gelmektedir.220 Bir başka sûfî Ebû Osmân el-Mağribî hikmeti, Hak olanı söylemek şeklinde dile getirmiştir.221 Kâşânî’nin tanımına göre ise hikmet; eşyanın hakikatini, sıfatlarını, özellik ve hükümlerini olduğu hâl üzere bilmek; sebep ve müsebbibler arasındaki irtibâta ve varlıklardaki düzenin sırlarına vâkıf olup bunun gereğince amel edebilmektir.222

Tasavvufun teşekkül döneminde sûfîler, şeriatın yalnızca zâhiri ile meşgul olduklarından dolayı hakikati anlamakta yetersiz gördükleri zâhir ehline karşı bir iddia ile ortaya çıkmışlardı. Onlara göre yalnızca zihinsel faaliyetlerle ilerleyen kuru bir bilme çabası, şeriatın esasını yakalamaktan çok uzaktaydı. Hakikati eksik bir şekilde verecek olan bu çabaya ahlakî ve amelî boyut da eklenmeliydi. Sûfîlerin bu iddiası yeni bir bilme türünü de ortaya çıkarmıştı ki, buna pek çok isimle birlikte, aynı zamanda hikmet de denilmekteydi. Pek çok sûfîye hikmeti/marifeti ne ile elde ettiği sorulduğunda, ahlâkı güzelleştirme, mücâhede ve riyâzât ile amel vurgusu yapmış olmaları,223 kendilerine tahsis ettikleri bilgi türünün özelliğini vermesi bakımından dikkate değerdir.

Hikmet kavramı ilk dönem sûfî eserlerinde müstakil bir başlık olarak incelenmemiş; yalnızca bazı sûfîlerin hikmetle ilgili sözleri konu aralarında nakledilmiştir. Bu eserlerde hikmet ile eş değer sayılabilecek marifet veya ilm-i bâtın gibi hususlar daha öncelikli olarak işlenmiştir. Sîrcânî ise eserinde hem hikmet kavramı için bir bâb başlığı açmış, hem de bu konuyu eserin ilk bölümüne almıştır. Yalnızca sûfîlere mahsus bir bilgi düzeyini ifade eden hikmet kavramına dair tanımların bir araya getirilmiş olması, tasavvufun ilim anlayışını göz önüne sermiştir. Bu itibarla Kitâbü’l-Beyâz ve’s-Sevâd, klasikler arasında önemli bir farklılık oluşturmuştur.

Kitâbü’l-Beyâz ve’s-Sevâd’ın birinci bâbı olan “Hikmet” başlığında, beşi âyet ve hadîs, ikisi de şiir olmak üzere toplam elli bir söz derlenmiştir. İfadeleri nakledilen kişiler arasında Hz. Ali, Hz. İsa ve meşhur İslam filozofu Kindî de bulunmaktadır. Konu girişinde verilen âyet-i kerîme, hikmetin sûfîler nezdindeki özelliğini net bir şekilde

      

220 Hakîm et-Tîrmîzî, Büdüvvü’ş-Şe’n, (haz. Osman Yahyâ), Beyrut, Matba’atü’l-Kâtûlîkiyye, t.y., s. 65;

Tîrmîzî, Hatmu’l-Evliyâ, (haz. Osman Yahyâ), Beyrut, Matba’atü’l-Kâtûlîkiyye, t.y., s. 362.

221 Sülemî, Tabakâtu’s-Sûfiyye, s. 361.

222 Abdurezzâk el-Kâşânî, Mu’cemu Istılâhâti’s-Sûfiyye, (haz. Abdül’âl Şâhîn), Kahire, Dâru’l-Menâr, 1992, s. 290.

223 Sülemî, Tabakâtu’s-Sûfiyye, s. 154.

ifade etmektedir. Bu âyet, “Allah dilediğine hikmeti verir; dilediğinden de çekip alır.

Hikmet verilen kimseye ise pek çok hayır verilmiş demektir” mealindedir.224

Sîrcânî’nin toplayıp bir arada sunduğu sûfî sözleri hikmetin tanımı, aşamaları, hikmeti elde etmenin vasıtaları ve hikmet ehlinin vasıfları gibi hususları beyan eder. Bu anlamda konu başlığı hikmetle ilgili kapsamlı bir çerçeve çizmektedir. Burada her birinden birer örnek vermek, söz konusu çerçevenin genel hatlarını gösterecektir.

Sîrcânî hikmetin tanımı ve kaynağı ile ilgili olarak Hallâc-ı Mansûr’un şu ifadesini aktarır: “Hikmet bir ok, bu oku atan Cenâb-ı Allah ve hedefi de mü’minlerin kalpleridir. Burada hata olmaz.”225 Benzer bir tanım da Ebû Turâb en-Nahşebî’den rivâyet edilir: “Hikmet Allah’ın bir askeridir ki onu, dünya hayatından kurtulmaları için âriflerin kaplerine gönderir.”226 Ebû Osman el-Mağribî ise hikmeti şöyle ifade etmiştir:

“Hikmet, ilham ve vesveseyi birbirinden ayıran bir nûrdur.”227 Yine isim verilmeden aktarılan bir ifadeye göre de hikmet, ilm-i ledün yani bâtın ilmidir.228

Hikmete yani varlığın en yüce bilgisine nasıl ulaşılacağı konusunda da pek çok söz nakledilmiştir. Sûfîlerin ifadeleri incelendiğinde tasavvufî bilgiye ulaşma yönteminin, fıkıh veya kelam gibi ilmî disiplinlerin yöntemlerinden oldukça farklı olduğu görülür. Genel olarak hepsi, riyâzet ve mücâhede olarak isimlendirilen tasavvuf yolundan geçmeyi şart koşmaktadır. Bunlara göre en yüce bilgiye yalnızca zihnî çabalarla değil, amel ve ahlakî arınma ile ulaşmak mümkündür. Bu hususa dair Mansûr b. Ammâr’a atfedilen bir hikâye, sûfîler nezdinde hikmet mekanizmasının nasıl çalıştığını oldukça sarih bir biçimde örneklemektedir. Menkîbeye göre Mansûr b.

Ammâr yolda yürürken, üzerinde besmele yazılı olan bir kâğıt parçası bulur. Bu değerli kâğıdı koyacak uygun bir yer bulamayınca da, ağzına atarak yer ve yoluna devam eder.

Aynı gece rüyasında kendisine şöyle nidâ edildiğini duyar: “O kâğıt parçasına olan hürmetinden dolayı sana hikmet kapısı açıldı!” Rivâyet olunur ki Mansûr bu tarihten sonra daima hikmet ile konuşmuştur.229

      

224 el-Bakara, 2/269.

225 Sîrcânî, a.g.e., T.N., s. 6.

226 Sîrcânî, a.g.e., T.N., s. 7.

227 Sîrcânî, a.g.e., T.N., a.y.

228 Sîrcânî, a.g.e., T.N., s. 8.

229 Sîrcânî, a.g.e., T.N., s. 6.

Mansûr b. Ammâr ismi üzerinden nakledilen ve Sîrcânî’nin de eserine aldığı bu hikâye oldukça ilginçtir. Mansûr, hikmet gibi yüce bir hakikat bilgisine zihnî çaba, akıl yürütme, kıyas veya delillendirme yoluyla değil de, yalnızca “edep ve hürmet” gibi sübjektif bir yöntem sayesinde ulaşmıştır. Sûfîler bu iddia ile kendi yöntemlerinin farkı ve sonrasında üstünlüğünü ortaya koymuşlardır. Şüphesiz yalnızca şahsı bağlayan böyle bir yöntemin, zâhir uleması tarafından kabul edilmesi oldukça güçtür. Nitekim bu sebeple sûfîler pek çok tenkîde maruz kalmışlardır. Yine de sûfîler, ibâreye bağlı kalan bilgi yöntemlerinin yetersizliğini ifade ederek, ilham ve keşfe ağırlık veren bir yöntemin hakikati daha doğru sunacağını iddia etmişlerdir.

Sûfîlerin hakikat bilgisi yani hikmeti nasıl elde ettiklerine dair birkaç örnek vermek gerekirse, Sîrcânî’nin bu konuda naklettiği sözlerden bazıları şunlardır:

“Hâtemü’l-Asamm’a “hikmeti nasıl elde ettiği sorulduğunda şöyle cevap vermişti: Az yemek, az uyumak, az konuşmak ve Allah’ın bana ihsan ettiği nimetleri biriktirmemek (Allah yolunda infak etmek) ile.”

“Zünnûn el-Mısrî: Hikmet bir gelin gibidir; gideceği evin boş olmasını (kalplerin tezkiye edilmesini) ister.”

“Ebü’l-Kasem el-Müzekker: Hikmetin kalplere ekildiği en güzel tohum, nefse daima muhalefet etmektir…”230

Mutasavvıflar aynı zamanda hikmetin ehil olmayanlardan da saklanmasını şiddetle tavsiye etmişlerdir. Zira bu kişilerin eline düşmesi hikmeti ayaklar altına alır.

Onu tam mânâsıyla idrâk edemeyenler kendi hevâ ve heveslerince kullanmaya kalkar ve böylece tasavvufu da ifsâd etmeye başlarlar. Sîrcânî bu bağlamda Hz. İsâ’dan şu ifadeyi nakleder: “Hikmeti câhil kimsenin yanında konuşmayın, aksi halde hikmete zulmederler. Ancak ehlinden de sakınmayın, bu kez de siz zulmetmiş olursunuz.” Yine Hz. İsâ’dan naklen başka bir söz de şu şekildedir: “İncileri domuzların önüne atmayın (yani hikmeti, ehliyetsiz kimse ile paylaşmayın).231

Sîrcânî eserinde özel olarak ele aldığı hikmet başlığında, tasavvufî bilginin mahiyeti, yöntemi, özellikleri ve kazandırdıkları gibi pek çok konuyu beyân eden sûfî söz ve menkîbelerini bir arada sunmuştur. Bu bâbı eserin giriş bölümüne alarak, öncelikle tasavvufî bilgiye dair bir pencere çizmesi ayrıca önemlidir. Aynı zamanda       

230 Sîrcânî, a.g.e., T.N., s. 5-6-7.

231 Sîrcânî, a.g.e., T.N., s. 8.

diğer tasavvuf klasiklerinde hikmete dair bir başlığın yer almaması da, bu bağlamda Sîrcânî’nin eserini ön plana çıkarmaktadır.

Belgede EBÜ’L-HASEN ALİ B. HASEN ES-SÎRCÂNÎ’NİN (ö. 470/1077) KİTÂBÜ’L-BEYÂZ VE’S-SEVÂD ADLI ESERİ (sayfa 84-88)