılabilir. Sanırım karar verme hakkı yazarın olsa bile öneri yap­ ma hakkı okurun olabilir. Kendimce bir iki konu kutu daha olsa diye düşünmüş­ tüm.

Sözgelimi, kitapta Liszt’in İstanbul’a geldiğinden söz edilmekle (s. 114, sütun 1, par 2, son satır), yetinilmiş. Oysa ilgi çekici bir öykü olarak bir kutu yapılabi­ lirdi. Liszt’in bu ziyareti sırasında Sultan Abdülmeçit için bir yapıt bestelediği de biliniyor. Üstelik bu yapıtın bir kaydı da yapılmış Türkiye’de.* Liszt’in ne ziyare­ tinin ne de onun ürünü olduğunu gizle­ meyen ama pek de önemli olmadığı açık olan, bu yapıtın dünya müzik tarihi açı­ sından ilginç bir yönü olmayabilir. Yine de, bugünün Türkiye’sinden bakıldığın­ da abartılmaması, ama bilinmesi gere­ ken hoş bir olay olarak görünüyor.

Bir başka kutu da Kadın Besteciler olabilir... William Dunham’m The Mat­

hematical Universe, (John Wiley &

Sons, New York, 1993) adlı kitabın “W ” harfine karşılık gelen bölümün başlığı Where are the Women? (Kadın­ lar Nerede?) idi... Orada matematiğe katkı yapmış kadın olmadığı görüşü ele alınıyor. Doğru olmadığı anlatıldıktan sonra Sofia Kovalevskaia üzerinde duru­ luyor. Ben aynı sorunun bu kitapta da yeri olduğunu düşünüyorum. Çünkü, kadınlardan besteci çıkmadığı iddiası da matematikçi çıkmadığı gibi sık sık gün­ deme gelebiliyor. Belki inanması zor ama çağımızın ünlü bir orkestra yöneti­ cisi olan Sir Thomas Beecham “kadın besteci yoktur, olmamıştır, olmayacaktır' buyurmuş.'1 Üstadın Hildegard von Bin­ gen’i bilmediğini; ya da Fanny Mendels- sohn-Henseh Clara Schumann, Alma Schnidler (Mahler-Werfel) ve Amy Be­ ach’i (Marcy Cheney) anımsayamadığım varsaysak bile herhalde çağdaşı ve mem­ leketlisi Dame Ethel Smyth’den haberi olmadığını düşünmek zor. Bu durumda Sir Thomas Beecham’ı “kadınlar, kadın oldukları için besteci olamazlar” demiş diye yorumlamaktan başka çare kalmı­ yor galiba... Ünlü şefin bu konuda açık sözlü olması, ne yazık ki, bu konuda yal­ nız olduğu anlamına gelmiyor... işte bu nedenle kadın besteciler için bir kutu açılsa iyi olurdu diye düşünüyorum.’Yu­ karıdaki isimlere ek olarak Sofia Guba- idulina ve Sorrel Doris Hays gibi çağdaş müzikte söz sahibi olmuş bestecilerin ya da Sıdıka Ozdil gibi ülkemizin bestecile­ rinin varlığını göstermenin iyi olacağını sanıyorum .6

Kitabın eki olan CD’ler (kasetler) de ayrıca önemli. Bir dönemi ya da bir bes­ teciyi okurken, onun müziğini de duya­ bilmek büyük bir avantaj. Bu tür bir derlemeye hangi bestecinin, hangi yapı­ tının, hangi bölümünün, kimin icrasın­ dan alınmasının uygun olacağı konusun­ da sonsuza dek tartışılabilir. Kendimi bu açıdan yetkili görmüyorum. Benim ölçü­ tüm, bir bölümü ya da besteciyi oku­ duktan sonra müziği dinlediğimde be­ nim kafamda oluşm akta olan resmin berraklaşmasına katkısı olup olmadığı. Kendi deneyimin bana çok yararı oldu­ ğu biçiminde.

Bazı temalar üzerine düşünceler

Zaman içinde Müzik’te rastladığım

bazı temalar beni onlar üzerine düşün­ meye itti, bir kısmını buraya aldım.

Bestecinin efendisi

Kitapta benimsenen, müziğin evrimini toplumsal gelişmeler ışığında ele alma yaklaşımı, ilginç soruların sorulmasına yol açmış. Bunlardan birisi de besteci­ nin kimin için müzik bestelediği ve do- layısı ile özgürlüğünün tartışıldığı bir bölümde yer alıyor. Aynen aktarıyorum:

“Beethoven ile sanatçı toplum içinde yeni bir işlev kazanmıştır. Artık soylu

ai-Evin llyasogiu dan nefis bir müzik tarihi

Zaman İçinde

Müzik

leler, prenslikler gibi küçük toplulukların hizmetlisi de- ’ıl, yapıtlarıyla geniş kitle- erin sesi haline dönüşen bir kahramandır. Tarihin akışını, kendi özel yaşamı gibi müziğine işleyebilir.

19. yüzyılda toplum ve bi­ rey ilişkisi, besteci ve dinle­ yicisinin ilişkisine benzer. Özel müzik patronları orta­ dan kalkar; konser kurum­ la n ve fe stiv a lle r artar. Özenle eğitilmiş küçük bir dinleyici kitlesi, yerini eği­ timsiz bir orta sınıf dinleyi­ cisine bırakır. Besteci bir yandan küçük kitlenin is­ tekleri doğrultusunda, sı­ nırlı zevklere göre beste üretmekten kurtulmuş, di­ lediği özgürlüğe kavuşmuş­ tur; öte yanda hiç tanımadığı kitleye seslencbilme kaygısına

tır. Şimdi yükselen kişiler politikacılar, generalleri,] bankerler ve sanayiciler ol­ muştur. Bu insanların sanata ayıracak çok zamanları yoktur. Besteci ve yönetici kitle arasında derin bir uçurum oluşur. Dinle­ yenine hiçbir zaman ulaşamadığını düşü­ nen besteci, esin kaynaklarını iç dünya­ sında aramaya başlar. Müziğini hemen kavrayan bir dinleyici kitlesi

bulamadı-Zaman içinde Müzik (Başlangıcından Günümü­ ze Örneklerle Batı Müzi­

ğinin Evrimi/ Evin llyasoğ-

u / Yapı Kredi Yayınları / 319 s.

pıtlarına olan sürekli iste­ min kaynağına efendi diyo­ rum. Söz konusu kaynak geçmişte daha çok dini ku­ ruluşlar, lordlar, prensler ya da toprak ağaları olurken, XX. yüzyılda devlet veya iş dünyası olmaya başlamış. Y ukarıdaki pasajda sözü edilen "esin kaynaklarını iç dünyasında [arayan] ... onu elbet günün birinde değer­ lendirecek... ideal bir kitle” için müzik yazan ve dolayı­ sıyla hiç kimse tanımadan açlıktan vefat ya da besteci­ likten istifa etmiş müzikçi- leri bir tarafa bırakıyorum. Başka bir deyişle böyle bir özgürlüğün geleceği günle­ ri beklemenin düş olduğu e niş bir

apılmış-indan, onu elbet Dendirecek, şimdilil

ünün birinde değer- düşlerinde yaşattığı ideal bir kitle için beste yapmaya koyu­ lur.” Evin îlyasoğlu: Zaman İçinde Mü­

zik, Yapı Kredi Yayıncılık, İstanbul,

1994, s. 78-9.

Ben bu bölümde yer alan tüm fikirleri ele almaya kalkışacak değilim. Bu beni aşıyor, ama epeyce tartışılacak nokta ol­ duğunu görüyorum... Ben bestecinin ki­ min için müzik yaptığı sorununu besteci­ nin efendisi kavramıyla karşılavıp tartış­ mak istiyorum. Burada efendi kelimesini biraz geniş anlamda kullanıyorum. Bes­ tecinin varlığını sürdürebilmek için

ya-kanısındayım.

Bestecilerin efendileriyle olan ilişkileri­ ni birkaç örnek içinde göstermeye çalışa­ yım:

Johan Sebastian Bach kimdi? Pazar ayinlerinin kilisenin istediği biçimde ger­ çekleşmesini sağlayacak müzik bulmak­ tan sorumlu bir hizmetkâr, işi istenilen biçimde yapmadığında başı derde giri­ yordu. Efendisi, ondan öncekilerin ço­ ğunda olduğu gibi kiliseydi.

Franz Joseph Haydn kimdi? Sırasıyla Prens Paul, Nikolaus Esterhazy’lerin uşağı. Onların istediği müziği yapıyor­ du... Yapmaya da mecburdu. Olsa olsa onları kızdırmayacak zekâ oyunları yap­ tığında ve o ölçüde, bir de “efendisinin efendisine” sığındığında, yani dinsel ya­ pıtlarında, onun isteklerinin ötesine ge­ çebilirdi...

Dimitri Şostakoviç kimdi? Sovyetler Birliği’nin büyük sanatçısı... 20 yaşında bir besteci olarak isim yapmıştı. Sonra başı Stalin ve bürokratlarıyla derde girdi. Sorun aynıydı. Stalin de Prens Esterhazy gibi, bu defa halk adına, yapıtlar ısmarla­ mak istiyordu. Ancak halk adına, halk

için fakat halka sor [a] madan yapacağı o kadar çok işi vardı ki, bu isteğini iletme­ sini Andrey Jidonov’dan rica etmişti. O da herhalde, bir büyük sanatçıya emir vermenin ayıp bir şey olduğunu düşün­ düğünden (!) ünlü 1948 kararnamesiyle

ne istendiğini “genel” olarak duyurmuş­ tu. Bu olaylar da gösteriyor ki, Şostako­ viç özünde Bach ve Haydn’dan pek de farklı bir konumda değildi. Efendi, iste­ ğini zorlayabiliyordu. Sovyetler Birli- ği’nde de öyle oldu. Şostakoviç’in mut­ suzluğunu ise yapıtlarından ve anıların­ dan görmek olanaklı...7

Bu olay besteciler ile efendilerinin sancılı bir uyuşması olarak yorumlanabi­ lir... Peki uyuşmazlık devam ederse, eğer besteci efendisinin istemediği yapıtlar ortaya çıkarmayı sürdürürse ne olur? Ta­ rihten anlayabildiğim kadarıyla bu d u ­ rumda efendiler uşaklarını yok etmişler. Asiller, asaletleri nedeniyle olacak her­ halde, genelde, işinden atmakla yetin­ mişler. Sonrası doğa koşullan tarafından belirlenmiş. Hitler, asil olmadığı ve Sta­ lin gibi başka işleri de olduğu için kestir­ meden gitmiş... Yapıtlar yasaklanmış... Franz Schreker, Max von Schillings tari­ he gömülmüşler... Bazı besteciler ise yo- kedılmiş, toplama kampında ölen Erwin Schulofr gibi... Arnold Schoenberg, Ale­ xander von Zemlinsky, Kurt Weill ve Pa­ ul Hindemith gibi “dejenere müzik“ tem­ silcileri Naziler’in Almanya’da yükseli­ şinden dolayı olarak etkilenen Bela Bar­ tók ülkelerini terk etmek zorunda kal­ mışlar ve ABD’ye sığınmışlar...

Ancak müzikçilerin yapıtlarının ortaya çıkmasını engellem ek yoluyla tarihe gömmelerini sağlamak sadece H itler’e özgü bir uğraşı değil’... iki örnek vermek istiyorum.İlki bir soru. III. Reich zama­ nında Almanya’da klasik müzik yapılmı­ yor muydu? Almanlar müzik yapmavı mı durdurmuşlardı Richard Strauss dışın­ da? Kuşkusuz değildi... Sadece bugün III. Reich sanatı ve müziği üzerinde bir sansür sürdüğü için biz bunları pek bil­ miyoruz... İkincisi ise Ingiliz besteci Alan Bush... Adını ancak ansiklopediler­ de görebileceğimiz bu bestecinin yapıt­ larını dinlemek pek az kimseye nasip ol­ muş. Vaughan Williams’m övgüyle söz ettiği bu Marxci besteci de bir anlamda yok edilmiş... Neyse ki sanatçıların, yeni­ den doğma şansları var... Şu ara bir CD’si yapılıyormuş.”

Bir sanatçıyı yok etmenin bir başka yolu daha var. Üstelik çok daha uygar, kaba kuvvet ya da sanatçıyı aşağılamak gerekmiyor... Bu nedenle de söz konusu yolun sonuçlarının daha iyi sorgulanması gerekli. Bir besteciyi örnek vererek ko­ nuya gireyim. Erich Korngold... 1897’de doğan bu besteci Mozart’tan sonra Viya- na’ya gelen en önemli dahi çocuk olarak kabul edilmiş. Genç yaşta birçok önemli yapıt ortaya koymuş. O kadar ki Richard Strauss 1923’te Viyana Filarmoni O r­ kestrası ile Rio de Janeiro’ya yaptığı tur­ nede kendisinin, Wagner’in, Mahler’in yapıtlarının yanı sıra Korngold’un Viel Lärm um Nichts'0 adlı yapıtını programı­ na almış. Ama sonra Hollywood’a yer­ leşmiş ve ünlü bir film müzikçisi olmuş, iyi film m üzikleri yapmış. Yani, bir Korngold yok olmuş, bir başka Korn- gold gelm iş." Bunu yapan kuşkusuz ABD’nin siyasal düzeni değil... Piyasa adlı yeni efendi...12 Bu dönüştürerek yok etmenin özelliği ise, sanatçının bir türlü rızasıyla olması...

Piyasanın efendi olması üzerinde biraz durmak istiyorum. Kitaptan yapılan yu­ karıdaki alıntıda Sn. Ilyasoğlu’nun bura­ da da bir tehlike gördüğü anlaşılıyor. Çünkü piyasanın istem (talep) tarafında etkili olanların benim gibi müzik eğitimi bile olmayan kişiler olması olasılığı yük­ sek. Böyle kişilerin de ince zevkli bir asil ile aynı estetik değerlere sahip olamaya­ cağı açık. Tartışmalı olan, bu tür insanla­ rın varlığı ve müzik istemi üzerinde etkili olduğu bir ortamın zorunlu olarak kötü müzik üretilmesine yol açacağı savı...

Demokratik toplumlarda, bu tür yeni efendilerin sayısı fazla ve dolayısıyla bi­ reysel etkilerinin pek fazla olmaması

(3)

r- şansı var. Bu ise, bu “efendilerin” efen­ diliklerinden uzaklaşıp müşteriye dö­ nüşmelerine yol açabilir. Üstelik bunla­ rın zevkleri, istekleri de farklı ise sanatçı için bir seçme olanağı da doğabilir... Özede tek alıcının hakimiyetinden uzak­ laşılmış olur. Böyle bir yeni "efendi” bir modern yapıt ısmarlarken, bir başkası klasik operaların temsil edilmesine des­ tek olabiliyor. Bunun bir özgürlük geti­ rebildiğini düşünüyorum... Gilbert Kap­ lan Mahler’le uğraşıyor 5’inci senfonisi­ nin 4’üncü bölümünün kaç dakikada ça­ lınması gerektiği konusunda bir tartış­ mayı alevlendiriyor, Rockafeller İlhan Usmanbaş’a burs veriyor, Tanglewood’a gitmesini sağlıyor ve rahmetli Nejat Ec- zacıbaşı da İstanbul Festivali’ni oluştu­ ruyor.' Bu çeşitlilik, uygun bir kurumsal yapılanmayla birlikte olduğunda sanat alanında olumlu adımların atılmasına ciddi katkı yapan bir unsur.

Ancak bu yapının kendiliğinden ola­ cağını beklememek gerekir. Bir süre ön­ ce Sayın Ali Anun bana bir kitap hediye etti. Majory Jacobsen’in Art and Busi­ ness, (Thames and Hudson, London, 1993.) adlı kitabı. Bu kitapta üzerinde durulan iki konu ilgimi çekti. Bunlardan ilki, şirketlerin sanat konusunda karar alabilmek için uzmanlardan sistematik bir bütünlük içinde yararlanmalarının kaçınılmazlığı. İkincisi ise, şirket yöneti­ cilerine dünyanın bütünsel olarak kavra­ nabileceği bilincinin verilmesi. Bu, sana­ tı iş yaşamının bir parçası haline getire­ bildiği için önemli... Başka bir deyişle, yukarıdaki görece özgür ortamın oluşa­ bilmesi, iş dünyasının sanatı ciddiye ala­ cak biçimde eğitilmesi ve buna göre or­ ganize olmasıyla bağıntılı... Daha somu­ ta indirgersem, sanatın gelişimine katkı­ da bulunmak için destek verebilecek durum da olanların çok ince zevklere ulaşmış olmaları zorunlu değil. Sanata değer vermeleri yeterli. Zira uygun bir organizasyon yapısı içinde her zaman bir sanat yapıtını değerlendirmede yar­ dımcı olacak uzmana saygın bir yer bu­ lunabilir.

İşte bu noktada devletin önemi ortaya çıkıyor. Devlet, Fransa’da olduğu gibi bir kültür bakanlığı ya da ABD’de oldu­ ğu üzere farklı kurumlan yetkilendire­ rek sanat faaliyederini özendirebilir, iş dünyasının ilgisini bu konuya çekebilir. Demokratik mekanizmanın, görece iyi işlediği koşullarda, yani hoşgörünün toplumsal bir erdem olarak kabul edil­ mesi durumunda, bunun başanlı olabil­ diği sanatçıya görece daha özgür ve say­ gın bir konum sağlanabildiğini Avrupa ve Amerika’daki deneyimlerin doğrula­ dığını sanıyorum .1'1 Zira Erich Korn- gold’un yanı sıra Edgar Varese, Karlhe- inz S tockhausen, Ilhan M im aroğlu,

Î

ohn Cage, Pierre Boulez, Iannis Xena- :is gibi bestecilerin çalışmaları devam ediyor, yeni yapıtlar ortaya koyabiliyor­ lar...

Müzik evreninde Japonya

Kitapta bu sene vefat eden Toru Take- mitsu’dan ya da başka bir Japon besteci­ sinden söz edilmiyor. Bunu yadırgadığı­ mı itiraf edeyim. iki nedenle... ilki ben Takem itsu’nun müziğini seviyorum. İkincisi ise bana Japonya, biraz gözden ırak olsa bile, Batı müziği alanında bir merkez gibi geliyor. Bu ülkede XIX. yüzyıl sonlarından bu yana canlı bir Batı müziği yaşamı var. Bugün isimlerini dünya ölçüsünde duyurm uş Toshiro Mayuzumi, Maki Ishii, Yuji Takahashi, Takashi Yoshimatsu gibi besteciler, sen­ foni orkestraları, dünyaca ünlü müzik eğitimi veren kuruluşları var. Dolayısıy­ la, Japonya Batı müziğindeki konumu açısından, söz gelimi Kore’den farklı bir ülke. Koreli büyük besteci Isiang Yun da dünya ölçüsünde tanınıyor. Ama, K ore’deki Batı türü müzik ortamının dünya ölçüsünde merkez oluşturduğu söylenemez.

Kuşkusuz benim Japonya hakkında böyle düşünmem yazarı bağlamaz. Za­ ten amacım yazarın niçin benim

sevdi-Î

'im bestecileri kitaba almadığını sorgu- amak değil. Sormak istediğim, Batı

mü-S

ziğinin gelişimini zaman içinde incele­ yen bir çalışmanın Avrupa’yı merkez al­ masının yöntemsel açıdan bir soruna yol açıp açmadığı.

Kitabı okuduğum sıralarda sayın Ali Artun, Kopenhag-Charleottenborg’da 18 Şubat-16 Mart 1995 tarihleri arasın­ da açılan ve onbir Türk ressamın yapıt­ larından oluşan serginin kataloguna yaz­ dığı metni15 ve İngilizce’sini göndermişti. Söz konusu yazıda, Avrupa’nın başka toplumlarm sanatına duyduğu ilginin, sanatın tarihsel evriminin izleri olarak baktığı, "diğer”den hareketle “kendi”ni tanımladığı fikri üzerinde duruluyor. Böylece yaratılan ikili (binary) sistem içinde uygar, tarihsel ve akıcı olan (Av­ rupa kültürü) olmayandan ayırd edilmiş oluyor. Almaşık yaklaşım ne olabilir? Sa­ zın Artun’a göre tüm sanatsal deneyim- eri karşılıklı etkileşim içinde evriliyor olarak görmek. Bu bakış açısı içinde “ben” ve “benim ötekim”m birbirlerini paylaşmış bir deneyim olarak değerlen­ dirmesi söz konusu.16

Müzikte bu bakış açısı bizi nereye gö­ türebilir? “Kendini bilme” sınırını geç­ mek üzere olduğum un farkındayım . Ama yine de düşündüğümü aktarmak istiyorum, içinde olduğumuz yüzyılın başında Amerika Birleşik Devletleri’ni Avrupa sanatı için bir malzeme (sözgeli­ mi Övorak’ın yapıtlarında) ve Avrupa’yı izleyen yaratıcılardan (sözgelimi Edward MacDowell) ibaret “diğer” olarak gören bir yaklaşımla yazılmış bir kitap büyük bir eleştiri toplam azdı. Oysa bugün, ABD’yi ihmal ederek Batı müziği tarihi­ ni yazmak herhalde düşünülemez. Çün­ kü ABD’li müzikçiler, örneğin John

Ca-f

’e, Avrupa’daki müzik oluşumunu etki- emekte ve doğallıkla orada olup biten­ lerden de etkilenmekte, Paylaşılmış bir deneyim sözkonusu. Ama bu olgu bir­ denbire, söz gejimi Amerikan askerleri­ nin Normandiya’da Avrupa toprağına ayak basması ile olmuş değil. Tam tersi­ ne, zaman içinde, başta ticaret olmak üzere Amerikalı ve Avrupalılar’ın birbir- leriyle çeşitli ortamlarda temas etmeleri ve birbirlerinin deneyimlerini öğrenme­ leri sonucunda ortaya çıkan bir sonuç.

Şimdi ABD’yi ihmal ederek Avrupa’yı merkez alan kitabın yüzyıl başından bu yana her yıl yeni basısının yapıldığını düşünelim. Bu durumda arada bir yerde kitap, bir önceki basısı ile çelişen bir çö­ zümleme yapmak zorunda kalacaktı. Bu sonucun Âvrupa-ABD dışında diğer ül­ kelere de genelleştirilebileceğini düşün­ düğüm için Japonya örneğinden söz et­ tim.

Ancak iki noktaya değinmem gerek. Bir kere, derin müzik bilgisi olan Hintli arkadaşım Prof. Jamshed G handhi’ye bu konuyu açtığımda bana “Bu görüşe

Handel'in Julius Sezar operasının başlık sayfası.

[paylaşılmış deneyim] katılıyorum. Ancak bu yaklaşımın benimsenmemesinin en az yanılmaya yol açacağı sanat dalı yine de Batı müziğidir.” demişti. İkinci olarak hangi ülkelerin müzik yaşamının, böyle bir kitap içinde, paylaşılmtş deneyim ola­ rak değerlendirilmesinin anlamlı olacağı da ayrı bir çalışma konusu olması gere­ kir. Çünkü karşılıklı etkileşimin varlığı ile önemli iki ayrı sorundur/7

Niçin komşumuz Yunanistan bana

ABD'den daha uzaktır?

Başlıktaki sorunun yanıtı “Çünkü dün­ yadaki iletişim kanalları bana ABD hak­ kında Yunanistan’la karşılaştırılmayacak kadar çok bilgi taşır da ondan”dır. Sanı­ rım bizlerin, dolayısıyla Türkiye’nin, bu­ nu değiştirecek gücü yok, ama kendi ola­ naklarımızı kullanarak ve fırsatları de­ ğerlendirerek komşularımızı daha iyi ta­ nıyabiliriz, tanımalıyız. Ben-merkezciliğe kapılmaksızın, bilgi aktarımında Türki­ ye’yi merkez alarak...

Yunanistan hakkında ne bildiğimizi düşündüm bir an için... Neden Yunanis­ tan diye sorarsanız en iyi bildiğim iz komşu ülke yine orası da ondan... Irak, Suriye ve hatta Iran dediğimizde bilgi bi­ rikimimiz çok daha az... Ermenistan’ı hiç saymıyorum!

Bazı Yunan büyüklerini tanıyoruz, Koskotas ve Lianni gibi!!! Lianni ile ko­ casının maceralarını da biliyoruz. Ama yakınlarda vefat eden Yunanistan’m eski başbakanlarından Andreas Papandre- au ’nun önemli bir iktisatçı olduğunu anımsamıyoruz.1“ Gerçi üstat da bunun anımsanmaması için elinden geleni yap­ mıştı. iktisat kuramında akılcılık beliti- nin geçerliliği konusunda ilk sınamalar­ dan birisini yapan bu insan siyasal yaşa­ mım, Konstantinos Kavafis’in çok sevdi­ ğim Barbarları Beklerken adlı şiirindeki bunak kent yöneticileri gibi, ülkesinde düzenin, barbarların gelmesi olasılığı üzerine kurulması geleneğine kaptırarak geçirdi. Oysa Kavafis şiirinde barbarla­ rın o kentin yaşamı açısından önemine ilişkin kuşkusunu çok önceden belirt­ mişti bile:

Çünkü karanlık bastı barbarlar hâlâ gö­ rünmedi.

Sınır boylarından gelenlerin dediğine bakılırsa

barbar marbar yokmuş ortalıkta. Peki, şimdi halimiz n ’olacak barbarlar­ sa

Onlar bir tür çözümdü bizim için. (Çeviren Erdal Alova) Erdal Alova & Barış Pirhasan: Kons­

tantinos Kavafis; Bütün Şiirlerinden Seçmeler, Kavram Yayınları, İstanbul,

1995, s. 471''

Böyle olunca biz de Yunanlı- lar’ı Avrupa’nın doğusunda bar­ barları bekleyip, bunun önemine Avrupa’yı inandırmaya çalışan in­ san topluluğu diye tanıyoruz. Uzak komşuluk da devam edip gidiyor...

Yukarıdaki alıntı ve dipnottan anlaşılacağı üzere, bir demet ay­ dının katkılarıyla, Yunan şiirini oldukça iyi tanıyoruz. Yunan ro­ m anları da T ürkçe’ye çevrildi. Ancak, yanılm ıyorsam çağdaş Yunanistan’ın diğer yönleri hak­ kında pek fazla araştırm a yok Türkçe’de...

Yunanistan’da klasik müziğin gelişmesine ilişkin bir şeyler öğ­ renmek isterseniz birkaç yayın bulmak olanaklı. Yunan besteci­ leri hakkında Ilhan Mimaroğ- lu’nun kitabında kısa, ancak özlü, bir paragraf var.2" Burada Iannis

Xenakis (ayrıca s. 193’te elektro­

nik müzik bağlam ında değini­ yor), Manolis Kalomiris, Nikos

Skalkottas, Manos Hajidakis ve Mikis Teodorakis kısaca ele alı­

nıp değerlendirilmiş. Teodora- kis’in anılarının ilk cildi ve ayrıca bir kitabı Türkçe’ye çevrilip

ya-İlhan Usm anbaş

yımlandı.21 Bu bestecilerin müziklerine gelince, çoğumuz için şarkılarıyla temsil edilen Teodorakis ve ondan daha şans­ sız olduğu için “Pire Çocukları” şarkısına indirgenmiş Hajidakis’den ibaret. Her ne kadar son zamanlarda Teodorakis’in iki yapıtının CD’lerini (Canto General ve Canto Olimpico) bazı müzik dükkânla­ rında gördüysem de, yaygın bir biçimde tanındıklarını sanmıyorum.

Zaman İçinde Müzik’de Iannis Xena- kis’e yer verilmiş. Çağdaş müzik konu­

sunda bu kadar bilgili ve geçmişte bu denli güzel radyo programları yapmış bir yazardan Zaten tersinin beklenmesi söz konusu olamaz... Doğrusu Manolis

Kalomiris’e niçin yer verilmedi diye dert

ettiğimi de söyleyemem. Yunanistan’ın müzik yaşamına katkıları açısından bu ülke için önemli bir müzikçi imiş.22 Ama aldığım CD’lerde yer alan yapıtları bana geçmişte kalmış bir besteci izlenimini verdi.2’ Ama Nikos Skalkottas için farklı düşünüyorum. Ona mutlaka yer veril­ meliydi. Onunla tanışıklığım çocukluğu­ ma gidiyor. Ankara Radyosu’nda gece onbirde klasik müzik programında ara­ da bir spiker şöyle duyururdu, büyük olasılıkla arşivdeki tek Skalkottas plağı­ nı: “Şimdi Dimitri Mitropulos yönetimin­ d ek i N ew York Filarm oni O rkestra­ sın d a n Nikos Skalkottas’un 6 Yunan Dansını dinleyeceksiniz..." dinler ve çok hoşlanırdım. Yıllar geçti, Skalkottas’un Scnoenberg’le çalışmış, ilginç yapıtları olan24 ama ülkesinde bile ölümünden sonra takdir edilmeye başlanmış önemli bir besteci ve çocukluğumda dinlediğim yapıtın aslında 36 Yunan Dansından25 seçmeler olduğunu öğreninceye kadar...

Türkiye’deki popüler konumu nede­ niyle bile olsa Teodorakis’in de klasik müzik bestecisi olma yönünün tanıtılma­ sı hoş olabilirdi... Kendi hesabıma bir ta­ rafa bırakılacak kadar önemsiz bir beste­ ci olmadığım düşünüyorum.

Ben Mülkiye’de öğrenciyken, Ilhan Usmanbaş, SBF Basın Yayın Yüksek O kulu’nda müzik tarihi dersi verirdi. Doğrusu işi zordu... Bir kere öğrencile­ rin çoğu için müzik tarihi, baştan savıl­ ması gereken, bir ana yoldan sapma idi. Severek dinleyen pek azdı. İkincisi, derslik pek de müzik dinlemeye uygun değildi. Hem küçüktü ve hem de soka­ ğın gürültüsü' hiç eksik olmazdı... Hele Cebeci pazarının olduğu günler. Üstelik hocaya tahsis edilmiş bir pikap bile vok- tu. Biz kendi aramızda bir müzik kulübü kurmuştuk. Kötü de olsa bir taşınabilir pikabımız vardı. Ilhan Usmanbaş her za­ manki o kibar ve alçakgönüllü tavrıyla pikabı ders sırasında ödünç alıp alama­ yacağını sormuştu... Hocaya mancup ol­ mamak için müzik kulübünde o saatte pikap nöbeti koymuştuk...

Kendi çabalarıyla adını uluslararası ortamda en çok duyuran bu bestecimizi gözüm aradı. Michael Kennedy’nin The

Oxford Dictionary of Music (New Edi­

tion, Oxford University Press, Oxford, S A Y F A 5

(4)

1994) içinde. Yoktu... Niçin o yoktu da, söz gelimi Kalomiris vardı? Yanılıyor olabilirim ama, dinlediklerimden ve oku­ duklarımdan anlayabildiğim kadarıyla, Kalomiris yaptığı müzikle ülkesinin sı­ nırlarını aşabilecek, Usmanbaş ya da Skalkottas’un yanı sıra anılabilecek bir besteci değil. Ama tanıtılmıştı... Kalomi­ ris derneği adını yaşatıyordu. Yapıtları CD ’lerde toplanıyord u...

İlhan Usmanbaş’a gelince... Hiç yok demeyeceğim. Yapıtlarından bazılarını dağınık bir biçimde çeşitli kaset, plak ya da CD’lerde bulabiliyoruz...26 Ama bize İlhan Usmanbaş’ı tanıtacak denli toplu bir albüm yok.27 Üstelik bu konuda bes­ tecimiz yalnız da değil...

Başladığım noktaya döneyim. Sanatçı­ larımızı tanımamıştık ki tanınmalarını bekleyelim... Ilhan Usmanbaş’ı, Neveser K ökteş’i, Ayhan B aran’ı, Kani K ara­ ca’yı...28

fiustav Mahler nasıl bir insandı?

G ustav M ahler’in müzik tarihinde önemli bir yeri var. Bir yandan XX. yüz­ yılda Avrupa’da ortaya çıkan müzikteki yenilikçi hareketlerin öncüsü ve destek­ çisi olması, öte yandan orkestra şefi ola­ rak getirdiği yenilikler ile tanınan bu il­ ginç insan hakkında kitapta beni çok şa­ şırtan bir tümce yer alıyor. O da şu:

“IGustav Mahler] Yahudi düşmanlığı yaptığı ve işine devam etmediği gerekçe­ siyle Viyana’dan ayrılmak zorunda bırakı­ lır...’’ [S. 114, sütun 1, alttan 3. satır]

Burada takıldığım, Mahler’e Yahudi düşmanlığı suçlaması yapıldığı iddiası. Yoksa işine devam etmediği gerekçesine değil. ile r ne kadar, yaşamını tehlikeye düşüren iç kanamalarına rağmen Viyana Opera Orkestrası’nı mevsim ortalaması olarak bakıldığında, sözgelimi, Herbert von Karajan’m yönettiği konser sayısının iki katından daha fazlasını yönetmiş ol­ masına rağmen, bu eleştiriyle karşılaştığı doğru...' insanların, çıkarları için bir başkalarına saldırırken insaf kavramına pek itibar etmeyecekleri malum...

Yahudi düşmanlığı konusuna döner­ sek, bu bence olgusal açıdan doğru ol­ mamasının ötesinde, Mahler’in bir sanat­ çı olarak ciddi bir biçimde yanlış anlaşıl­ masına yol açabileceği için önemli. Bu nedenle birkaç noktaya dikkati çekmek ve bunları kaynaklarla desteklemek isti­ yorum.

a) H er şeyden önce M ahler Yahu­ di’ydi. Bir defasında şöyle söylemişti: “Ben üç kez yurtsuzum. Bir Bohemyalı olarak Avusturya da, bir AvusturyalI ola­ rak Almanlar arasında ve bir Yahudi ola­ rak dünyada.. Yakın arkadaşlarına bak­ tığımızda, Arnold Schoenberg, Alexan­ der von Zemlinsky ve Bruno Walter Ya­ hudi’ydiler. Evlilik yaşamında bunalıma girince de Sigmund Freud'a başvurmuş­ tu.” Dolayısıyla Yahudiler’le temasını kesmiş, bu insan grubuna küsmüş birisi olduğu söylenemez.

b) Mahler’in istifası ile sonuçlanan sü­ reç içinde, Yahudi karşıtı basın ona karşı kampanyayı yürütüyordu.” Başka bir de­ yişle, Yahudi karşıtı olduğu için değil, Yahudi kökenli olduğu için hedef haline gelmişti. Unutulmaması gerekir ki, Viya­ na Operası’nın başına getirilmek istendi­ ğinde, ona karşı yürütülen kampanyanın da özü, Yahudi kökenli olmasına dayanı­ yordu.” Sonuç olarak, Yahudi karşıtlığı­ nın güçlü olduğu o günlerdeki Viya- n a’d a’4 bir orkestra şefinin görevden alınmasına yol açacak olumsuz tavrının Yahudi düşmanlığı olması olasılığı he­ men hemen sıfırdı...

c) Nitekim elimdeki kaynaklar, aşırı disiplini" ve sanatçılar üzerinde kurduğu baskıdan kaynaklanan şikâyetlerin, göre­ vini kendi yapıtlarının icrasına daha çok vakit ayırmak için aksattığı iftirası ve Vi­ yana O perası’nın gişe hasılatının düş­ mekte olduğu biçiminde, doğruluğu tar­ tışmalı bir gerekçeyle bağdaştırılması ile Mahler’in istifaya zorlandığını yazmak­ ta.*6

IB. 4. Charles Ives ve Concord Sonatı

Kitapta Charles Ives’in ele alındığı bölümde şöyle bir ifade var:

“...Bu dönemde besteci, ülkenin ileri

gelen edebiyatçılarından Ralph Waldo Emerson, Nathaniel Hawthorne, Alcott- lat ve Henry David Thoreau'nun büyük ölçüde etkisinde kalır. İkinci piyano sona­ tım, Concord’un her bir bölüm başlığı bu yazarların adını taşır.” (Evin Ilyasoğlu, Zaman İçinde Müzik, Yapı Kredi Yayın­ ları, İstanbul, 1994, s. 194, sütun 1, par 2, alttan 4. satır)

Kanımca, bu tümceler yanlış olmasa bile eksik bilgi veriyor. Önce piyano so­ natının tam başlığına bakmak gerekiyor. Tam başlık, “Piano Sonata No: 2 Con­ cord, Mas., 1840-1860". Ives, bu başlığı seçerken, ABD’nin Massachussets eyale­ tindeki Concord kasabasından söz edi­ yor. Ama sözünü ettiği dönemi de belir­ terek... 1840-1860 arası... Sonatın bö­ lümlerine adları verilen dört kişi ayrı ayrı olarak değil, kimliklerinin bu kasabayla ilişkili olan boyutları nedeniyle seçilmiş, ikinci olarak bu dört kişiyi edebiyatçı olarak nitelendirmek hiç olmazsa onların kimliklerinin tam yansıtılmamasma yol açıyor. Emerson, şair, denemeci ve felse­ feci, Nathaniel Hawthorne romancı; “Al- c o tt’la r ” biçim inde özetlenen Amos Branson Alcott gazeteci, kızı Louis May Alcott ise romancı... Henry David Tho- reau ise bir doğasever, denemeci ve dü­ şünür... Bu dört kişi Amerikan Denyüstü- cülüğü (Transcenaalism) adı verilen bir aydın hareketinin önde gelenleri ve Con­ cord kasabası ise 1840-1860 yıllarında bu hareketin merkezi olmuş. Ives’in ko­ nuya yakınlığı ise büyükbaba ve büyü­ kannesinin de bu hareketin içinde bu­

naklı. Ama belki de müzikteki oluşumu, paylaşılmış deneyim bakışı içinde değer­ lendiriyordu!

Kitapta Villa-Lobos’tan söz edilirken Bu arada Varese’in dostu olur...’’ (Evin ll- yasoğlu, Zaman İçinde Müzik, YKY, İs­ tanbul, 1994, s. 230, sütun 2, par 3) de­ niliyor. Benim gibi okuyucu bunu oku­ yunca Villa-Lobos’un müziği ile Vare- se’inki arasında herhalde bir ilişki var ki bu vurgulanmış diye düşünüyor... Oysa, galiba yok. Paris’te bulunduğu 1927- 1929 yılları arasında Villa-Lobos, Le­ opold Stokowski, Serge Koussevitzky, Albert Wolff, Edgard Varese ve Florent Schmidt ile dostluk kurmuş.40 Bu dost­ lukları Stokowski bağlamında orkestra yapıtlarının icrasma, Koussevitsky bağla­ m ında yapıt siparişi alm asına ve Le Temps ile Currier Musical’in önde gelen müzik eleştirmeni olan Florent Schmidt bağlamında ise müziğine duyulan ilginin artmasına yol açmış.41 Oysa Varese ile böyle bir ilişki yok. Varese ondan hiç et­ kilenmemiş. Villa-Lobos ise Varese’in Hyperisme adlı yapıtındaki garip çalgı bileşimi ve Amériques’deki büyük vurma çalgılar bölümü ile ilgilenmiş, ama müzi­ ği ile değil. Ameriquesm ilk icrasında fik­ rini soranlara “bir dolgun sesler (sono­ rity) bloku” demekle yetinmiş ve ardın­ dan da o zamanki karısı Lucilia Guima- raes, Villa-Lobos’a aslında ne diyeceğini bilemediğini bu tür m odern müziğin kendisi için hiçbir anlam ifade etmediği­ ni söylemiş.42

V illa-L obos’un, müziği ulusal bir

şıyor. Sonra ona karşı dövüşmek üzere Brezilya ordusundan bir tugay ve hava birliklerini II. Dünya Savaşı’nda İtalya cephesine gönderiyor. Bazen fakirlere babalık yapıyor, bazen kakocuların ya­ nında yer alıyor.

Kesim, karikatür ve müzik

Bu kitabı süsleyen çok sayıda güzel re­ sim var. Bunların bir kısmı resim ile mü­ zik sanatları arasındaki etkileşimi yansıtı­ yorlar. Bunların varlığının kitaba yarı bir tat verdiğini düşünüyorum.

Kuşkusuz bu resimlere başkaları ekle­ nebilir ya da seçimler üzerine de görüşler ileri sürülebilir.

Benim böyle bir amacım yok. Sadece bana ilginç gelen bazı resimlerden söz et­ mek istiyorum. Belki gözden kaçmıştır diye...

ilk sözünü edeceğim resim Yüksel Arslan’ın, Erik Satie’yi Paris’te yaşadığı bölgeyle özdeşleştiren tablosu. Bu yapıt bana, daha sonra Satie’nin yaşamöyküsü- nü45 okuduğumda çok daha çarpıcı gel­ mişti. ikinci resim de Yüksel Arslan’dan. Arture dizisinden 237 sayılı olanı... Bela Bartok (“géniale simplicité") adını taşıyor. Horon’u izleyen Bartok’un notaya alma ve bestelemesi üzerine...

Son sözünü edeceğim ise 13 tablodan oluşan bir dizi. Ressam Jack Ox. Ameri­ kalı bir kadın ressam. Tablo dizisinin adı Bruckner: 8. Senfoni... Besteci müziği tabloya nasıl dönüştürdüğünü, izlediği yöntemi, 1990 yılında Linz’de yapılan Bruckner sempozyumuna sunduğu bir tebliğde açıklamış.46

1585 lerden Y o rk sh ire oiling şatosundan bir ta b lo n u n kesiti: viy o l, çitara ve lavta çalan m üzikçiler.

lunmaları...

C harles Ives “Concord Mass 1840- 1860” adını verdiği 2. Piyano Sonatını 1904-1915 yılları arasında bestelemiş. Dördüncü ve son bölümünün başlığı ise Thoreau... Nasıl oluyor da bir piyano so­ natında bir düşün adamı yer alıyor? Ives, müziği ile o düşün adamının hangi yönü­ nü ele alabilmeyi ummuş? Ives’ın bu so­ ruları sorduğu ve 2. Piyano sonatını bü- tünlediğini söylediği bir yazısı var.’7 Bu yazıda Ives, sonatının bölümlerine adını verdiği düşünürlerin görüşlerini inceli­ yor. işin ilginç yanı, Ives yazısında sonatı açıklamaya da yönelmiyor. Bu bağlamda söylediği tek şey bunun bir programlı müzik olmadığı... Thoreau ve Emerson için olan bölümleri “bileşik resimler ya da izlenimler” olarak tanımlıyor.’“

Heitor Villa Lobos-Paylaşılmış Dene­

yim bilinci üzerine

Heitor Villa Lobos 1923’te Fransa’ya geliyor. Ona mali destek veren zengin Guinle ailesinin amacı, bu yetenekli bes­ tecinin müzik bilgisindeki açıklarını gi­ dermesi, Avrupalı müzikçilerden bir şey­ ler öğrenmesini sağlamak. Ama o Paris’e varır varmaz ilk söylediği “Ben sizinle ça­ lışmak için gelmedim. Ne yaptığımı gös­ termeye geldim" olm uş.” Bunu onun kendini beğenmişliğine bağlamak

ola-amaçla kullanma gayreti de ilginç bir şey. Kendisi anlaşılan politikayla pek ilgilen­ memiş. Babası tutucu bir insan olmasına karşılık, Villa-Lobos’un sola yakın inanç­ ları olabileceği söyleniyor. Ancak, Getır- lio Vargas’ın diktatörlüğü sırasında mü­ ziğin rolü konusundaki görüşlerini yaşa­ ma geçirebileceği bir ortam yakaladığına inanarak Superintendencia de Aducaçao Musical e Artística nın yöneticisi olmuş. “Ulusalcılık” yerine “Vatanseverlik” fik­ ri üzerine kurduğu müzik eğitimi yakla­ şımında çocukların Brezilya halk müziği­ ni öğrenmelerini sağlamış. 40.000 kişilik dev koro kurmuş...4’ Sonucun başarılı olup olmadığı tartışmalı. Yine Getulio Vargas’ın ulusalcı diktatörlüğü dönemin­ de eğitici sinema çalışmalarına katılmış ve Kakao Şirketinin finanse ettiği Brezil­ ya’yı tanıtan filmlerden Descobrimento do Brasil filmine müzik yazmış.44

Beni ilgilendiren bir konu da Villa-Lo­ bos’un nasıl olup da Getulio Vargas reji­ mi ile işbirliği yaptığı. Kendinden başka kimselere önem vermeyen tavrının Ge­ tulio Vargas’ı yanlış değerlendirmesine yol açtığı söylenebilir. Sanırım bu, olayı kısmen açıklıyor, işin bir de öbür yanı var. O da Getulio Vargas’ın siyasal konu­ mu konusunda karar vermenin zaten zor olması... Bir yandan Mussolini’nin Faşist Devlet anlayışını benimsiyor, ona

yakla-Her üç çalışmaya da dikkatimi Sayın Ali Artun çekmişti...

Zaman içinde Müzik’in 35. sahifesin-

de tonların renkleri çağrıştırmasından söz ediliyor. Benim aklıma gelmezdi doğ­ rusu.47 Mimaroğlu’nun kitabında şöyle bir not var.

“Müzikte bir beyaz renk var. Beyaz gü­ rültü dedikleri.

Müzikte bir pembe renk de var. Pembe gürültü dedikleri.

Müzikte renk adı almamış başka renk­ ler de var.

Siyah nedir müzikte? Ya kırmızı ?

Gerçekte, ne beyaz gürültü dedikleri beyaz, ne de pembemsi pembe. ”

[Ilhan Mimaroğlu: Günsüz Günce, Pan Yayıncılık, İstanbul, 1989, s. 19.]

Bu konuda görüş birliği olmamasının beni rahatsız ettiğini söyleyemem. Ama resim ile müzik arasındaki ilişki üzerinde biraz daha bir şeyler öğrenmek isterdim yine de.48

Müzikle ilgili karikatür denilince Ge- rard Höffnung akla gelir. Ben bu isimle

Opus dergisi yoluyla tanıştım. Yaptığı

karikatürlerden müzik yaşamını bilen bi­ risi olduğu açıktı. Hele şefleri iyi incele­ mişti anlaşılan... Kendisi tuba çalarmış,

(5)

hatta Ralph Vaughan-Williams’ın tuba konçertosunun 1958’deki icrasında solo­ cu imiş... Karikatürleri hep sevecen, esp­ rileri zekice idi... Bu kitabı da bir ikisi­ nin süslemiş olmasını dilerdim.

Savaş Dinçel’in çıplak müzisyenlerinin de 49

Bazı notlar

Böyle geniş bir konuyu kapsayan bir kitabın, okuyucunun aklına gelen her soruyu yanıtlaması ne beklenir ne de ar­ zu edilir. Kitabın katkısı, aslında, o soru­ ların doğmasını sağlamasında yatar. Ama doğrusu okur açısından bakınca sorun biraz değişiktir. O, yanıtlarını hemen, üstelik olanaklıysa kitabın içinde görme­ yi ister. Benim görebildiğim kadarıyla ki­ tapların “gözden geçirilmiş basıları” bu konulardaki istekleri göz önüne almak için yapılır. Ben Zaman İçinde Müzik’in gözden geçirilmiş basılar yapmaya aday olduğunu düşünüyorum. Bu yolculu­ ğunda uğrayacağı limanları belirlemem söz konusu değil, ama belki bir koya bi­ raz daha göz atılmasına katkım olabilir. Kitabı okurken aldığım notlarımdan, ba­ na hâlâ ilginç gelenleri bu nedenle aktar­ mak istememin nedeni işte bu...

s. 37, sütun 1, par 1, satır 11: Martin

Luther’in kendisinin de müzikçi olduğu­ nu vurgulamak iyi olabilirdi.

s. 21, sütun 1 sarı kutu [Gesualdo bir katil miydi?]: Çok güzel bir kutu. Bir

başka noktaya dikkati çekmek istiyorum. Ben olsam bu kutunun son satırında Enis Batur’un derlediği Gesualdo: Bir

Tema İçin Çeşitlemeler (Yapı Kredi

Ya-ymcılık, İstanbul, 1993) adlı yapıta gön­ derme yapardım... Türkçe’de böyle bir kitabın olduğunu bilmeyen, ama öğren­ diğinde mutlu olacak çok insan olduğu­ nu düşündüğüm için... Özellikle de Bil­ ge Karasu’nun Masalın da Yirtılıverdiği Yer başlıklı yazısını vurgulardım...

s. 37, sütun 1, par 1, satır 11: “[Georg

Philipp Telemann] J.S. Bach'm yakın ar­ kadaşı olm uştur" A caba? G.P. Tele- mann’dan sözedilen 26 satır içinde ismi geçen tek insan J.S. Bach... Dolayısıyla, insan okuyunca, J.S. Bach’ın G.P. Tele­ mann ile arkadaşlığının onun sanatı açı­ sından önemli bir sonucu olduğunu bek­ liyor. Bütün zamanların en büyük dahisi olarak nitelendirdiğim Anna-Magdelena Bach’ın anılarında Telemann yer almı­ yor.50 Önemli olsaydı atlamazdı diye dü­ şünüyorum. Anna-MagdalenaBach’ı bü­ tün zamanların en büyük dahisi olarak düşünmemin nedeni ise verdiği geçim savaşı... Johann Sebastian Bach, Anna- Magdalena Wilchen ile evlendiğinde ilk eşinden sağ kalan dört çocuğu varmış. Sonra 13 çocukları daha olmuş. Johann Sebastian Bach az gelirli bir insan. An­ na-Magdelena Bach, bütün bu aileye bakmış. Bu hanıma tüm zamanların en büyük dahisi denilemez de ne denir?51

s. 132, sarı kutu: Maria Callas diva idi

değil mi? Onun kadar şöhretli bir

sanat-çının adı yer almalıydı bence...

s. 191, sütun 1, par 2, alttan 6. satır:

Enrique Granados’un ölümünün, bindi­ ği vapurun bir Alman denizaltısımn attı­ ğı torpidolarla batması sonucunda oldu- u eklenseydi diye düşündüm... Bir da- a kimsenin başına gelmemesi umuduy­ la... Denizaltıdakiler de dahil...

s. 217, Resim açıklaması: Bu resimde

hangisi Alban Berg, hangisi Anton von Webern? Ben hep yazılış sırasının, tersi belirtilmedikçe, soldan itibaren resimde- kileri verdiğini düşünürüm. Burada öyle değil. Soldaki uzun boylu Berg, sağdaki ise W ebern.52

S. 228, sütun 2, par 1, satır 2: Bartok

teybe kaydedemezdi. Çünkü o dönemde teyp yoktu. Bartok plağa almıştı. Üstelik kayıt yapışında kullandığı plakların han­ gi maddeden yapılmış olması gerektiği de onun ile Hindemitn arasında bir tar­ tışmaya da yol açmış...

s. 232, resim altı: Bu resimde soldaki

Jean Cocteau, Arthur Honneger ise sağ­ da ve oturuyor...

s. 260, Britten’in Başlıca Yapıtları:

Britten’in operası The Rape o f Lucre t ia Türkçe’ye “Lucertia’nın Serüveni” olarak çevrilmiş. Doğrusu elbette “Lucretia’mn Irzına Geçilmesi”... Britten’in seçtiği me­ tinler ve kullandığı sözler konusundaki duyarlılığı gözönüne alındığında onun yapıtlarının ismini değiştirmemek gerek­ tiğini düşünüyorum. Bu yapıt, André Obey’in La Viol de Lucrece adlı 1931 ta­ rihli oyunu üzerine kurulmuş. Tarquini- us, Lucretia’nm ırzına geçer ama

Lucre-tia’nın ona duyduğu yakınlık da sözko- nusudur. Zaten bu ikilemin Lucretia’nm intiharında önemli bir payı var... Doğal­ lıkla bu da bir serüven, ama bu kelime olayın özelliğini yansıtamayacak kadar genel kalıyor...”

s. 260, sütun 1, par 1, satır 15: “[Sir

Michael Tippett'in]... Zamanımızın Ço­ cuğu (1941) adlı oratoryosundan sonra yazdığı büyük yapıtlarından çoğu, bu ora­ toryonun felsefesiyle ilintili olmuştur.” Doğrusu “bir oratoryonun... felsefesi” ile neyin kastedildiğini anlamış değilim. Bir okur için bilgi vermeyen bir tümce oldu­ ğunu düşünüyorum.

s. 273-275, Minimalism: Alaycı bir

müzik sözlüğünde Minimalizm “M ini­ mal müzik, minimal zevk” diye tanımla­ nıyordu. İlhan Mimaroğlu ise şöyle bir öykü anlatıyor.

“A rif Mardin, kızı Julide'yi, müziğini Philip Glass’ın yazmış olduğu bir füm e götürür. "İşte kızım, bu müziğe minima­ list müzik denir; bir tümce bölümü, A l­ berti’nin bas’ı türünde bölünmüş bir uy­ gu, ardarda yinelenir...” yolunda bir açık­ lama yapar.

Film süresince Mardin bir ara uykuya dalar. “Hiç olmazsa Glass’ın uykuyu ko­ laylaştırma gibi bir görevi var, ” diye yo­ rumladı bunu.

New York’tan okuluna döndüğünde Jü- lide, babasına bir kart yollar. Şöyle yaz­ mış:

Philip Glass Merhaba diyor. Philip Glass Merhaba diyor. Philip Glass Merhaba diyor. Philip Glass Merhaba diyor. Philip Glass Merhaba diyor. ”

İlhan M imaroğlu: Günsüz Günce, Pan Yayıncılık, İstanbul, 1989, s. 26-27.

İkisiyle de aynı fikirdeyim. Jülide’yi de çok sevdim...

s. 280-282, Cemal Reşid Rey: Yıllar

önce, sanırım Alfred C ortot’un vefatı üzerine Opus dergisinde Cemal Reşid Rey’in bir yazısı çıkmıştı, lnstantenes’ in ilk icrasında orkestrayı Cortot yönetiyor- muş. Cemal Reşid Rey piyanodaymış. Balıkçılar Ağlarım Çekiyor başlıklı bö­ lümde, Cortot orkestrayı durdurmuş ve demiş ki: “Dikkat edin balıkçılar ağlarını kışın çekiyorlar..." Rey diyordu ki: “Ben bu bölümü, gerçekten kışın ağları çeken balıkçıları seyrederken besteledim. Ama ona hiç söylemedim. Bunu nasıl bilmişti acaba?”

Sonuç yerine

Teşekkür etmek de emek harcamayı gerektirir, bence... Sanırım Evin Ilyasoğ- iu’na teşekkür edebilirim artık... ■

Dip Notlar

1 Evin llyasoğlu: Zaman İçinde Mü­

zik, Yapı Kredi Yayıncılık, İstanbul,

1994. (4. Baskı, Nisan 1996).

2 Ama yıllar önce hocam Tuncer Bulu- tay’ın “insanın kendisini bildiği

varsayı-11. y ü zyıld a n İtalyan M in ya tü rü (Ü stte). Fra n z Liszt (altta).

minin gerçekçiliği kuşkuludur” dediğini de hiç unutmadım. Doçentlik tezim bu varsayım altında tam rekabetçi piyasa­ nın en etkin kaynak dağıtım mekanizma­ sı olduğu fikrini işliyordu da...

3 Ergican Saydam söz konusu yapıtı Türk M arşlarını kapsayan bu kitapta bulmuş. Ergican Saydam’m “Grande Pa­ raphrase de la Marche de Donizetti, Com­ posée pour sa Majeste le Sultan A bdül

Medjid.-K.han” adlı bu yapıtı icrası Türk Temaları (Diskotür ,DTLP 10035, 1986) başlıklı uzunçalarda yer almakta... Bu konuda Türkçe bir de kaynak var. Koral Çalgan: Franz Liszt ve M. R. Gazimi-

hal’in Bir Araştırması; Liszt’in İstanbul Konserleri, (Müzik Ansiklopedisi Yayın­

ları, 1991, Ankara), Bu kitapta yer alan M. R. Gazimihal’in notları bu yapıtın izi­ nin, kendisi tarafından Ergican Say- dam’dan daha önce, 1956’cîa bulundu­ ğunu gösteriyor. Üstelik birisi basitleşti­ rilmiş olmak üzere iki ayrı notaya geçiril­ miş biçimi varmış, (a.g.e. s. 57). Ergican Saydam hangisine ulaştı acaba?

4 İlhan M imaroğlu: Müzik Tarihi, Üçüncü Baskı, Varlık Yayınları, İstanbul, 1987, s. 269.

5 Kadın besteciler konusunda yayım­ lanan Julie Anne SADIE & Rhian SA­ MUEL (Der.): The New Grove Dicti­

onary of Women Composers, Macmil-Eski Mısır'da bir kral m ezarı kabartm ası. M üzisyenlerin ö b ü r d ü n ya d a kralı e ğlend ireceğine

inanılırdı.

lan (592 sahife) ve Sophie FULLER:

The Pandora Guide to Women Compo­ sers, Pandora (368 sahife) gibi kitapların

hacimlerine bakıldığında bu kutunun epeyce büyük tutulabileceği ortaya çıkı­ yor...

6 Ingiliz kadın besteci Sally Beamish diyor ki: “Kadın besteciler tanındıkça sa­ yıları artacaktır”. Rhian Samuel: Women o f Composure, BBC Music, May 1996, s. 36.

7 Bu ünlü kararnamenin bestecilere getirdiği kısıtlamalar için Ilhan Mima­ roğlu: Onbir Çağdaş Besteci, Forum Ya­ yınları, Ankara, 1964, s. 71-72’ye bakıla­ bilir. Şostakoviç’in bu olaydan etkilenişi ve tepkileri için ise Elizabeth Wilson:

Shostakovich-A Life Remembered, Fa­

ber & Faber, L ondon, 1994, s. 199- 258’de etraflı bir biçimde anlatılıyor. Şostakoviç’in mutsuzluğunu Solomon Volkov: Tanıklık Tutanağı-Şostakoviç’in

Anıları, Türkçesi M. Halım Spatar, Pen­

cere Yayınları, İstanbul, 1992’den de öğ­ renmek olanaklı.

8 Doğal ki burada Hitler bir simge... Alexander Mossolov ve diğerlerini çalış­ ma kamplarına gönderen Stalin, Teodo- rakis’in yapıtlarını yasaklayıp onu yok etmeye çalışan Yunanistan’ın Albaylar cuntası, Victor Jara’yı öldüren General Pinochet rejimi ve benzerleri de aynı ka­ tegoride yer alıyor.

9 BBC Music, February 1994, s. 9 10 Richard Strauss’un programında yer alan diğer yapıtlar şunlar: Richard Strauss: Also Sprach Zarahustra, Ein Hel- denleben, Don Quixote, Line Alpine Sin- fonie; Richard Wagner: Siegfried Idyill; Gustav Mahler: I. Senfoni; Lisa Pepper­ corn: Villa-Lobos, (Derleyen Audrey Sampson), O m nibus Press, London, 1989, s. 46.

11 Bugün, Korngold’un gençlik yapıt­ ları teker teker CD yapılıyor. Başka bir deyişle, müzik dünyası onu bu anlamda kaybettiği için memnun değil. Ya da ben okuduklarım dan öyle anladım . BBC

Music, January 1995, s. l l ’de K orn­

gold’un Der Ring des Polykrates operası 1916’da Münih’de sahnelendiğinde o za­ man 19 yaşında olan bestecinin “20. yüz­ yılın Mozartı olarak alkışlandığı”, bun­ dan dört yıl sonra Hamburg’da sahneye konan Die tote Stadt adlı operasının ise XX. yüzyılın en başarılı operalarından birisi olarak anıldığı belirtiliyor. Bu ope­ ra Korngold’un 1957’de ölümünden an­ cak 18 yıl sonra New York’da sahneleni­ yor. Bu yazı, Korngold un bir operasının ilk kez Ingiltere’de piyano eşliğinde söy­ lenecek biçimde düzenlenmiş biçimiyle, icra edileceğini ve besteci hakkında ilk kez bir kitap yayımlanacağını müjdele­ yen bir haberi vermek için yazılmış.

12 Erich Korngold tek örnek, değil kuşkusuz. Benim aklıma gelen bir başka örnek de kişisel olarak çok saygı duydu­ ğum Kurt Weill...

13 Bir yığın da rezalete yol açanlar var doğallıkla. Onları saymamam, görüşümü zayıflatacak kanıtları saklamak kaygısıyla değil. Onları anmayarak gömmek istedi­ ğim için...

14 Bir süre önce konuşma fırsatı bul­ duğum Fransa’nın eski sosyalist ekono­ mi ve maliye bakanı Michel Sapine Fran­ sa bağlamında kültür bakanlığının faali­ yetlerinin ülke kültür yaşamını zengin­ leştirmede yararlı olduğunu söylüyordu. Bu görüşünü Kültür Bakanlarının Andre Malraux ya da Jacaues Laing gibi saygın kişiler olmasına da bağlamıyordu. Ba­ kanlığın çalışma biçimi merkezi olmak­ tan çok uzaktı, kararlar özerk birimlerce alınıyordu. Bakanlığın yetkileri sınırlıydı.

Türkiye’de Kültür Bakanlığı’nın faali­ yetleri için aynı iyimser tabloyu çizmek zor. Zira sanat ve kültür ortamını belirle­ yen kurumsal yapı çok farklı. H atta o kadar ki, bakanların kimliklerinden ba­ ğımsız olarak, böyle bir merkezi örgütle­ menin sanatın gelişmesine katkısının olumlu yönde olabileceğinden emin de­ ğilim.

15 Ali A rtun: 1 am A nother; I am Another: 11 tyrkiske kunstnere, Char- lottenborg, içinde s. 17-25. Başlık,

Referanslar

Benzer Belgeler

Yukarıdaki grafiğe göre anket uygulanan 50 (100%) müzik eğitimcisinden 25’inin (50%) Video ĠĢleme ve Slayt Yazılımları kullandığı, 25’inin (50%)

$UDúWÕUPDQÕQ.RQXVX $UDúWÕUPDQÕQNRQXVXELUKDONNOWU|÷HVLRODUDN³7UN´GU $UDúWÕUPDQÕQ$PDFÕ 7UNL\H¶GH ³7UN +DON 0]L÷L´ YH GROD\ÕVÕ\OD ³7UN´ V|] NRQXVX

Aşağıdaki çemberlerin ortasında verilen sayılardan daha küçük sayıların olduğu bölümü kırmızıya, daha büyük olan sayıların bulunduğu bölümü sarıya

Fakat el- de etmek istediğimiz madde, yalnızca yüksek enerji- li değil aynı zamanda yüksek yoğunlukta olduğu için tek bir proton yerine birçok proton ve nötrona sahip

In order to obtain the level of influence on total anthocyanin content, which may influence the quality of the final product, various parameters were optimized

Kentsel altyapı hizmetleri arasında doğal tekel niteliğine sahip olan şebeke suyu hizmetinin sunumunda özel sektör katılımının sağlanması, bu hizmetlerin

Tablo 51 incelendiğinde Atatürk’ün Türk Müziğinin gelişimine ilişkin düşüncelerinin örneklemler tarafından tamamen ve kısmen bilindiği görülmektedir.konu hakkında

Lyrik tenor: Rengi daha aydmlık ve daha yumuşak olan (lirik tenor hemen bütün İtalyan operalarının baş erkek rollerini elinde tutar ve tizlerinin parlaklığı ile belirir.