Self determinasyon hakkı ve self determinasyon hakkı teorileri

Tam metin

(1)

MAKALE (Araştırma Makalesi)

SELF DETERMİNASYON HAKKI VE SELF

DETERMİNASYON HAKKI TEORİLERİ

Mustafa KOÇAK*

ÖZ

Bu makalede self determinasyon hakkının yirminci yüzyılda Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler dönemleri uluslararası hukukunda geçirdiği aşamalar; hakkın, tarihsel, siyasal ve felsefi kökleri ile birlikte özellikle 1980’li yıllardan sonra self determinasyon hakkı konusunda akademik yazında geliştirilen bazı teoriler incelenecektir.

Bu bağlamda, self determinasyonun uluslararası hukukta gözetilmesi istenen siyasal bir ilkeden 1960’lı yıllarda Birleşmiş Milletler bünyesinde yapılan çalışmalarla birlikte yükümlülük doğuran bir hakka doğru evrildiği gösterilecektir. Self determinasyonun bir hak olarak değerlendirilmeye başlanması ile birlikte iç ve dış self determinasyon ayrımları da yapılmaya başlanmıştır. Ancak meselenin, uluslararası hukukun diğer ilkeleri, güç ilişkileri, milliyetçilik, demokratik yönetim, kültürel haklar ve insan hakları ile olan ilişkisinden kaynaklanan çok boyutlu bir yapısı vardır. Özellikle hakkın kompleks yapısı ve dış self determinasyonun bir formu olan ayrılma hakkı ile

*

Dr. Öğr. Üyesi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, E-Mail: mkocak2@gmail.com, ORCID ID: 0000-0002-0645-9299.

Makalenin Gönderim Tarihi : 09.04.2018. Makalenin Kabul Tarihi : 25.04.2018.

(2)

mevcut uluslararası hukuk arasındaki uyumsuzluk nedeni ile akademik yazında self determinasyon hakkı üzerine bazı (liberal) teoriler geliştirilmiştir. Bu teoriler, bu hakkı gerekçelendirmeye, kapsamını belirlemeye ve pratik uygulamasına ilişkin kısıtlamaların neler olabileceği gibi konulara odaklanmıştır. Bu çalışmada ağırlıklı olarak bu teoriler hakkında bilgi verilecektir.

Anahtar Kelimeler: Self determinasyon hakkı, uluslararası hukuk, iç self

determinasyon, dış self determinasyon, self determinasyon hakkı teorileri.

RIGHT TO SELF DETERMINATION AND THEORIES OF

RIGHT TO SELF DETERMINATION

ABSTRACT

This article will examine the degrees of right to self determination in international law through the stages of the League of Nations and United Nations in the twentieth century; article also will examine historical, political, and philosophical roots of right as well as some theories developed in academic literature on the right to self-determination, especially since the 1980s.

In this context, it will be shown that the self-determination is a political principle that is required to be observed in international law has evolved into a right bearing obligations with the works done in the United Nations in the 1960s. With the start of being considered self determination as a right, the distinctions between internal and external self-determinations have begun to be made. However, the issue has a multidimensional structure which originated from its relationship with other principles of international law, power relations, nationalism, democratic governance, cultural rights and human rights Especially due to its complex nature and the disagreement between the right to secession as a form of external self-determination and the existing international law some (liberal) theories on the right of self determination have been developed in the academic literature. These theories are focuses on to justify the right, to determine the scope and limitations of practical application of the right. In this study, information about these theories will be given mainly.

Keywords: Right to self determination, international law, internal self

(3)

I.

GİRİŞ

Son yıllarda halkların birbiri ardına bağlı oldukları devletlerden ayrılarak bağımsız devletler olarak teşkilatlanmak için hayata geçirdikleri ayrılma referandumları görüldü. Quebec’in referandumla iki kez Kanada’dan1 ayrılma teşebbüsü görece güncel olmayabilir, ancak İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan (2014)2, Katalonya’nın İspanya’dan (2017)3 ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Irak’tan (2017)4 ayrılma yönündeki referandumları çok yakın bir geçmişte yaşandı.

İkinci Dünya savaşından sonra sömürgeciliğin tasfiyesinin sonucu olarak ve 1990’larda soğuk savaş sonrası Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması, Doğu Avrupa’daki iç savaşlar ve ayrışmalar sonucu 110’dan fazla yeni ulus devlet ortaya çıktı. Daha önceleri imparatorluk düzenlerinin bir parçası olan veya modern ulus devletlerde görünmez kılınmaya çalışılan azınlık uluslar, self determinasyon ilkesine dayanarak kendi ulus devletlerine sahip olma iddialarını açık bir biçimde ortaya koymuşlardır.5 Uluslararası topluluğun ve hukukun self determinasyonu çok istisnai durumlar dışında genel bir ilke ve hak olarak görmekten kaçınan ve mevcut devlet sınırlarını koruma yönündeki tutumuna rağmen, dünyanın birçok yerinde birçok ulusal veya

1

Québec iki kez Kanada’dan ayrılma referandumuna gitmiştir. İlk referandum 20 Mayıs 1980’de yapılmıştır. Referanduma katılım oranı %85.61 olmuştur, %59.56’lık hayır oyu ile ayrılma talebi reddedilmiştir. İkinci referandum, 30 Ekim 1995’te gerçekleşmiştir. Referandum bu kez çok az bir farkla hayır oyları lehine sonuçlanmıştır, %50.58’lik hayır oyu ile ayrılma talebi ikinci kez reddedilmiştir. Bu referandumun doğurduğu siyasi, idari ve hukuki sonuçlar için bkz. http://www.thecanadianencyclopedia.ca/en/article/quebec-referendum-1995/, erişim tarihi: 12 Mart 2018, 16:50.

2

İskoçya’nın bağımsız bir devlet olabilmesi için 18 Eylül 2014’te yapılan referandumda İskoç Halkı’nın referanduma katılım oranı %84 olurken, %55’lik hayır oyu ile ayrılma talebi reddedilmiştir.

3

Katalonya özerk bölgesinde 1 Ekim 2018’de yapılan bağımsızlık referandumunda Katalanların %42.3’ü oy kullanmıştır. Katılımın düşük olduğu referandumun sonucu %90,09 ile bağımsızlık lehine olmuştur.

4

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Irak’tan bağımsızlık referandumuna katılım oranı %72.16 olarak gerçekleşmiştir. Referandumda yüzde 92.72 evet oyu, yüzde 7.27 hayır oyu çıkmıştır.

5

Alain-G. Gagnon, Belirsizlikler Çağında Azınlık Uluslar, Ulusal Özgürlük ve Ulusal Güçlenme İçin Yeni Yollar, Ersin Erkan (Çev.), İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016, s. 2-3.

(4)

etnik topluluk, self determinasyona ahlaki bir hakları olduğu iddiasını ileri sürmektedirler.6 Temmuz 2011’de Güney Sudan’ın kabul edilmesi ile Birleşmiş Milletler’de 193 devlet temsil edilmektedir.7

Uluslararası hukuka bakıldığında self determinasyon hakkının kademeli bir gelişim gösterdiği görülmektedir. Bu hakkın tarihsel, siyasal kökleri daha eskiye dayanmakla birlikte, modern anlamı ile dile getirilmesi Birinci Dünya Savaşı’ndan sonradır. Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler’in ilk dönemlerinde izlenmesi gereken bir siyasal ilke iken, 1960’lı yıllardan itibaren hak ve yükümlülük doğuran bir hukuk kuralına ve hakka dönüşmüştür. Ancak hakkın kapsamı konusundaki belirsizlik bugün de devam etmektedir. Ulusal self-determinasyon modern siyasal ve uluslararası hukuk tartışmalarının merkezi konusudur. Ancak bu hakkın teorik analizine nadiren rastlanmaktadır. Bu analizlerin çoğunluğu uluslararası hukukçular tarafından yapılmıştır ve yasal ve politik yapılagelişten yüksek derecede etkilenmiştir. Siyaset felsefecileri ayrıca geçmiş ve mevcut politik düzenlemeler ışığında bu hakkın niteliği üzerine çalışmışlardır ve bu hakkın çekirdeğini, belirli bir toprak parçasının ayrı bir devlete mi dönüşeceği veya eski statüsünde mi kalacağı olduğu sonucunu çıkartmışlardır.8 Uluslararası hukuktaki gelişmelerin etkisi ile self determinasyonun -içsel boyutu anlamında- demokratik yönetim ve insan hakları ile olan bağlantısı da belirginleşmiştir.

Bu çalışmada, Desmond M. Clarke and Charles Jones’un editörlüğünü yaptıkları ‘The Rights of Nations Nations and Nationalism in a Changing World’ adlı eserdeki yaklaşıma9 paralel olarak

6

Hüseyin Kalaycı, Ulus Devletin Başağrısı Ayrılıkçılık Kanada Quebec Örneği, Ankara: Liberte Yayınları, 2010, s. 27.

7

Ephraim Nimni, Ulusal Bölgesel Azınlıklar, Demokratik Teori ve Ulusal Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Osman İşçi (Çev.), Elçin Aktoprak-A. Celil Kaya (Der.), 21. Yüzyılda Milliyetçilik, Teori ve Siyaset içinde (175-209), İstanbul: İletişim Yayınları, 2016, s. 183.

8

Avishai Margalit / Joseph Raz, National Self-Determination, The Journal of Philosophy, Vol. 87, No. 9 (Sep., 1990), s. 440; Yael Tamir, The Right to National Self-Determination, Social Research, Vol. 58, No. 3 (FALL 1991), s. 565.

9

Desmond M. Clarke / Charles Jones, Introduction: Liberalism, Nationalism and Self-Determination, Desmond M. Clarke and Charles Jones (Eds.), The Rights of Nations Nations and Nationalism in a Changing World içinde (1-25), Cork: Cork University Press, 1999, s. 1-2.

(5)

milliyetçiliğin yükselişi gibi tarihsel; etnisite, ırk, halk, millet ve ulus gibi grup kategorilendirmeleri arasındaki farka veya farklı milliyetçiliklerin taleplerini tatmin edecek politik yapılanmaların neler olabileceği konularına çok gerekli olmadıkça değinilmeyecektir. Aynı şekilde, bir devletin anayasasında ayrılma hakkının tanındığı veya devletin kuruluşu sırasında bir araya gelen bağımsız siyasal grupların ileride ayrılabileceği izlenimini veren bir maddenin devleti kuran anlaşmalarda mevcut olduğu durumlar, kısaca ayrılmanın anayasallaşması konusu da bazı örneklemeler hariç çalışmanın kapsamı dışında tutulmuştur.

Bu çalışma, ulusların/halkların self determinasyon hakkına odaklanmıştır. İncelenecek alanın bu şekilde daraltılması durumunda bile farklı felsefe, siyaset bilimi ve hukuk perspektiflerinin kendilerini ifade etmesi için hala çok fazla boşluk mevcuttur. Diğer yandan meselenin çok boyutlu olarak incelenmesi teşebbüsü tek bir çalışmaya sığmayacak kadar kapsamlıdır. Bu nedenle, modern self determinasyon hakkının tarihsel, siyasi ve felsefi kökleri ile uluslararası hukukta ifade ettiği anlam üzerinde durulduktan sonra genellikle liberalizm çatısı altında toplanabilecek bazı temel siyaset prensiplerini arka plan çerçevesi olarak kabul etmiş bulunan self determinasyon hakkı teorileri incelenecektir.

II. SELF DETERMİNASYON HAKKININ TARİHSEL,

SİYASAL VE FELSEFİ KÖKLERİ

Modern ulusun gelişimini ve yapısını anlamak için modern devletin yapısını analiz etmek gereklidir. Avrupa’da modern devlet sisteminin Westphalia Barışı (1648) ile formüle edildiği konusunda bir uzlaşma vardır. Bu sistem, egemenlik prensibi üstüne kurulmuştur. Bu prensibe göre devletler kesin sınırlara sahiptir ve sınırları içindeki ahali üstündeki iktidarları mutlaktır. Devletler ayrıca birbirlerinin mevcudiyetini tanırlar, her bir egemen devlet hukuki olarak eşittir. Sistem, haksız savaşı yasaklar ve devletler dışında kolektif bir varlığın haklarını tanımaz. Westphalia sisteminin temel özellikleri, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda yazılmıştır.10

10

Michael Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, Desmond M. Clarke and Charles Jones (Ed.), The Rights of Nations Nations and Nationalism in a Changing World içinde (45-64), Cork University Press, 1999, s. 47-48.

(6)

Ulus kavramının modern anlaşılışı ve self determinasyon hakkı, bu devlet siteminin sınırları içinde ortaya çıkmaktadır. Self determinasyon hakkının tarihsel fikri kökleri, orjinalinde birbirinden bağımsız olan iki farklı düşünce çizgisinden gelmektedir. Ancak bu kökler, Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkan devlet ve ulus kavramlarında birleşmektedir.

Birinci düşünce çizgisi, bireysel kendini belirleme anlayışı üzerinde yükselir ve ilk önemli örneği John Locke’un klasik doğal haklar teorisinde görülür. Bu fikir, bireylerin hayatlarını ancak rasyonel ahlakın prensipleri doğrultusunda düzenleyebilirlerse onurlu bir hayat sürmüş olacaklarını ima eder. Başka bir deyişle, insanlar, hayat, özgürlük ve mülkiyet doğal haklarına sahiptirler. Bununla beraber bu haklar, haklar konusundaki anlaşmazlıkları çözecek yasal kurumların ve kanunları uygulayacak bir hükümet iktidarının yokluğu durumu olan ‘doğal hal’de güvence altında değildir. Fakat hükümet büyük ve iki ucu keskin bir kılıçtır. Zira (artık) doğal olmayan durumda, doğal hakları ihlal eden en büyük güç başka bireylerden ziyade hükümet gücüdür. Temsili siyasi kurumlar ve hukukun üstünlüğü, bireysel hakların korunmasının en iyi yoludur. Ancak bu kurumlar çökebilir ve hükümet insanların haklarını sistematik bir biçim sürekli olarak ihlal eden bir tiranlığa dönüşebilir. John Locke’un klasik doğal haklar teorisi tiranlığa karşı iki düzeltici çare içermektedir: Mevcut iktidara son vererek yenisini oluşturmayı ifade eden ‘devrim/direnme’ hakkı ve ‘göç’ hakkı. Locke’un teorisi kötüye kullanılan hükümet gücüne karşı bireylerin haklarını güvence altına alma problemine odaklanmıştır. Locke, belirli koşullar altında devrim hakkını kullanacak özne olarak halk nosyonuna başvurmuştur, ancak Locke’ta, modern millet nosyonuna karşılayacak argümanlar zayıftır. Bu nedenle Locke’un teorisi, bir halk ayaklanması eylemini içerir, fakat modern anlamda self-determinasyon hakkını içermez. Locke’un teorisi Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne (1776) pratik bir ifade ve teorik derinlik sağlamıştır. Bildirge, Amerikan bağımsızlığını İngiliz Hükümeti’nin Amerikalı’ların doğal haklarını ihlal ettiği temelinde haklılaştırmıştır. Böylece, Amerikalı’lar, Locke’un teorisini sadece devrim veya göç için değil fakat ve ayrıca ayrılmayı haklı kılmak için de kullanmışlardır.11

11

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 48-49. Yine de ulusal self-determinasyon fikri hala biraz zayıf görünmektedir. Zira doğal haklara başvurulmasına rağmen Amerikan uygulaması, Afrikalı’ların köleleştirilmesi, Yerlilerin

(7)

Self determinasyon hakkının modern kavranışını belirleyen ikinci düşünce çizgisi, Rousseau’nun siyaset felsefesi ve 1789 Fransız Devrimi ile ilişkilidir. Bu düşünce, devlet egemenliğini kabul eder, ancak egemenliği kraldan alıp halka/ulusa verir. Kralın egemenliği ilahi olarak takdir edilmiş olduğu için ulus da kutsal benzeri bir otorite kaynağı olarak görülmüştür. Fransız devrimi böylece Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın yaptığından daha belirgin bir ulusal self determinasyon kavramı oluşturmuştur. Böylece, Amerikalı’lar anti-emperyal bir ayrılma hakkı ileri sürerken, Fransız self determinasyon konsepti daha çok halk egemenliğine dayalı demokratik hükümet iddiası için ileri sürülmüştür. Ancak her iki çizginin bireysel insan hakları ile bağlantısı sürmektedir.12 Anti-emperyal ayrılma hakkı ve demokratik yönetim hakkı arasındaki farklılaşmanın, günümüz ulusal self determinasyon tartışmalarında önemli bir ikilime işaret eden dış ve iç self determinasyon tartışmalarının temelini oluşturduğu görülmektedir.

Fransız Devriminin sonuçlarını açıklayan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (1789), Locke’un bireysel haklar fikrini ve Rousseau’cu halk egemenliği kavramını birleştirmiştir. Fransız Devriminin Fransa’daki sonuçları, self determinasyonun bireysel ve kolektif boyutlarını birleştirirken, devrimin diğer ülkelerdeki emperyal yayılışı, self determinasyonun bireysel ve kolektif boyutlarının ayrışmasına ve başta Almanlar olmak üzere milliyetçi direnişleri provoke etmiştir.13 Böylece, Fransız Devrimi ‘Milliyetler Prensibi’ adlı yeni bir ilkenin ortaya çıkmasını tetiklemiştir. Bu ilke, bir devlet ülkesinde yaşayan etnik, dinsel veya kültürel farklılık gösteren her topluluğun self determinasyon hakkının olduğunu ve millet niteliği kazanan her topluluğun bağımsız bir devlet olarak örgütlenmeye hakkı olduğunu ifade

mülksüzleştirilmesi ve katledilmesi ve kadınların tabi durumları ile bağdaşmaktadır. Bildirge, Freeman’ın deyişi ile self determinasyon hakkının ileri sürülmesinin belki de ulustan dışlananların haklarının ihlal edilmesi ile bileşik olduğunu gösterme açısından ders verici niteliktedir. Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 49.

12

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 49; Abdullah Kıran, Uluslararası Hukukta Devletleri Tanıma ve Tanıma Teorileri, Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Yıl: 2017, Cilt: 5, Sayı: 3, s. 929.

13

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 49.

(8)

eder.14 Milliyetler Prensibi’ni bir doktrin olarak ele alan dönemin İtalyan siyasetçi ve hukukçusu Pasquale Stanislao Mancini, her bir devlet içinde yaşayan farklı nitelikteki her topluluğun ayrı bir devlet olmasını ve her devletin tek bir ulusa sahip olmasını savunmuştur.15

20. yüzyılda üç ulusal self determinasyon dalgası görülmüştür. 1918’den sonraki Wilson’cu dalga, 1945’ten sonraki dekolonizasyon dalgası ve 1989’dan sonraki post-komünist dalga.

Birinci Dünya Savaşı ile Avusturya Macaristan ve Osmanlı gibi imparatorluklar dağılmıştı. Savaş sonrasında ABD Başkanı Woodrow Wilson’un 14 prensibi ile self determinasyon ilkesi uluslararası ilişkilerde bir siyasi çözüm enstrümanı olarak kabul edilmiştir. 8 Ocak 1918’de ABD Kongresi’nde ünlü 14 prensibini açıklayan Wilson, self determinasyon ilkesinin bundan böyle Avrupa düzeninin temelleri için devlet adamları tarafından zorunlu bir eylem ilkesi olarak kabul edilmesini istemiştir. Böylece büyük güçler, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa’daki siyasi sınırların belirlenmesinde self determinasyon ilkesini benimsemişlerdir.16 Görüldüğü gibi bu dönemde prensibin kendisi evrensel olarak görülmemiştir ve güçlü bazı kısıtlamalarla uygulanmıştır.17 Birinci ve en önemli kısıt, coğrafi olandır; ulusal bağımsızlık sadece Avrupa ve Amerika’ya referans vermekte; ve kolonyal dünyayı kapsamamaktadır. Avrupa’da yenilen devletler içinde yeni devletler oluşmuş, buna karşılık muzaffer devletler, prensibin kendi

14

Ali L. Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, Doğu-Batı, Yıl: 6, Sayı: 24, Ağustos, Eylül, Ekim 2003, s. 148.

15

Mehmet Dalar, Kendi Kaderini tayin Hakkı Kavramı, Federasyon ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 20, 16 Sayı: 32, Yıl: 2015, s. 16.

16 Kıran, Uluslararası Hukukta Devletleri Tanıma ve Tanıma Teorileri, s. 929. 17

Woodrow Wilson’un ondört prensibi, aslında self determinasyon terimini açıkça içermemektedir. Polonya, bağımsız bir devletin kurulması çağrısının açıkça yapıldığı tek örnektir. Avusturya Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları yönetiminde yaşayan milletler için ise otonom gelişmeleri için en özgür imkanların tanınması öngörülmüştür. Rainer Bauböck, Paradoxes of Self-Determination and the Right to Self-Government, András Sajó (ed.), Global Justice and the Bulwarks of Localism içinde (101-127), Koninklijke Brill NV. Printed in The Netherlands, 2005, s. 104.

(9)

heterojen nüfuslarına uygulanmasını önlemişlerdir.18 Woodrow Wilson’a göre İtilaf Devletleri “yönetmeye tabii hakları olmayan yabancı ulusları” hâkimiyetleri altına aldıklarından siyasi bakımdan iflas etmek zorunda kalmışlardır.19 Bununla birlikte Wilson, Avrupa haritasının etno-ulusal karışıklığı konusunda duyarlı idi ve savaş sonrası oluşan düzen, prensibin tam bir uygulamasını yansıtmamıştır.20 Çünkü hangi halk gruplarının self determinasyona istinaden özerk olabileceği veya başka halklarla birleşebileceği hususları tartışmalıydı ve belki de bu nedenle self determinasyon ilkesi bu dönemde slogan olmaktan öteye geçememiş ve Milletler Cemiyeti Misakında yer almamıştır.21 Ayrıca R. Emerson’un belirttiği gibi self determinasyon ilkesi ahlâki ve siyasî kanaatler olmaktan öte, bağlayıcı hukuk normları haline getirilmek istendiğinde, ilkenin hem uluslararası hukukun diğer normları ile uyumlu hale gelmesinde hem de uluslararası toplumun istikrarının korunmasında ciddi pratik güçlüklerle karşılaşılmıştır.22

Self determinasyon kavramı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise sömürge halkları, kendi kendini yönetemeyen halklar ve ulusal azınlıklar tarafından sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal nedenlerle kullanılmaktadır. Self determinasyon talebi, sömürgecilikten ve yabancı yönetiminden özgürleşme ile ilişkilidir ve genellikle bir halkın politik, ekonomik ve kültürel kaderini belirlemesi olarak tanımlanmaktadır. New Encyclopedia Britannica’da (1993: Volume 10) self determinasyon, genellikle ulusal bilinç kazanmış bir grup insanın kendi devletlerini oluşturmalarına ve kendi hükümetlerini seçebilmelerine imkan tanıyan bir süreç olarak tanımlanmıştır. Bu sürecin yöneldiği nihai hedef, uluslararası sistemde ve ilişkilerde bir ulus olarak egemen olmaktır. Craig Calhoun’un ifadesi ile yerel halka küresel anlamda bir temsiliyet

18

Bauböck, Paradoxes of Determination and the Right to Self-Government, s. 104.

19

Rupert Emerson, Sömürgelerin Uluslaşması Asya ve Afrika Halklarının Ortaya Çıkışları, Çeviren: Türkkaya Ataöv, Ankara: Türk Siyasi Bilimler Derneği Yayınları, 1965, s. 285.

20

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 50.

21

Füsun Arsava, Halkların Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkının Tarihçesi ve Günümüzde Getirdiği Problemler, Prof. Dr. Aydın Zevkliler’e Armağan, Yaşar Üniversitesi Elektronik Dergisi, Cilt: 8, Özel Sayı, 2013, s. 392.

22

Emerson, Sömürgelerin Uluslaşması Asya ve Afrika Halklarının Ortaya Çıkışları, s. 285.

(10)

kazandırmak ve o halkı diğer ulusların bir dengi haline getirmek demektir. Bir halk/ulus için egemenlik ve özgürlük, kendi geleceklerini başkalarının müdahalesinden özgür ve bağımsız olarak organize edebilme talebidir23 ve bu talep neredeyse her zaman bir hak iddiasıdır. Daha da fazlası, başkalarının bazı yararları sağlamakla yükümlü olduğu pozitif haklardan ziyade, self determinasyon, semantik olarak ifade hürriyeti veya toplanma özgürlüğüne benzemektedir. Başkalarının müdahale etmemesi gereken bir özgürlüktür.24 Halkın kendi devletini bağımsız olarak belirleme süreci olarak self determinasyon, yeni bir devlet olarak, bir devletler bloku olarak veya herhangi bir başka politik statü olarak sonuçlanabilir. Bu nedenle bir devletin, bölgenin veya eyaletin sınırlarının değişmesini ima eder.25

III. ULUSLARARASI HUKUKTA SELF

DETERMİNASYON HAKKININ GELİŞİMİ

Günümüz uluslararası hukuku, bir insan topluluğunun haklarını, ‘halkların kendi kaderlerini tayin hakkı’ (Milletlerin mukadderatlarını bizzat tayin etmeleri hakkı) (le droit des peuples a disposer d’eux-mêmes) veya kısaca self-determination hakkı (right of self-determination; droit a l’autodétermination; Selstbestimmungrescht) ilkesine dayanarak

23

R. Vashum, Self-Determination: Principles, Meanings and Practices, Indian Anthropologist, Vol. 26, No. 1 (June, 1996), s. 63-66; Nimni, Ulusal Bölgesel Azınlıklar, demokratik Teori ve Ulusal Kendi Kaderini Tayin Hakkı, s. 176; Dalar, Kendi Kaderini tayin Hakkı Kavramı, Federasyon ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, s. 16-17; Mustafa Erdoğan, İnsan Hakları Teorisi ve Hukuku, Genişletilmiş 2. Baskı, Ankara: Orion Kitabevi, 2001, s. 95.

24

Daha kesin bir ifade ile self determinasyon, hakkın kullanılmasını engelleyen spesifik bir hükümete (bu hükümet grubun ayrılmak istediği devletin hükümeti olabileceği gibi müdahale edebilecek diğer hükümetler de olabilir) karışmama iddiası olarak yöneltilmiş negatif bir özgürlüktür. Fakat aynı zamanda uluslararası topluma yönelik olarak pozitif bir tanınma istemini içerir. Bauböck, Paradoxes of Self-Determination and the Right to Self-Government, s. 108.

(11)

kullanacağını kabul etmektedir.26 Çalışmanın bu aşamasında bu hakkın uluslararası hukuktaki gelişimine değinilecektir.

A. Milletler Cemiyeti Dönemi

Milletler Cemiyeti Misakı’nda self determinasyona yer verilmemiştir. Milletler Cemiyeti’nin self determinasyon hakkındaki yaklaşımı, self determinasyonun bir ‘siyasal ilke’ olduğudur. Milletler Cemiyeti döneminde Finlandiya ile İsveç arasındaki Aaland Adaları uyuşmazlığı vesilesi27 1921’de Cemiyet bünyesinde kurulan Uluslararası Komisyon, self determinasyonun ayrılma biçiminde tezahür eden formunu kesin bir dille reddetmiştir. Bu olayda, her ne kadar Aaland Adaları Halkı’nın büyük çoğunluğunun bağlı bulundukları Finlandiya’dan ayrılarak İsveç’le birleşmek arzuları Komisyon tarafından tespit edilmiş ise de Aaland Adaları Halkı’nın ayrılma hakkı reddedilmiştir. Komisyon şöyle demektedir:

“İlke (self determinasyon) esasen bir uluslararası hukuk kuralı değildir ve Milletler Cemiyeti ilkeyi kurucu antlaşmasına dahil etmemiştir.…Bu, çok çeşitli yorumlara açık olacak şekilde formüle edilmiş olan muğlak bir adalet ve özgürlük ilkesidir…Dilsel veya dinsel azınlıklara veya nüfusun herhangi bir bölümüne onların arzu veya keyfine göre bağlı bulundukları topluluktan ayrılma hakkının verilmesi, devlet içinde düzen ve istikrarı tahrip edecek ve uluslararası ilişkilerde anarşiyi başlatacaktır. Bu, devletin ülkesel ve siyasal bir birlik olduğu fikri ile bağdaşmayan bir teoriyi desteklemek olacaktır.”28

26

Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk, Gözden Geçirilmiş 3. Bası, Ankara: Turhan Kitabevi, 2005, s. 141.

27

1812 yılın kadar İsveç’e bağlı olan Aaland Adaları, 1812 yılında Finlandiya ile birlikte Rusya’ya bırakılmıştır. 1813 yılında imzalanan antlaşmaya göre muhtariyete sahip olan Finlandiya, 1917 yılında Rusya’dan ayrılmıştır. Aaland Adalarında yaşayan nüfusun çoğunluğu İsveç asıllıdır. Adaların İsveç asıllı halkı Finlandiya’nın bağımsızlığını desteklemekle birlikte kurulması planlanan Finlandiya’dan ayrı bir yapı istemekteydiler. Finlandiya ise Adaların kendi egemenliği altında kalmasını istiyordu. İngiliz hükümeti, bu uyuşmazlığı, Milletler Cemiyeti önüne getirmiştir. Doğan Kılınç, Self Determinasyon İlkesinin Azınlıklar Açısından Değerlendirilmesi, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XII, Y. 2008, S. 1-2, s. 961-962.

28

Kirgis, Frederic L., Jr., The Degrees of Self-Determination in the United Nations Era, The American Journal of International Law, Vol: 88, No. 2 (Apr., 1994), s. 304; Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, s. 148-149.

(12)

Ancak yine de Komisyonun Aaland Adaları bağlamında yaptığı bir diğer dikkat çekici yoruma göre, bir azınlığın bir devletten ayrılıp başka bir devlete iltihak etmeyi istemesi istisnai olarak düşünülebilir. Eğer bir devlet ülkesinde yaşayan azınlıklara yeterli garantileri sağlayamıyorsa böyle bir iltihak son çare olarak düşünülebilir.29

Freeman’a göre, Birinci Dünya Savaşından sonra uluslararası toplumun realist bir ulusal self determinasyon politikası oluşturmadaki başarısızlığının sonuçları felaket olmuştur. Çünkü Nazi Almanyası, Çekoslovakya ve Polonya’da yaşayan kitlesel Alman Azınlıkları ileri sürerek her iki ülkeyi işgalini meşrulaştırırken manüple edilmiş bir self determinasyon kavramına başvurdu ve böylece İkinci Dünya Savaşını başlattı.30

B. Birleşmiş Milletler Dönemi

Öncelikle belirtilmeli ki self determinasyon ilkesinin Birleşmiş Milletler (BM) döneminde birçok önemli aşaması ve görünümü vardır; BM Antlaşması, BM Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1960’ta kabul ettiği 1514 (XV) sayılı ‘Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri’, 16 Aralık 1966’da 2200 (XXI) sayılı kararı ile kabul edilen ve İkiz Sözleşmeler olarak bilinen ‘Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Milletlerarası Sözleşme’ ile ‘İktisadi, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Milletlerarası Sözleşme’, BM Genel Kurulu’nun 24.10.1970 tarihli ve 2625 (XXV) sayılı ‘BM Antlaşmasına Uygun Olarak Devletler Arasında İşbirliğine ve Dostça İlişkilere İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirisi’ ve 1993 İnsan Hakları Dünya Konferansında kabul edilen Viyana Bildirisi ve Eylem Programı bu dönemde yapılan ve self determinasyona referans veren en önemli belgelerdir.

1. Birleşmiş Milletler Antlaşması

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir dünya düzeni kurmak için devletlerin oluşturduğu teşkilat, BM’dir. San Fransisco Konferansında ABD delegasyonunun, bağlayıcı bir antlaşmada self

29

Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, s. 149.

30

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 50.

(13)

determinasyona yer vermek konusunda bazı şüpheleri vardı. Ancak self determinasyon fikri, BM Antlaşması’nın 1. ve 55. maddelerinde ‘halkların eşit hak ve self determinasyonu’ prensibi biçiminde kendi yolunu bulmuştur. Sovyetler Birliği, ilgili düzenlemenin yapılmasına eski sömürgelerin desteği ile katkıda bulunmuştur. BM Antlaşması, BM’yi oluşturan halkların hükümetleri aracılığı ile diğer yüksek ideallerin yanında, gelecekteki kuşakları savaşın yıkıcılığından kurtarmak ve insan haklarına olan inançlarını teyit etmektedir. Antlaşma’nın etik temelleri; ‘halk egemenliği’ fikri ve ‘bireysel hakların korunması ve desteklenmesi’dir.31 Böylece modern zamanların iki fikri, yani Locke’cu bireysel haklara dayalı özgürlük anlayışı ve Fransız Devrimi sonrası ortaya çıkan halk egemenliği BM Antlaşmasında birleşmiştir.

BM Antlaşmasının 1. maddesinin 2. fıkrası, 55. maddesi ve 76. maddesi self determinasyon ilkesini tanımıştır. Ancak self determinasyon, 1960’lı yıllara kadar Milletler Cemiyeti dönemindeki gibi siyasi bir ilke olarak görülmüş ve bağlayıcılığı olan bir uluslararası hukuk kuralı niteliği kazanamamıştır. BM Antlaşması’nın öngördüğü self determinasyon ilkesi ile ilgili olarak yapılan ilk yorumlara bakıldığında, ilkenin muğlak olduğu ve hukuki nitelikten yoksun olduğu görüşleri ağırlıktadır. İlkenin bu dar yorumu, Antlaşma’nın bir diğer ilkesi olan devletlerin egemen eşitliği ilkesinin self determinasyonu sınırlayıcı etkisine ve uluslararası ilişkilerde yaşanması muhtemel istikrarsızlık korkusuna dayanmaktadır.32

31

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 50; Arsava, Halkların Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkının Tarihçesi ve Günümüzde Getirdiği Problemler, s. 396. Antlaşmayı hazırlayanlar, self determinasyonu veya halkların kimler olduğunu tanımlamamışlardır. Ancak Sovyet Dışişleri Bakanı, prensibe ‘ulusların eşitliği ve self-determinasyonu’ olarak referans vermektedir. Sovyet Dışişleri Bakanı, sömürge ahalileri ve Milletler Cemiyeti Mandası altında bulunan ülke ahalilerini kastediyor görünmektedir. Ancak ‘halk’ kavramının daha geniş bir tanımına niyet edildiğine dair kanıtların olduğu da belirtilmektedir. Sureda, A. Rigo, The Evolution of Right of Self-Determination: A Study of United Nations Practice, Leiden: Sijhtoff: 1973, s. 99-101, dpn. 4’ten aktaran Kirgis, “The Degrees of Self-Determination in the United Nations Era”, s. 304-305.

32

Örneğin Hans Kelsen, self determinasyon ilkesinin hukuki bağlayıcılığı olmadığını ve madde 1/2’deki halkların kendi kaderlerini tayin (self-determination of peoples) ifadesindeki ‘halkların’ devletler şeklinde anlaşılması gerektiğini ve ilke ancak böyle anlaşılırsa devletlerin egemen

(14)

Antlaşma’nın 1. maddesi teşkilatın üç amacını ortaya koyar: Birincisi, uluslararası barışın korunmasıdır. İkincisi, uluslar arasında halkların self determinasyon hakkı ve eşit haklar prensibine saygı temeli üzerinde dostça ilişkileri geliştirmektir. Üçüncüsü, uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel ve insancıl problemlerin çözümünde ve insan haklarının desteklenmesinde, uluslararası işbirliğini gerçekleştirmektir. Her üç amaç formel olarak birbirinden ayrıdır, fakat metnin biçimi ve devletlerin pratikleri göstermektedir ki ikinci ve üçüncü prensipler ilkine bağlıdır. BM, öncelikli amaçları, sisteme üye devletlerin çıkarlarını korumak ve mevcut devletler arası düzeni sürdürmek olan güç sahibi devletlerin oluşturduğu bir sistemdir. Bir başka ifade ile ‘neo-Westphalia sistemi’dir. Halkların self determinasyonun kabulü ve bireylerin hakları bu amaçlara bağımlıdır ve tâli meselelerdir. 33

2. Sömürgeciliğin Tasfiyesi

1960’lı yıllardan itibaren uluslararası hukuk, self determinasyonun sadece siyasal bir ilke olduğu anlayışından uzaklaşmıştır. İlke, BM’nin uygulamaları çerçevesinde belli bir hukuki nitelik ve içerik kazanmıştır. Bunda BM’nin sömürgeciliğin tasfiyesi (decolonization; décolonisation; dekolonisierung) için yaptığı çalışmalar önemli rol oynamıştır. BM Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1960’ta kabul ettiği 1514 (XV) sayılı ‘Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri’nin oylanmasında 9 çekimser ve 89 oyla ‘tüm halkların self-determinasyon hakkı olduğu’ açıkça kabul edilmiştir. BM Genel Kurulu daha sonra bu kez çekimser oy olmaksızın 27 Kasım 1961 tarihinde 1654 (XVI) sayılı kararı ile 1960 Bildirisi’ndeki esasları teyit etmiştir.

1960’tan itibaren sömürgeciliğin tasfiyesi süreci içinde BM uygulamasında gelişmelerin doğrultusu, self determinasyonun hak tanıyan ve yükümlülük doğuran bir kurala doğru evrilmesi şeklinde olmuştur.34 Antlaşma’nın 1. maddesindeki halkların self determinasyonuna referans veren prensip, BM Genel Kurulu’nun 1960

eşitliği ilkesi ile çelişmeyeceğini belirtmektedir. Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, s. 149.

33

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 51.

34

Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, s. 149-150.

(15)

tarihli 1514 sayılı Kararı ile bir hakka dönüşmüştür.35 Sömürge yönetimi altındaki halkların self determinasyondan doğan hakkı, yabancı boyunduruğundan kurtularak, kendi bağımsız devletini kurma veya bir devletle birleşme hakkıdır. Bu hakka mukabil, sömürgeci devlet ise bu boyunduruğa son verme yükümlülüğü altındadır. Ayrıca kararda, eğitim, sosyal ve siyasal yetersizlikleri gerekçe gösterilerek halkların bağımsızlıklarını kazanmalarına karşı çıkılamayacağı da belirtilmektedir.36 Kurulmuş veya kurulacak bağımsız devletlerin siyasal sistemlerinin niteliği veya demokratik bir rejime sahip olup olmayacakları, ‘sömürgeciliğin tasfiyesi bağlamında’ self determinasyon ile ilişkili hususlar değildir.37 Ancak Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki

Apartheid rejimi de BM tarafından sömürgecilik çerçevesinde

değerlendirilmiştir.38

Halkların self determinasyon hakkı bu dönemde sömürge ülkelerin bağımsızlığını sağlama ile bağlantılıdır. Bu bağlantı, BM üyesi devletlerin ‘uti possidetis juris’ prensibi üzerinde kendi aralarındaki anlaşma ile güçlendirilmiştir. Bu prensibe göre sömürge yönetiminden bağımsızlaşan ülkeler, eski sömürge yönetimin sınırlarını yeni bağımsız devlette de muhafaza edeceklerdir.39 BM uygulamasına göre, self determinasyon sömürgeci yönetimden devralınan ülkenin tümüne, halkın

35

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 51. Uluslararası Adalet Divanı da Namibia ve Batı Sahra konusundaki Danışma Görüşlerinde, self determinasyonun zamanla hak ve yükümlülük doğuran bağlayıcı bir hukuk kuralı haline geldiğini teyid etmiştir. Bkz. ICJ Reports 1971, s. 31-33 ve ICJ Reports 1975, s. 31-34.

36

Ezeli Azarkan, Uluslararası Hukukta Devletlerin Tanınması (Slovenya, Hırvatistan ve Bosna-Hersek), Ankara: Adalet Yayınevi, 2008, s. 88.

37

Ancak ileride görüleceği gibi 1966 İkiz Sözleşmelerinin kabul edilmesinden sonra bu yaklaşımın terk edilmeye başlandığı görülecektir. İkiz sözleşmelerle birlikte bütün halklar için temel hakların korunması ve demokratik yönetim ‘iç self determinasyon’un parçası olacaktır.

38

Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, s. 151-152.

39

Orta ve Güney Amerika’daki İspanya sömürgeleri 19. yüzyılda bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde bir kamu hukuku ve devletler hukuku prensibi olarak ‘uti possidetis 1810’ olarak adlandırılan ilkeyi benimsemişlerdir. Bu prensibe göre yeni kurulan devletler, eski İspanya sömürge düzenin provinzleri arasındaki sınırları yeni devletlerin sınırları olarak tanımışlardır. Arsava, Halkların Kendi Kaderini tayin Etme Hakkının tarihçesi ve Günümüzde Getirdiği Problemler, s. 397.

(16)

tamamı tarafından ve aynı zamanda uygulanır. Başka bir deyişle halk, sömürgeci yönetimden sonra devralınacak sınırlar içinde yaşayan nüfusun tamamını ifade eder. Self determinasyon hakkına sahip grup, o ülkede yaşayan tüm halktır. Ülke içindeki farklı azınlık gruplarının ayrı ayrı self determinasyon hakkı yoktur. Uti possidetis juris prensibi, yeni devletleri güçlendirme ve yeni devletler sistemini stabilize etmeye duyulan ihtiyaç ile meşrulaştırılmaktadır. Bu dönemde BM dünyası, devletlere güç bahşederken, halklara ise koşulsuz bir statü tanımayı reddetmektedir. Dolayısı ile devletin ülkesel bütünlüğü ile halkların self determinasyon hakkı arasında varolan çatışma devam etmektedir.40

3. İkiz Sözleşmeler

BM ayrıca 16 Aralık 1966’da 2200 (XXI) sayılı Genel Kurul kararı ile kabul edilen insan haklarına ilişkin ve İkiz Sözleşmeler olarak bilinen ‘Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Milletlerarası Sözleşme’ ile ‘İktisadi, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Milletlerarası Sözleşme’sini kabul etmiştir. BM self determinasyon hakkının önemini vurgulamak için her iki sözleşmenin 1. maddelerinde hakka yer vermiştir. Her iki sözleşmenin ortak 1. maddelerinin ilk fıkrası şöyledir: “Bütün halklar

kendi kaderlerini tayin etmek hakkına sahiptirler. Bu hak uyarınca kendi siyasal statülerini serbestçe oluştururlar ve ekonomik, sosyal ve kültürel

gelişmelerini serbestçe sağlarlar.”41 Self determinasyon hakkı böylece

bir insan hakkına dönüşmüştür. İkiz Sözleşmeler 1976 yılında yürürlüğe girerek onaylayan taraflar bakımından bağlayıcılık kazanmış ve böylece self determinasyonun hukuki bağlayıcılığı güçlenmiştir.42 Ian Brownlie, İkiz Sözleşme hükümlerini buyurucu normlar olarak ele almaktadır.

40

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 51; Türkiye’nin Kıbrıs’taki görüşü ise, BM’nin bu temel anlayışına ters düşmektedir. Ankara’nın tezine göre self determinasyon, Kıbrıs’taki Türk ve Yunan Halkları’na ayrı ayrı uygulanmalıdır. Ancak bu tez BM’de hiçbir zaman kabul görmemiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından bu nedenle tanınmamıştır. Bkz. Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, s. 152-153.

41

Aslan Gündüz, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlar Hakkında Temel Metinler, 2. Baskı, İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım Aş., 1994 s. 195.

42

Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, s. 150; Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 51.

(17)

sömürgecilik bağlamında bu yorum doğrudur. Ancak ilkenin bütün ihtimali görünümleri çerçevesinde bu kadar kesin bir yorum yapılamaz.43 Bunun nedeni büyük ölçüde hakkın sahibi olduğu referansı verilen ‘halk’ın uluslararası hukukun hiçbir yerinde tanımlanmamış olmasıdır.

İkiz Sözleşmeler’in 1. maddeleri, tüm halklar demekte ancak bu halkların kimler olabileceğine dair bir açıklama ve kritere yer vermemektedir. Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin hazırlık çalışmaları, ‘tüm halklar’ ifadesinin bilinçli olarak tercih edildiğini göstermektedir. Hazırlık çalışmalarında açıkça ifade edildiği üzere, buradaki tüm halklar ifadesi sadece BM belgelerinde sıkça kullanılan, sömürü, yabancı boyunduruğu veya hakimiyeti altındaki halkları değil, bağımsız bir devlette yaşayan halkları da kapsamına almaktadır. Böylelikle evrensel bir hak ortaya çıkmaktadır.44 Ancak Sözleşmeler’i yorumlayan görüşlere bakıldığında, İkiz Sözleşmeler’in 1. maddesindeki halk sözcüğünün, bir ülkedeki halkın tümünü ifade ettiği belirtilmektedir. Yoksa bir ülke halkının şu ya da bu ölçüte göre geri kalan nüfusundan ayrılan bir bölümü anlamına gelmemektedir.

İkiz Sözleşmeler’in asıl önemi, self determinasyonun içsel yönüne olan katkısıdır. Halkların bağımsız devletlerini kurma ve başka bir devletle birleşme hakkının yanında, kendi siyasal statülerini özgürce oluşturma ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini sağlama haklarını da tanımaktadır. Bu, tüm halkın temsil edildiği ve bireysel temel insan haklarının tanınıp korunduğu bir rejimin varlığı anlamına gelir. Kısaca halkın ve bireylerin normatif anlamı ile demokratik bir rejimde yaşama hakkını ifade eder ve bu hak devlete de bu hakkın gerçekleştirilmesi yönünde bir yükümlülük yükler. Bu hakla bağlantılı olan 25/b. maddesinde, “Genel, eşit, ve gizli oyla belli dönemlerde

yapılan, seçmenlerin iradelerini özgürce ortaya koymalarını garanti eden gerçek seçimlerde oy kullanma ve seçilme” hakkından söz edilmektedir.

43

Ian Brownlie, Principles of Public International Law, Oxford University Press, 1990, s. 513’ten aktaran Kirgis, The Degrees of Self-Determination in the United Nations Era, s. 305. Brownlie ayrıca ilkenin kesin sonuçlarının henüz tam olarak ortaya çıkmadığını belirtmektedir. bkz. Kirgis, The Degrees of Self-Determination in the United Nations Era, s. 305, dpn. 12.

44

Olgun Akbulut, Barış İçinde Yaşamanın Hukuki Zemini, İstanbul: XII Levha Yayıncılık, 2008, s. 263.

(18)

Sözleşmeler, self determinasyon kavramını genişleterek, onun içsel demokratik yönünü ortaya çıkartmıştır.45

BM’nin 1966 tarihli İkiz Sözleşmeleri, tüm eksikliklerine rağmen self determinasyon hakkını demokratik değerler temelli içsel boyutu ile birlikte sömürge halklarının dışına doğru genişleterek bazı ilerlemelerin kaynağı olmuştur.

4. Devletler Arasında Birleşmiş Milletler Antlaşması’na Uygun Şekilde Dostane Münasebetler Kurmaya ve İşbirliği Yapmaya Dair Uluslararası Hukuk İlkeleri Hakkında Bildiri

Genel Kurul’un 24 Ekim 1970 tarihinde görüş birliği ile kabul ettiği 2625 (XXV) sayılı Bildirinin ‘Eşit Haklar ve Halkların Self-Determinasyonu İlkesi’ başlıklı bölümünde: “(1)Tüm halkların dışardan

herhangi bir karışmaya maruz kalmaksızın, kendi siyasal statüsünü saptamaya ve kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmesini sürdürmeye hakkı vardır… her devletin bu hakka saygı göstermek görevidir. (2) Sömürgeciliğe süratle son vermek amacı ile tüm devletler, self determinasyonun gerçekleşmesi için çalışacaklar ve BM’de yardımcı olacaklardır” denilmektedir.

Özellikle 1. husus, İkiz Sözleşmeler’deki tüm halklar ifadesini yinelemiştir. Üstelik bunu sömürgecilik ile ilgili ifadelerden önce belirtmiştir. Batının baskısı sonucu46 Genel Kurul, 1970’de kavramı,

45

Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, s. 154-156; Gündüz, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlar Hakkında Temel Metinler, s. 202.

46

Self determinasyon hakkı, BM Antlaşması’na SSCB ve eski sömürgelerin desteği ile girmişti. SSCB’nin ısrarının nedeni, o dönemde halen Batılı Devletlerin yönetiminde yer alan sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuşması ile Batı kampının güç kaybedebileceği beklentisiydi. Nitekim görüldüğü üzere 1960 Bildirisi ile sömürge yönetimlerine son verme süreci başladı. 1966 İkiz Sözleşmeleri ve 1970 Bildirisi Batı’nın karşı hamlesi olarak değerlendirilebilir. Sömürgeciliğin tasfiyesi sürecine girilmesine rağmen self determinasyona ilişkin taleplerin hızında bir azalma görülmemiştir. Bunda sadece eski sömürgelerin değil, özellikle Belçika’nın rolü bulunmaktadır. 1966 Sözleşmelerinin hazırlığı çerçevesinde bu devletler, 1950’li yıllardan itibaren self determinasyonun sınırsız olarak formüle edilmesini ve bu şekilde bütün halklar için geçerli olmasında ısrar etmiştir. Bunun nedeni Arsava’nın belirttiği gibi, “birçok halkın bağımsızlığa ilişkin gerçekleşmemiş arzularına duyulan saygı değil, daha çok cumhuriyetleri

(19)

sömürgecilik bağlamının ötesine doğru genişletmiştir. 1970 tarihli Bildiri’nin self determinasyon ile ilgili kısmında: “Egemen ve bağımsız

bir Devletin Kurulması, serbest bir şekilde bağımsız bir devletle birleşme veya bütünleşme, veya bir halkın serbestçe tayin ettiği diğer herhangi bir siyasi statüye kavuşması, o halkın kendi kaderini tayin etme hakkının uygulanmasını teşkil eder”47 denilerek self determinasyonun seçenekleri belirtilmiştir.

Ancak Bildiri’nin devam eden paragraflarında: “Yukarıdaki

paragraflarda yer alan hiçbir hüküm, yukarıda tarif edilen eşit haklara ve kendi kaderini tayin etme ilkesine uygun şekilde hareket eden ve böylece ülkeye ait bütün halkı, ırk, inanç veya renk ayırımı yapmadan, temsil eden bir hükümete sahip olan egemen ve bağımsız Devletleri parçalayacak veya ülkesel bütünlüğüne veya siyasi birliğine tamamen veya kısmen zarar verecek olan herhangi bir harekete izin verecek veya

teşkil edecek şekilde yorumlanmayacaktır”48 denilerek self determinasyon

hakkına bir sınırlama getirilmiştir. Bildiri bir devletin parçalanmasına izin verecek veya teşvik edecek herhangi bir teşebbüse müsaade etmemektedir. Ancak bu kısıtlama bir yoruma göre ‘içsel self determinasyon’ kavramına bağlanmıştır. Bu nedenle, bu kısıtlama ülkeye ait bütün halkı, ırk, inanç veya renk ayırımı yapmadan temsil eden bir hükümete referans vermektedir.49

Bu kısıtlama, Genel Kurul’un 1960’taki formülasyonundan çok farklıdır. Genel Kurul 1960’ta şöyle demekteydi: “Bir ülkenin milli

birliğininin veya ülke bütünlüğünün kısmen veya tamamen bozulmasını amaçlayan herhangi bir teşebbüs, BM Antlaşmasının amaç ve ilkeleri ile

sömürge olarak görülen ve dolayısıyla self determinasyonun süjesi olarak bağımsızlık hakkına sahip olduğu düşünülen Sovyetler Birliğine ve heterojen nüfuslu yeni üçüncü dünya devletlerine karşı bir tehdit potansiyeli yaratma iradesiydi”. Arsava, Halkların Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkının Tarihçesi ve Günümüzde Getirdiği Problemler, s. 397-398; Batılı Devletler ve SSCB arasındaki siyasi gerilimin ayrıntıları için bkz. Emerson, Sömürgelerin Uluslaşması Asya ve Afrika Halklarının Ortaya Çıkışları, s. 289-299.

47

Gündüz, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlar Hakkında Temel Metinler, s. 55.

48

Gündüz, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlar Hakkında Temel Metinler, s. 55.

49

(20)

bağdaşmaz.”50 Genel Kurul’un 1960 ve 1970 formülasyonları arasındaki çarpıcı farklılık dikkate alındığında 1970’ten bu yana bir halkın, tam temsili bir forma sahip olmayan mevcut bir devletten veya en azından hükümetinin, herhangi bir ırk, inanç veya renkten insanları siyasi temsilden dışladığı bir devletten, bu halk, (self determinasyon ve ayrılma) hakkını ileri sürdüğünde ve tanımlanmış bir toprak üzerinde hak iddia ettiğinde, ayrılma hakkı olabileceğini akla getirmektedir.51

5. 1993 Viyana Bildirisi ve Eylem Programı

İnsan haklarına ilişkin 1993 BM Dünya Konferansı’nda ortaya çıkan Viyana Bildirisi’nde hükümetin ülkeye ait bütün halkı temsil etmesi gerektiği ile ilgili ifade defalarca vurgulanmıştır. Viyana Bildirisi sadece

“ülkeye bağlı olan bütün halkı, hiçbir ayrım biçimi olmadan temsil eden hükümetlere”52 karşı self determinasyon hakkının ileri sürülemeyeceğini belirtmektedir. 1993 Viyana Bildirisi ile birlikte, self determinasyon hakkı genişlemiş gözükmektedir. Buna göre, bu hak, halkın temsilcisi olmayan bir hükümete karşı ileri sürülebilecektir. Ve bu halk, 1970 Bildirisi’nde olduğu gibi sadece ırk, inanç ve renk bakımından değil, diğer karakteristik özellikleri nedeni ile de politik temsilden dışlanmış bir halk olabilir.

6. Soğuk Savaş Sonrası

Self determinasyon hakkının statüsü, 1966’dan 1989-1991 periyodunda Doğu Avrupadaki Komünist Düzenin çözülüşüne kadar -1970 Bildirisine bağlı olarak yapılabilecek genişletici yoruma rağmen- stabil kalmıştır. Neredeyse somut olarak Avrupalı sömürge yönetimlerinden bağımsızlaşma hakkı olarak sınırlanmıştır. Bu hak pratikte, BM sözleşme ve bildirgelerinde kendisine atfedilen anlamdan ve önemden daha dar yorumlanmıştır. Ve uluslararası sistemin istikranın korunması amacı eksik olsa da başarılmıştır. Ancak BM’nin anti-sömürgeci mücadeleyi meşrulaştırması, eski sömürge yönetimleri altında yaşayan hoşnutsuz insanları içinde yaşadıkları devletlere karşı isyan

50

Gündüz, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlar Hakkında Temel Metinler, s. 188.

51

Ayrıca bkz. Naz Çavuşoğlu, Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Azınlık Hakları, İstanbul: Bilim Yayınları, 1999, s. 45.

52

Viyana Bildirisi ve Eylem Programı, 1. Bölüm, 2. Paragraf, UN Doc. A/CONF.157/24 (pt. I) (1993).

(21)

etmeleri ve azınlık ulusları (Québecliler, İrlandalılar, İskoçlar, Galliler, Bretonlar, Korsikalılar, Basklılar, Katanlanlar, Kürtler vd.) sınırları içinde yaşadıkları devletlerine karşı farklı anlamlarda ve biçimlerde self determinasyon hakkını ileri sürmeleri konusunda cesaretlendirmiştir.53

Devletler ve uluslar arasındaki çatışmayı yansıtan self determinasyon talepleri, soğuk savaş dönemi boyunca süper güçler arasındaki denge nedeni ile kontrol altında tutulabilmiştir. Ancak SSCB’nin dağılması ile Baltık Devletleri (Estonya, Litvanya, Letonya) bağımsızlık ilan ettiler. Bu ülkeler görece yakın zamanlarda Sovyet Ülkesi’ne katılmış olsalar da bu katılmanın meşruluğu Batı tarafından hiçbir zaman onaylanmamıştır. Batılıların gözünde bu devletlerin Sovyet Birliği’nden ayrılmaları teknik olarak ayrılma olarak görülmemiştir. Baltık Ülkeleri’nin tanınması ile SSCB dağıldı. Yugoslavya krizinde uluslararası toplumun ilk cevabı temkinliydi ve Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünün korunması gerektiği yönündeydi. Fakat olaylar, Freeman’ın deyimi ile ‘dogma’yı hızlıca defetti ve Yugoslavya korkunç bir iç savaşa sürüklendi. Post-Komünist yeni dünya düzeni ayrılıkçı kargaşanın bataklığına dönüştü. Uluslararası toplumun self determinasyon politikası bu süreçte çözüm üretememişti.54

7. Ara Değerlendirme

BM bünyesinde kabul edilen sözleşmeler ve ilan edilen bildirgelerin muhtemelen bir opinio juris’i yansıttığı dikkate alınırsa, uluslararası hukukta self determinasyon hakkı ile ilgili şu kısa değerlendirmeyi yapabiliriz:

Self determinasyon Milletler Cemiyeti zamanında bir siyasal ilke olarak ileri sürülmüş, daha sonra Birleşmiş Milletler döneminin başlaması ve ilk aşamada sömürgeciliğin tasfiyesi çalışmaları ile birlikte yükümlülük doğuran bir hakka dönüşmüştür. İkiz Sözleşmeler ile self determinasyonun temel insan hakları ve demokratik seçimlerle bağlantılı olan içsel boyutu ortaya çıkmış, hem 1966’da kabul edilen İkiz Sözleşmeler’le hem de 1970 Bildirisi ile self determinasyon hakkı sömürge halklarının dışına doğru genişleyerek bütün halkları kapsamına almıştır. 1970 Bildirisi’nde ayrıca hükümetlerin ülkelerindeki tüm halkı

53

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 52.

54

Freeman, The Right to National Self-Determination: Ethical Problems and Practical Solutions, s. 52.

(22)

ırk, inanç ve din ayrımı olmadan temsil etmemeleri durumunda -a contrario yoruma göre- self determinasyon hakkının ortaya çıkacağı belirtilmiştir. 1993 Viyana Bildirisi ise hükümetlerin ülkelerindeki halkı temsil sorumluluğunu genişletmiştir.

Belirtilen bütün bu enstrümanlar dikkate alındığında self determinasyonun görünümleri ise farklı olabilecektir. Bu bağlamda sınırlı ve (belli koşullarda ortaya çıkabilen) ayrılma hakkı, self determinasyon hakkının görünümlerinden sadece birisidir. Kirgis’in sınıflandırması takip edilerek aşağıda en fazla öne çıkanlar belirtilmiştir. Doğal olarak, bazıları, halk ve self-determinasyon kavramlarının ne anlama geldiği üzerine mevcut anlaşmazlıklar nedeniyle biraz çelişkili görülebilir.

1. Afrika, Asya ve Karayiplerde görüldüğü üzere sömürge yönetiminden özgürleşme hakkı olarak

2. 1’in tersi olarak Porto Riko örneğinde görüldüğü gibi belirli bir toprakta yerleşik bir halkın eğer gerçek iradelerini gösteriyorsa bağımlı kalmaya devam etme hakkı.

3. Eski Sovyetler Birliği ve Çekoslovakya örneklerinde görüldüğü üzere bir devletin barışçıl yollarla sona erdirilerek eski devletin toprakları üzerinde yeni devletlerin oluşturulması hakkı olarak. Eski Yugoslavya toprakları üzerinde ortaya çıkan yeni devletler ise Sırbistan ve Karadağ’ın birbirinden ayrılması vakıası dışında, iç savaş sonucu olarak gerçekleşmişti.

4. Bangladeş ve Eritre vakıalarında olduğu gibi çatışmacı bir ayrılma hakkı biçiminde

5. Almanya örneğinde olduğu gibi ayrılmış devletlerin tekrar birleşme hakkı olarak

6. Bir konfederasyon içindeki özerk bölgede toprak temelinde veya ortak etnik köken, din ve dil bağları ile oluşmuş gruplar için ayrılmaya varmayan sınırlı otonomi hakkı olarak

7. Büyük bir politik birim içindeki azınlıkların, ‘BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Milletlerarası Sözleşmesi’nin 27. maddesinde ve BM Genel Kurulu’nun 1992 ‘Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Haklarına İlişkin Bildirisi’nde belirtildiği biçimi ile azınlık hakları olarak

(23)

8. Haiti örneğinde olduğu gibi, içsel self-determinasyon, yani kendi yönetim biçimini seçme özgürlüğü ya da daha dar anlamı ile demokratik yönetim hakkı olarak55

Bunlardan hangilerinin uluslararası hukuk açısından gerçekten hak olarak nitelendirildikleri, hangilerinin sadece bazı grupların emellerini yansıttıkları sorgulanabilir. Apartheid dahil, yabancı sömürge yönetiminden özgürleşmenin bir uluslararası hukuk kuralı olduğu açıktır.56 Diğerleri için aynı açıklıkta bir uluslararası hukuk kuralının varlığı ileri sürülemez. Bunların hukuksal statüleri değişkendir. Zira self-determinasyon hakkı kompleks bir analiz gerektirmektedir ve bu hakka ilişkin her bir iddia, kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir.

Genel Kurul’un 1970 ve 1993 Viyana Bildirileri’ne bakılarak da bazı değerlendirmelerde bulunabilir. Self determinasyonun en istikrarsızlaştırıcı formu olan devletin parçalanmasına, yani tek taraflı ayrılmaya ilişkin teşebbüsleri reddeden kısıtlama, demokratik hükümetin en azından devletin ülkesinde yaşayan her ırktan, inançtan ve renkten insanları ayrım yapmadan temsil etmesi ile bağlantılıdır. Hatta 1993 Bildirisine göre devletin ülkeye bağlı tüm insanları herhangi bir ayrım olmadan temsil edebilmesine bağlıdır. Ayrılma, self determinasyon skalasında en mütevazi olandan en aşırı olana doğru -yukarıda- sıralanan taleplerin en uç noktasındadır. Daha da ötesi, taleplerin bir derecesi olduğu gibi, temsili hükümetlerin de diktatörlüklerden en kapsayıcı demokratik yönetimlere varan dereceleri vardır. Bu nedenle self determinasyon kapsamındaki farklı taleplerin meşruluk dereceleri, hükümetin halkı temsil derecesine/orantısına bağlıdır. Bir tarafta hükümetin temsil kabiliyeti ve diğer tarafta self determinasyon talepleri ile ortaya çıkan ve uluslararası toplumun tolere edebileceği istikrarsızlığın derecesi arasında ters bir ilişki vardır. Eğer hükümet kapsayıcılık ve normatif değerler açısından demokrasi skalasının en üst seviyesinde ise uluslararası toplumun güvenini elde edecek tek self determinasyon, minimal düzeyde istikrarsızlık doğuracak talepler olabilir.

55

Egemen olmayan otonomi, azınlık hakları ve mevcut bir devlete katılma gibi bazı kavramlar veya uygulamalar self determinasyonun inkarından ziyade onun türleri olarak görülebilir. Bkz. Michla Pomerance, Self Determination in Law and Practice, Springer, 1982, s. 3, 25-26’dan aktaran Kirgis, The Degrees of Self-Determination in the United Nations Era, s. 307.

56

Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, s. 155.

(24)

Eğer hükümet kabul edilemez derecede aşırı bir biçimde toplumun bütün unsurlarını temsil kabiliyetinden yoksunsa daha fazla istikrarsızlık yaratma potansiyeli olan self determinasyon talepleri kabul edilebilecektir.57

Bu tabloda halkın ve taleplerinin temsil edildiği bir demokrasiden ayrılma hakkı, self determinasyon hakkının meşru bir uygulaması olarak görünmeyecektir, fakat bir demokrasi içindeki yerli grupların kendi dillerini kullanmaları ve baskıcı olmayan kültürel pratiklerine uygun yaşama istekleri, her zaman için self determinasyon kapsamında olmasa da tanınmalıdır. Bunun tersine, bir dikta rejimi altında yaşamak durumunda kalan grupların ayrılma talebi meşru bir talep olarak görülebilir. Bu anlamda bütün ayrılma taleplerinin her zaman istikrarsızlık yaratacağı söylenemez. Ayrılma talebinin yaratacağı istikrarsızlık, ayrılıkçı grubun ülke bütününden ayırmak istediği topraklar üzerindeki tarihsel iddialarının inandırıcılığına bağlıdır.58

Self determinasyon hakkı, tek boyutlu olmayan, hak talebini ortaya çıkaran faktörlerin kombinasyonuna bağlı değişkenlik gösteren bir haktır. Bu faktörlerin en önemlileri, çevresindeki bütün koşulları hesaba katarak self determinasyon talebinin neden olabileceği istikrarsızlık ve sorumlu bir hükümetin ülkesinde yaşayan halkı temsil kabiliyetinin derecesidir. Eğer hükümet ciddi biçimde temsil edici bir nitelikte değilse, uluslararası toplum ciddi istikrarsızlık yaratabilecek self determinasyon taleplerini bile meşru görebilir.59

IV. SELF DETERMİNASYON HAKKININ BOYUTLARI

Daha önce de belirtildiği gibi günümüz uluslararası hukuku, bir insan topluluğunun haklarını ‘halkların kendi kaderlerini tayin hakkı’ ilkesine dayanarak kullanacağını kabul etmektedir. İkiz Sözleşmeler’le başlayan dönem uluslararası hukukunun yorumunu da dikkate aldığımızda self determinasyon ilkesinin/hakkının iki boyutlu bir kavram olduğu görülmektedir60: Devlet içinde yaşayan grubun ‘ayrılarak’ yeni bir

57 Kirgis, The Degrees of Self-Determination in the United Nations Era, s. 308. 58 Kirgis, The Degrees of Self-Determination in the United Nations Era, s. 308. 59 Kirgis, The Degrees of Self-Determination in the United Nations Era, s. 310. 60

Pazarcı, Uluslararası Hukuk, s. 141. Uluslararası hukuk metinleri aslında self determinasyonu iç ve dış self determinasyon biçiminde bir bölünmeye tabi tutmaz. Dolayısı ile iç self determinasyon kavramı, self determinasyon

(25)

devlet şeklinde örgütlenebilmesi talebi olarak ortaya çıkan ‘dışsal self determinasyon hakkı’ ve ayrılma söz konusu olmadan ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimini yaşadığı ülke içinde sağlama imkanına sahip olma anlamında ‘içsel self determinasyon hakkı’.61 Yukarıda anlatıldığı üzere bazı yorumlara göre günümüz uluslararası hukuku, halkların iç self determinasyon hakkı ihlal edildiğinde, dış self determinasyon hakkının kullanılmasına imkan vermektedir. Tanınmaması veya ağır bir şekilde ihlal edilmesi dış self determinasyon iddiasının nedenlerinden birisi olduğu için önce iç self determinasyon kavramı incelenecektir.

A. İç Self Determinasyon

İç self determinasyon, bir halkın devletin iç örgütlenmesinde dilediği yönetim biçimini herhangi bir dış baskı olmadan seçebilmesine ilişkin hakkını ifade eder. Bu hak özellikle siyasal yönetim biçimi ile bağlantılandırılmaktadır. Başka bir deyişle bu hak öncelikle, devlet ve hükümet biçimlerinin saptanmasında halkların özgür olduğunu vurgular.62 Siyasal yönetim biçimi yanında, toplumsal, ekonomik ve kültürel sistemi seçebilme hakkını da içerir.63 Self determinasyon hakkının içerdiği demokrasi unsuru muvacehesinde insanlar ne tür bir devlete tarafından yönetilmek istediklerini karara bağlayabilmektedir. İç self determinasyona sahip olan bir halk iç işlerini, devlet ve hükümet

ile ilgili geleneksel yazının bir parçası değildir. Ancak, Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Milletlerarası Sözleşme hükümlerine göre kurulan İnsan Hakları Komitesince self determinasyonun iç boyutu üzerinde önemle durulmuştur. Ayrıca, uluslararası hukukçu, siyasetçi ve bilim adamları tarafından da self determinasyon yerine getirildikten sonra dahi demokratik rejimin önemini vurgulamak için iç self determinasyon kavramı kullanılmkatadır. Batılı ülkeler de kendi demokratik nosyonlarını yansıttığı için iç self determinasyon kavramını tercih etmektedirler. Mustafa Şahin, Avrupa Birliğinin Self-Determinasyon Politikası, Ankara: Nobel Yayın Dağıtım, 2000, s. 39.

61

Akbulut, Barış İçinde Yaşamanın Hukuki Zemini, s. 261.

62

Ancak self determinasyon hakkı giderek ekonomik bir içerik de kazanmış ve halkların oluşturdukları devlet örgütlenmeleri vasıtası ile doğal kaynaklar üzerindeki sürekli egemenliklerinin self determinasyon hakkının bir parçası olduğu gerek BM Genel Kurulunca gerekse de öğreti de kabul edilmektedir. Pazarcı, Uluslararası Hukuk, s. 141-142.

63

Baskın Oran, Küreselleşme ve Azınlıklar, 4. Basım, Ankara, İmaj Yayınevi, 2001, s. 108.

(26)

şeklini istediği gibi şekillendirebilir, hatta bir yoruma göre yönetiminde antidemokratik unsurları öngörebilir veya muhafaza edebilir.64 Devlet ve hükümet biçimi veya antidemokratik unsurlara yer verebilme iktidarı anlamında iç self determinasyonun bu kavranışı etnik, dinsel, dilsel vb. yönlerden homojen toplumlarda bir sorun yaratmayabilir. Ancak iç self determinasyonun özellikle azınlık grupları açısından insan hakları ve kendi kendini yönetim ile bağlantısı vardır. Devletin sınırları içerisinde farklı ulusal, etnik, dinsel veya kültürel özelliklerinden dolayı azınlık grupları varsa, bu grupların iç self determinasyonu, belli bazı azınlık/kültürel haklarının tanınmasına ve bir dereceye kadar yönetsel otonomiye sahip olmalarına bağlıdır.65 Demokratik yönetim biçiminin geliştirilmesi, siyasi katılım ve demokratik haklar iç self determinasyonun tecrübe edilmesini sağlar.66 İç self determinasyonu inkar eden ve demokratik katılım yollarını sürekli olarak kapalı tutmakta ısrar eden devletlerden ayrılma talebi ortaya çıkacaktır. Özellikle 1966 tarihli İkiz Sözleşmeler’le başlayan dönemle birlikte bu türden ayrılma taleplerinin meşruluğu daha fazla kabul görebilir. Bu bağlamda azınlık grupları açısından iç self determinasyonun, ayrılmayı ikame edici bir özelliği olduğu söylenebilir. Temel haklar ve -koşullara göre- otonomi tanındığında, artık ayrılma formunda dış self determinasyona gerek kalmayacağı varsayılabilir. Ancak sadece otonomi olarak nitelendirilen iç self determinasyona sahip olan bir halk tam egemen olmadığından, iç self determinasyon, ayrılmanın gündeme gelmesi için gerekli olan bazı koşulların oluşumunda bir aşama olabilir.67

B. Dış Self Determinasyon - Ayrılma Hakkı

Self determinasyon ilkesinin ikinci yanı ise bir halkın bağımsız bir devlet kurmak, özgür ortaklık ve dilediği bir devlete bağlanabilmeyi

64

Arsava, Halkların Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkının Tarihçesi ve Günümüzde Getirdiği Problemler, s. 389.

65

Azınlıkların yönetime katılması ve (azınlık) haklarının korunmasını self determinasyonun bir formu olarak görmeyen temkinli yazarlar bile son tahlilde gerekirse azınlıklara otonomi verilebilmesini onaylamaktadır. Bkz. Karaosmanoğlu, Kendi Kaderini Tayin, Ülke Bütünlüğü, Uluslararası İstikrar Ve Demokrasi, s. 155.

66

Şahin, Avrupa Birliğinin Self-Determinasyon Politikası, s. 39; Çavuşoğlu, Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Azınlık Hakları, s. 47.

67

Arsava, Halkların Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkının Tarihçesi ve Günümüzde Getirdiği Problemler, s. 390.

Şekil

Updating...

Referanslar

Updating...

Benzer konular :