• Sonuç bulunamadı

AVUSTRALYA'DA MİMARLIK ÖĞRETİMİ

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "AVUSTRALYA'DA MİMARLIK ÖĞRETİMİ"

Copied!
4
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

AVUSTRALYA'DA MİMARLIK ÖĞRETİMİ

Yazan : FEYYAZ ERPİ Mimar G. S. A.

Melbourne Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde öğretim üyesi

Avustralya'da mimarlık öğretim sistemi hemen diğer bütün sahalarda olduğu gibi ferdiyetçi prensiplere dayanıyor. Bizim sis-temlerimizden farklı olarak işler belirli programlar, talimatnameler çerçevesi içinde yürütülmekten ziyade mesuliyet alan şahıs-ların şahsî eğilimlerine göre liberal bir at-mosfer içerisinde yönetiliyor.

Bugünün teknolojisinin gösterdiği kom-pleks gelişmeyi beş sene gibi dar bir zaman çerçevesi içerisinde talebeye hazmettirme-nin imkânsızlığı ve genç mimarın mezun olur olmaz kendi kendine yeter bir ustalığa erişerek yapı endüstrisinin gidişine ayak uy-duramıyacağı önceden kabul edilmiş. Bu arada bizim «az gelişmiş» liğimize mukabil Avustralya'nın, yabancı sermaye desteği ile dahi olsa, sanayileşmeyi hemen hemen ta-mamlamış olduğunu kaydetmek sanırım fay-dalı olur. İngiltere'deki Barlett mimarlık mektebi hakkında yayınlanan bir raporda bugün bir mimarın yetişmesi için yedi sene-ye ihtiyaç olduğu ve bu mimarın mesleği-nin üst kademelerine ancak 20 senede erişe-bileceği belirtiliyor. Bu hesaba göre mimar-lık öğretiminin bugünün değil fakat gelece-ğin şartlarına göre ayarlanması zarureti or-taya çıkıyor ki Avustralya sistemlerinin bu görüşe yakın şekilde yürütüldüğünü kay-detmek zannederim yanlış olmaz.

«Illinois Institute of Technology» ha-riç, diğer birçok Amerikan mimarlık öğre-tim müesseselerine benzer şekilde ağırlık teknoloji kadar hattâ daha ziyade sosyal mevzular üzerinde. Eline kalem verip planş başına oturtsanız talebe sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Fakat buna mukabil karşınıza alıp mimarlık davaları üzerinde konuşmayı deneyecek olursanız vasat bir talebenin dahi sahip olduğu fikirler ve görüşlerin sizin için şaşırtıcı olması kabildir.

Bizdeki gerek kürsü gerekse asistan -profesör sistemi burada yok. Akademik

ün-Aynı kitaptan başka bir örnek

vanlar tamamen değişik. Kendisinden fayda-lanılabileceğine inanılan meslek erbabının tecrübesine göre herhangi bir kademede öğ-retim kadrosuna alınması ve kendisine gere-ken yetkinin verilmesi mümkün. Proje çalış-maları diğer bütün derslerin merkezini teş-kil ediyor ve daha birinci sınıftan başlıyor, ancak değişik bir mahiyette. Talebenin ye-teri kadar teknik bilgi edinmeden yaratıcı çalışmalara girişmesi ilk nazarda garip gö-rünmekle beraber sistemin dayandığı fikir oldukça kuvvetli : Teknik bilginin insan di-mağını bir imkânlar ve imkânsızlıklar düşü-nüşü ile çerçevelediği muhakkak. Bugünün teknik imkânları içerisinde düşünmek alış-kanlığına kapılmadan bu çerçeve ötesinde değişen dünya şartlarına ayak uydurabil-mek itiyadını alması geleceğin mimarı için zarurî görülüyor. Konfüçyüs'ün «büyük adamlar çocuk düşünüşünü muhafaza etme-sini başarabilenlerdir» mealinde bir sözünü hatırlıyorum. İnsanın zamanla çocukluk hür-riyet ve orijinalliğini kaybedip muhitinin te-siri altında renksizleşmesine ve muhayyilesi-nin daralmasına işaret eden bu söz buradaki öğretim anlayışını bir dereceye kadar akset-tirebilir.

Melburn Üniversitesi Mimarî Fakülte-sinde birinci sınıfın proje hocalığını yapar-ken bu düşünüşü bir sistem halinde gelişti-ren Viyanalı profesör Fritz Janeba halen UNESCO üyesi olarak Ankara Ortadoğu Teknik Üniversitesinde vazifeli bulunuyor. Profesör Janebanın Bauhaus esaslarından hareket eden sistemine göre mektebe aya-ğını atan talebenin detayların derinliğine dalmadan «mimarî» nin mahiyeti hakkında evvelemirde bir fikre sahip olması, mimarîyi iki buutlu çizgiler halinde değil, üç hattâ dört buutlu şekliyle kavraması öngörülü-yor ve proje mevzuları bu esasa göre bir mimarı ilgilendirebilecek her türlü problem-lere değinecek şekilde tertipleniyor.

Proje mevzularını talebe kendisi değil fakat her sınıfın proje hocası seçip hazırlı-yor ve bütün sınıf aynı mevzu üzerinde çalışıyor. Bu mevzu süresi zarfında sık sık umumî toplantılar tertip ediliyor ve Üniver-site içinden ve dışından davet edilen mevzu ile ilgili mütehassısların iştirakiyle açık top-lantılar yapılıyor. Talebe böylece muhtelif görüşleri karşılaştırmak suretiyle mevzuu kendi kafasına göre şekillendirip geliştiriyor ve proje yalnız planlar, cephelerden ibaret

Roben Boyd'un Çirkin Australya isimli kitabından yazarın izniyle

olmayıp çok defa rapor ve grafik gibi do-kümanları da ihtiva ediyor. Her iş bittikten sonra tertiplenen umumî tenkit toplantısında çalışmalar yekdiğeri ile mukayese edilip iyi ve kötü yönler ortaya konuyor. Her 3 sö-mestre bir değil fakat bazısı kısa bazısı geniş birkaç mevzuu ihtiva ediyor. Ayrıca mimarî ile ilgili bir veya iki günlük eskizler tertipleniyor.

Proje çalışmalarının birden beşinci sı-nıfa kadar aşağı yukarı aynı karakteri mu-hafaza ederek devam etmesinin bazı mah-zurları da var: Ezcümle bu değişmeyen at-mosferin monotonluğu talebe üzerinde bık-kınlık hissi yaratıyor ve üçüncü sınıftan itibaren alâkayı ayakta tutmak güçleşiyor. Buna mukabil meselâ İstanbul Güzel Sanat-lar Akademisi Mimarî Bölümündeki ilk iki senelik ihzarî devreden sonra proje çalış-malarına üçüncü seneden itibaren başlan-ması ve talebeye gerek mevzu gerek hoca seçimi hususunda serbestlik verilmek sure-tiyle insiyatifini kullanmak imkânı tanın-ması, böylece talebenin yeni bir devreye baş-ladığını ve «kıdemli» 1er arasına katıldığını hissetmesi şüphesiz iyi bir usul.

Melburn Mimarî Fakültesinin halen en büyük handikapı hoca - talebe nisbetindeki anormal düşüklük. Demokrasi icabı harcını ödeyen her vatandaşın Üniversiteye kabulü gerektiğine inanıldığından bu nisbet bire otuzdan fazla. Halbuki 1958 - 59 rehberin-den aldığım rakamlara nazaran İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarî Fakültesinde umumî hesapla beher yedi talebeye bir hoca isabet ettiği anlaşılıyor ki ideal nisbet olan 1/12 nin de çok üzerinde.

Mevzuu kapamadan bir noktayı daha belirtmek sanırım faydalı olur. Avustralya'da

(2)

yalnız Üniversitedeki değil, ilk mektebe ka-dar inen öğretim sistemindeki demokrat at-mosferi takdirle kaydetmek gerek. Buradaki insanların umumî olarak yekdiğerine karşı tavrı bizim için yadırganacak derecede fark-lı. Patron - işçi, m ü d ü r - m e m u r , hattâ su-bay - er ve buna muvazi olarak hoca - talebe birer vatandaş olarak aynı seviyede. Frank Lloyd Wright «üstad» ı çok bildiği için dü-şünme itiyadını kaybetmiş adam olarak tav-sif ediyor. Bu tarife girmemek için hoca yaratıcı bir septisizmi elden bırakmamağa azamî dikkat ederek talebeye şahsî inançla-rını aşılamaktan ziyade onun kendi

eğilim-lerini değerlendirmeye büyük önem veriyor. Bu serbesti neticesi talebe «lâubali» hali ile ilk nazarda pek yadırganıyor. Ve yine bu ba-kımdan hoca - talebe münasebetleri bir yağlı güreş manzarası arzediyor. Hocanın protoko-la sığınarak talebeye tesir etmesi imkânsız. Her şey karşılıklı saygı ve sevgiye dayanı-yor. Ve Üniversiteye intisap kadar ayrılmak da kolay olduğundan bu bağı sağlamakta muvaffak olamıyana esasen Üniversitede yer kalmıyor.

Feyyaz ERPİ Mimar, G. S. A.

Çirkin Australya kitabından

A V U S T R A L Y A ' D A M İ M A R L I K

Y a z a n : FEYYAZ ERPİ Mimar G. S. A.

Yabancı memleketlerde geçirilen zama-nın insana bir şeyler öğrettiği muhakkak. Bu arada insan bir mukayese hissi kazanı-yor ve memleket standartlarını objektif bir gözle tartarak gerektiği şekilde değerlendir-mek itiyadı ediniyor.

Avustralya'da mimarlık yapmanın bir-çok avantajları var. En başta inşaat malze-mesinin çeşitliliği ve mükemmelliği zikredi-lebilir. En basit bir iş için malzeme kata-logunu açtığınız zaman seçmekte güçlük çe-kiyorsunuz. Kalifiye işçi problemi diye bir şey yok. Umumiyetle firma malzemeyi işçi-liği ile birlikte temin ediyor. Mimarın aklın-dan geçmiyecek detayları adam düşünüp yapmış, işi bu.

Mimarî ücret işini de liberal ekonomi sistemi sağlam esaslar üzerine oturtmuş. Adam ya eline çekici alıp işini yapabilirse -kendisi yapıyor. Zira eli işe yatkın olan için bizde akla gelmiyecek kolaylıklar var. Fa-kat bir mimar ile anlaşma yoluna gidecek olan için her şeyden önce kesesini buna göre ayarlamak yazılı ' olmıyan bir kaide. «Ucuz tarafından bir mimar bulmak» diye bir düşünce zahir bize mahsus. Ahbabınız dahi hususî sohbet esnasında evindeki tadi-lâta dair size akıl danışırken pek dikkatli. Konuşmanın kendisini borç altına soktuğu-nu iyice müdrik. Üoret % 10 dan başlayıp % 7 de kapanıyor. Ve iş ne kadar büyük olursa olsun hiç bir zaman bunun altma düşmüyor. Sidney Operasının inşaat ilerle-dikçe gürültüsü artan masrafı bazı rakam-ların basına aksetmesine sebep oldu. Henüz

yarı yolda iken mimar Utzon'a on milyon T.L. civarında ücret ödenmiş olduğunu ga-zetelerden öğreniyoruz.

Bu ve buna benzer daha birçok avan-tajların yanında madalyonun öteki yüzü ol-dukça değişik. Etrafınıza bakıyorsunuz, hal-kın büyük çoğunluğunun farhal-kında dahi ol-madan içinde yaşayıp gittiği bir mimarî ahenksizlik, çirkinlik.

İstanbul'da Melburn yolculuğuna ha-zırlanırken uğrayacağımız şehirleri kararlaş-tırmaya çalışıyorduk. O sıralarda bir Uzak Doğu seyahatinden dönen bir İtalyan şehir-cilik profesörüne neresinin enteresan olaca-ğını sormuştum. «Avustralya'dan başka her yer enteresandır» deyip aklımı karıştırdı idi. Tek tek kabul edip beğeneceğiniz park-lar, yolpark-lar, binapark-lar, makineler, detaylar ve insanlar bir araya gelince, ferdiyetçi cemi-yetin yarattığı insanı rahatsız edici bir «parça bohçası» atmosferi ortaya çıkıyor. Buranın «düşünen» mimarlarından Robin Boyd konuşmalar yapıp kitap üstüne kitap yazarak meslekdaşlarmın antipatisini kazan-mak bahasına, akıntıya kürek, halkı uyar-mıya çalışır durur.

Melburn'un bir şehir olarak gittikçe çık-maza saplandığını plancılar kısık sesleriyle anlatmıya çalışırlar. Her ailenin bir hattâ birkaç otomobili ve bahçe içinde bir evi olması şart. Herkes tek katlı, bahçeli eve düşkün olup kesesi de buna elverince şehir şehirlikten çıkıp, hastalık neticesi durmadan büyüyen insanlar gibi anormal bir «köy» manzarası alıyor. Mimarlardan ziyade

ken-di çıkarlarından ötesini görmiyen «iş adam-ları» nin insiyatifi altında bulunan bu yapı siyasetine harcanan paralara acımamak el-den gelmiyor. Bu gibi çıkmazlar istikame-tindeki alabildiğine gelişmeye neden bir dur diyen çıkamaz?

Avustralya'nın bu içine kapanık, kendi dünyasında yaşamasındaki başlıca sebep şüphesiz memleketin coğrafî «dünyanın bir ucu» durumu. Ve dolayısiyle dış âlem ile temas kıtlığı. Bir asırlık İngiliz müstemleke zihniyeti bu içine kapanıklığı körüklemiş

Melburn Üniversitesinde proje çalışmaları kompozisyon deneyi

(3)

durmuş. Harp sonrası İngiltere'sindeki dünya gidişine ayak uydurmak yolunda gelişen de-ğişmeye mukabil bir Viktorya İngiltere'si düşünüşü burada çöreklenip kalmış. Halen memleket bir üçlü tesir altında: Bu Viktorya kafası yanında ekonomik faktörlere dayanan bir «Amerikanizm» ve Avrupalı muhacirlerle gelen, burası için tamamen vabancı bir

«kon-1. Sınıf

Kompozisyon deneyleri

tinental» atmosfer yekdiğeri ile uyuşmaya çalışıyor.

Garip görünebilir, fakat başka bazı sahalarda olduğu gibi mimarînin ilerlemesini ds köstekleyen bir diğer faktör hayat stan-dardının yüksekliği. Karnı tok insanların re-haveti bir «boş ver» havası yaratıyor. Daha iyiyi aramak için zahir bir rahatsızlık duy-mak lâzım. Bu olmayınca ve dünya problem-leri ds pek uzakta hissedilince adam niye bir çaba sarfetsin?

Bir genç mimar için imkânlar bizdekine nisbetle son derece dar. Bu genç mimarın kendisini göstermesi ve isim yapması için bir ortam mevcut değil. Bir Danimarkalı dos-tumun şöyie bir müşahedesini hatırlıyorum: «Danimarka'da» diyordu «bir mimar evvelâ bir artisttir. Aynı zamanda iyi iş yapıp ka-zanması da şüphesiz arzu edilir. Halbuki burada mimar her şeyden önce bir iş ada-mı olarak kabul ediliyor. «Mimarca» dü-şünmesi de arzıı edilmekle beraber muvaf-fak olmuş sayılması için pek o kadar mü-him deŞil. Danimarkalı mimarı artist ha-liyle giyiminden tanırsınız. Burada ise koyu renk elbisesi, şapkası ve çantası ile bir iş adamı olup çıkıyor.»

G ; n ç mimarın bu iş adamlığı yolundaki ilerlemesi ise ayrı ve belki de en mühim problem. Ne kadar kabiliyetli ve enerjik olursa olsun yerleşmiş mimarlık firmala-riyle serbest rekabete girişmesi imkânsız, mimarî müsabaka müessesesi ise pek zayıf, hemen hemen işe yaramaz bir durumda. Bizde bundan on - onbeş sene önce ciddi-yetle ele alınıp Odaların teşkili ile bugünkü duruma getirilen Müsabaka Yönetmeliğinin önemi burada pek açık olarak anlaşılıyor. Pek nadir çıkarılan müsabakalar aşırı kapi-talist zihniyetin baskısı ve jüri probleminin ilkel durumu dolayısiyle pek fayda sağla-mıyor. Tecrübesizlere nasıl güvenilir gerek-çesiyle tertiplenenler de umumiyetle mahdut adette birkaç firmaya inhisar ettiriliyor. Bir bakıma şans da Avustralyalı genç mimara karşı. Bu yoldan seçilip tatbikatına girişilen Sidney Opera inşaatı, yukarıda kaydettiğim gibi, masrafın orijinal tahminî keşfi çok aş-ması neticesi, proje kalitesine bakılmadan ağır hücumlara uğruyor. Ve böylece pek az sayıdaki müsabaka taraftarlarının çanına şimdilik ot tıkamışa benzer.

Vakıa burada bir noktanın münakaşa götürür olduğunu kabul etmek lâzım. Ame-rikalı mimar Edward Stone'a sorarsanız bir mimara 45 yaşından önce büyük işler ver-mek caiz değil. Bugünkü mimarînin plastik formlar yaratmaktan öteye, cemiyete istika-met verici sosyal, ekonomik ve teknik prob-lemlerinin kompleks karakteri ve mimarlığın artık bir fert işi olmaktan çıkıp diğer bir-çok sahalarda olduğu gibi mütehassıslardan kurulu bir grup çalışmasına ihtiyaç göster-diği düşünülecek olursa bu görüşe hak ver-mek gerekiyor. Bununla beraber bu hedefe kapitalist yollardan varmanın güçlüğü Ame-rika ve Avustralya misalleriyle İskandinav ülkelerindekiler karşılaştırıldığında açıkça görülüyor. Liberal ekonomi memleketlerin-de bu gibi «tim» eseri olan muvaffak fa-kat münferit yapılar ortaya çıkıyor ise de mimarlık davaları bir bütün olarak halledil-miş olmaktan çok uzak, yerinde sayıp kalı-yor.

Avustralya Mimarlar Odasının (Royal Australian Institute of Architects), üyeleri-nin malî menfaatini korumaktan öteye, memleket mimarlığını geliştirmek yolundaki anlayış ve gayreti yetersiz olarak vasıflan-dırılabilir. Zaman zaman tertiplenen top-lantılarla Oda mimarlık eğitimine ilgi göste-riyor. Fakat bu toplantılara hâkim zihniye-tin, öğretim müesseselerini yapı endüstri-sine beyaz gömlekli işçi yetiştiren birer kay-nak olarak görmekten ileri gitmediğini sez-mek kabil. Oda idarecilerinin serbest mü-nakaşa siyasetini teşvik ettiğini söylemek güç.

(4)

EZ3

Şekil : 6 c — Terasalı bir hastahane projesi. (1928) m i m a r ı : Prof. Dr. Döcker

sonelinin de yolu kısaltılmış olmaktadır. Amerikada ayakta dolaşabilen hastalar için, station mutfağının yanında bir yemek odası plânlanmaktadır. Bu sistem psikolojik ba-kımdan da oldukça elverişlidir. Diğer ta-raftan, hastanın beslenmesi, bakım prossesi-nin bir kısmı olduğuna göre, bu sistemle hemşire nezareti altında hastaların gündüz salonunda yemek yemeleri çok iyi bir çözüm yoludur. Tabiî ki iki stationun gündüz sa-lonlarını bir araya getirmek imkân dahilin-dedir. Sigara içenler için ayrı bir yer ayırt etmek te oldukça lüzumludur. Ayrıca gün-düz salonlarının balkon ve terasları olması da şayanı tavsiyedir. (1)

i) Station (Ünite) Mutfağı:

Station mutfağının yeri, büyüklüğü, içi-nin döşemesi, hasta yemekleriiçi-nin dağıtma sistemlerini 5 grupta toplamak mümkün-d ü r : (1)

1 — Hasta yemekleri esas hastahane mutfağından toplu şekilde Transport (taşı-ma) arabaları ile veya yemek asansörleri ile station mutfağına gelir, buradan hasta-lara dağıtılır.

2 — Yemekler esas hastahane mutfa-ğından yemek kaplarına konmuş şekilde dağıtma arabaları ile normal asansör vası-tasıyla station koridoruna gelir. Buradan yemeklerin hastalara dağıtılması yapılır. Kirli (bulaşık) kaplar yemek yendikten son-ra tekson-rar bu ason-raba vasıtasıyla toplanason-rak esas hastahane mutfağına gene geldiği gibi asansörle götürülür.

3 — Tablet sistemi:

Hasta, lokantada olduğu gibi yemek listesinden istediği yemeği seçer. Her

hasta-nın seçtiği yemekler ayrı ayrı olarak tablet-ler halinde esas hastahane mutfağında ha-zırlanır. Her porsiyon için sıcak tutma alet-leriyle sıcak tutulan tabletler hususî trans-port arabaları ile asansörle stationlara ge-lir, buradan her tablet seçen hastaya verilir.

4 — Yemekler yarı hazırlanmış halde esas hastahane mutfağından station mutfağı-na gelir, burada hazırlamutfağı-narak hasta odalarımutfağı-na dağıtılır. Bu halde station mutfağı yeteri de-recede büyük olmalıdır. Bu çeşit station mutfağı, perhizli hastaların, perhiz yemek-lerinin hazırlanmasında lüzumludur.

5 — Dondurma (Gefrier) Sistemi: Bu sistemde yemekler, yemek saatine bağlı ol-maksızın hazırlanıp dondurulur. Lüzumu halinde station mutfağında ısıtılarak dağı-tılır.

Bu sistemin hangisinin, planlanan has-tahanenin karakterine uyacağı projede, iyice düşünüldükten sonra karar verilmelidir. Planlamada esas düşünülecek problem, çeşitli şekilde aynı zamanda perhizliler için esas hastahane mutfağında hazırlanan yemekle-rin soğumadan ve vitamin değeyemekle-rinden kay-betmeden hastaya ulaşmasıdır. Station mut-fağında da hususî ve aperitif yiyecek ve içki-lerin hazırlanması mümkün olabilmelidir. Station mutfağı için lüzumlu döşeme; hava-gazı veya elektrikle işleyen ocak (Herd) - en aşağı bir ısıtma yeriyle - bir ısıtma do-labı (Wârmeschrank), bir buz dodo-labı (150 ilâ 200 litre büyüklüğünde), bir erzak dola-bı, bir bulaşık yıkama lavabosu (eğer bula-şıklar esas hastahane mutfağına yıkamaya gönderilirse buna lüzum yok.), yeteri dere-cede çalışma sahası, yemek takımlarını koy-maya yarıyan bir dolap, yemekleri

taşıma-ya taşıma-yarıtaşıma-yan taşıma arabasını (transportwa-gen) koymaya yarıyacak bir yer lüzumludur. Tabiî artıkları dökmeye yarıyacak çöplük (abfalleimer veya Abfallvertilger) de lüzum-ludur.

Station mutfağının yeri station içinde merkezî olmalı ve hemşire çalışma odala-rının yanında olmalıdır. Station mutfağına yemeklerin gelmesini sağlıyan yemek asan-sörleri, taşıma arabasını (transportwagen) ve yanında kontrol için bir kimseyi alabile-cek büyüklükte olabilmelidir. Hemşire ye-mekhanelerinin ayrı olmasına rağmen, hem-şireler i;in küçük bir kahvaltı yerine de ihtiyaç vardır. Aşağıdaki şekil 7 a ve 7 b de sıcak hasta yemeklerinin esas hastahane mutfağından hasta odalarına gelinceye ve oradan bulaşık veya yıkanmış kapların tek-rar station mutfağında veya esas hastahane mutfağında toplanmasına kadar geçen za-man gösterilmiştir. Şekil 7 a de görüldüğü üzere gelişi güzel şekilde planlama ve or-ganizasyonda bu işlem topyekûn 480 dakika sürmektedir. Halbuki şekil 7 b de görüldüğü üzere optimal bir planlama ve organizasyon neticesi bu işlem 180 dakika sürmektedir.

Aşağıdaki şekil 8 a ve 8 b de kahvaltı ve aperitif yiyeceklerin hasta odalarına ge-linceye ve oradan bulaşık kapların tekrar esas hastahane mutfağına gelinceye kadar geçen zaman grafik halinde gösterilmiştir. Şekil 8 a da gelişigüzel yapılan planlamada bu işlemin 360 dakika sürdüğü görülmesine mukabil, şekil 8 b de bu işlemin optimal derecede yapılan planlama ve organizasyon neticesi 160 dakikada yapıldığı görülmekte-dir. (İncelemeler S. Eichhorn'dan alınmış-tır.)

(Baş tarafı 27. sahifada)

Ancak muayyen mevzular üzerine tertiple-nen münazaralarda ölçülü konuşmak ve meslekdaşlara yöneltilmemek şartiyle ten-kide yer var. Bir tarihte günlük gazetelerden birinin okuyuculara ayrılan sütununda hiç te sert olmıyan tenkit yollu bir mektubundan dolayı bir genç mimar dostumuza disiplin cezası verileceği şayiaları ortada dolaştı durdu ve nedense sonu gelmedi. Bu değerli

genç şimdi Kanada'da ve döneceğini sanmı-yorum. Şunu kaydetmek gerek ki Avustral-yalı - bilhassa bizim gibi Akdeniz çocukla-rına kıyasla - taşkınlığa iltifat etmiyen son derece saygılı ve terbiyeli bir insan. Ancak bu durumun istismar edildiği muhakkak. Bir düzen kurulmuş ve otomatik bir makine gibi işleyip gidiyor. Bir tarihte bir karikatür görmüştüm: Biri elektronik cihazlarla dolu bir odayı ziyaretçisine gösteriyor: «Her şeyi

otomatik hale getirdik» diyor, «her şey sa-dece düğmelere basmakla idare ediliyor. İş bu kadar basit olunca şimdi bir de bu düğmelere basacak bir cihaz üzerinde çalışı-yoruz. O zaman insana hiç hacet kalmıya-cak.»

Bir başka yazıda Melburn Üniversite-sindeki mimarlık öğretiminin bizim sistem-lerimizle mukayesesine çalışacağım.

Referanslar

Benzer Belgeler

Yapı taĢı olarak kullanılan bazı kayaçlar; Mağmatik Kayaçlar: Granitoid, Gabro Serpantinit Ġgnimbirit (tüf) Sedimanter Kayaçlar: KireçtaĢı ve dolomit Traverten

Yerli İşleri Bakanı Jenny Macklin , "çalınmış kuşak" diye anılan çocuklar için fon oluşturmak amacıyla, 870 milyon dolarl ık tazminat talebini

Bölgedeki Aborijinlerin temsilcisi Kimberley Toprak Konseyi Ba şkanı Wayne Bergmann, yerli halkın evlerinden edildiği sömürge dönemlerine geri dönmemek gerektiği uyarısı

Geçen hafta açıklanan bir rapor, yerlilerin yaşadığı Kuzey Bölgesi’nde çocuklara yönelik cinsel istismarın yüksek alkol tüketimiyle ilişkili olduğunu yazmıştı..

Yetkililer, güney eyaleti Victoria'da yerin 2 kilometre alt ında doğalgaz rezervlerinin boşaltılmasıyla oluşan alanda, 'jeosekestrasyon' ad ı verilen deneysel bir

Küresel ısınma nedeniyle deniz seviyesinin yükselmesi, başkenti deniz seviyesinden sadece 5 metre yüksekte olan Tuvalu için büyük bir tehdit oluşturuyor.. İklim

Station mutfağına yemeklerin gelmesini sağlıyan yemek asan- sörleri, taşıma arabasını (transportwagen) ve yanında kontrol için bir kimseyi alabile- cek

KAŞAR PEYNİRİ BEYAZ PEYNİR KAŞAR PEYNİRİ BEYAZ PEYNİR KAŞAR PEYNİRİ YEŞİL ZEYTİN SİYAH ZEYTİN YEŞİL ZEYTİN SİYAH ZEYTİN YEŞİL ZEYTİN PEYNİRLİ OMLET