B. ESERE MAHSÛS BÂB BAŞLIKLARI

1. Sufilerin Ahlâkı, Hâlleri ve Mücâhedeleri

diğer tasavvuf klasiklerinde hikmete dair bir başlığın yer almaması da, bu bağlamda Sîrcânî’nin eserini ön plana çıkarmaktadır.

işaret eder mahiyettedir. Bu anlamda Sîrcânî, Serrâc’ın söz konusu görüşünü delillendirecek önemli örnekleri bir araya getirip paylaşmıştır.

Sîrcânî’nin bu bölümde naklettiği sözler, sûfîlerin yaşam tarzı ve dindarlıklarıyla ilgili dikkate değer ipuçları taşımaktadır. Mümkün olduğunca az yemek, uyku veya istirahati en aza indirmek, daima abdestli ve zikir halinde bulunmak, her fırsatta hac veya umre ibadetini –çok zorlu şartlar altında bile olsa- edâ etmek, giyime gerekenden fazla ihtimam göstermemek ve elde avuçta olanı mü’minlere infâk etmek söz konusu hususlardandır. Görüldüğü üzere bu sayılanlar farz değil gönüllülük esasına dayalı, aynı zamanda her insanın kaldıramayacağı ve nefsine ağır gelecek olan uygulamalardır.

Sûfîler nezdinde ise her anı ibadet şuuruyla geçen böyle bir yaşam tarzı bir yönteme dönüşerek, en yüce ilmin anahtarı mesabesine yükselmiştir. Onlara göre tasavvufun zorlu yolunda ihlâsla sebat eden kimseye semâvâtın kapısı açılacak; bu kişi en yüce makâm hakkında bilgi sahibi olacaktır.

Konuyu örneklemesi açısından Sîrcânî’nin naklettiği bazı sözleri kısaca özetlemek faydalı olacaktır. Az yemek veya az uyumakla ilgili olarak verilen örneklerden biri, Ebû Hamza’ya aittir. Ebû Hamza, Ebû Ubeyd ile çoğu zaman yemeyip içmeden birlikte kaldıklarından, hatta açlıktan ağızlarının kokusuna sineklerin üşüştüğünden bahsetmiştir. Yine Ebû Turâb en-Nahşebî’nin, tek başına çölde inzivâya çekildiğinde yalnızca bir kez yemek yediği, Sehl b. Abdullah’ın on beş günde bir ağzına lokma girdiği hikâye edilmiştir. Bazı sûfîlerinse bununla da yetinmeyip dinlenmeyi veya istirahati kendilerine haram kıldıkları görülmektedir. Bu meyanda “sırtını bir duvara yaslamamak” veya “ömrü boyunca ayağını uzatmamış olmak” bahsi geçen tutumları anlatmak için kullanılan ifadelerdir. Bunun en ağır örneklerinden biriyse Cüneyd-i Bağdâdî’nin, mürşidi Serî es-Sekâti’nin yalnızca ölüm anında yatağa uzandığını bildirmesidir. Sûfîlerin mümkün olduğunca az yemek ve az dinlenmek gibi davranışlarının sebebi ise, nefislerinin arzularına muhâlif hareket etmek ve bu sûretle nefis tezkiyesini gerçekleştirmektir.

Tasavvuf erbâbının ibadet hayatı ise oldukça yoğundur. Çoğunun Kâbe’yi defalarca ziyaret ettikleri veya haccettikleri rivâyet edilir. Mesela Ali er-Râzî Nişabur’dan yola çıkıp her seferinde tekrar ihrama girmek suretiyle elli küsür kez umre yapmıştır. Yine Ebû Amr ez-Zeccâcî, Mekke’de bulunduğu süre zarfında her gün üç kez umre ibadetini edâ etmiş; her üç günde bir yemek yemiş ve yetmiş küsürüncü

vakfesinde ahirete göçmüştür. Hasan el-Kazzâz ed-Dîneverî ise yalın ayak ve başı açık bir şekilde geçirdiği yolculukla tam on iki kez haccetmiştir. Mutasavvıfların Kur’ân’ı hatmetme, namaz kılma veya zikirle meşgul olma konularında da birbirleriyle yarıştıkları görülmektedir. Kimi İbn Atâ gibi her gün bir kez Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş; kimi de Hallâc-ı Mansûr gibi zindanda eli ayağı bağlı olduğu halde, her gece bin rekât namaz kılmaktan vazgeçmemiştir. Ebû Hüseyn en-Nûrî’nin, “Nûrî” lakabı almasının hikâyesi de mânidârdır. O, çöldeki zâviyesinde öylesine ibadete adanmıştır ki kendisini merak edip yaşadığından emin olmak için zâviyeye gelenler, oradan bir ışık saçıldığını hayretle izlemişlerdir. Bu olaydan sonra da kendisi “Nûrî” olarak çağrılmıştır.

Tasavvuf yolcularının, Rabb’leri ile aralarına mesafe koyabilecek her şeyi bir kenara ittikleri malûmdur. Bu bağlamda onlar giyim-kuşamı da bir hicâp olarak görmüş ve öteki dünyaya giderken yanlarında ağırlık olmasını istememişlerdir. Çoğu sûfî, hayatını tek bir kıyafet ile geçirmiştir. Ebû Sa’îd’in anlattığı bir hikâye, tasavvufta giyim-kuşamla ilgili sünneti gayet güzel örneklemektedir. Ebû Sa’îd el-Harrâz bir gece, vefat eden oğlunu rüyasında görmüş ve ondan nasihat istemiştir. Oğlu onun bu isteği üzerine şöyle demiştir: “Babacığım, Allah ile arana bir gömleğin bile girmesine izin verme!” Rivâyete göre o günden sonra Ebû Sa’îd, otuz sene boyunca (dikişli) gömlek giymemiştir. 233

Kitâbü’l-Beyâz ve’s-Sevâd’daki bu bölümü önemli kılan bir diğer husus ise

“infâk” başlığı verilebilecek son kısmıdır. Burada, sûfîlerin dünya malına dair ellerinde bulunan her ne varsa, mü’minlere dağıtmalarını hikâye eden rivâyetler bir arada sunulmuştur. Sîrcânî’nin infâk konusuna ayrıca yer vermiş olması, bu konuya atfettiği önemden kaynaklanmıştır. Gerçekten sûfîlerin, şeriatın tavsiye ettiği sınırı genişleterek mallarının belli bir bölümünü değil, tamamını dağıtmaları değerli bir davranıştır. Onlar dünya malını, seyr ü sülûkta ellerini ve gözlerini bağlayan bir engel olarak görmüşlerdir. Bunun yanı sıra mü’minleri kendi nefislerine tercih etmiş olmaları, onları tüm varlıklarını infâk etmeye sevketmiştir. Bu durumu gönüllü olarak tercih etmeleri de yine mutasavvıfların bir özelliğidir. Câfer-i Sâdık ve Şakîk-i Belhî arasında geçen meşhur diyalog, tasavvufta infâk kavramının mahiyetine ışık tutmaktadır. Hikâyeye göre Şakîk-i Belhî, Cafer-i Sâdık’a fütüvvetin ne olduğunu sorar. Câfer-i Sâdık bu       

233 Sîrcânî, a.g.e., T.N., s. 10-17.

soruyu önce kendisinin cevaplamasını isteyince de fütüvvetin, verilince şükretmek verilmeyince de sabretmek olduğunu söyler. Bunun üzerine Câfer-i Sâdık şöyle karşılık verir: “Bunu Medine’nin köpekleri de yapıyor. Asıl fütüvvet verilince dağıtmak, verilmeyince şükretmektir.” 234

Yukarıdaki diyalog sabır ve şükürle alakalı olduğu gibi, infâk ve îsâr kavramlarının da tasavvuf terminolojisindeki anlamlarının güzel bir örneğidir. Sûfîler Allah’tan gayrı her şeyin hakikati perdelediğini bildikleri için, mal ve mülke değer vermeyerek, bir an önce ellerinden çıkarmak için uğraşmışlardır. Kendilerine farz kılınmadığı halde, tamamen gönüllü bir şekilde bulduklarını infâk etmeleri, bu suretle ilahî marifete daha da yakınlaşacaklarına inanmalarıyla ilgilidir. Tasavvuf erbâbının bu inancını örnekleyen rivâyetler diğer klasik eserlerde dağınık şekilde bulunmakla birlikte, Kitâbü’l-Beyâz ve’s-Sevâd’da özel bir başlık altında derlenerek paylaşılmıştır.

Mala değer vermeme ve infâk etmeyle ilgili aktarılan sözlerden bazıları şu şekildedir:

“Ahmed b. Hadraveyh tevbe edip tasavvuf yoluna girdiğinde, tüm varlığını kâğıtlara yazarak fakirlerin başından aşağı atmış; onlar da tek tek yakalamıştı.

Kâğıtları yakalayabilen kimseye, üzerinde ne yazılıysa onu bağışlamıştı.”

“Ebû Ali er-Rûzbârî elindeki altmış bin dinarın hepsini infâk etmiş; ayağına giyecek çarığı bile kalmamıştı. Bu yüzden Mekke’ye çarıksız ve başı açık bir şekilde seyahat etmişti.”

“Ebû Bekr b. Ebû Sa’dân şöyle demişti: İbnü’l-Bennâ el-Mısrî tevbe ettiğinde elli bin dinarı üç ayda infâk etti. Ondan sonra da kendini sûfîlere hizmet etmeye adadı.”

“Sehl b. Abdullah et-Tusterî’nin geliri günlük bin dirhem idi. Tasavvufa intisab ettikten sonra kendisine hiç bir şey kalmayacak şekilde, tüm varlığını fakirlere bağışladı.”

“Ebû Abdullah el-Makarrî’ye babasından elli bin dinar miras kalmıştı. O da bunun hepsini infâk etti. Şiblî’ye şöyle bir şiir okurdu:

Bana Doğu’nun Hükümdarı Kisrâ’nın tâcını giydirseniz Teklif etseniz gelmiş geçmiş herkesin mülkünü

Vallahi cânım Efendim Tercih ederim hepsine Sizi bir an olsun görmeyi” 235

      

234 Kuşeyrî, a.g.e., s. 394.

235 Sîrcânî, a.g.e., T.N., s. 17-19.

Belgede EBÜ’L-HASEN ALİ B. HASEN ES-SÎRCÂNÎ’NİN (ö. 470/1077) KİTÂBÜ’L-BEYÂZ VE’S-SEVÂD ADLI ESERİ (sayfa 88-92)