u,i'î ao. x
L - ırs i \ÖlûmürGn 680Yılırda:
Mev!cna Celâleddin'i Rûmi
Topkapı Mevlevihanesl-ıln son şeyhi Abdülb aki Efendi merhumun oğlu genç ve kıymetli tarihçi ark adaşım ız Resuhi B a y k a r a bu ne.'ls yazısı İle bize büyük Mevlâna’yb bütün
hususiyetleriyle tanıtmakta ve sevdirmektedir. Y a z a n : Resuhi B A Y K A R A
Şark - İslâm dünyasının büyük şair, mutasavvıf, ve âlimlerinden Molla Câmî O- nun için:
O mânâ âleminin padişa hının değerini ispat için «Mesnevi» yeter. Ben o ulu kişinin vasf m nas.l söyleye bilirim. Peygamber değildir ama kitabı vardır (demekten başka bir şey diyemem) de miş (1).
Ve, yine, asırlarca sonra, (1) An Feridûn-ı Cihan- 1
mânevi Bes büved hurhan-ı kadreş
Mesnevi Men ci gûyem vasf-ı an âli-
cenab Nist peygamber velî dâred
kitab■ Mevlâna C elâleddln.i Rumînin annesinin türbesi.
Hindistanın büyük âlim ve şeyhlerinden birinin mecli sinde Câmî’nin bu kıt’ası o
kunduğu zaman birisi: — Mesneviye Kur’an-ı Ke rim demek, yâni onu,
Mevlâna Celâleddin-ı Rumî'nin bir tasviri.
sen de, putperestsen de, gâ- vursan da bana gel. Bizim bu meclisimiz ümitsizlik mec lisi değildir. Binlerce defa tövbeni kırmış da olsan ba na gel) (2) diyecek kadar ge niş ve İlâhî bir müsamaha göstermiş olan onu, şarklı ol sun, garpli olsun hangi in san sevmezdi ki.
Onun eserlerini, şarkta ve bilhassa klâsik Fars ve Türk edebiyatında hemen hemen hiç bulunmıyan bir hususi yet olarak, onun mânevi ve maddî hayatının bir aynası olan eserlerini kısmen oku muş ve büyük ve temiz üsta dım Üsküdar Mevlevîhanesi Şeyhi Ahmet Remzi Akyü- rek’in himmetiyle anlamağa çalışmış bir ferd olarak şu nu daima söyleyebilir ve id dia edebilirim ki insanın mâ nevi cephesini yükseltmeğe çalışmayan, onu İlâhî sükûn ve huzura kavuşturmak için didinmeyen ve inşam kaos tan kurtarmavan, onu bir (2) Bâzâ bozu herançi kes
ti bâzâ, Ger kâferû, gebrû, budperes-
tî bâzâ, İn dergehi mâ dergehi no-
mîdî nist Sad bâr eğer tövbe şikesti
bâzâ. nın kitabı saymak doğru mu
dur? diye sorunca o büyük şeyh:
— Ben Molla Câmî’nin ye rinde olsaydım «Hest Pay- gamber bibin dared dâred ki taba (O Peygamberdir, ba kın kitabı var) demiş. (*).
Demiş ve Mevlânâ’yı o- kuyan hangi şarklı, hangi garplı tesiri altında kalma mış, onu kim sevmemiş ki!.
O ki, insanı sevmiş, bilâ istisna, iyi, kötü, müslüman, hiristiyan, putperest, Türk, Ermeni, Rum diye ayırma dan sevmiş.
(Bana gel, bana gel, ne o- lursan ol bana gel, Kâfir
(*) Esasen Mevlânâ da bir şiirinde kendisi içm: «Mus tafa (Peygamber) tekrar gel. di hepiniz iman edin» diyor. 320
başka âleme, gilzelllğe, İyili- ğe götürmeyen tek mısraına rastlamadım.
Tarihe gelelim: Nasıl ce miyetlerin bir tarihi varsa, onu teşkil eden fertlerin de bir tarihi, «biyografi ss hal tercümesi» vardır. İnsarf bir mekânda ve bir zamanda do ğar, bir zaman ve bir me kânda yaşar ve bir mekân da, bir zamanda ölür.
O da Belh’de doğdu. Se ne, bazı rivayetlere göre 6 Rebiülevvel 604 (Milâdî 30 Eylül 1207) idi. (3). İlk çağ larını orada geçirdi. Muhiti, Farsçayı ona ikinci bir ana dili yaptı. O kadar ki yıllar ca sonra Konyaya gelince o* ranın Türk Oğuz lehçesini yadırgadı. Babasından ve o- nun vefatından sonra talebe si Seyyid Muhakkiki Tir- mîzî’den devrinin bütün bil gilerini öğrendi.
Kader babasma «göç» de mişti. Genç yaşında o da o- nunla beraber göçtü. Bağ- dad, Hicaz, Şarki ve Orta A- nadolu, ve nihayet, payitah tı Konya olan Anadolu Sel çuk Sultanı Alâeddin Key- kûbad I tarafından babası nın oraya daveti üzerine genç Mevlânâ da Konyada mekân tuttu.
Babası, bütün orta şarkta «Sultanülülemâ (Âlimlerin Sultanı) lâkabı ile amlan Mu hammed Bahaeddin devrinin en yüksek âlim ve şeyhi i- di. Ünü bütün Orta Şarkı tut muştu. Sultan Alâeddin de bu ünü duymuş ve onun mâ nevi varlığından istifade et mek istemişti.
Babası ile Konyaya yerle şen Mevlânâ orada kendini pek de garip hissetmedi. Ger çi konuşulan Türkçe, Belh lehçesinden farklı idi ama,
(3) Abdülbâki Gölpınarlu
nın kuvvetli del'l ve iddia larına göre bu tarih doğru değildir. Mcnîdnd beş yüzün cü hicri asnn son yûlannda doğmuştur.
Bakmtz: Mevlânâ Celâ- leddin Abdülbâki Gö'spınar. lı, İnkılâp JÇifabevi 1952. *
devletin ve cemiyetin kül tür dili, Farsça, halk Farsça- aıydı. O:
Bigâne megirid merâ zin kûyem Aslem Türkest egerçi Hindû
giiyem. «Beni yabancı tutmayın, ben de bu memlekettenim, asi: m Tüıktür ama Farsça konuşuyorum» derken âde ta:
«Ne yapayım, bu devirde Farsça ilerlemiş, şiir, edebi yat ve kültür dili olmuştur, insan söylemek istediğini bu dille çok daha güzel anlata biliyor. O dike konuştuğum i- çin beni yabancı tutmayın, ben de Türküm» demek isti yor.
Karaman oğlu Mehmet be yin, yıllarca sonra Konyayı isıtilâ ve merkezi hükümet yapması üzerine devletin res mî dilini Türkçe yapması ta rihî hâdisesi düşünülür ve o devirdeki Türkçenin basitli ği ve kifâyetsizliği göz önü ne getirilirse, ârızî ve nisbî bir varlık olan dil ayrılığı nın Mevlânâ gibi insancıl bir dehâya ne dereceye kadar tesir edebileceği düşünülebi lir. O ki:
(Ey senin güzelliğinden fi lem bir iz olan (sevgilim, Tanrım), istenilen sensin, bü tün kâinat, (yaratılmış olan şeyler) birer bahaneden baş ka bir şey değildir) diyor ve buna kuvvetle inanıyordu. Onun için dilin, bundaki ay rılığın ne kıymeti vardı. O insandı, ve o devir insanının, bildiği, en güzel dilini kulla nıyordu.
Bütün bunları geçelim, yi ne tarihe dönelim. Babası Sultanülülerrîa, Selçukîler nezdinde çok büyük rağbet; gördükten sonra vefat etmiş ve oğlunun tahsilini büyük talebesi Seyyid Muhakkî Tir- mizî’ye bırakmıştı. Seyyid dokuz yıl bu hizmette bulun du. Mevlânânın ilmi yüksek liğini gören Tirmizili Sey yid, zaman, zaman, artık bu öğretmenin lüzumu kalmadı ğını, kendisinin, tavattun et tiği memleketi, Darendeye
dönmesine müsaade etmesi ni ondan rica etti. Fakat ka bul olunmadı, nihayet bir gün bu müsaade verildi.
Mevlânâ, hayatında yeni bir devir açacak, ondaki yan inak, tutuşmak için yanan kabiliyeti yakacak varlığın geleceğini bilmiş gibi Sey yid Muhakkike izin vermiş, Dârendeye dönmesine müsa ade etmişti.
Babasının yerine medre sede ders veren Mevlânâ, bir gün dersten dönüyordu. (649 Cemazilahır 26, 23 Ekim 1244). İçi gibi dışı da temiz di, temiz giyinmişti. Yolda perişan kılıklı bir dervişe rast geldi. Bu, Tebrizli Şems’ di. Şems sordu:
— Muhammed mi büyük tür, Bâyezid mi? (4).
Mevlânâ:
— Bu nasıl soru? Elbette Muhammed büyük.
Şems:
— İyi ama Muhammed «kalbim paslanır, bu yüzden Rabbime günde yetmiş kere istiğfar ederim» diyor.. Hal buki Bâyezid «Kendimi nok san sıfatlarımdan tenzih ede rim, zuhûrum ne de büyük» demede, «Cesedimin içinde Tanrıdan başka varlık yok» diye dâvada bulunmada. Bu na ne dersin.
Mevlânâ:
— Muhammed, günde yet mis makam aşıyordu. Her makam ve mertebeye varın ca evvelki makam ve merte bedeki bilgisinden istiğfar e- diyordu. Bâvezîd ise vardığı makamın ululuğundan ken di «mden geçti de o sözü söy ledi.
Bunun üzerine her ikisi de birbirlerini kucaklayarak gi diyorlar ve, Şemsin Konya- dan ayrılıp ortadan yok olma sından sonra Mevlânâ’nm en yakın dostu olan Sabalıattin-i Zerkûbî’nin odasında altı ay halvet ediyorlar. (5).
Mevlânâ bu buluşmadan bü
(A) Meşhûr mutasavvıf
Bayezid-i Bestamî.
(5) Sipehsâlâr, S. 170-171, Midhat Buhârî tercemesi.
Mevlevi yük bir mânevi zevk bulmuş
tur. Der ki:
«Gözün yaman güzel, gül ler saçan yanağın pek dil ber. Gönül canın için doğru söyle, dün akşam ne içtin sen? Adın fitneci, tuzağın şe kerlerle dolu, kadehin nes’e- li, ekmeğin tuzlu, lezzetli. Kı yasa s-ğmayan güzelliğinin bir zerresi görününce bütün güzellerin güzellikleri bitti, yandı. Her seher çağı, kış bulutu gib eşiğine göz yaşla rı yağdırmada, yine o eşikte ki nemi yenimle silip orayı yıkamada, arıtmadayım. Do ğu olsam, batı kesilsem, gök lere çıksam, senden bir ni şane bulmadıkça, dirilikten bir nişan bile yok bana. Ül kenin zâhidiyim, minbere sa lıiptim, gönül kazası sana karşı ellerim çırpan bir â- ş:k hâline getirdi beni.» (6).
Mevlânâ artık zamanının çoğunu Şemsle geçiriyor, o- nunla konuşmaktan zevk a- lıyordu. Denebilir ki bu da bir hazırlık devresiydi. O ar tık Tanrısının tecellisini Şemste bulmuş, bütün varlı ğını ona bağlamış, tasavvûfî tâbiriyle: «Fenafillah» ve «Beka billah» mertebesine er mişti. Hakla, Tanrıyla meş- güldü. Halkla, müridleri, der vişleri ile, uğraşmaya vakti yoktu.
Bu ise, onu seven derviş lerine çok ağır geliyordu.
(6) Mevlânâ Celâleddin,
Abdülbaki Gölpınarlı S. 68
.
69.Şemsi kınamağa, istiskâle başladılar. Nihayet Şems Şa ma kaçmağa mecbur oldu.
Mevlânâ bu ayrılığa daya namadı. Mütemadiyen! onun için şiirler söylüyordu:
«Ey Tebrizli Şems gel, çün kü gamdan istirap içinde yim, bizim aklımızı tekrar a- teşe at, beni yeniden deli dî vâne et».
Oğlu Sultan Veled’l Şam’a göndererek onu Konyaya da vet etti. Şems geldi. Yine es ki sohbetler başladı ve yine eski çekememezlikler.
Ve bu sefer Şems, bir riva yete göre ortadan kayboldu, bîr rivayete göre de öldürül
d ü . i ; ¡H
İşte bu büyük yokluk ve ıstırap içinde kalan Mevlâ nâ, halka, insana, Tanrının, bütün isim ve sıfatları ile zâ- hir olduğu yaratığa döndü. Tasavvufta bu mertebeye «Makam-ı Muhammedi = Muhammedin makamı, mer tebesi» derler ki bu, mânevi
müzisyenleri.
ululuğa yükselen kimsenin en yüksek derecesidir.
Halk için yaşamak, insan için, insanın iyiliği için var olmak.
Gerçi, Şemsin ayrılığın dan sonra onun, evvelâ Se- lâhaddin-i Zerkûbî, sonra da Hüsamettin Celebi ile dost olduğunu görüyorsak da ar tık Mevlââ, aradığını bulmuş ve:
«Övle bir aşka battım ki oh-ta, bütün gelmiş ve gele ceklerin aşkı yok olmuştur.»
Diyecek hale gelmiştir. Bu vaz-ında O’nun bir şi irini tercüme etmek ister- riij-n. Fnrcra övle bir dil, Mev lârm övle bambaşka bir şair ve sür övle aoaîn bir sev ki enıı kaska bir dile çevirmek trnkcius’z.
Vqin-7- veznin kendisini ^ı-’ıi-^ıiitıinü. kafivevle vez ni ktrkiriyp vurarak. hattâ ka-rip '■(iı büo olmadan kîm- -orUn duymad'S» şevleri, sev
-.11 i-i ne eövlnmek isteven 1*i,,. rlATii’n’» cilrlprini tana o
7ıunî.ret ve ruha ııvuun ola rak ırfi-k-eve »eviren A . Ka dirin bir tercümesini buraya VöarYYV^^îvn rrp^prn i vrppo c t ' TY\ ’m
Mademki ben minese kulum,
0«imesten söz açmafryım size. Mademki nece deöilim ben Ve, mademki karanlıklara
ibadet etmiyorum, Rüyadan dem vurmak nafile. :Madçmki tıpkı güneşe ben-
-
ziyorum,EViTni eteğimi çekmeliyim
.*•»»: . ; ;
-
üzerinden Fergh.pç rnâffiûr glan.yerin.(Devamı: 358 inci sayfada) ■ -■ ~ ■-iv- ■-'■İMttmfır.nv.rî'.
Hazretl Mevlânâ nın türbesi.
İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi