• Sonuç bulunamadı

Necip Mahfuz'un Hammaratu'l-Kittil Esved adlı eserinin incelenmesi

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Necip Mahfuz'un Hammaratu'l-Kittil Esved adlı eserinin incelenmesi"

Copied!
102
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

DOĞU DİLLERİ VE EDEBİYATLARI ANABİLİM DALI

ARAP DİLİ VE EDEBİYATI BİLİM DALI

Yüksek Lisans Tezi

NECÎB MAHFÛZ’UN

ÒAMMÂRATU’L ÚIÙÙİL ESVED

ADLI ESERİNİN İNCELENMESİ

Danışman

Prof. Dr. Ahmet Kâzım ÜRÜN

Hazırlayan

İsmail GÜNDÜZ

(2)

ÖNSÖZ ...II KISALTMALAR... III TRANSKRİPSİYON SİSTEMİ ... IV

GİRİŞ

MODERN MISIR HİKÂYECİLİĞİ I. BÖLÜM NECİB MAHFUZ 1. HAYATI ... 7 2. ESERLERİ... 13 2.1. Makaleleri ... 13 2.2. Hikâyeleri... 20 2.3. Romanları... 22 II. BÖLÜM HAMMÂRATU’L KITTİL ESVED 1. KELİME áAYR-U MEFHÛME ... 24

2. es-SADÂ... 27 3. el-ÒALÂU ... 30 4. BÂRMÂN... 34 5. el-MUTTEHEM... 37 6. es-SEKRÂN YUGANNÎ ... 40 7. CENNETU’L ETFÂL ... 44 8. FİRDEVS... 48 9. er-RACULU’S-SA ÎD ... 51 10. MUèCİZE ... 55 11. el-MECNÛNE... 60

12. HAMMÂRATU’L- KITTİL ESVED ... 63

13. ZİYÂRET ... 67 14. HULM ... 70 15. RIHLE ... 73 16. el-MESTÛL VE’L-KUNBÛLE ... 76 17. SÛRET... 81 18. SAVT MUZ İC ... 85 19. ŞEHRÂZAT... 88 SONUÇ ... 93 BİBLİYOGRAFYA ... 95 İNDEKS ... 97

(3)

Yüksek Lisans tezi olarak hazırladığım bu çalışmamda Modern Arap Edebiyatının en önemli isimlerinden Necip Mahfuz’u ve Óammâratu’l-Úıùùil Esved(Kara Kedi Meyhanesi) adlı eserini incelemeye çalıştım.

Giriş bölümünde, Modern Mısır Hikâyeciliği hakkında bilgi verdiğim bu çalışmamı, iki bölüm halinde ele aldım. Birinci bölümde Necip Mahfuz ve bütün eserlerini, ikinci bölümde ise yazarın kısa hikâye koleksiyonlarından biri olan ve on dokuz kısa hikâyeden oluşan Òammâratu’l-Úıùùil Esved adlı eserini incelemeye çalıştım.

Yazarın çocukluk yıllarını yaşadığı el-Cemâliyye’nin ve orada geçirdiği günlerin hissi hayatında büyük etkisi vardır. Çocukluk döneminin ilk altı yılını bu semtte geçiren yazarın ailesiyle beraber taşındığı el-èAbbasiyye’de yaşantısına yeni değerler girmiş, hayata ve çevresine yeni bir perspektifle bakmaya başlamıştır. Her ne kadar bu yeni ortama ayak uydurmuşsa da aklı hep Cemâliyye’de olmuştur. Bu nedenle devamlı el-Cemâliyye’ye, Huseyn semtine gidip gelmiştir. Zira bu semtte çocukluk yıllarında edindiği ve unutamadığı arkadaşlıkları vardır. Yine gençlik yıllarında müdavimi olduğu kahvehaneler vardır ki, bu kahvehanelerde sabahlara kadar süren sohbetler yapılmaktadır ve orada tanıdığı kişiler kendisinde derin izler bırakmaktadır. Sonraları kaleme aldığı bir çok eserine konu olan bu semtin ve orada olup biten olayların izleri çalışmamızın konusu olan bu eserde fazlasıyla hissedilmektedir.

Mahallede yaşanan kavgaların, kahvehanelerde yapılan sohbetlerin olduğu, zalimin mazlumun, suçlunun masumun bulunduğu; yani her yönüyle hayatın resmedildiği bu eserde yer alan her hikâyenin önce özetini verip sonra da tahlilini yaptım.

Modern Mısır Hikâyesine ilgi duyan herkese faydalı olmasını temenni ettiğim bu çalışmam esnasında vakitli vakitsiz her yardımına ve bilgisine başvurduğumda beni her zaman aydınlatan danışmanım Prof. Dr. Ahmet Kâzım Ürün’e sonsuz teşekkürlerimi sunmak isterim.

İsmail GÜNDÜZ Konya 2008

(4)

S. Ü. : Selçuk Üniversitesi

a.g.e. : adı geçen eser

b. : ibn (bin) bkz. : bakınız s. : sayfa tsz. : tarihsiz v.b. : ve benzeri vd. : ve devamı vs. : vesaire yy. : yüzyıl

(5)

TRANSKRİPSİYON SİSTEMİ

Bu çalışmada aşağıdaki transkripsiyon sistemi kullanılmıştır.

Kısa Sesliler ــَــ : a , e. ـِــــ : ı , i ــُــــ: o , ö , u , ü. Uzun Sesliler: ﻰــ , ﺎــ ,آ : â و ــ : û ﻲـِـ : î Sessizler : : ø ض ‘ : ء : ù ط : b ب : ô ظ : t ت : è ع : å ث : à غ c : ج : f ف ó : ح : ú ق ò : خ : k ك d : د : l ل õ : ذ : m م r : ر : n ن z : ز : h ـھ s : س : v و ş : ش : y ي : ã ص

Harf-i Tarif ile gelen kelimelerin başındaki şemsi harfler okunduğu gibi çift yazılmıştır.

Terkip halindeki ad ve lakaplar ayrı yazılmıştır.

(6)

Modern veya yeni Arap Edebiyatı, Napoleon Bonaparte komutasındaki Fransız askerlerin Mısırı işgal ettikleri 1798 yılıyla başlatılır.1 Yaklaşık üç yıl süren işgal

sonrasında Fransızlar ülkeyi terk edince, Mısır tekrar bir Osmanlı eyaleti olmuştur. 1952’lere kadar sürecek olan Mehmet Ali Paşa döneminde siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda pek çok köklü değişikliklere gidilmiştir. Belki de bu faaliyetlerin en önemlisi aralarında Rıfâèa Râfî et-Tahtavî’nin de bulunduğu bir grubun eğitim için Avrupa’ya gönderilmesidir.2 Her ne kadar teknik ve bilimsel alanlarda eğitim görmek

üzere Avrupa’ya gönderilmişlerse de Avrupa edebiyatlarıyla ilk kez tanışan ve Mısırda edebi bir canlanmayı başlatanlar bu burslu öğrencilerdir.3 Mehmet Ali Paşanın bu dönemde

Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gönderdiği burslu öğrenciler orada kaldıkları süre içinde Avrupa edebiyatlarını okumuşlar, Avrupa düşüncesini tanımışlar, kültürel etkinliklerini izlemişler, ülkelerine de Avrupa’da yaşamış oldukları hayatın izlerini taşıyarak dönmüşlerdir. Bu kişiler, daha sonra basının da toplumdaki yerini yavaş yavaş almasıyla batının Arap edebiyatına yabancı türlerini gerek çeviri gerek adaptasyon ve gerekse deneme yoluyla Arap okuruna tanıtmaya başlamışlardır.4 Zira ıx.yüzyılın ortalarından

itibaren hikâye sanatı dünya edebiyatında ön sıralarda yer kaplamaktadır.5

Arap edebiyatında kısa hikâye; makâmat, kahramanlık hikâyeleri, atasözleri, hurâfeler, efsâneler ve nükteli hikâyeler (nevâdir) gibi Arap kökenli değildir. Doğrudan Avrupa edebiyatının etkisiyle ortaya çıkmıştır.6 Tahkiye (anlatı) edebiyatının batıdan önce

doğuda görülmüş olduğu ve batının çeviriler yoluyla doğudaki bu edebi türle tanıştığı, dolayısıyla batıdaki modern hikâye ve roman gibi türlerin temelde doğudan gelen bu kaynaklara dayandığı şeklinde Araplarca dile getirilen görüş, klâsik Arap edebiyatının

1

Er, Rahmi, Modern Mısır Romanı, Ankara 1997, s. 1. 2

Ürün, Ahmet Kâzım, Necip Mahfuz ve Toplumsal Gerçekçi Romanları, Çizgi Kitabevi, Konya 2002, s. 4. 3

Er, Rahmi, a.g.e, s. 3. 4

Aynı Eser, s. 4. 5

Şükrî Muhammed Ayyâd, el-Kıssatu’l-Kasirâ fî Mısr, Daru’l-Ma ârif (ikinci baskı) Kahire 1979, s. 11. 6

(7)

karşılık olarak ortaya atılmış bir görüştür. Kaldı ki Arap edebiyatının tahkiye türleriyle tanışması batı edebiyatlarından daha önceye gidiyorsa da Arap edebiyatında romanın edebi bir değer kazanması batıdan çok sonra xx.yüzyılın henüz başlarında görülebilmiştir.7

Modern Mısır edebiyatında, hatta genelde Arap edebiyatında “romanın çekirdekleri” olarak değerlendirilen ürünlerin, aslında, yazarları tarafından roman veya hikâye olsun diye kaleme alınmadıklarını belirtmek gerek. Bu çalışmalar incelendiğinde, bunların genelde iki amaçla ortaya konmuş oldukları görülür. Birincisi öğretmek, ikincisi ise eğlendirmektir.8

Kısa Avrupa hikâyeleriyle ilk iletişim tercüme yoluyla olmuştur. Genellikle iki dilden; İngilizce ve Fransızcadan çeviriler yapılmıştır. Bu hikâyeler Rus, İngiliz, Fransız, Amerikalı ve İtalyan vb. yazarlarındı.9

20. yüzyılın ilk çeyreğinde Mustafâ Lutfî el-Menfalûtî (1876-1924), dönemin en ünlü simasıdır. el-Menfalûtî, daha çok toplumun çeşitli çarpık yönlerinden hareketle yazdığı ve çeşitli periyodiklerde yayınladığı gözlemlerini ve kısa hikâyelerini bir süre sonra Naôarât (Bakışlar,1990) ve el-èAbarât (Gözyaşları,1915) adlı iki eserde topladı. en-Naôarât, çok azı telif olan kısa hikâyelerle daha çok deneme türündeki yazılarından oluşan bir koleksiyondur. Burada yer alan hikâyelerin çoğunda, dönemin pek çok diğer çeviri hikâyeleri için de söz konusu olduğu gibi, yazarlarının adına yer verilmemiştir. el-èAbarât da çeviri ve telif hikâyelerini topladığı bir koleksiyondur. Onun hikâye türündeki bu yazıları, modern Mısır edebiyatında hikâye sanatının ilk denemeleri olarak kabul edilir. el-Menfalûtî bu çalışmalarında, çoğunlukla yoksullardan, mazlumlardan, güçsüzlerden, özellikle de kadın ve çocuklardan, şarap kurbanlarından v.s söz ederek insanlardaki acıma ve şefkat gibi duyguları kamçılamaya, dolayısıyla okuyucu üzerinde daha kalıcı bir etki bırakmaya çalışır.

İlk hikâye denemelerinden biri olan el-Ke’su’l-Ûlâ (İlk Kadeh)’da, bir kadeh şarap içmeyi kendisine mubah gören, bundan dolayı da bütün hayatı altüst olan bir adamın

7

Er, Rahmi, a.g.e, s. 43. 8

Aynı eser, s. 44. 9

(8)

şeklindeki dört yararı olduğunu duyup bir kadeh içmeyi kendisine mubah görmüş, ama bu kadehin daha sonra arkası gelmiştir. Ancak başlangıçta kendisine söylenen içkinin dört yararını göremediği gibi tersine, içki kendisine dört musibet getirmiştir. Fakirlik, hastalık, çöküntü ve cinnet. el-Menfalûtî, bu kısa hikâyesinde şaraba olumlu veya olumsuz dört vasıf yüklerken şarapla ilgili geleneksel anlatılardan etkilenmiş gibidir.

el- èAbarât’ta yer verdiği el-Hâviye (Cehennem) adlı hikâyesinde de kumar oynayan, şarap içen bir koca vardır. Onun bu kötü alışkanlığı, sonunda bütün yuvanın çok acı bir şekilde dağılmasına neden olur.

Hîcâb (Örtü) adlı hikâyesinde ise, Avrupa’ya gidip ülkesine döndükten sonra Avrupa kültürünü ve yaşam tarzını Mısıra taşımak isteyen bir adamın, karısına baskı yaparak onun başörtüsünü açtırması sonucu kadında başlayan kendi kültürel değerlerinden kopuşun hem kendisini hem de aile düzenini nasıl harap ettiğini anlatır. Kadınların başörtülü dolaşmalarını ve erkek içine çıkmamalarını Mısır toplumunun mutluluğu ve yükselmesi önünde bir engel olarak gören bu kişi önce eşine başını açtırır, sonra evinde kadınlı erkekli partiler düzenleyerek eşini Avrupaî bir hayata özendirir. Böylece kadında başını açmakla başlayan değişim, ileride daha büyük boyutlara ulaşarak, sonunda, kocasının bir arkadaşıyla beraberliğe kadar uzanır. Karısının bir gece polis tarafından arkadaşıyla uygunsuz vaziyette yakalanması ve karakola götürülmesi üzerine durumdan haberdar olan adam, bütün bunlardan kendisini sorumlu tutar ve bu sonuca katlanamayıp üzüntüsünden ölür.

en-Naôarât’a aldığı eş-Şehîdân adlı kısa hikâyesinde ise kocası tarafından küçük kızıyla birlikte terk edilen bir annenin yaşadığı acı hayatı anlatılır. Şiddetli geçim sıkıntısı çeken ve hastalanan, kendisine ve kızına bakabilmek için varını yoğunu satarak tüketen bu annenin, durumdan kendisini haberdar etmesine rağmen bir başka kadınla evlenmiş olan kocasından hiçbir ilgi görememesi, üstelik biricik kızının da bu adam tarafından zorla elinden alınması sonucu hem bu kadının hem de küçük kızının acıklı durumunu ve birlikte nasıl ölüme gittiklerini tasvir eder. Aynı şekilde áurfetu’l-Aózân (Hüzünler Odası) adlı hikâyesinde de evlilik vaadiyle kandırılan ve kirletilen kızları bekleyen kötü akıbet

(9)

koşullarda onu büyütmeye çalışır, ancak, hayatın çetin koşullarına yenik düşerek hastalanır ve kızını geride öksüz bırakarak yaşama veda eder.

el-Menfalûtî’nin hikâyeleri hep birinci tekil şahıs ağzından verilir. Bu benli anlatım, yazarı hikâyenin bir kişisi haline getirmekte, bu da, konusu ve işleniş biçimi hayli romantik olan hikâyenin etkisini artırmaya yönelik bir işlev görmektedir.10

Modern Arap hikâyesi Muhammed Teymûr’un ilk hikâyesi olan fi’l-Kıtar(Tren’de) ile ortaya çıkmıştır. Ailesi Muhammed Teymûr’u tıp okuması için Berlin’e göndermişti; ancak o, Paris’te hukuk okumak için bundan vazgeçti. Orada üç yıl kaldı. Üniversiteden daha çok edebiyat ve tiyatroya zaman ayırdı. Birinci dünya savaşının başlamasıyla beraber Mısır’a döndü. Bir müddet gazetecilikle ve tiyatroyla uğraştı. Edebiyat ve sanatla ilgilendi. Etrafında olup bitenlere ilgi duydu. Hikâyelerinin konularını çiftçilerden ve onların sıkıntılarından, memurlardan ve olumsuz yönlerinden, kadınlardan ve sorunlarından aldı. Kullandığı dil, basitlikten ve kelime oyunlarından uzak makul bir dildir.

Kardeşi olan Mahmut Teymûr ile birlikte kısa hikâyecilik (1894-1973) daha da ileriye gitmiştir. Mahmut Teymûr, kardeşine tiyatro alanında yetişememesine rağmen hikâye alanında onu geçmiştir. Uzun bir müddet Maupassant ve Checkouf’u okumuş ve ikisinden de çok etkilenmiştir. Bu etkiden kitaplarında birçok yerde bahsetmiştir ve Maupassantı hikâyeciliğin en büyük lideri olarak kabul etmiştir. İlk hikâye kitabı 1950 yılında Şeyh Cumèa ve Kıãaã-ı Uòra ismiyle yayınlanmıştır. Hikâyelerinde basit, sade ve doğru bir dil kullanmıştır. Bu, onun hikâyelerinin birçok yabancı dile çevrilmesine imkân sağladı.

Bu alanda Mahmut Teymûrdan sonra Şaóóâta ve èİsâ èUbeyd kardeşler gelir. Ancak èİsa èUbeyd 1923 yılında vefat etmiştir ve iki hikâye kitabı bırakmıştır geriye. Birinci kitabı, İhsan Hanım adıyla 1921 yılında, ikinci kitabı da æüreyya adıyla ilk kitabından bir yıl sonra yayınlanmıştır.

10

(10)

yayınlanmıştır. Kardeşinden sonra uzun zaman yaşamış, edebiyatı ve yazmayı bıraktıktan sonra 1961 yılında vefat etmiştir.11 èİsa èUbeyd’in aslen Şamlı olan hristiyan bir kızı konu edindiği æüreyyâ adlı eseri Muhammed Huseyn Heykel’in Zeyneb adlı romanından sonra Mısırda ortaya çıkan ilk roman olarak da kabul edilmektedir.12

Şaóóâta ve èİsa èUbeyd kardeşlerden sonra Mahmûd Tâhir Lâşin (1895-1954) gelir. Asıl mesleği mühendisliktir. Edebiyatı hobi edinmiştir. Orta tabakaya mensuptur. Türk asıllıdır. Hikâyeleri; koca evi, çok evlilik, yabancılarla evlilik, sarhoşlar ve hayat kadınları etrafında döner. Suòriyya al-Nây (1926), Yuhkâ An (1928) ve en-Niúâb eù-Ùâir(1940) adında üç eseri vardır.13

Lâşîn, 1920’li yılların başlarında modern düşünceli bazı genç yazarlar tarafından kurulan el-medresetu’l-hadîåe (yeni ekol)’nin en hareketli temsilcilerinden biridir. Bu grup başta çeviriler yoluyla tanıdıkları Rus devleri Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin, Gogol, Çehov, Turgenyev, hattâ Gorki de dâhil olmak üzere 19.yy İngiliz ve Fransız roman ve hikâye yazarlarının eserlerine büyük bir önem atfederek, Mısırda temeli sağlam bir hikâye geleneği oluşturmayı, modern ve gerçekçi bir edebiyat yaratmayı hedeflemiştir. Bunlara göre 1919 devriminde ifadesini bulan ulusal bağımsızlığın yeniden söyleme dökülmesi, köhnemiş edebi geleneklerden sıyrılmayı ve kabul görmüş inançların ve değerlerin sorgulanmasını da beraberinde getirmeliydi. 1925 yılı Nisan ayının bir Perşembe akşamı Mahmûd Tâhir Lâşîn’in evinde bir araya gelen ekol üyeleri, el-Fecr adında bir gazete çıkartma, gazeteyi ve ekol üyelerinin eserlerini basmak için bir matbaa kurma kararı aldılar. Roman ve hikâye alanında yabancı ürünlerin üstünlüğüne inandıkları ve bu alanda onlarla rekabet etmeyi yararsız ve budalaca gördükleri için başlangıçta gazeteyi çeviri öyküye tahsis ettiler. Ancak ilerleyen günlerde aralarında geçen ateşli tartışmalardan sonra yeni bir edebiyat yaratma ideallerini gerçekleştirmek için telif öyküye de yönelmeyi kararlaştırdılar. 1925-1927 yıllarında bu gazetede hem kendi ürünlerini hem de hayranı oldukları bazı Avrupalı yazarlardan yaptıkları çevirileri yayımladılar. Lâşîn’in yanı sıra

11

Ahmed Mekkî et-Tâhir, a.g.e, s. 90-93. 12

Ahmed Heykel, el-Edebu’l-Kasasî ve’l-Mesrahî, Dâru’l-Ma ârîf,(dördüncü baskı), Kahire1983, s. 116. 13

(11)

edipleri olacak olan bu grubun üyeleri daha çok Çehov ve Maupassant’ın etkisi altında kısa hikâyenin gelişimine büyük bir hız kazandırmışlardır.14

Bu yıllarda hikâye yazan daha pek çok yazar vardır. Ancak, hikâye usûlüne ve kurallarına bağlı kalmaksızın hobi olarak yazmaktadırlar. Bir kitapta toplamadan gazetelerde ve dergilerde yayınlamaktadırlar.15

Bütün bu yazarlar arasında halka en yakın yazar Necîb Mahfûz’dur. İkinci dünya savaşı öncesinde bir çok tarihi roman yayınlamıştır ama hikâyeleri ile bugünün Mısır’ını konu alan romanlarının yazım tarihi savaş sonrasıdır. Fellahları (çiftçileri) özellikle ele alan eş-Şarkaviden farklı olarak Mahfûz, her şeyden önce Mısır orta sınıfını, yani küçük burjuvayı işler. Bu toplum tabakasını, 1945’de çıkan “Yeni Kahire” adlı kitabında tasvir etmiştir ve o zamandan beri onunla ilgilenmiştir. Olayları ve durumları sade haliyle ortaya koyma konusundaki realist anlatımı ve kabiliyeti yönünden bu konuya değinen öteki yazarlardan geri kalmaz. Onda fark edilir bir değişim, politik havayı değiştiren 1952 Mısır İhtilali’nden sonra olmuştur. Önceleri ara sıra, bir bakıma da adet böyle diye iktisadi reform sorunlarıyla ilgilenmişse de, daha sonra sırf sosyal problemlerle uğraşmaya başlamıştır. Buna bir örnek, 1956-57 yıllarında yayınlandıktan sonra bestseller olan üçlemesi “İki Saray Arasında”dır. Bu eser, işlediği kişilerin karakterlerine, yersiz bir duygusallığa düşmeden güçlü bir şekilde nüfuz ederek yazılmıştır.16

14

Er, Rahmi, a.g.e, s. 113-114. 15

Ahmed Mekkî et-Tâhir, a.g.e, s. 95 16

Jacob M. Landau, 20.yy Modern Arap Edebiyatı Tarihi, Çeviren: Dr. Bedrettin Aytaç, Gündoğan Yayınları, Ankara 1994, s. 53-54.

(12)

I. BÖLÜM NECİB MAHFUZ

1. HAYATI

Necîb Mahfûz 11 Aralık 1911’de1, el-Cemâliyye2 semtinde dünyaya geldi. İlk

çocukluk yıllarını bu semtte geçirdi. Ancak, o altı yaşındayken ailesi el-èAbbâsiyye’ye taşındı. el-Cemâliyye, Òânu’l Òalîlî, Zuúâúu’l Midaúú ve eå-æülâåiyye (Beyne’l Úaãrayn, Úaãru’ş-Şevú ve es-Sukkeriyye) gibi en önemli romanlarına konu olan yerdir.3 Çocukluk

yıllarıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:

Ömrümün ilk yıllarına, çocukluk yıllarına gidecek olursam Cemâliyye’deki yarı boş evimizi hatırlarım. Benden önce dört kız iki erkek olarak birbirinin ardı sıra altı kardeşim dünyaya gelmiş. Sonra dokuz yıl süreyle annem çocuk dünyaya getirmemiş. Daha sonra ben doğmuşum. Beş yaşına geldiğimde ise benimle en küçük (bizce en büyük olmalıdır) kardeşim arasında on beş yıl yaş farkı oluşmuştu. Biri hariç ablalarımın hepsi evlendiler. Evlenmeyen ablamla ilgili evimizde geçen herhangi bir şeyi hatırlamıyorum. İki ağabeyim de evlendiler. Biri harp okuluna girdi ve görevi nedeniyle Sûdan’a gitti. İşte bunlardan dolayı evde sadece anne ve babamı hatırlarım. Bunun dışında misafirler, amcam, amcamın kızı ve dışarıdan gelen birtakım insanlar hariç çocukluğumun geçtiği evde hayatımıza katılan bir başka insan hatırlamıyorum. Bütün çocukluğumda sanki evin tek çocuğu gibiydim.4 Gelecekte ne olmak istediğiyle ilgili olarak da şunları söylemektedir:

Düşüncem belliydi. Ya mühendislik ya da tıp olacaktı. Ancak felsefede karar kılınca babam çok üzüldü. Aynı şekilde öğretmenlerim de çok üzüldüler. Çünkü ben sosyal bilimlerde zayıftım. Bir gün, Beşşâre Bagusullah adında bir hocası kızarak ona şöyle der: Niçin kendine eziyet ediyorsun?

1

Dîb Ali Hasan, Necîb Mahfûz Beyne’l-İlhâd ve’l-İman,1996, s. 7. 2

Günümüzde de aynı adı korumakta olup Kahirenin merkezinde bir kenar mahalle konumundadır. 3

Abbâs Hıdr, Necîb Mahfûz Neş’etuhu ve İn ikâsiha fî Edebihi, (Fâdıl el-Esved, er-Racul ve’l-Kımme’den), s. 239.

4

(13)

Ancak Tâhâ Huseyn, Selâme Mûsâ, èAbbâs Mahmûd el-èAúúâd ve İsmâèîl Mazhâr gibi yazarların felsefi makalelerini ve kitaplarını, ayrıca düşünceyle ilgili birçok kitabı okuyan yazar, kafasında oluşan pek çok soru işaretine cevaplar bulmaktaydı. el-èAkkâd, varlığın esası ve estetikle ilgili bazı sorular soruyordu. Bu sorulara cevap bulmak isteyen Necîb Mahfûz, felsefeye yönelmesi gerektiğine inanıyordu.5 Yegâne düşüncesi artık

felsefedir. Kafasında oluşan bir çok soru yok olacaktır. Tıp öğrenimi görenin doktor, mühendislik öğrenimi görenin de mühendis olduğu gibi, felsefe öğreniminin de ona sıkıntı veren sorulara cevap buldurabileceğine inanmaktaydı. Varlığın mâhiyetini ve insanın bu varlık içindeki yerini öğreneceğini düşleyen Mahfûz, nasıl oluyor da tıpta ve mühendislikte okuyanların varlığın mahiyetini bilmediklerine şaşırıyordu.

Babası onun bu kararından dolayı şaşırır. Oğlunun ısrarlı tutumu karşısında, ona, “hakim ve müsteşar olman için amcanın ve halanın oğulları gibi hukuk fakültesine git” der. Fakat o, buna aldırış etmez. Varlığın mahiyetini öğrenmek istemekte ve bu konuda şu ifadeyi kullanmaktadır: “Düşünceyi basite indirgeyerek tahlilini yapabiliyor musunuz? O halde tıp öğrendiğiniz gibi varlığın mahiyetini de öğrenebilirsiniz.” Annesi ise “bırakın karışmayın, çocuk ne isterse okusun” der.6

Felsefe öğrenimi yaparken felsefeyle ilgili pek çok yerli yabancı eser okur. Edebi eserlere çok az başvurur. Edebiyatı, gizli ve kendisiyle avunacağı bir iş olarak görmektedir. Üniversite üçüncü sınıfta ise edebiyata olan vazgeçilmez ilgisini fark eder. Felsefenin yanı sıra edebiyatta da akademik çalışma yapmak istemekteydi. Üniversiteyi bitirdikten sonra fakülte idaresine bu isteğini iletir. Ancak, fakülte sekreteri èAbbâs Mahmûd, o günkü üniversite yönetmeliğine aykırı olduğundan bunun mümkün olamayacağını, birini tercih etmesi gerektiğini söyler.7

1934 yılında edebiyat fakültesi felsefe bölümünden mezun olduktan sonra, felsefe üzerine akademik çalışma yapmaya karar veren Necîb Mahfûz, bir İslam bilgini olan Şeyh Musùafâ èAbdu’r-Râõık’ın danışmanlığında İslam Felsefesinde Güzellik Kavramı (estetik)

5

Cemâl el-Gîtânî, a.g.e , s. 26. 6

Aynı eser, s. 27. 7

(14)

konulu bir yüksek lisans tezine başlar. Burada Fransız filozof Bergson’la İslam filozoflarını mukayese etmek ister, ancak bir müddet sonra, edebiyata olan tutkusundan dolayı bir kısmını yazdığı bu yüksek lisans tezinden vazgeçer.8

1936 yılında yarıda bıraktığı bu tezinden sonra kendini tamamen edebiyata verir. Felsefî makaleler yazmaya da son veren Mahfûz, acı veren bu kararsızlığını edebiyat lehine gidermiş olur. Kalemini ancak kendisi için çok faydalı bir ilaç olarak gördüğü edebiyat için oynatacağını söyleyen yazar, o anda benzeri olmayan büyük bir rahatlama hissettiğini ifade etmektedir.9

1934 yılında memuriyet hayatına başlamıştır. Bu onun hayatında çok keskin bir ayrışma olmuştur. Zira memurluk başka edebiyat başka şeydir. Bu nedenle emekliliği hak edince hemen ayrılma düşüncesindedir. Ancak emekliliği geldiğinde ekonomik gereklilikten dolayı kanunen, mecburen emekli olması gerektiği 1965 yılına kadar çalışmaya devam eder.10

Necîb Mahfûz’un hayatında kadının rolü, siyaset kadar olmasa da büyük olmuştur. Kültürlü olmamasına rağmen kendisine iyi bir eğitim veren annesi, kendisini oldukça etkileyen ilk aşkı ve daha sonraki aşkları sayesinde bir çok genç kız ve kadını tanımış, daha sonra eserlerinde değineceği ilginç olaylar yaşamıştır.

Gerek aile şartlarının olumsuzluğu gerekse edebiyata olan düşkünlüğünden dolayı evliliğini 1954 yılında, 43 yaşındayken yapmıştır. Edebi ümitsizliğe düştüğü ve senaryo yazarlığı yaptığı bir dönemde, bu ümitsizliğinden doğan boşluğu evlilikle kapatmak ister. Daha önce yaşadığı ikilemde tercihini evlenmek yerine edebiyata yapan Mahfûz, evlilikle beraber edebi hayatında bir duraklamanın olacağını düşünmekteydi. Ancak evlendikten sonra tekrar yazı hayatına döndüğünde evliliğin kendisine engel değil yardımcı olduğunu ifade etmektedir.11

8

Abdu’l Muhsin Tâhâ Bedr, Necîb Mahfûz, er-Ru’ye ve’l-Edât, Dâru’t-Tenvîr li’t-Tıbâ a ve’n-Neşr (ikinci baskı) Beyrut 1985, s. 31.

9

Cemâl el-Gîtânî, a.g.e, s. 37. 10

Aynı eser, s. 105. 11

(15)

Büyüğü Ümm-ü Gülsüm, küçüğü èAişe adında iki kızı vardır. Çocuklarının isimleri dini içeriklidir. Ancak, büyük kızının ismini, hayranı olduğu şarkıcı Ümm-ü Gülsümden esinlenerek taktığını söyleyenler de vardır.12

Mahfûz’un edebiyatla tanışması, ilkokul sıralarındayken yabancı dillerden tercüme edilmiş, polisiye türü romanları okumasıyladır. Yazar bir gün Yahyâ äaúr adında bir arkadaşını İbn Jonson (Jonson’un Oğlu) adında bir polisiye romanını okurken görür. Bu arkadaşı devrin ünlü futbolcusu èAbdu’l-Kerîm’in yakınıdır. Ona, “Bu ne?” diye sorar. O da “Çok faydalı bir kitap” diye cevap verir. Kitabı kendisinden ödünç alıp okur. Çok faydalanır. Henüz ilkokul üçüncü sınıfta okumakta olan Necîb Mahfûz, bu serinin diğer kitaplarını da araştırır, bulur. Daha sonra kendi kendisine sorar “Eğer bu Jonson’un oğlu ise Jonson’un kendisi nerede?” Araştırır ve kahramanı Jonson’un kendisi olan diğer seriyi de bulur. Bu roman yaklaşık on yaşlarında olan Necîb Mahfûz’un okuduğu ilk romandır.13

Necîb Mahfûz’un okumaya olan tutkusu babasını kaygılandıracak kadar fazlaydı. O bu konuda şunları söylemektedir:

“Bilindiği gibi vakit nakittir. Üniversiteyi bitirip devlet memuru olarak görev yaparken, hâlâ bir öğrenci gibi evde çalışıyordum. Bu durum babamın ilgisini çekti ve bana şöyle dedi.

“Seni, sanki mezun olmamış gibi gece-gündüz ders çalışırken görüyorum. Sana doktora mı yapıyorsun dediğimde hayır diyorsun, o halde, niçin kendini yoruyorsun?”

Çok çalışmam babamı kaygılandırmaktaydı. Zamanın kısıtlı olduğunu düşünüyordum. Edebiyat, bilim, tarih konularında okumak, müzik dinlemek ve aynı zamanda yazmak ciddiyetle yazmak istiyordum.14

Hemen hemen her çeşit kitap okuyan Necîb Mahfûz, her gün üç saat okuduğunu ve aynı zaman dilimi içerisinde birkaç kitap okuyabilmiş olduğunu ancak, yazdıktan sonra bir şeyler okuyup, ondan sonra uyuduğunu, eğer tersini yapmış olsa asla uyuyamayacağını ifade etmektedir. Ancak son yıllarda yakalandığı şeker hastalığından dolayı okumaya çok

12

Abdu’l-Muhsîn Tâhâ Bedr, a.g.e, s. 72. 13

Cemâl el-Gîtânî, a.g.e, s. 25. 14

(16)

az zaman ayırdığını ve bundan dolayı son derece üzgün olduğunu belirtmektedir. Çünkü doktorlar hastalığından dolayı sadece bir saat okuyabileceğini bunun dışında istirahat etmesi gerektiğini tavsiye etmişlerdi.15

Romanlarında ve hikâyelerinde olayların arasına katarak işlediği ana temalar; aşk, erkek-kadın ilişkisi, cinsellik, Allah, Bergson felsefesi, pragmatizm, şahsiyet, felsefenin anlamı, psikoloji, değişik türde duygular, akıl, sanat ve kültür gibi başlıklar altında toplanabilir.

Kendisine yöneltilen niçin yazıyorsun şeklindeki soruya şu cevabı verir:

“Yazmak insanın yeme ve içme isteği gibi karşı konulmaz bir istektir. Size “niçin yemek yersiniz” diye sorulsa “Bir uygarlık kurmak için” diye cevap verebilirsiniz. Oysa aslında açlığınızı yatıştırmak için yersiniz. Bu basit bir tarihi esastır. Neden yediğimi içtiğimi biliyorum ama niçin yazdığımı bu denli net bilmiyorum. Bana göre yazmak, meçhul bazı şeyleri tatmin için karşı konulmaz bir istektir. Yazmak bu isteğin etkisi altında okuyup beğendiğim bazı şeyleri taklit etmek şeklindeydi. Bu, polisiye hikâyeleri veya Tâhâ Huseyn’in el-Eyyâm’ı ya da el-Menfalûtî’nin el-èAberât’ı olabilir. Bundan sonra aynı istek, herhangi bir taklide yeltenmeksizin kendi kendime etkilendiğim veya gördüğüm bir şeyi ifade etmek için yazmaya yönlendirdi. Zamanla bu isteği kuvvetlendiren ve hataları yok eden başka sebepler eklendi.16

Yazarı yazmaya iten faktörler; öncelikle çok küçük yaştan itibaren sahip olduğu okuma merakı, ikincisi daha sonraları el-Menfalûtî ve el-èAkkâd gibi yazmayı kutsal bir iş olarak gören yazarlardan etkilenişi, üçüncü olarak da ilk ve orta öğrenimdeki Arap Dili öğretmenlerinin edebiyat otoritelerine duydukları saygı olarak ifade edilebilir.17

Kendisini, tarihin bir döneminde başarılı bir evlilik yapmış, birisi yedi bin yaşındaki firavunlar medeniyeti, diğeri de İslam medeniyeti olan iki uygarlığın çocuğu olarak

15 Aynı eser, s.52-55. 16 Aynı eser, s.52-55. 16

Nebîl Ferec, Necîb Mahfûz Hayâtuhu ve Edebuhu, el-Hey’etu’l-Mısriyyetu’l-‘Amme li’l-Kitâb, Kahire 1986, s. 53.

17

(17)

tanımlayan yazar, bu iki uygarlıktan da değişik oranlarda etkilenmiştir. Şüphesiz ki, onun gördüğü felsefe öğrenimiyle okuduğu eserlerin düşünce yapısında büyük etkisi olmuştur.

Bir söyleşide kendisine ilk olarak sosyal düşüncesinin oluştuğu an sorulunca “Sanırım 1930-1934 yıllarında üniversitede öğrenciyken, beni şu ana kadar bilim ve sosyalizme bağlayan Selâme Mûsâ sayesinde” diye cevap verir.18

Yine bir başka söyleşide kendisine yöneltilen “bazı araştırmacıları iddia ettiği gibi fikri oluşumunda Selâme Mûsâ’nın etkisi var mı?” şeklinde ki soruya; evet, benim düşüncelerimin şekillenmesinde Selâme Mûsâ’nın büyük etkisi vardır, kafama girdikten sonra hiç çıkmayan iki önemli kavramı; bilimle sosyalizmi ve hoşgörüyü ondan öğrendim der.19

Mahfûz’un yazı hayatında, biri kısa süreli olmak üzere üç kez kesinti olmuştur. Birincisi, 1952 devrimi sonrası yedi yıllık sürede olmuştur. Yazara göre devrim ideallerini gerçekleştirmiş ve toplumda onu harekete geçirecek problemler kalmamıştır. O, bu duraklamasının siyasi bir yönü olup olmadığı hususundaki şüpheler karşısında yorumda bulunmayarak, gerçek sebebini yıllar sonrasındaki gönül rahatlığı içerisinde cevap veremeyeceğini ifade ediyor, ancak sebep olarak belki de eå-æülâåiyye adlı eseriyle fikri doygunluğa ulaştığını belirtmektedir.20 Bu yedi yıllık suskunluktan sonra tekrar yazı

hayatına döner. Ona göre, toplumu sıkıntıya düşüren, devrimin bazı eksik tarafları olmasaydı yazı hayatına son verecekti.21 Yazar, artık toplum gerçeklerini bütün

çıplaklığıyla anlatmaktan ziyade felsefi konulara değinmekte ve bunları sembollerle ifade etmektedir. Bir başka deyişle, varlığın görüntüleri üzerinde değil, bizzat varlığın kendisi üzerinde durmaya başlamıştır.22

Mahfûz 5 Haziran 1967’den sonra yazı hayatına ikinci kez ara verir. Konusuz isteksiz bir halde sıfırdan başlıyor, ancak nasıl bitireceğini bilmiyordu. Önceki kesintiye oranla kısa süren bir aradan sonra tekrar yazı hayatına döner ve 1973 yılına kadar

18

Aynı eser, s. 17. 19

Muhammed Yahyâ, Mu taz Şükrî, et-Tarîk ilâ Nobel 1988,‘Abre Hâreti Necîb Mahfûz, Ümmet-i Birs, li’t-Tıb ati ve’n-Neşr, 1989, s. 8.

20

Cemâl el-Gîtânî, a.g.e, s. 100-101. 21

Nebil Ferec, a.g.e, s.10. 22

(18)

Mirâya (Aynalar), el-Óubb Taóte’l-Maùar (Yağmur altında aşk) adlı romanları ile tezimizin asıl konusu olan Òammâratu’l-Úıùùi’l-Esved (Kara Kedi Meyhanesi) ve Óikâye Bilâ Bidâye velâ Nihâye (Başı ve Sonu Olmayan Hikâye) adlı seçme hikayelerle Tahte’l-Miôalla (Şemsiyenin Altında), Şehru’l-èAsel (Balayı), el-Cerîme (Suç) adlı hikâye oyun karışımı eserleri kaleme aldı.

Necîb Mahfûz, üçüncü kez, 1973 ekiminden sonra yaklaşık bir yıl süreyle yazı hayatına ara verir. Ancak daha sonra tekrar yazmaya başlar.23 Hânu’l-Halîlî adlı eseriyle

Arap Dil Kurumu ödülünü aldı. 1970’de Úaãru’ş-Şevú ve Beyne’l-Úaãrayn adlı eserleriyle ikibinbeşyüz cüneyh değerindeki Devlet Takdir Ödülünü aldı. Mart 1972 de Mısır’da edebiyattaki başarılarından dolayı birinci derecede Cumhuriyet Nişanı, Fransa’da Fransız-Arap İşbirliği Kurumu tarafından 1985’de Fransızcaya çevirisi yapılan eå-æülâåiyye adlı eserinden dolayı da yine bir ödül aldı. O günkü adıyla Sovyetler Birliği ile Danimarka’daki çeşitli kurumlar tarafından şeref payeliği ve nihayet 1988 Nobel Edebiyat Ödülü ile taltiflendirildi.24

2. ESERLERİ 2.1. Makaleleri

Necîb Mahfûz’un 1930-1945 yılları arasındaki makaleleri kronolojik olarak şöyle sıralayabiliriz:

1. Ihtiøâr Muèteúedât ve Tevellüd Muèteúedât (İnançların Özeti ve Doğuşu), el-Mecelletu’l-Cedîde, Ekim 1930.

2. èAn Mevdûèı’l-Mer’eti ve’l-Vaôâ’ifu’l-èAmme (Kadının Statüsü ve Sosyal Görevleri Hakkında), es-Siyâsetu’l èUsbûèiyye, 11 Ekim 1930.

3. Ùaùavvuru’l-Felsefe ilâ mâ úable ‘Ahd Soúraù (Sokrat Dönemi Öncesine Kadar Felsefenin Gelişimi), el-Maèrife, Ağustos 1931.

4. Felsefetu Soúraù (Sokrat Felsefesi), el-Marife, Ekim 1931.

5. Eflaùûn ve Felsefetuhu (Eflatun ve Felsefesi), el-Maèrife, Kasım 1931.

23

Cemâl el-Gîtânî, a.g.e, s.100-101. 24

(19)

6. Antûn Checkov fi’l-Edebi’r-Rûsî (Rus Edebiyatında Anton Checkov),es-Siyâsetu’l-Usbûèiyye, 8 Mayıs 1933.

7. eş-Şaòsu’l-èIctimâèi (Sosyal İnsan), es-Siyâsetu’l-èUsbûèiyye, 28 Mayıs 1933. 8. el-Òâl Vanyâ èan Checkov (Checkov’un Vanya Dayısı), el-Maèrife, Haziran 1933. 9. èAmdu’l-Muctemeè li Henric Ibsen (Henric İbsen’de Toplumun Amacı), el-Maèrife,Temmuz, Ağustos 1933.

10. Molieree, es-Siyâse, 8 Ekim 1933.

11.Âyâtu’n-Nahøa, Michelangelo (Rönesansın Belirtileri),el-Cihâd, 10 Ekim 1933. 12. eù-Ùabîèa ve’l-Muctemaè (Tabiat ve Toplum),el-Cihâd, 25 Ekim 1933.

13. eø-Øıhk (Gülme), el-Cihâd, 10 Kasım 1933.

14. eø-Øıhk èınde Bergson (Bergson’da Gülme), el-Cihâd, 21 Kasım 1933.

15. eø-Øıhk èınde Bergson, eş-Şaóãiyyetu’l-Kûmediyye (Bergson’da Gülme ve Komik Karakter), el-Cihâd, 23 Ocak 1934.

16. æelâåetu min Udebâinâ ( Üç Edibimiz ), el-Mecelletu’l Cedîde, Şubat 1934. 17. el-Óubb ve’l-áarîzetu’l-Cinsiyyetu (Aşk ve Cinsel Duygu), el-Mecelletu’l-Cedîde, Mart 1934.

18. er-Rucûè ilâ Mituzillâ li Bernard Shave (Bernard Shave’nin Mituzillası), el-Maèrife,Nisan, Mayıs 1934.

19. Fikretu’n-Naúd fî Felsefeti Kant (Kant’ın Felsefesinde Eleştiri Düşüncesi), es-Siyâsetu’l- Usbûèiyye, 14 Nisan 1934.

20. el-Óayâtu’l-Kâmile (Bütün Hayat), el-Cihâd, 16 Haziran 1934.

21. Felsefetu Bergson (Bergson Felsefesi), el-Mecelletu’l-Cedîde, Ağustos 1934. 22. Maèna’l-Felsefe (Felsefenin Anlamı), el-Cihâd, 14 Ağustos 1934 (birinci kısım), 21 Ağustos 1934 (ikinci kısım).

(20)

23. Pragmatizm evi’l-Felsefetu’l -èAmeliyye (Pragmatizm veya Pratik Felsefe), el-Mecelletu’l-Cedîde, Eylül 1934.

24. Felsefetu’l-Óubb (Aşk Felsefesi), el-Mecelletu’l-Cedîde, Ekim 1934.

25. el-Muctemaè ve’r-Ruúiyyu’l-Beşerî (Toplum ve Beşeri İlerleme), el-Mecelletu’l-Cedîde, Kasım 1934.

26. eş-Şaòãiyye (Kişilik), el-Mecelletu’l-Cedîde, Aralık 1934.

27. el-Felsefetu èınde’l-Felâsife, (Filozoflara Göre Felsefe), el-Mecelletu’l-Cedîde, Ocak 1935.

28. Mâõâ Taèni el-Felsefe (Felsefenin Anlamı Nedir?), el-Mecelletu’l-Cedîde, Şubat 1935.

29. Sikûlûciyye ve İtticâhâtuhâ ve Turukuha’l-Kadîme ve’l-Hadîse, (Psikoloji ve Eski-Yeni Akımları), el-Mecelletu’l-Cedîde, Mart 1935.

30. Felsefe Beyne’l-Mâdde ve’r-Ruh (Madde ve Ruh Arasında Felsefe), el-Mecelletu’l-Cedîde, 13 Mart 1935.

31. el-Óayâtu’l-Óayevâniyye (Hayvanca Yaşam),el-Mecelletu’l-Cedîde, Nisan 1935. 32. el-Óavâs ve’l-İdrâk, (Beş Duyu ve İdrak), el-Mecelletu’l-Cedîde, Mayıs 1935. 33. eş-Şuèûr (Duygu), el-Mecelletu’l-Cedîde, Haziran 1935.

34. Naôariyyâtu’l-èAkl (Akıl Teorileri), el-Mecelletu’l-Cedîde, Temmuz 1935. 35. el-Luàa (Dil), el-Mecelletu’l-Cedîde, Ağustos 1935.

36. Allah, el-Mecelletu’l-Cedîde, Ocak 1936.

37. Fikretullah fi’l-Felsefe (Felsefede Allah Düşüncesi), el-Mecelletu’l-Cedîde, Mart 1936.

38. el-Fenn ve’å-æeúâfe (Sanat ve Kültür), el-Mecelletu’l-Cedîde, Ağustos 1936. 39. Úara’tu (Okudum), el-Eyyâm, 30 Kasım 1943.

(21)

41. et-Taãvîru’l-Fennî fi’l-Úur’ân, (Kur’an’da Sanatsal Tasvîr), er-Risâle, 23 Nisan 1945.

42. Ra’yun fi’t-Terceme (Tercüme Konusunda Bir Görüş), er-Risâle, 6 Ağustos 1945.

43. el-Úıããatu èınde-èAúúâd (el-Akkâd’a Göre Hikâye),er-Risâle,27 Ağustos 1945. 25

Ödül aldıktan sonra basında çıkan makaleleri ise şunlardan ibarettir:

1.el-Kâèidetu’ş-Şaèbiyye (Milli Prensipler), el-Ahrâm, Kahire, 20 Ekim 1988, s.7. 2. Şükr (Şükür), 25 Ekim 1988, s.9.

3. Vahş’ul-Fesâd (Fesadın Vahşeti), 27 Ekim 1988, s.7.

4. Şurefâu Lâkin Mucrimûn(Şerefliler Fakat Suçlular), el-Ahrâm, Kahire, 10 Kasım 1988, s.6

5. el-Òurûc mine’l-Fekki’l-Mufteris (Avcının Tuzağından Kurtuluş), el-Ahram, Kahire, 17 Kasım 1988, s.7.

6. eå-æeúâfe ve’l-Óayât (Kültür ve Hayat),24 Kasım1988, s.7.

7. et-Tekrîmu’l-Mensiyyu (Unutulan Onurlandırma), el-Ahrâm, Kahire, 1 Aralık 1988, s.7.

8. Maúâl Yunşar li Evvel Merre li Necîb Maófûô (Necip Mahfûz’un Yayımlanan ilk makalesi), el-Cumhuriyye, Kahire, 8 Aralık 1988, s.6.

9. el-Mubdièmin Muctemeèihi (Toplumunu Yaratan Kişi),el-Ahrâm, Kahire, 8 Aralık 1988 s.7.

10. Felsefetu’l-İşâèati (Parlaklık Felsefesi), el-Ahrâm, Kahire, 22 Aralık 1988, s.7. 11. el-Fennu ve Sûu’s-Sumèa (Sanat ve Kötü Duyulma), el-Ahrâm, Kahire 29 Aralık 1988, s.1.

12. èÂm Cedîd (Yeni Yıl), el-Ahrâm, Kahire, 5 Ocak 1989, s.1.

25

(22)

13. Necîb Maófûô ve’l-Meõâhibu’l-Edebiyye (Necip Mahfûz ve Edebi Ekoller), el-Mesâ,Kahire, 10 Ocak 1989, s.6.

14.Üslûbu’l-İntihâbât (Yağmacılık Üslûbu), el-Ahrâm, Kahire, 12 Ocak 1989, s.7. 15, Heybetu’l-Óukm (İdarenin İhtişamı), el-Mesâ, Kahire, 19 Ocak 1989, s.3.

16. Naóve Muctemaè lâ Yeúûmu èale’l-èUnf (Baskıcı Olmayan Topluma Doğru), el-Ahrâm, Kahire, 19 Ocak 1989, s.7.

17. Kenz li’z-Zemeni’ù-Ùavîl (Uzun Bir Sürecin Hazinesi), el-Ahrâm, Kahire, 26 Ocak 1989,s.7.

18. el-èAmelu Emânetun (Çalışma Güvencedir), el-Ahrâm, Kahire, 2 Şubat 1989, s.7.

19. Hâõihi’d-Dimuúraùiyye (Bu Demokrasi), el-Ahrâm, Kahire, 9 Şubat 1989, s.7. 20. Naóve èÂlem Eføal (Daha İyi Bir Dünyaya Doğru), el-Ahrâm, Kahire, 16 Şubat 1989, s.7.

21. el-èAkl fi’l-Óayâti’l-Yevmiyye (Aktüel Hayatta Düşünce), el-Ahrâm, Kahire, 16 Şubat 1989, s.7.

22. Lefóet min èÂlemi-Ôalâm (Karanlık Bir Dünyada Bir Işık), el-Ahrâm, Kahire, 2 Mart 1989, s.7.

23. Naóve’t-Tekâmül ve’l-Óaøâra (Gelişim ve Uygarlığa Doğru), el-Ahrâm, Kahire 9 Mart 1989, s.7.

24. el-Vaódetu’å-æeúâfiyye (Kültür Birliği), el-Ahrâm, Kahire 16 Mart 1989, s.9. 25. Óavle’l-Intâc (Eser Verme Hakkında), el-Ahrâm, Kahire 23 Mart 1989, s.7. 26. eş-Şöhre, el-Ahrâm, Kahire 30 Mart 1989, s.7.

27. el-Óarb ve’s-Selâm (Savaş ve Barış), el-Ahrâm, Kahire 6 Nisan 1989, s.7.

28. Ve Şeffâfiyye Uòrâ (Ve Başka Bir Şeffaflık), el-Ahrâm, Kahire 10 Nisan 1989, s.4.

(23)

29. Daève li’d-Dıfâè èani’n-Nefs (Nefsi Müdafaya Çağrı), el-Ahrâm, Kahire 13 Nisan 1989, s.7.

30. æervet fi’t-Taèlîm (Eğitimde İnkılâb), el-Ahrâm, Kahire 20 nisan 1989, s.7. 31. er-Rûóu’r-Riyâøiyye (Bedensel Ruh), el-Ahrâm, Kahire 27 Nisan 1989, s.7. 32. Beyne’d-Dıfâè ve’l-Iãlâó (Savunma ve Reform Arasında), el-Ahrâm, Kahire 4 Mayıs 1989, s.7.

33. Muvâcehetu’l-Muşkilât (Problemlerle Yüzyüze), el-Ahrâm, Kahire 11Mayıs 1989, s.7.

34. Beyne’l-Kehf ve’l-èIlm(Mağarayla Bilim Arasında), el-Ahrâm, Kahire 18 Mayıs 1989, s.1.

35. Humûmu’ş-Şebâb (Gençliğin Kuruntuları), el-Ahrâm, Kahire 25 Mayıs 1989, s.7. 36. Eyne Teõhebu Resâ’ilu Udebâinâ (Edebiyatçılarımızın Mektupları Nereye Gidiyor?), el-Mesâ, Kahire 28 Mayıs 1989, s.3.

37. el-Vâèiz fî Hâõa’l-èAsr (Çağımızda Vaiz), el-Ahrâm, Kahire 1 Haziran 1989, s.7. 38. el-Bennâûn ve’l-Muóerrebûn (Yapanlar ve Yıkanlar), el-Ahrâm, Kahire 8 Haziran 1989,s.7.

39. Meşrûèun-li’l-èAmel (Bir Çalışma Projesi), el-Ahrâm, Kahire 15 Haziran 1989, s.7.

40. Mudiyyu’l-İstikrâr (İstikrarın Kayboluşu), el-Ahrâm, Kahire 22 Haziran 1989, s.7.

41. el-èAmelu Óayâtun (Çalışma Hayattır), el-Ahrâm, Kahire 29 Haziran 1989, s.7. 42. Dâru’l-Óikme, el-Ahrâm, Kahire 6 Temmuz 1989, s.7.

43.en-Necvâ Beyne’l-Eşikkâ (Kardeşler Arasında Dedikodu), el-Ahrâm, Kahire 13 Temmuz 1989,s.7.

(24)

45. Naóve Óayât èIlmiyye Eføal (Daha Güzel Bir Bilimsel Hayata Doğru), el-Ahrâm, Kahire 27 Temmuz 1989, s.7.

46. Likey Tekûne lenâ Óayât Munîra (Parlak Bir Hayatımızın Olması İçin), el-Ahrâm, Kahire 3 Ağustos 1989, s.7.

47. Câizetu’l-İbdâè (Yaratıcılık Ödülü), el-Ahrâm, Kahire 10 Ağustos 1989, s.7. 48. Lâ Budde mimmâ Leyse minhu ba, el-Ahrâm, Kahire 17 Ağustos 1989, s.7. 49. 23 Ağustos, el-Ahrâm, Kahire 24 Ağustos 1989, s.7.

50. Maèad-Dimuúraùiyye Dâimen ve Ebeden (Daima ve Sürekli Demokrasiyle Birlikte), el-Ahrâm, Kahire 31 Ağustos 1989, s.7.

51. el-èUmmâl- (İşçiler), el-Ahrâm, Kahire 7 Eylül 1989, s.7.

52. el-İèlâm ve’l-Cerîme (Enformasyon ve Suç), el-Ahrâm, Kahire 14 Eylül 1989, s.7.

53. el-Meşrûè ve áayru’l-Meşrûè (Meşru ve Gayrimeşru), el-Ahrâm, Kahire 31 Eylül 1989, s.7

54. el-Fenn ve’t-Târîó (Sanat ve Tarih), el-Ahrâm, Kahire 28 Eylül 1989, s.7.26

26

(25)

2.2. Hikâyeleri

Necîb Mahfuz toplam yüz otuz hikâye yazmıştır. Bunlardan elli tanesini yırtmıştır. Seksen tanesi ise yayınlanmıştır.27 Yayınlanmış olan kısa hikâyeleri şunlardır:28

1. Hemsu’l-Cunûn: Yirmi sekiz hikâyeden oluşmaktadır.29 İlk olarak 1938’de

el-Mecelletu’l-Cedîde adlı dergide yayınlanmıştır. Ancak kitap olarak ilk defa 1960’da Mektebet Mısır tarafından basılmıştır.

2. Dünyâ Allah: On dört kısa hikâyeden oluşmaktadır.30 İlk kez 1963 yılında

basılmıştır.

3. Beyt Seyyiu’s-Sumèa: On sekiz seçme kısa hikâyeden oluşmaktadır.31 İlk kez 1963

yılında basılmıştır.

4. Òammâratu’l-Úıùùi’l-Esved: Tezimizde tahlilini yaptığımız bu eser on dokuz kısa hikâyeden oluşmaktadır.32 İlk kez 1968 yılında basılmıştır.

5. Taóte’l-Mıôalla: Altı kısa hikâye ve beş tiyatrodan ibarettir. İlk baskısı 1969 yılında yapılmıştır.

6. Óikâye bilâ Bidâye velâ Nihâye: Beş seçme kısa hikâyeden oluşmaktadır. İlk kez 1971 yılında basılmıştır.

7. Şehru’l-èAsel: Yedi seçme kısa hikâyeden oluşmaktadır.33 İlk kez 1981 yılında

basılmıştır.

8- el-Cerîme: Sekiz kısa hikâye ile bir oyundan ibarettir. İlk kez 1973’de basılmıştır. 9. el-Óubb Fevúa Heøbeti’l-Herem: Sekiz kısa hikâyeden oluşmaktadır. İlk kez 1979 yılında basılmıştır.

27

M.M. Enani, Naguib Mahfouz Nobel 1988, General Egyptian Book organization, 1989, s. 20. 28

Ürün, Ahmet Kâzım, a.g.e, s. 224-225. Ayrıca Necîb Mahfûzun kısa hikayeleri hakkında detaylı bilgi için bkz, Yıldız Musâ, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1992, s. 28-73.

29

Bkz. Necîb Mahfûz, Hemsu’l-Cunûn, Mektebetu Mısr, Kahire tsz. 30

Bkz. Necîb Mahfûz, Dünyâ Allah, Mektebetu Mısr, Kahire tsz. 31

Bkz. Necîb Mahfûz, Beyt Seyyi’u’s-Sum a, Mektebetu Mısr, Kahire tsz. 32

Bkz. Necîb Mahfûz, Hammâratu’l-Kıtti’l-Esved, Mektebetu Mısr, Kahire tsz. 33

(26)

10. eş-Şeyùân Yaèiz: Oniki hikâye ve iki oyundan müteşekkil olup ilk kez 1980’de basılmıştır.

11. Raaytu fimâ Yera’n-Nâèim: Altı hikâyeden oluşan bu eser ilk kez 1982’de basılmıştır.

12. et-Tanôîmu’s-Sırrî: On sekiz kısa hikâyeden oluşmaktadır. İlk kez 1984’de basılmıştır.

13. äabaóu’l-Verd: Üç hikâyeden oluşmaktadır. İlk defa 1987 yılında basılmıştır. 14. Ehlu’l-Hevâ: Ödül aldıktan sonra kendisinin seçtiği bu seçme hikâyeler kitabı 1988’de el-Hilâl romanları serisi içinde yayımlandı.

15. el-Fecru’l-Kâõib: Otuz hikâyeden oluşmaktadır.34 İlk kez 1989 yılında

basılmıştır.

Necîb Mahfûz’un ödül aldıktan sonra basında çıkan hikâyeleri ise şunlardır:35

Kuştumur (6), el-Ahrâm, Kahire 14.10.1988, s.9. Kuştumur (7), el-Ahrâm, Kâhire 21.10.1988, s.9. Kuştumur (8), el-Ahrâm, Kâhire 28.10.1988, s.9. Kuştumur (9), el-Ahrâm, Kâhire 4.11.1988, s.9. Kuştumur (10), el-Ahrâm, Kâhire 11.11.1988, s.9. Kuştumur (11), el-Ahrâm, Kâhire 8.11.1988, s.9. Kuştumur (12), el-Ahrâm, Kâhire 25.11.1988,s.9. Kuştumur (13), el-Ahrâm, Kâhire, 2.12.1988, s.9.

el-Leyletu’l-Mubâreke, el-Mesâ, Kâhire 25.10.1988, s.9. en-Nevm, el-Mesâ, Kâhire 01.11.1988, s.11.

el-Vechu’l-Aòar, el-Mesâ, Kâhire 8.11.1988, s.11.

34

Bkz. Necîb Mahfûz, el-Fecru’l-Kâzib, Mektebetu Mısr, Kahire tsz. 35

(27)

eô-Ôalâm, el-Mesâ, Kâhire 15.11.1988, s.11.

el-Hâvî Hatfe’t-Tabak, el-Mesâ, Kâhire 22.11.1988, s.11. Evlâdu Óâratinâ, el-Mesâ, Kâhire 29.11.1988, s.11. 2.3. Romanları

1. ‘Abeåu’l-Aúdâr: İlk defa 1939’da basılmıştır.

2. Radûbîs: İkinci tarihi romanıdır. İlk kez 1943’de yayımlandı.

3. Kifâó Ùıyba: Üçüncü tarihi romanıdır. İlk kez 1944 yılında basılmıştır. 4. el-Úâhiretu’l-Cedîde, 1945 yılında basıldı.

5. Òânu’l-Òalîlî: 1946 yılında basıldı.

6. Zuúâúu’l-Midaúú: 1947 yılında yayımlanmıştır. 7. es-Serâb: 1948 yılında basılmıştır.

8. Bidâye ve Nihâye: 1949 yılında basılmıştır.

9. eå-æülâsiyye diye adlandırılan (Beyne’l-Úaãreyn, 1956’da), (Úaãru’ş-Şevú 1957’de) ve yine (es-Sukkeriyye 1957’de) basılmıştır.

10. Evlâdu Óâratinâ: 1967 yılında Beyrut’ta basıldı. 11. el-Lıãã ve’l-Kilâb: İlk kez 1962 yılında basıldı. 12. eå-æümmân ve’l-Òarîf: 1963 yılında basıldı. 13. eù-Ùarîú: İlk kez 1964’de basıldı.

14. eş-Şaóóâõ: İlk kez 1965 yılında basıldı.

15. æeråera Fevúa’n-Nîl: İlk kez1966 yılında basıldı. 16. Mîrâmâr: İlk kez 1967 yılında basıldı.

17. el-Mirâyâ: İlk kez 1971 yılında basıldı.

18. el-Óubb taóte’l-Maùar: İlk kez 1973 yılında basıldı. 19. el-Karnak: İlk kez 1969 yılında basıldı.

(28)

20. Óikâyât Óârâtinâ: ilk kez 1975 yılında basıldı. 21. Úalbu’l-Leyl: İlk kez 1975 yılında basıldı.

22. Óaøratu’l-Muóterem: İlk kez 1975 yılında basıldı. 23. Melóâmetu’l-Óarâfîş: İlk kez 1977 yılında basıldı. 24. èAãru’l-Óubb: İlk kez 1980 yılında basıldı.

25. Efrâóu’l-Úubbe: İlk kez 1981 yılında basıldı. 26. Leyâlî Elf Leyle: İlk kez 1982 yılında basıldı. 27. el-Bâúî mine’z-zemen Seèa: 1982 yılında basıldı. 28. Emâme’l-èArş: 1983 yılında basıldı.

29. Riólet İbn Fetûma: 1983 yılında basıldı. 30. el-èA’iş fi’l-Óaúîúa: 1985 yılında basıldı.

31. Yevme Maútal (Úutile) ez-Zaèîm: 1985 yılında basıldı. 32. Óadîåu’ã-äabâó ve’l-Mesâé: 1987 yılında basıldı. 33. Kuştumur: 1988 yılında basıldı.36

36

(29)

II. BÖLÜM

HAMMÂRATU’L KITTİL ESVED

1. KELİME áAYR-U MEFHÛME ( ANLAMSIZ SÖZ )

Hikâyede, vaktiyle araları iyi olan iki kişiden birinin, sonradan ortaya çıkan bir düşmanlık neticesinde diğerini öldürmesi ve cinayeti işleyen Handes Ağa’nın yıllar sonra maktulü rüyasında görmesi üzerine yaşanılan olaylar anlatılmaktadır. Hikâyenin özeti şu şekildedir:

Handes Ağa bir gece rüyasında Hassûne Terâbişî’yi görür. Hassûne et-Terâbişî Handes ağaya “seni mezarımdayken öldüreceğim” der ancak aralarında geçen bir iki konuşmadan sonra da “Her şeyi unut, ben unuttum. Dün oğlumu ziyaret ettim ve ona dedim ki hayattan başka bir şeyi düşünme, ölümü ve ölüleri yaratana bırak” der.

Rüyasını eşine anlatan Handes Ağa son derece tedirgindir. Çünkü maktulün oğlu tarafından öldürülme korkusuna kapılmıştır. Rüyası ona Hassûne et-Terâbişî’nin gömüldüğü gün söylenenleri hatırlatmıştır. Karısı, çocuğunu Hassûne et-Terâbişi’nin mezarının üstüne kaldırıp, eğer çocuk yaşarsa ölümünün onun eliyle olacağına ant içmişti. O günden bu güne kadar ortalıkta görünmemekteydi. Aradan on beş yıl geçtiği için çocuğun tam da delikanlı çağında olduğu düşüncesi Handes Ağanın kuşkularını iyice artırmaktaydı. Rüyaların tersiyle tezahür edeceğine dair inanç nedeniyle de Handes Ağa, kadının çocuğu intikam almaya teşvik ettiğini düşünmekteydi. Eşi, Handes Ağayı teskin etmeye çalışır ve “Mahallemiz biliniyor, içinde yabancı gizlenemez. Sen de mahallenin efendisisin” der. Handes Ağa evinden çıkar ve Halemboha kahvehanesine gider ve burada rüyasını anlatır. Ağanın adamlarından Tambure biraz da alaylı bir şekilde gülerek “Ağam hangi anne oğlunu senin aleyhine kışkırtabilir” der. Olaya biraz daha temkinli yaklaşan

(30)

Semeke “Allah yeryüzünü yarattığından beri mahallemizde insanlar birbirini öldürüyorlar, fakat kimse ne Hassûne’nin oğlu ne de annesi hakkında bir şey duymadı” der. Handes’in babası mevkiinde olan Kahveci Annara; “Bu şu anlama gelir: Herhangi bir vakitte herhangi bir yerde olabilir” der ve ilave eder: Rüyanın bir anlamı vardır. Sana unuttuklarını hatırlatıyor. Tambure de “Biz senin etrafında duvar gibiyiz” diyerek Ağa’ya arka çıkar. Derken rüya bütün mahallede yayılır, tabirleri arttıkça artar. Handes Ağa ve adamları bir akşam kahveye gelen, orada burada Kur’an okuyarak geçinen Derdirî Hoca’dan mezarlıkta Hassûne et-Terâbişî’nin oğlunu ve annesini gördüğünü duyarlar. Kendi gözleriyle görmek için Büyük (Kurban) bayramda mezarlığa giderler ancak kimseyi göremezler.

Daha sonra Derdirî Hoca, Hassûne et-Terâbişînin oğlunun evini öğrendiği müjdesiyle çıkagelir ve annesinin hastalığının onları mezarlığa gelmekten alıkoyduğunu söyler. Derdirî Hocanın rehberliğinde eve doğru yola çıkarlar. Arabanın gidebildiği yere kadar beraber giderler, sonrasını tarif eden Derdiri Hoca geri döner. Kötü kokuların geldiği harabelerin bulunduğu bozuk yolda bir müddet ilerlerler. Kapıyı çalıp bir bela gibi içeri dalacağız diye kendi aralarında söylenirlerken Handes Ağanın sesi duyulur ”Rüya sona erer “diye. Aniden iri cüssesi yere yuvarlanır ve son sözlerini söyler: Annara aranızda öldürüldüm. Handes Ağanın adamları adeta çılgına dönmüşlerdir ve sağa sola tehditler savurmaktadırlar.

Olay, cinayetin işlenmesinden 15 yıl sonra Handes Ağanın yaşadığı mahallede geçmektedir. Ne zaman ve hangi şehirde yaşandığına dair bir bilgi yoktur.

Hikâyeyi olayın gelişimi itibariyle üç bölüme ayırmak mümkündür. İlk bölümde, Handes Ağa yatağından kalkıp gördüğü rüyayı eşine anlatmaktadır ve rüyanın tabiriyle ilgili kaygılarını dile getirmektedir. Sonraki bölümde Handes Ağanın evden çıkıp kahvehanede adamlarıyla buluşması ve rüya neticesinde kendisine karşı saldırıya

(31)

geçeceğini düşündükleri Hassûne et-Terâbişînin oğlunun peşine düşmeleri, son bölümde ise Handes Ağanın adamlarının arasında iken vurulması anlatılmaktadır.

Handes Ağa’nın ölümüyle son bulan bu hikâyede, hem kendisine karşı saldırıda bulunulacağına dair somut bir delil olmamasına karşın, yalnız rüyaların tersiyle tezahür edeceğine dair inançla hareket edip, Handes Ağanın ve adamlarının Hassûne Terâbişi’nin oğlunun peşine düşmelerinin garipliği vurgulanırken hem de Hassûne et-Terâbişiyi öldürdüğü için pişmanlık duymak bir yana, oğlunu da öldürmeye çalışan Handes Ağanın trajik sonu vurgulanmaktadır.

Hikâyenin ana kahramanı, mahallede kendisine itibar edilen Handes Ağa’dır. Öyle ki eşi ona moral vermeye çalışırken “Sen mahallenin efendisisin, mahallenin adamları senin adamlarındır”53 der. Ancak Handes Ağa, bazen önemsemiyormuş gibi görünse de onun ne

kadar tedirgin olduğunu “Ben tanıdığım düşmanı önemsemem ama tanımadığıma gelince iş değişir”54 şeklindeki sözlerinden anlıyoruz.

Hikâyede ismi geçmeyen Hassûne et-Terâbişi’nin oğlu, Handes Ağa ve adamları tarafından tanınmamakta ancak esrarengiz ve tehlikeli biri olduğu zannedilmektedir. Hikâyenin diğer kahramanları Handes Ağanın eşi ve adamları; Tambûre, Semeke, Kahveci èAnnara ve Âma Kurrâ Derdiri Hocadır.

Hikâye fasih bir dille yazılmıştır. Kahramanların günlük hayattaki konuşmaları ve mahalledeki somut mekânların kullanılması hikâyeyi oldukça sürükleyici hale getirmektedir.

Hikâyede, Arapça’ya Türkçe’den geçmiş olan “araba”55 kelimesi ve Fransızca

kökenli “kanepe”56 kelimesi gibi birkaç yabancı kelime mevcuttur.

Mahallede rüyaların tersiyle tezahür edeceğine dair bir inanç bulunduğu için yazar maktulü rüyada, düşmanlıktan vazgeçtiği ve çocuğuna da bunu tavsiye ettiği şeklinde konuşturmaktadır. 53 Hammâratu’l-Kıttil Esved, s. 8. 54 Aynı eser, s. 8. 55

Bkz. Türkçe sözlük cilt 1, T.D.K Yayınları, Ankara 1998, s. 123. 56

(32)

Üstüne vazife olmadığı halde Handes Ağa ve adamlarına Hassune et-Terâbişînin oğlunun evini göstermeye giden ve henüz ağa vurulmadan geri dönmüş olan Derdiri Hoca acaba Handes Ağa ve adamlarını tuzağa mı düşürdü sorusunu akla getirmektedir. Zira Handes Ağa vurulduğunda ne kendisi ne de adamları henüz kimseyi görmemişlerdi.

2. eã-äADÂ ( YANKI )

Hikâyede, yıllar önce evini terk etmiş olan bir evlât bir gün evine döndüğünde oldukça yaşlanmış halde bulduğu annesinin kendisine karşı bir tepkide bulunmaması üzerine neden konuşmadığına dair çeşitli yorumlarda bulunmaktadır. Hikâyenin özeti şöyledir:

Yaklaşık yirmi yıl önce annesine isyan ederek evi terk etmiş olan Abdurrahim bir gün evine döner. Zili çalar ve kapı hizmetçi Umm-u Muhammed tarafından açılır. Kadın kısa bir şaşkınlıktan sonra bu beklenmedik ziyaretçiyi tanır, gidip hanımıma haber vereyim der. Abdurrahim Efendi engel olur ve haber vermeden annesinin yanına varır. Annesi elinde uzunca bir tespihle kanepede oturmaktadır. Fakat onun varlığını hissetmemiş gibi davranmaktadır. Abdurrahim de bu durum için; “Şüphesiz seni tanımazlıktan geliyor. Muhtemelen salonda geçen konuşmaları duydu ve sana aldırmamaya hazırlandı” der. Bu suskunluk ve aldırmamanın verdiği şoku atlatmaya çalışarak, “iyi günler anne” der ve elini uzatarak iki adım ilerler. Fakat kadın yine aldırmaz, iyice sarsılır. Hoş bir karşılama beklemeyen ancak bu denli bir katılığı da ummayan Abdurrahim annesini konuşturmak için uzun uğraşlar verir. Bazen kendi kendine konuşarak “kim bilir belki gelişim temelden yanlıştı fakat gelişimden ötürü pişman olmamaya kararlıyım” der. Sonra yine suskunluğunun anlamını ifade etmeye çalışarak “özür dileyeceğimi mi umuyorsun, yanlışlık yaptığımı itiraf etmemi mi, pişmanlık yaptığımı ilan etmemi mi” der. Sen bizi, bizim kendimizi tanıdığımızdan daha iyi tanıyorsun, artık sözün faydası yok, her ikimizde çok değiştik fakat

(33)

Allah’a hamdolsun sağlığın hala iyi, belki bizim sağlığımızdan daha iyi der ancak yine bir cevap alamaz. “Beni söz söylemeden kovma, en azından beni neyin getirdiğini sor” der yine cevap yoktur. Bir rüya gördüğünü söyler yine cevap alamaz ve “bir rüya gördüm, niçin ne gördüğümü sormuyorsun, rüyalara ve yorumlarına olan merakını mı kaybettin” der. Ancak bütün çabaları sonuçsuz kalınca annesine doğru yaklaşır ve elini tutar. Kadın elini yoklar ancak her zaman tuttuğu hizmetçisi Umm-u Muhammed’in eli olmadığını anlayınca korkar ve Umm-u Muhammed, Umm-u Muhammed diye bağırır. Daha sonra hizmetçi içeri girer. Fesini başına giyen, bastonunu eline alan Abdurrahim “onu ne korkuttu, ona hep sevgiyle yaklaştım ve beni karşısında gördüğünde yumuşamasından ümidim büyüktü” der. Hizmetçi kadın bakışlarını yere indirir ve üzüntüyle “efendim o görmüyor” der. Bunun üzerine oldukça sarsılan Abdurrahim Efendi “ancak uzun süre onunla konuştum ama acı verici bir şekilde beni umursamadı” deyince hizmetçi kadın yine üzgün bir şekilde “ efendim o duymuyor” diye cevap verir. Duyduklarıyla adeta şaşkına dönen ve “yükünü hafifletmek için geldin ama onu çok daha fazla katlamış oldun” diyen Abdurrahim’in son sözleri “rüyanı kendin yorumlamalısın ya da rüyan yorumsuz kalacak” olur.

Sebebi açıkça belirtilmese de hikâyede dağılan bir aile söz konusudur. Baba ve amcalar öldürülmüşlerdir. Abdurrahim de bu olaydan sonra evi terk etmiştir. Ancak asıl olay Abdurrahim’in eve dönmesi neticesinde onun, annesinin konuşmamasının kendisine karşı kırgınlığından ileri geldiğini zannetmesi ve sonunda annesinin kör ve sağır olduğunu duymasıyla sarsılmasıdır.

Hikâye baştan sona kadar oğlunun, annesinin karşısında, onu konuşturmaya çalışmasıyla geçmektedir. Abdurrahim bu esnada, ailenin kanlı tarihinden de bahsetmektedir ancak, kimin kimi niçin öldürdüğünden, yine babasını ve amcalarını kimin ve niçin öldürdüğünden bahsetmemektedir. Her ne sebeple olursa olsun elleri kana

(34)

bulanmış ve dağılmış bir aile söz konusudur ve bu ailenin bir ferdi olan Abdurrahim evi terk etmiştir.

Olay, Abdurahimin evi terk edişinden yaklaşık yirmi yıl sonra döndüğü evinde annesinin karşısında onu konuşturmaya çalışması şeklinde geçmektedir. Ancak, ailenin yaşadığı zaman da yer de belli değildir.

Hiçbir sorusuna cevap alamayınca çeşitli yorumlar yapan, zaman zaman annesine karşı öfkelenen Abdurrahim onun susmasını ve kendisini görmezden gelişini annesinin ağzından şöyle ifade etmektedir:

“Cezalandırma yöntemin bu mu? Şüphesiz bu buluşmayı hayal etmiştin ve gerçekleşmesini temenni etmiş, uzun süre bunu beklemiştin. Dedin ki; bir gün gelecek. Başına bir bela geldiğinde veya bir hastalığa yakalandığında gelecek. Unutulmuş olan annesini hatırlayacak ve ona af ve bereket dileyerek koşacak. O zaman benim de intikam almak için elime fırsat geçmiş olacak. Hırsızlığın, çalmanın, haddi aşmanın, öldürmenin ve kimsenin kurutmadığı gözyaşlarımın kefaretini verecek, cezasını çekecek”57

Bu şekilde sürüp giden yorumlardan sonra en sonunda annesinin duymadığını ve görmediğini öğrenen Abdurrahim adeta şoke olmuştur.

Hikâyenin ana kahramanı Abdurrahim, hikâyede, evi terk etme nedeni olduğundan ancak bunun kendisinden başka kimsenin bilmediği bir sır olduğundan bahsetmektedir. Fakat isyan içinde geçen yirmi yılın sonunda bir sabah beli kamburlaşmış ve yüzüstü sürünmeye başlamıştır. Acısına sevinilmesinden korktuğu için acısını gizlediğinden söz etmektedir ancak onun bu hastalığına sevinecek kişilerin kimler olduğundan bahsetmemektedir. Annesinin umursamazlığı karşısında ki ısrarcı tutumundan Abdurrahim’in inatçı bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, annesini oldukça sert, ailenin kanlı tarihinden daha sert bulduğunu ancak kendisinin de inatçı birisi olduğunu kendi diliyle ifade etmektedir.

57

(35)

Olayın ikinci derecede öneme sahip kahramanı olan Abdurrahim’in annesi de oğlunun ifade ettiği gibi sert mizaçlı bir kadındır. Gerçi duymadığı ve görmediği için oğlunun hiçbir sözüne karşılık verememiştir ancak Abdurrahim onun katı tutumundan bahsederken “senin sertliğin bizim sertliğimizdir”58 demektedir.

Annenin hizmetinde olan hizmetçi Umm-u Muhammed de hikâyede adı geçen diğer bir kahramandır.

Hikâye fasih bir dille yazılmıştır. Fransızca kökenli “kanepe”59 kelimesinin dışında

hikâyede yabancı kelime geçmemektedir. Abdurrahimin kapı zilini çalmasıyla başlayan süreçte kapının önünde bastonuna dayanarak beklemesi, kapının hizmetçi Umm-u Muhammed tarafından açılışı ve Abdurrahimin annesinin yanına gidişinin, annesinin kanepedeki oturuşunun ve tespih çekişinin en ince ayrıntılarına kadar tasvir edilmesi, hikâyeyi, okuyan kişinin gözünde adeta bir film şeridi gibi canlandırmaktadır.

Okuyucu büyük bir merak içinde hikâyenin sonunu beklemektedir. Zira anne oğlunun konuşmalarına hiçbir şekilde tepki vermemektedir. Hikâyenin sonunda hizmetçi Umm-u Muhammed’in kadının görmediğini ve duymadığını söylemesiyle hem Abdurrahim yıkılmaktadır hem de okuyucuda her ne kadar çeşitli kanlı olaylara karışmış olsalar da Abdurrahime ve annesine karşı bir acıma duygusu belirmektedir.

3. el-ÒALÂU ( BOŞLUK )

Hikâye, sevdiği kızla evlenen bir gencin, daha gerdeğe girmeden, müstakbel eşinin kasabanın kabadayısı tarafından kaçırılışını ve buna engel olamayan gencin intikam duygularını konu edinir. Hikâyenin özeti şöyledir:

Zeynep adında bir kızla evlenen Şarşara adında bir genç, aynı gün, kasabanın kabadayısının adamları tarafından kaçırılmıştır. Lehlûbe adındaki bu kabadayı, adamları tarafından ayaklarının altına atılan Şarşarayı yakasından tutarak kendisine doğru çeker ve gelini boşa der.

58

Hammâratu’l-Kıttil Esved, s.26 59

(36)

Şarşara ne cevap vereceğini bilemez. Lehlûbe devam ederek; sana boşa diyorum, gelini boşa, şimdi, der. O güzel fakat yaşaman daha güzel diyerek tehdit eder. Şarşara ikindi vakti nikâhını kıydım der, Lehlûbe ise geceleyin de boşarsın, iyiliğin en güzeli en çabuk olanıdır diyerek onunla alay eder. Daha sonra Lehlûbe ve adamları Şarşarayı tekmelerler ve bayıltıncaya kadar döverler. Sonra kendisini sürgüne yollarlar. Daha gerdeğe girmeden eşi elinden alınmış olan ve yaklaşık yirmi yılını Kahire’den uzakta, İskenderiye Limanının bilinmeyen yerlerinde uykusuz bir şekilde geçiren Şarşara bir gün kurduğu bir çeteyle Lehlûbeden intikam almak için onun yaşadığı yere, yirmi yıldır görmediği kasabaya geri dönmektedir. Ona karşı beslediği kin o kadar büyüktür ki kasabaya doğru giderlerken adamlarından bir tanesi ‘bizim geldiğimizi haber alacak ve düşmanın hazırlıklı olacak’ deyince Şarşara şöyle cevap verir: Tam da istediğim bu. Hıyanet zaferi gerçekleştirir fakat kini tatmin etmez. Sürgündeki yirmi yılın kinini… der. Kasabaya doğru giderken geçmişe yönelik düşünceleri intikam duygusunu iyice artırmaktadır.. Öyle ki kendi kendine “Zeynep ne kadar güzeldi, Şerdahanın zorbası olmasaydı yirmi yıl öncesinden senin karın olacaktı. Sen onu istemeden önce o Zeynep’i isteyebilirdi ama o ancak gerdek gecesi tatlılaştı onun gözünde” diyerek ona karşı duyduğu kin ve nefretin ne kadar büyük olduğunu ifade eder. Biraz sonra seni ayaklarımın altına alıp başa dediğim zaman ey Lehlûbe, ömrümden geçip gidenin kayboluşuna hiçbir üzüntü duymayacağım, böylelikle cehennemde kaybolmuş olan yirmi yılımı geri alacağım ve bu çeteye dağıttığım paraya karşılık bir avuntu bulacağım der.

Şerdahaya girecekleri esnada adamlarına dönerek siz yardımcılarına saldırın, onu bana bırakın der. Böylece Şerdehaya girerler ve avazının çıktığı kadar Lehlûbe, çık ortaya ey korkak diye bağırır, ancak kendisine bir cevap veren olmayınca çocukken yanında çalıştığı patronu Zühre

(37)

Amcanın evine gider ve ona Lehlûbeyi sorar. Ancak aldığı cevap karşısında adeta yıkılmıştır, çünkü Lehlûbe çoktan ölmüştür. Aldığı haberden dolayı neredeyse nefes almakta zorlanan Şarşara, Zeynep’i sorar. Adam da Zeynep’in Atafet-ül Cahş adında bir yerde yumurta sattığını söyler. Bunun üzerine adamlarına beni dağın yanında bekleyin der ve Zeynep’in yanına gitmek için yola koyulur. Küçük bir kahvede oturup bir müddet müşterilerle dolu olan dükkânı gözetleyen Şarşara, Zeynep’i görünce kendi kendine; ‘işte o eğer istiyorsan’ der. Ancak kendisini bir boşlukta hissetmektedir. Çünkü asıl istediği Lehlûbeden intikam almaktı ancak bu fırsatı sonsuza dek kaybetmişti. Derken Zeynep’in yanına varır ve bir müddet kendisiyle konuşur. Kadın,’ sonunda Şerdahaya döndün’ deyince, ‘ölüm benden önce davrandı’ diyerek hayıflanır. Bir müddet bakışırlar, sonra Zeynep’e evlenmedin mi diye sorar. O da oğlanlar kızlar büyüdüler diye cevap verir ancak; ne sorduğu soru ne de aldığı cevap onun için bir mana ifade etmektedir. Zira kaybolan şerefini geri alamamıştır ve korkunç bir boşlukta hissetmektedir kendisini. Zeynep buyur otur diyerek bir sandalye gösterir, o ise başka bir zaman diye cevap verir. Tokalaşır ve ayrılır. Dağa, Cevvâle Semti yolundan gitme düşüncesinden hoşlanmaz. Çünkü ne insanların kendisini görmesini istemektedir ne de kendisi insanları görmek istemektedir. Boş arazide bir yol vardır ve o yola doğru yönelir…

Hikâye baştan sona kadar Şarşara’nın Lehlûbeye karşı beslediği intikam duygusuyla doludur. Zeynep daha evlendiği gün elinden alınırken o buna karşı koyamamıştır, dövülmüştür, aşağılanmıştır. Bu, onun ruhunda derin yaralar açmıştır. Hayattaki bütün amacı bu yaşadıklarının intikamını almaktır.

Baştan sona kadar intikam duygusunun yer aldığı bu hikâyenin ana kahramanı Şarşaradır. Şarşara aslında fiziken sağlam, herhangi bir kusuru olmayan biridir ancak yine de kasabanın kabadayısına gücü yetmemiştir.

Referanslar

Benzer Belgeler

Her yıl basılı kitaba verilen Ömer Seyfettin Hikâye Ödülü’nde ise Jüri bu yıl, 2014’te çıkan öykü kitapları içinden yaptığı değerlendirmede

Müdir ve muallimler hey’etl mektebin bahçesinde misafirlerini kabul edeceklerdir.... Başölye es

Abdi İpekçi, Süleyman hendis Süleyman Demirel, o dönemde etkin bir gazeteci olan Abdi Ipekçi’y- Demirel’e M illiyet’in yayın ilkelerini kapsayan

Olguların gelir durumuna göre HAD A ölçek puan ortalaması geliri giderinden az olanlarda daha yüksek bulunmuş ancak anlamlı bir fark saptanmamıştır (Tablo 4.3) Benzer

Bu başlık altında, değişik beton dayanımı ve etriye aralığına göre kapasite eğrileri elde edilen C10, S=25 cm ve okul binasının mevcut durumunu temsil eden C16, S=15

Eldeki veriler, artm›fl serotonin düzeylerinin cinsel istekte azalma ortaya ç›kard›¤›, migren hastalar›nda da serotonin düzeyinin normalden az oldu¤u yolunda.

Cellâdın öldürmeden az önce Paşanın yüzünde gördüğü alışılmadık ifade, Kara Ömer’in kendini ve dünyayı yeniden yorumlamasına yol açacak; Paşa, idamdan

Bunun misali şudur: Var olan her şey küllî (tümel) kavramların altındadır.” Aristoteles’in bu sözünün yanlış anlaşıldığını söyleyen Fârâbî, paragrafın başına