• Sonuç bulunamadı

Elinde kırmızı bir gül taşıyan ölüm

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Elinde kırmızı bir gül taşıyan ölüm"

Copied!
6
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

ELİNDE

KIRMIZI BİR GÜL

TAŞIYAN ÖLÜM

Murathan Mungan

Ziya Osman Saba, bir çağsa- ma yazarıdır.

Yaygın bir yanlış anlayışa gö­ re, çağsama yazarları çoğunlukla gerici, tutucu, geçmişe dönük kişi­ ler olarak algılanır. Kendi de bir çağsama yazarı olduğu için aynı suçlamalara uğramış olan Abdülhak Şinasi Hisar, Ziya Osman Saba’ nın ardından yazdığı bir yazıda, bu konuda şunları söylüyordu:

‘'Ziya Osman Saba bir geçmiş zaman, yani bir mazi; bir ta­ hassür yani bir hatıra şairidir. Bımu söylemekle hiçbir zaman bir irtica muhibliği ifade edil­ miş olmaz. Mazi demek geç­ miş bir zaman ifadesinden iba­ ret değildir. Yaşayan bütün za­ manlar karışarak mazimiz o- lur. ( . . . ) Ona mazi şairi de­ diğimiz zaman bu zamanın şa­ iri oluyor. Bir devrin yaşama tarzının kaidesi olarak taraf­ tarı değil; çünkü mazi bir fikir ve felsefe usulü demek değil, ancak kendi gönlünün, daüssı­ lasının, hülâsa kendi mazisi­ nin şairidir. ( . . . ) Bunun için­ dir ki, bir şairin ve sanatkâ­ rın, mazisinden bahsetti diye bir irtica hissiyle itham edil­

mesi kadar gayritabiî ve hak­ sız bir hareket olmaz." (“Ziya

Osman Saba’nın Ölümü” ,

Türk Yurdu)

Çağsama yazını, Şimdiki Za­

man mutsuzlarının yazınıdır. Bu ya­

zın, üstün ve olgun yapıtlarını ge­ nellikle çöküş dönemlerinde verir. Çöküş sarsıntılarının yol açtığı dü­ şünme, tartışma ve arayış ortamın­ da, geçmişle ve gelecekle hesaplaş­ ma gündemin sürekli konusu haline gelir. Sarsıntı geçiren insanlar, bir yandan tarihi bütün kurumlarıyla yargılarken; bir yandan da gelece­ ğin nasıl olabileceği, ya da olması gerektiği konusunda da yaklaşık dü­ şünceler geliştirirler. Bu söylediği­ mizi en iyi ömekseyecek olan kuş­ kusuz Çehov’un yapıtlarıdır. Bir çağ­ sama yazarı olarak Çehov’un öz­ lemini duyduğu, geçmişin bütünü değil, ancak bütün geçmişten anım­

sanan güzellikler, doğruluklar, ya­

şanmışlıklardır. Anımsanan geçmiş­ le, özlenen gelecek aynı duyarlıkta buluşurlar. Gelecek duygusu, Çe- hov’da çizgileri belirlenmemiş, sis­ li, puslu bir güzelliktir. Cılız da olsa bir umut ışığıdır; sık ağaçlı orman­ lardan, fundalıklardan, eşiklere, ve­ randalara sızan bir ışık. . .

(2)

“OLGA- Bando ne neşeli, ne

canlı çalıyor, insana yaşamak isteğini veriyor. Aman yarab- bi! Zaman geçecek, biz de büs­ bütün uzaklaşmış olacağız. Bi­ zi unutacaklar, yüzlerimizi, ses­ lerimizi, kaç kişi olduğumuzu unutacaklar. Ama çektiğimiz acılar, bizden sonra yaşayacak­ lar için bir neşe yerine geçecek...

Yeryüzünde mutluluk, barış ku­ rulacak. Şimdi yaşayanları iyi sözlerle anacaklar... Oh, sev- gili kardeşlerim. . . Hayatımız henüz sona ermedi. Yaşayaca­ ğız. .. Bando öylesine neşeli,

öylesine sevinçli çalıyor k i . .. Bana öyle geliyor, çok geçme­ den niçin yaşadığımızı, niçin acı çektiğimizi biz de öğrene­ ceğiz. Ah, insan bir bilse, bir bilse T (Üç Kızkardeş, Bilgi

Yayınevi, s. 112)

Çağsama, sarsıntı dönemlerin­ de yozlaşan, çürüyen, bozuşan şey­ lere, bir zamanlar yaşanmış güzel­ liklerle karşı koyma direncidir. De­ ğişimin yeğinliğine karşı duyulan bir savunma duygusudur. Değişir­ ken, her şeyin altüst olmasına, yıkı­ lan ama yerine yeni ve doğru bir şey koyamadan yıkılan her şeye karşı duyulan bir yürek burkuntusudur.

Çağsamanın da, yurtsamanın da, kuşkusuz daha genel bir bağlam­ da ölüm güdüsüyle, zaman olgusuy­ la da yakın ilişkisi vardır. Ne ki çağsama yalnızca geçmişe ilişkin bir şey değildir. Yoğun bir gelecek duy­ gusu da, çizgileri belirlenmemiş bir geleceğe tapınma da bir çeşit çağ­

sama değil midir? Aslında “Top­ lumcu Düşünceyle” birlikte yeni bağ­ lamlar içerisinde gelişen gelecekçi yazının kimi ürünleri, yoğun bir çağ­ sama duyarlığının sürdörücülüğünü yapmaktadır. Bu yoğun özlem, kimi yazarlarda her şeyi geleceğe ertele­ yen bir cennet duygusuyla bulanık olarak duygusal görüntüler çizer­ ken; kimi yazarlarda da kuramsal sorunlarla yüklenmiş olarak tartış­ maya, düşünmeye yönelik bilinçli açılımlar gösterir. Aslında gerek geç­ mişe, gerek geleceğe dönük her tür çağsama, yazınımızın bir sorunsalı olarak ilgi beklemekte, toplumbi­ limsel gerekçelere gereksinim duy­ maktadır. Çağsama, yazınımızın te­ mel bir sorunsalıdır. Hem batan

güneşin kızıllığı, hem doğan günün şafağı aynı sorunsalı birbirinin ter­

sinden yazan iki olgu olarak ince- lenmelidir. Yazarlarımız bilerek ya da bilmeyerek geleneksel bir izle- ğin peşine takılmış, dinsel örgeleri yeni bir düzlemde, yeniden üretmek­ tedirler. Bu söylediklerimiz kuşku­ suz başlıbaşına bir yazı konusu ola­ bilir. Ne ki geçmiş zamana yönelik her soy ilgiyi ‘gericilik’ diye nite­ lendirenler, gözlerini belirsiz bir ge­ leceğe dikip Şimdiki Zaman'm so­ rumluluklarından kaçmanın da fi- zikötesi bir cennetçilik olduğunu kabul etmelidirler.

Değişimin yol açtığı çalkantıla­ ra ve karmaşaya ve bunların düşün­ sel düzlemdeki tartışmalarına Ahmet Hamdi Tanpmar’da da rastlarız. Tanpınar, “mütefekkir” bir roman­ cı olarak, romanlarında yalnızca çağsama gereçleriyle yetinmez, bun­

(3)

ların nedenleri, niçinleri üzerinde de uzun uzadıya durur. Bu açıdan ba­ kılacak olursa, bir çağsama yazarı olarak Ziya Osman Saba, daha “naiv’ bir yazardır. Geçmişten bir anı, bir günlük tadında söz ederken, dövünmez,yalanmaz, sızlanmaz; dü­ şünsel, toplumbilimsel açıklamala­ ra da girişmez. Bu anlamda “geç­ miş” diyelim Tanpınar’da bir “so­ runsal” haline gelebilirken, Saba’da yalnızca uzun uzadıya betimlenen bir yaşanmış zaman parçası olarak kalır. Bu özelliğiyle Saba, bir anlam­ da Abdülhak Şinasi Hisar’a yak­ laşır. Onunkisi alçak sesle söylenen, bir ut taksimi kadar kırık, bir bar­ dak rakı kadar buğulu bir içlenme, bir dertlenmedir. Ağırbaşlı bir hüz­ nün, gösterişsiz bir kederin yazarı­ dır Saba. Sesini hiç yükseltmeden anlatır, çocukluğunu, ilk gençliğini, yaşadığı yerleri, anılarını. Ben’in ya­ zarı olduğu halde, hiç de kişisel ol­ mayan bir anlatım tutturmuştur. Anlattığı “Ben”i salt kendi olmak­ tan çıkarıp, bütün insanlara bölüş- türebilmiştir. Böylelikle Birey’i an­ latmada evrensel bir söylem kurabil­ miştir.

Bütün çağsama ve yurtsama ya­ zarlarının ortak izleklerinden biri olan “mekân ve eşya” betimleme tutkusu, onun yazarlığında giderek başat bir öğe haline gelir. Bütün öyküleri bir uzam bilinci, bir eşya derinliği taşır. Eşyalardan çoğu kez birer canlıymışçasına söz eder. On­ ların geçmişlerinin de, kendileri i- çin bir çağsama konusu olabilece­ ğini düşünür. Sanki onlar da duygu­ lanıyor, ya da acı çekiyorlardır. Bu

yüzdendir ki “Babamın Elbisesi” adlı öyküde bir Bit Pazarı betimle­ mesi başlıbaşına bir yazın olayıdır:

11 Yine, samanları fırlamış kana- peler, soluk yüzlü, kopuk püs­ küllü koltuklar kaldırımlara ta­ şıyor; eski sobalar, üşüyorlar- mış gibi, dükkân köşelerinde birbirlerine sokuluyorlar; baş­ ka bir köşede ayrı duran kırık mermerli konsollarının üstünden indirilip duvar diplerine dayan­ mış kötü aynalar, yaldızlı çer­ çeveleri içine artık kaldırım­ lardaki at terslerini, gelip ge­ çenlerin çamurlu kunduralarını, ütüsüz pantolonlarını aksetti­ riyorlar; fakat bütün bunlara, her şeye rağmen bütün bu eş­ yalar dünyaya gelmelerine se­ bep olan hizmetleri tekrar gör­ mek, iki koltuğu ile samanla­ rı deşilmiş kanape tekrar bir çifti kucağında barındırmak; kendini göstermek ister gibi bütün arkadaşlarının önüne çı­ kan sobaların muhakkak en hallicesi tekrar bir an evvel ısıtmak, karpuz lambaların has­ retini çeken, yaldızları taze­ lenmiş aynalar tekrar insan yüz­ leri aksettirmek, tekrar oda­ ların mahremiyetine girmek, tekrar beğenilmek, satılmak, da­ ha yaşamak istiyorlardı.” ( Me­ sut İnsanlar Fotoğrafhanesi,

Varlık Yayınları, s. 11) Ziya Osman Saba, “Neveser” adlı öyküsünde de, bu kez Zama­ nın ünlü vapuru Neveser’i anlatır. Neveser’in gençliğini, görkemini, pa­

(4)

rıltılı yıllarını, sonra çöküşünü ve yavaş yavaş seferlerden alakonuşu- n u . . . Bir vapurun tarihini anlatır­ ken, bir ömrü anlatıyormuş gibidir Saba, yaşamı anlatıyormuş gibidir. Kendi de vapurla birlikte acı çeki­ yor ve .üzülüyordun Vapur’la Saba arasında kurulmuş bir dostluk, bir yazgı ortaklığı vardır. İkisi de geçip giden zamanın ve İstanbul’un ar­ dından çağsıyorlardır. Şimdiki Za- man’dan kaçmak isterken “Neve- ser”e sığınır:

“ . .. sıcak yaz günleri, boğucu

ağara dumanları içindeki iş masamın başında Neveser ar­ tık iskelelere halat atışını, bir gıcırtıyla yanaşışmı, iskele sü­

rülüşünü, iskele almışını haya­ leti yaşadığım şu daireden, şu işten, şu zalim insanlardan kur­ tulup, kendimi içine atabilsem, iyi oluvereceğimi sandığım, şu telefona sarılıp: “Neveser bu akşam saat kaçta, hangi iske­ leden kalkacak ?” diye sormak istediğim, hasretini çektiğim, ha­ yaliyle avunduğum vapur olu­ yordu.” (Mesut İnsanlar Fo­ toğrafhanesi, Varlık Yayınlan,

s. 66-67)

Ziya Osman Saba, yalnızca yer­ lere, zamanlara değil, artık kimse- ■ nin sahip çıkmadığı, çoktan yitip gitmiş, yerini olabildiğince hoyrat örseleıımelere bırakmış duyarlıkla­ ra, inceliklere de sahip çıkıyordu. Değilse bir vapurun ömrüne duyu­ lan bu saygı nasıl açıklanabilir? Kanımca Saba’nın öyküleri, şi­ irlerinden çok daha başarılıdır. Şiir­

leri zamana karşı koymada yeterin­ ce dirençli değilken, öykülerinden bugün bile büyük tatlar almak ola­ sıdır. Bu öyküler tazeliklerini ve yaşarlıklarını sürdürmektedirler. Sa- ba’ya duyarlığını aktarmada, şiir­ den çok öykünün anlatım olanak­ ları yardımcı olmuştur. Saba’nın öykülerine “Freud’çu bir okuma'’ ile eğildiğimizde, onda gelişkin bir ölüm güdüsü buluruz. Yaşamını da, sanatını da yönlendiren bu ölüm güdüsünü şiirlerinde .daha çıplak, daha dolaysız olarak karşımızda bu­ lurken; öykülerinde bunu birkaç düzlemde katladığını, zenginleştir­ diğini, salt bir öiüm özlemi olmak­ tan çıkarıp yaşama değgin bir düşün­ sel içerikle boyutlandırdığını da gö­ rürüz. Öykülerinde “zaman” olgu­ su iyiden iyiye ön düzeye çıkarak, yaşam ve ölüm arasındaki yerini be­ lirler.

Ziya Osman Saba’mn düzyazı­ ları iki kitapta toplanmıştır:

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi,

Varlık Yayınları

Değişen İstanbul, Varlık Yayın­

ları

Gerçekte her iki kitabın da, ko­ nusunu yazarın kendisi ve yaşadığı çevre oluşturuyor. Öyle ki yazar, bu tutumunu kendi adını kullanacak denli sakınmıyor. Kendisini ve çev­ resini bu denli eksen almasından ö- türü uzun zaman Saba’nm yazdıkla­ rına “öykü” gözüyle bakılmamış, birer “anı” olarak değerlendirilmiş­ tir.

İki kitabı karşılaştırdığımızda, “öykü” adım daha çok ilk kitabın

(5)

hak etmiş olduğunu görüyoruz. “Me­

sut İnsanlar Fotoğrafhanesi kendi i-

çerisinde bir öykü bütünlüğü taşır­ ken ; “Değişen İstanbul daha çok bir “anı” düzeyinde takılıp kalıyor. Sa­ ba, bu kitabında iyiden iyiye kişisel­ leşmiş, yaşadığı zamanı ve mekânı noksansız saptama merakıyla ola­ bildiğince ayrıntı kullanmış ve yine­ lemelere başvurmuştur. Gerçekte Sa- ba’nın “Değişen İstanbul” adıyla kendi yaşamını ve yaşadığı dönemi romanlaştırma tasarısı olduğunu bi­ liyoruz. Bu bağlamda “Değişen İs­

tanbul'a bir roman alıştırması ya da

bir roman için alt-çalışmalar gözüy­ le bakmakta yarar olduğu kanısın­ dayım.

Mesut İnsanlar Fotoğraf hanesi'n-

de sırayla şu öyküler yer almakta­ dır: “Mesut İnsanlar Fotoğrafha­ nesi”, “Babamın Elbisesi”, “Bırak­ tığım İstanbul”, “ Bebek”, “Oku­ mak” , “O Sokak” , “Neveser”, “Bir Kurban Bayramı Hikâyesi” , “O Ma­ halle.”

“ Bıraktığım İstanbul” adlı öyküsü daha çok Değişen İstanbul kitabının bağlamına uygun düşen bir öyküy­ ken; Saba, “O Sokak”, “O Mahal­ le” benzeri öykülerini, “O Sınıf”, “O Banka” jtibi öyküleriyle Deği­

şen İstanbul adlı kitabında da sür­

dürür. Bu öyküler yazarın İstanbul tutkusunu ve uzam saplantısını yan­ sıtan öykülerdir.

Saba’nın kimi öyküleri kimi za­ man gerçeküstücii boyutlar taşır. Gerçeküstücü anlatımı en ileri gö­ türdüğü öyküsü, kitaba adını veren “Mesut İnsanlar Fctoğrafhanesi”- dir. Aynı öyküyü ‘olaysız öykü’ tü­

rüne de örnek gösterebiliriz. Söze dökülür uzun boylu bir konusu yok­ tur bu öykünün. Bir adam, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesine giderek, resmini çektirmek ister. Alıcının kar­ şısına oturur. Fotoğrafçı birkaç kez uyarır adamı: “Tabii durun” der, “Kendinizi sıkmayın” der, “Bura­ ya fotoğraf çektirmek üzere gelmiş olduğunuzu unutun” der, “Lütfen zorla gülümsemeyin” der. Sonun­ da da: “Beyim, mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim” diye bi­ tirir öyküyü. Bütün öykü bu kadar­ dır. İlk bakışta öykü bile olamaya­ cak denli olaysız bu konudan, de­ rinlikli, çok boyutlu, bir yaşam fel­ sefesiyle içkinleşmiş bir öykü çıka­ rır Saba. Olaysız bu öyküyü devin­ diren gözlemler, ayrıntılar, anımsa­ malar, çağrışımlar, düşüncelerdir. Öyküyü ilk okuduğumda, bu öy­ künün, Alain Robbe-Grillet gibi bir yönetmenin elinde nasıl bir sinema olayı haline dönüşebileceğini düşün­ müştüm. İlk çağrışımın Alain Rob­ be-Grillet olması kuşkusuz bir rast­ lantı değildi; Grillet'nin tamamını Türkiye’de çektiği L'Immortelle fil­ mi bu çağrışımı hazırlıyordu. Ziya Osman Saba’dan nasıl bir film çı­ kabileceğini düşünmek bile başlıba- şına ayartıcı bir düşünceydi. Ne ki Türkiye’de sinema yapmanm ola­ naksızlığı, daha olanaklı görünen tiyatroya itiyor insanı. Bu denli o- laysız bir öyküden, bir oyun çıkar­ mak çok olanaksız görünse de, aynı gerçeküstücü izlekleri çoğaltarak bir oyun yazılabilirdi. Yeter ki bu ço­ ğaltma, Saba’nın dünyasına ve öy­ künün havasına uygun olsun. Bu­

(6)

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ’nden

bir oyun çıkarmaya karar verdim. Öteki öykülerinden de kimi kanal­ lar aça’rak, kendi metnim üzerinde kimi buluşmalara yol açabilirdim. Bunun üzerine öykülerini birkaç kez yeniden ve yeniden okudum. Baş­ ladığımda bildiğim tek bir şey var­ dı: Oyunun ilk ve son replikle­ ri.

Adanı - Ben resmimi çektirmek istiyordum.

Fotoğrafçı - Mazur görün be­ yim, ben sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim.

Bütün oyunu bu iki repliğin a- rasına döşemek gerekecekti. İlkin yedi sayfasını yazdım oyunun. Ne yapmak istediğim, öykünün nasıl bir oyun olacağı aşağı-yukarı orta­ ya çıkmıştı.

Oyunu yazmayı hâlâ sürdürü­ yorum.

Aynı gerçeküstücü hava sürü­ yor. Osmanlı mekânında "‘Absürd Tiyatro” deniyorum. Saba üzerine yazılanları, arkadaşlarının anılanın okuyorum. Sanırım oyunun sonun­ da, fotoğrafhanenin bekleme salo­ nuna, elinde kırmızı bir giil taşıyan ölüm girecek. Kimsenin görmediği bu adamı gören Ziya ona diyecek ki:

— Sen misin Cahit?

T Ü R K D İ L K U R U M U Y A Y I N L A R I Yeni Çıkanlar AÇIKLAMALI SÖYLEV SÖZLÜĞÜ Sami N. Özerdim 120 lira TÜ RK DİLİNDE İKİLEME

Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Genişletilmiş ikinci baskı

120 lira KİMYA TERİMLERİ

SÖZLÜĞÜ Prof. Dr. Saadet Üneri

Doç. Dr. Ömer Kuleli Dr. Osman Gürel

300 lira TARİH TERİMLERİ

SÖZLÜĞÜ

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal 2. Baskı

160 iira

Satış koşulları: Öğretmenlerle öğrencile­ re % 25 indirim yapılır. Postayla isteklerde PTT gideri ayrıca eklenir. Tek kitap isteğinde PTT gideri kitap ederinin çok üstünde tuttuğundan toplu istekte bulunulması okurların yararına­ dır.

İsteme yeri: Türk Dil Kurumu, Atatürk Bulvarı 217, Kavaklıdere-Ankara

İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

Benign tümörler içinde en sık Pleomorfik Adenom (32 olgu, 44.), malign tümörler içinde en sık Asinik hücreli karsinom (6 olgu, 968,3) ile karşılaşılmıştır..

Bu çalışma sonucunda elde edilen bulgulara göre Kayseri ili ve çevre ilçelerinde satışa sunulan yo- ğurt numunelerinin tamamının AFM 1 içermesi ve incelenen

7 — Tekin zarfları, eksiltme şartnamesine uygun olarak tanzim edil­ miş ve ihale günü saat (10) a kadar makbuz mukabilinde Genel Müdürlüğümüz İnşaat

Dedikoducu ve vırvırcı bu kadın Karagöz’ü hem aldatır hem de ona “Murdar, m usi­ b et” gibi iltifatkar sözcükler kullanmaktan çekinmez, Kanlı Nigar,

Tüm yaşamını müziğe vermiş, müzikle yoğrulmuş ve bu yolda gerek besteci olarak, gerekse yönetici ola­ rak ülkemizde «çoksesli, evrensel ve çağdaş

[r]

yolcusu yakında. Ankara’ya da bir kadın büyükelçi geliyor güneşin ülkesinden. Ankara- Tokyo trafiğinde başka yolcular da var. Tokyo “» Büyükelçimiz merkeze

In the present study, TF activity has been used as an indicator of tissue damage in VPA treatment and a significant increase was detected in VPA treated group whereas edaravone